Arthur Jermyn

Howard Phillips Lovecraft‘ın (H. P. LovecraftArthur Jermyn isimli korku hikayesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz:

Lovecraft‘ın “Merhum Arthur Jermyn ve Ailesi Hakkında Gerçekler“, “Beyaz Maymun” veya kısaca “Arthur Jermyn” olarak da bilinen öyküsü, 1920 yılında yazılmış korku kurgu türünde bir kısa hikayedir. Hikayenin temaları, lekelenmiş soy, farkında olmamanın en iyisi olacağı bilgi ve insan anlayışının tahammül edilemez bulduğu bir gerçekliktir.

H. P. Lovecraft, Arthur Jermyn, 1

Hayat iğrenç bir şey ve hakkında bilgi sahibi olduğumuz arka planından, hayatı bazen bin defa daha iğrenç kılan gerçeğin çılgınca imalarını sezinleriz. Şok edici ifşaatlarıyla insanı zaten ezmekte olan bilim, belki de sonunda, biz insan türünü – eğer ayrı bir türsek – tümüyle yeryüzünden silecektir. Çünkü bilimin ihtiyaten sakladığı tahmin edilemez dehşetler ortaya salıverilecek olsaydı ölümlü beyinler buna dünyada katlanamazdı. Ne olduğumuzu bilseydik, biz de Sir Arthur Jermyn’in yaptığını yapardık. Arthur Jermyn bir gece üstüne benzin döküp ateşe verdi. Kimse kömürleşmiş kalıntılarını bir kavanoza koymadı ya da anısına bir tören düzenlemedi. Çünkü, insanların onu unutmak istemelerine yol açan bazı belgelerle sandık içinde bir şey bulunmuştu. Onu tanıyan bazıları, hiçbir zaman var olduğunu kabule yanaşmıyorlar.

Arthur Jermyn, bir sandık içerisinde Afrika’dan gelen şeyi gördükten sonra kıra gidip kendini yaktı. Hayatına son vermesine neden olan şey, kendi tuhaf kişisel görünüşü değil, bu şeydi. Çoğu insan, Arthur Jermyn’in tuhaf çehresine sahip olsaydı yaşamaktan hoşlanmazdı. Ama o bir ozan ve bilim adamıydı ve suratını hiç umursamıyordu. Öğrenme tutkusu kanında vardı. Çünkü, dedesinin babası Baronet Sir Robert Jermyn ünlü bir antropologdu. Ayrıca, dedesinin dedesinin babası Sir Wade Jermyn Kongo bölgesini ilk keşfedenlerden biriydi. Kongo’nun kabileleri, hayvanları ve eski sözümona uygarlıkları hakkında çok geniş bilgiler içeren yazılar yazmıştı. Yaşlı Sir Wade Jermyn gerçekte, neredeyse bir hastalık derecesinde entelektüel heves sahibiydi. Afrika’nın Bazı Bölgeleri Hakkında Gözlemler adlı kitabı yayımlandığında, Kongo’daki tarih öncesi bir beyaz uygarlığı konusunda ileri sürdüğü acayip savlar onu oldukça gülünç duruma düşürdü. Bu korkusuz kaşif, 1765’te Huntingdon’da bir deliler evine kapatıldı.

Delilik bütün Jermyn’lerde vardı ama bereket versin, pek fazla Jermyn yoktu. Jermyn soyu dallara ayrılmamıştı. Arthur, soyunun son temsilcisiydi. O olmasaydı, insan, o şey geldiğinde ne yapacağını söyleyemezdi. Jermynler pek eli yüzü düzgün kimseler değildi. Hep kusurlu bir yanları vardı ve Arthur en beterleriydi. Oysa, Sir Wade’den öncesine ait aile resimlerinde pekâlâ düzgün yüzlere rastlanıyordu. Deliliğin, çılgın Afrika öyküleri dostlarını hem dehşete düşüren hem de eğlendiren Sir Wade ile başladığı kesindi. Bu, hiç de normal birinin toplayıp muhafaza etmeyeceği andaç ve numunelerden, karısına yaşattığı doğuya has inziva hayatından açıkca görünüyordu. 

Dediğine göre; karısı, Afrika’da rastladığı bir Portekizli tüccarın kızıymış ve İngiliz tarzı yaşamdan hoşlanmıyormuş. Yolculuklarının ikincisi ve en uzunundan geri dönerken, karısıyla henüz küçük bir çocuk olan Afrika’da doğmuş oğlu da Sir Wade’in yanında geldi ve geri dönmediği üçüncü ve sonuncu yolculuğunda da ona eşlik ettiler. Kadını, hizmetkârlar da dahil hiç kimse yakından görmüş değildi. Çünkü çok sert ve tuhaf yaratılışlı biriydi. Jermyn Konağı’nda kaldığı kısa süre içerisinde, evin uzak bir kanadında oturmuş ve hizmetine sadece kocası bakmıştı. Gerçekte, Sir Wade’in ailesi üzerinde titreme tarzı son derece tuhaftı. Afrika’ya döndüğünde, oğluna iğrenç bir Gineli siyah kadın dışında kimsenin bakmasına izin vermedi. Bayan Jermyn’in ölmesi üzerine geri döndüğünde, çocuğun bakımını bütünüyle kendisi üstlendi.

Ama dostlarının onu deli saymalarına yol açan şey esas olarak Sir Wade’in konuşmalarıydı. Özellikle de sarhoşken söyledikleri. On sekizinci yüzyıl gibi bir akıl çağında, bir âlimin Kongo ayı altındaki yabanıl görüntülerden, tuhaf sahnelerden; eskilikten ufalanmakta olan, sarmaşıklar bürümüş, unutulmuş bir kentin dev sur ve sütunlarından; uçurumu andırır derinliklerdeki karanlık hazine mahzenlerine, akıl almaz yeraltı mezarlarına inen sonsuz sayıda rutubetli, sessiz taş basamaktan söz etmesi pek akıl kârı değildi. Özellikle, böyle bir yeri uğrak yeri yapan yarı orman yaratığı, yarı o çok eski kentin yaratığı canlı varlıklardan; Plinius’un bile betimlerken duraksayacağı türden hayal mahsulü yaratıklardan; büyük maymunların, surları, sütunları, kemerli yeraltı mezarları ve tuhaf oymalarıyla ölmekte olan kenti istila etmelerinden sonra ortaya çıkmış olmaları gereken şeylerden söz etmesi akılla bağdaşır gibi değildi. 

Yine de Sir Wade, yurduna son defa dönüşünden sonra böylesi şeylerden, çoğunlukla Knight’s Head’deki üçüncü bardağından sonra öylesine tekinsiz ve insanı iliklerine kadar titreten bir tarzda söz ederek; balta girmemiş ormanda ne bulduğunu ve yalnızca kendisinin bildiği korkunç harabeler arasında nasıl yaşadığını söyleyerek övündü. Ve sonunda bu canlı şeylerden öyle bir edayla söz etmeye başladı ki onu tımarhaneye kapattılar. Huntington’da demir parmaklıklı bir odaya kapatıldığında pek üzülmüş gibi görünmedi. Çünkü zihni tuhaf bir şekilde çalışıyordu. Oğlu çocukluktan çıkmaya başladı başlayalı evini daha az sever olmuş, sonunda da açıkça korkmaya başlamıştı. Knight’s Head’i karargâh tutmuştu ve tımarhaneye kapatıldığında, korunma altına alınmış gibi belli belirsiz bir minnettarlık gösterdi. Üç yıl sonra da öldü.

Keşfet

Yorum Yap