Türk Korku Hikayesi: Köyde Cin İstilası

112
0
(0)

Merhaba, bu web sayfasında Türk korku hikayesi: Köyde Cin İstilası adlı bir hikaye okuyacaksınız. Bu hikaye, gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmıştır. Hikayede, Yozgat’ın Şefaatli ilçesine bağlı bir köyde yaşayan insanların, cinlerin musallat olmasıyla karşılaştıkları korkunç olaylar anlatılıyor. Hikayede, cesur bir köylünün cinlerle mücadelesine, kaybolan bir çocuğun akıbetine ve köyün sırlarına tanık olacaksınız. Bu hikaye, sizi hem korkutacak hem de meraklandıracak. Eğer cesaretiniz varsa, hikayeyi okumaya devam edin. Ama unutmayın, bu hikaye gerçek olabilir!

Türk Korku Hikayesi: Köyde Cin İstilası

Türk Korku Hikayesi - Köyde Cin İstilası
Türk Korku Hikayesi – Köyde Cin İstilası

Bu olay; Yozgat’ın Şefaatli ilçesine bağlı bir köyde yaşandı. Köyümüz, 3 dağın eteğinin kesişim noktasına kurulmuş, muhteşem bir manzaraya sahipti. Dağların arasından 2 ayrı ırmak akar ve bunlar köyün yakınlarında birleştirdi. Köylüler bu 2 ırmağın birleşip oluşturmuş olduğu akarsuya kanal derlerdi. Çoluk çocuk, genç ve hatta yaşlılar bile sürekli bu kanalda yüzerlerdi. Bir zaman sonra kanalın kenarındaki patikadan garip sesler duyulmaya ve tuhaf şekiller, gölgeler gözükmeye başladı. Bu huzur dolu yerleşim yerinde yaşayan halkı, evlerini terk etmeye sevk eden ilk ciddi olay, şöyle gerçekleşti: 

Bir gün 5 çocuk kanala gitmişti. Çalıların arasında soyunup, elbiselerini oraya bırakıp yüzmeye gittiler. Kanalda yüzerken oyuna dalan çocuklar, havanın karardığını geç fark ettiler. Bunu fark ettiklerinde apar topar nehirden çıkarak, kıyafetlerini giymek için soyundukları çalılıklara gittiler ve baktılar ki kıyafetleri orada yoktu. İçlerinden birinin şaka yaptığını düşünen çocuklardan en büyük olanı söylenmeye başladı “Ya oğlum kim sakladıysa çıkarsın elbiseleri. Zaten eve geç kaldık. Bir sürü fırça yiyeceğiz. Bir de bununla uğraştırmayın bizi!” diye.

Herkes birbirinin yüzüne baktı. İçlerinden bir tanesi “İyi de kıyıya kimse çıkmadı ki! Hepimiz aynı anda girip, yüzdük. Ben kıyıya çıkan kimseyi görmedim vallahi…” diye devam ederken bir başkası bağırdı. “Arkadaşlar! Şuraya bakın!” Hepsi birden arkadaşlarının gösterdiği yöne doğru baktılar. Çocukların kıyafetleri, suyun üzerinde; çalılardan oluşan küçük bir öbeğin üzerinde yanıyordu. Bir yandan da üzerinde bulundukları çalı öbeği ile birlikte  akıntıyla aşağı doğru yavaş yavaş sürüklenmekteydiler. Çocuklar, şaşkınlık içerisinde elbiselerinin yanıp  gitmesini seyrederlerken, önce korkunç ve tiz bir bebek ağlaması ve ardından da etrafta yankılanan ve giderek yükselen bir kahkaha sesi ile korkudan şoka girdiler.

Bir anda olayın dehşetine kapılan çocuklar, birbirlerinden habersiz, nefes nefese evlerine kadar hiç durmadan koştular. Korkularından yarım yamalak anlatabildikleri bu olaya aileleri inanmadı. İçlerinden birinin diğerlerine şaka yaptığını düşünerek, bir daha bu saate kalmayın bu kabilinden uyarıp, geçiştirdiler. Aynı gün ilerleyen saatlerde hepsinin tek tek kapıları çalındı. Çünkü içlerinden Sait isminde 13 yaşındaki bir çocuk evine dönmemişti ve tüm köylüler, dört koldan sabaha kadar kaybolan çocuğu aradılar. Fakat en ufak bir iz dahi bulamadılar. Çocuk sanki yer yarılıp içine girmişti. Köylülerin sabaha kadar süren aramaları netice vermeyince, sabah ilk iş jandarmaya haber verildi. 

Related Posts

Fakat günler boyu yapılan aramalar neticesinde de çocuktan bir iz bulunamadı. Olaylar bununla kalmadı. İlerleyen günlerde hava karardıktan sonra kanal yakınlarındaki o patikadan geçen köylüler, garip fısıltılar, ıslık, kahkaha, bebek ağlaması benzeri çeşitli tuhaf sesler duyduklarından söz etmeye başladılar. Günler ilerledikçe bu tuhaf olaylar da giderek sıklaşmaya ve somutlaşmaya başladı. Köylülerin arkalarından taşlar atılmaya başladı. Kimileri ise kendilerine isimleriyle seslenildiğini duymaya başladılar zifiri karanlığın ta içinde.

O dönemlerde sokak lambasını bırakın evlerde dahi elektrik yoktu. Lüks adı verilen bir çeşit gaz lambası kullanılmaktaydı aydınlatma için. Bu yolda sık sık değişik olaylarla karşılaşan köylüler, aradan geçen yıllarda buranın ismini “Cin Yolu” koydular. Çünkü olaylar sadece bu patika üzerinde gerçekleşiyordu. Bu patika nehrin bir ucundan başlar ve köyün çıkışındaki mezarlığa doğru devam eder. Bu yolu cinler sahiplenmişti. Artık o varlıklar sürekli bu yolu kullanmaya başladılar. Özellikle de düğün yaptıkları zaman davul zurna sesleriyle adeta bir düğün alayı gürültüsü çıkararak yoldan geçerlerdi. Bu görünürdü ara sıra ama belli belirsiz gözüküp kaybolan tuhaf gölgeler şeklinde. 

Köylüler zamanla bu duruma saygı göstermeye başladılar ve bu yolu kullanmaktan vazgeçtiler artık. Ancak cinler köylülerin kendilerine gösterdikleri saygının aynısını göstermediler. Zamanla ırmağa girenleri, yolun yakından geçenleri de korkutmaya, köyün girişine kadar rahatsız etmeye başladılar. Bu durum epey rahatsız edici olmaya başladı ve bir süre sonra eğer hastalık doğum gibi mühim bir şey yoksa köylüler hava karardıktan sonra dışarıda çıkamaz oldular.

O sıralarda rahmetli dedem bu köyde yaşıyordu ve bu cinli olayları umursamıyordu. Korkmadığı belliydi hatta cinlerin insanları korkutup, eve hapsetmelerine çok kızıyordu. Gerisini gelin dedemin bizzat kendi ağzından dinleyelim:

Bir akşam üstü köylüler, her günkü gibi kahvede oturuyorlardı. Çok güzel bir Temmuz akşamıydı ama hava kararmaya yüz tutunca herkes tek tek evlerine dağılırken, kahveci hızlı hızlı sandalyeleri topluyor ve bir yandan da “Tüh! Geç kaldık geç kaldık. İnşallah tebelleş olmazlar. Allah’ım sen yardım et!” diye söyleniyordu. Kahvede bir tek ben kalmıştım.

Kahveci Recep’e seslendim “Ulan bunlardan korktuğunuz için sizi böyle oyuncak ettiler. İşte söylüyorum sana; kapatma kahveyi. Ben buradayım. Gelsin bakalım hangi gün gelip, beni burada kendi köyümde, kendi mahallemde rahatsız edecekmiş görelim! Kocaman adamlarsınız. Üstelik de hepiniz abdesti namazlısınız. Ayıp be! Allah bizi halife olarak yaratmadı mı kardeşim?! Ne korkuyorsunuz?!” diye bağırdım.

Kahveci Recep “Ya Alaaddin! Ne anlatıyorsun kardeşim! Sen başına bir gelsin de, o iblislerden biriyle karşılaş da gör bakalım bir daha böyle ahkam kesebilecek misin! Haydi oyalama beni.” diye cevap verdi bana. “Korkak herif! Zaten ne geliyorsa başımıza korktuğunuz için geliyor!” dedim.  Kahveci Recep Ali de kaşlarını çatıp bana döndü ve “E tabi böyle konuşuyorsun; evliya gibi karın var. Size bir şey yapmaya korkar elbet cinler.” dedi. 

Evet, çok mübarek bir karım vardı. Belki de bunun için bu kadar cesurdum; bilemiyorum ama bu ifritlerin kendi alemlerinden gelip de insanları yurt ve yuvalarından edip kaçırmalarını bir türlü hazmedemiyorum. Çileden çıkmıştım artık. Kahveciye “Karımla ne alakası var kardeşim! Cinler benim hatun öğrenmesin diye mi dokunmuyor bana!” derken birden bire içeride; içerisinde 25-30 tane çay bardağı bulunan büyük bir tepsi, durup dururken ters döndü ve içerisindeki tüm bardaklar büyük bir gürültüyle parçalandı.

BU İÇERİĞİ NE KADAR BEĞENDİNİZ?

Puanlamak için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama değerlendirme 0 / 5. Oy sayımı: 0

Şu ana kadar oy yok! Bu gönderiye ilk oy veren siz olun.

Bu yazı sizin için yararlı olmadığı için üzgünüz!

Bu gönderiyi geliştirelim!

Bize bu yazıyı nasıl geliştirebileceğimizi söyleyin?

ParanormalHaber sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

%d