Adlandırılamayan

Howard Phillips Lovecraft‘ın (H. P. LovecraftAdlandırılamayan isimli korku hikayesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz:

H. P. Lovecraft‘ın korku türündeki kısa hikayelerinden biridir. Eylül 1923’te yazılmış, ilk olarak Weird Tales dergisinin Temmuz 1925 sayısında yayımlanmış ve ilk olarak Beyond the Wall of Sleep adlı kitapta toplanmıştır. Düzeltilmiş metin Dagon and Other Macabre Tales’de (gözden geçirilmiş baskı, 1986) yer almaktadır. Hikayenin geçtiği yer Salem‘deki Charter Street Tarihi Bölge Mezarlığı’ndan esinlenilmiştir.

H. P. Lovecraft, Adlandırılamayan, 1

Bir sonbahar günü, akşam üzeri, Arkham’daki eski mezarlıkta, 17.i yüzyıldan kalma, bakımsızlıktan harap olmuş bir mezarın üzerine oturmuş, adlandırılamayan hakkında ileri geri fikir yürütüyorduk. Bir ara mezarlıktaki dev bir söğüt ağacına, gövdesi okunaksız bir mezar taşını neredeyse bütünüyle yutmuş olan bir söğüt ağacına bakarak, ağacın dev köklerinin bu eski, ölü toprağından emmiş olması gereken hayalet kabilinden, ağza alınamayacak besinler hakkında gerçeklikten uzak bazı sözler söyledim. Bunun üzerine arkadaşım sözlerimin saçmalığı yüzünden beni azarladı ve yüzyıldan fazla bir zamandır buraya hiç kimse gömülmediği için ağacın normalin dışında bir besini olamayacağını söyledi. 

Ayrıca, benim sürekli olarak adlandırılamayan ve adı ağza alınamayan şeylerden söz etmemin, ikinci sınıf bir yazar olarak bana epeyce uyan, çocukça icatlar olduğunu sözlerine ilave etti. Öykülerimi, kahramanlarımı felç eden, onları yaşadıklarını anlatacak cesaretten, sözcüklerden ve arkadaşlıklardan yoksun bırakan görüntü ve seslerle bitirmeye çok düşkündüm. Biz, şeyleri sadece beş duyumuz yoluyla ya da dinsel sezgilerimizle biliriz, dedi. Bundan dolayı, gerçeğin sağlam tanımlarıyla ya da tanrı bilimin doğru öğretileriyle, özellikle de gelenekler ve Sir Arthur Conan Doyle tarafından ne kadar değişikliğe uğratılmış olursa olsun Congregationalist’lerin öğretileriyle, açıkça tanımlanamayacak herhangi bir nesne veya görünüm olamazdı.

Joel Manton adındaki bu arkadaşımla, pek öyle hararetli olmasa da sık sık tartışırdım. Kendisi, East High School’un müdürüydü. Doğma büyüme Boston’luydu ve hayatın incelikli çağrışımlarına karşı New England’lıların o kendinden hoşnut aldırmazlıklarını paylaşıyordu. Onun görüşüne göre; sadece normal, nesnel deneyimlerimizin estetik anlamı vardı. Sanatçının görevi, aksiyon, aşırı sevinç ve şaşırtıcılıkla güçlü duygular uyandırmaktan çok, gündelik olayların doğru ve ayrıntılı bir şekilde yazıya geçirilmesiyle; heyecandan uzak bir ilgi ve beğeniyi korumaktı. 

Özellikle, benim gizemli ve açıklanamaz şeylerle uğraşmama itiraz ediyordu. Çünkü doğaüstü konulara benden daha fazla inanmasına rağmen bunların edebiyatın konusu olacak kadar sıradan şeyler olduğunu kabule yanaşmıyordu. Zihnin en büyük huzuru gündelik hayatın yeknesaklığından kaçışta ve alışkanlıklarla yorgunluğun, gerçek varoluşun basmakalıp örüntülerinden yarattığı imgelerin orijinal ve dramatik bir tarzda yeniden kurgulanmasında bulabilecek olması, onun kuşkulardan uzak, pratik ve mantıklı aklının alabileceği bir şey değildi. 

Onun için tüm nesnelerin ve duyguların değişmez boyutları, özellikleri, nedenleri ve sonuçları vardı. Zihinde bazen daha az geometrik, daha sıradışı ve daha az elverişli nitelikte görüş ve duyular olabildiğini belli belirsiz bilmesine karşın, ötesinde kalan hiçbir şeyin sıradan bir yurttaş tarafından yaşanamayağı ve anlaşılamayacağı gelişigüzel bir çizgi çekmekte, gelişigüzel bir kural koymakta haklı olduğuna inanıyordu. Ayrıca, hiçbir şeyin gerçekten adlandırılamaz olamayacağından neredeyse emindi. Böyle bir şey aklına yatmıyordu.

Sadece gözünün gördüğüne inanan birinin kendinden hoşnutluğuna karşı hayal gücüne dayanan, fizikötesi savlar ileri sürmenin boşuna olacağını çok iyi bilmeme karşın, bu akşamüstü sohbetinin gidişatı her zamanki tartışma sınırlarımızın dışına çıkmama yol açtı. Eskilikten ufalanan arduvaz mezar taşları, yaşlı ağaçlar ve az ötemizde uzanan, cadıların uğrak yeri kasabanın asırlık balıksırtı damları, bütün bunlar bende eserlerimi savunma arzusu uyandırdı ve çok geçmeden düşmana kendi silahlarıyla karşılık vermekteydim. Bir karşı saldırı başlatmak aslında hiç de zor değildi. Çünkü Joel Manton’ın gerçekte, kültürlü insanların çoktan bir yana bıraktıkları batıl inançlara hâlâ bir miktar bağlı olduğunu biliyordum. Bunlar, uzak yerlerde ölen insanların ortaya çıkması ve insanların, bütün hayatları boyunca baktıkları pencerelerde bıraktıkları izlenimler gibi inanışlardı. 

Köy kocakarılarının bu dedikodularının inanılırlığını artırmak için yeryüzünde maddesel karşılıkları olan hayali tözlerin varlığına inandığımı ısrarla ileri sürdüm. Bu, normal tasımların ötesindeki olgulara inanıp inanmama meselesiydi. Eğer ölmüş bir insan, görülür ya da hissedilir imgesini dünyanın ta öte ucundan ya da yüzyılların ötesinden gönderebiliyorsa terk edilmiş evlerin akıl sahibi acayip varlıklarla dolu olduğunu ya da bu eski mezarlıkların maddi olmayan, korkunç akıllarla kaynadığını varsaymak neden saçma olsundu ki? Ve ruh, insanların ona atfettiği şekilde kendini belli edebilmek için maddenin yasalarıyla sınırlanamayacağına göre, insan gözlemciler için çok korkunç ve adlandırılamaz olması gereken, fiziksel olarak yaşayan, belirli bir surete bürünmüş ya da bürünmemiş ölü şeylerin hayal edilmesi neden aşırılık oluyordu? Bu meseleler üzerinde düşünürken sağduyu denilen şeyin, düş gücü ve zihinsel esneklikten aptalca yoksunluktan başka bir şey olmadığı konusunda arkadaşımı hararetle temin ettim.

Keşfet

Yorum Yap