Mezar
H. P. Lovecraft, Mezar, 3
Soylarının tükenmiş olduğu varsayılan Hyde’larla anne tarafından uzaktan da olsa bir bağımın olduğunu umulmadık bir şekilde keşfetmemle, kamçılanan mezara girme düşüncesini bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Baba tarafımdan soyumun sonuncu temsilcisi olduğum gibi anne tarafımdan da bu daha eski ve daha gizemli soyun son temsilcisiydim. Mezarın, benim mezarım olduğunu hissetmeye başladım ve o taş kapıdan geçip; karanlık, kaygan basamaklardan aşağı ineceğim günü iple çeker oldum. Gece yarısının dingin saatlerinde yarı aralık kapıyı dikkatle dinlemeyi artık bir alışkanlık haline getirmiştim. Ergin yaşa ulaştığımda, yamaçtaki küf tutmuş cephenin önünde uzanan sık çalılıkta küçük bir yeri temizleyerek, orman bitkilerinin duvar ve çatısını oluşturduğu bir tür çardak yaptım. Bu çardak benim tapınağım, sıkı sıkıya zincirlenmiş kapı mabedimdi. Burada yosun bağlamış zemine uzanır, tuhaf düşüncelere dalar, tuhaf düşler kurardım.
İlk defa gaipten sesler duyduğumda, boğucu bir geceydi. Yorgunluktan uyuya kalmış olmalıydım. Çünkü bir uykudan uyanmakta olduğum duygusuyla sesler kulağıma çalındı. Bu seslerin tonundan ve aksanından söz etsem mi bilmiyorum. Niteliklerindense söz etmeye hiç niyetim yok. Ancak kullanılan sözcüklerde, telaffuz ediliş ve söyleniş tarzlarında uğursuz birtakım farklılıklar olduğunu söyleyebilirim. Kimler arasında geçtiğini görmediğim bu konuşmalar, püriten kolonicilerin incelikten yoksun telaffuzundan, elli yıl öncesinin ağdalı konuşma tarzına kadar New England’ın tüm lehçelerinde yapılıyor gibiydi ama bu gerçeği daha sonra fark ettim. O sırada dikkatimi aslında bir başka olguya, gerçek olduğuna yemin edemeyeceğim kadar çabucak başlayıp biten bir olguya çevirmiştim. Uyandığım anda bana öyle geldi ki kayalara gömülü mezarda bir ışık alelacele sönmüştü.
Şaşırdığımı ya da korkuya kapıldığımı sanmıyorum ama o gece temelli ve büyük ölçüde değiştiğimi biliyorum. Eve döndüğümde doğru tavan arasına çıktım ve çürümekte olan bir sandıkta, onca zamandır aşmakta başarısız olduğum engeli ertesi gün kolayca aşmamı sağlayacak anahtarı buldum. Terk edilmiş yamaçtaki yeraltı mezarına ilk olarak, yumuşak bir ışığın aydınlattığı bir ikindi vakti girdim. Büyülenmiş gibiydim. Kalbim tarifsiz bir coşkuyla göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Kapıyı ardımdan kapayıp, elimdeki tek mumun ışığında, sular damlayan basamaklardan aşağı inerken yolu biliyor gibiydim. İçerinin boğucu kokularla dolu havasında mum sönecekmiş gibi cızırdayarak yansa da bu ölü kemikleri mahzeninin küf kokulu atmosferinde kendimi tuhaf bir şekilde evimde hissediyordum.
Etrafıma göz gezdirdiğimde, üzerinde birçok tabut, daha doğrusu tabut kalıntısı bulunan mermer levha gördüm. Tabutlardan bazıları sıkı sıkıya kapalı ve bozulmamış durumdaydı, bazılarıysa tuhaf, beyazımsı bir toz yığını içerisinde, sadece gümüş kulplar ve plakalar bırakarak neredeyse yok olmuştu. Plakalardan birinin üzerinde, 1640’ta Sussex’ten gelip birkaç yıl sonra burada ölen Sir Geoffrey Hyde’ın adını okudum. Büyükçe bir oyukta, oldukça iyi durumda, boş, bir küçük tabut vardı. Tabutun üzerindeki ad beni hem gülümsetti hem içimi ürpertiyle doldurdu. Tuhaf bir içgüdüyle mermerin üzerine tırmanıp, mumumu söndürdükten sonra boş tabuta uzandım. Şafağın kül rengi aydınlığında, yeraltı mezarından sendeleyerek çıktım ve kapının zincirini arkamdan kilitledim. Topu topu yirmi bir kış geçirmiş olsam da artık genç bir adam değildim.
Beni evime doğru giderken gören, erkenci köylüler tuhaf tuhaf baktılar ve ağırbaşlı, yalnız bir yaşam sürdüğünü bildikleri benim gibi birinde gördükleri bayağı neşe işaretlerine şaşırdılar. Uzun ve dinlendirici bir uyku çekmeden ailemin gözüne görünmedim. O günden sonra, asla anımsamamam gereken bir yığın şey görerek, duyarak ve yaparak her gece mezara uğradım. Değişime ilk yenilen şey, dış etkilere her zaman açık olan konuşma tarzım oldu. Konuşma üslubumun eskiliği çok geçmeden dikkati çekmeye başladı. Sonra, tavırlarıma tuhaf bir gözüpeklik ve pervasızlık egemen oldu. Öyle ki ömrümce yalnız yaşamış biri olmama karşın farkına varmadan tam bir hayat adamı gibi davranmaya başladım. Önceleri ağzımı bıçak açmazken, Chesterfıeld’in zarif nüktedanlığı ya da Rochester’ın Allahsız kinizmiyle çenebaz biri olup çıktım.
Gençliğimde üzerinde uzun boylu durduğum fantastik ve keşişvari bilgilerden tamamen farklı, kendine has bir allamelik sergiliyor ve kitaplarımın önünde ve arkasında bulunan boş sayfaları, hemen o anda aklıma geliveren, Gay’i, Prior’ı ve İngiltere’nin neoklasik döneminin en yağdı yağmur çaktı şimşek şairlerini akla getiren hicviyelerle dolduruyordum. Bir sabah kahvaltıda, on sekizinci yüzyıl içki alemlerinde okunan bir şiiri sefih bir tarzda ve hiçbir kitaba girmemiş Gregoryen dönemi şakacılığıyla okuyarak, neredeyse bir felakete yol açıyordum. Okuduğum şiir aşağıdaki gibi bir şeydi:
Discover more from Paranormal Haber
Subscribe to get the latest posts sent to your email.






Can you be more specific about the content of your article? After reading it, I still have some doubts. Hope you can help me.
Can you be more specific about the content of your article? After reading it, I still have some doubts. Hope you can help me.