Tazı

Howard Phillips Lovecraft‘ın (H. P. LovecraftTazı isimli korku hikayesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz:

Tazı, H. P. Lovecraft tarafından Eylül 1922’de yazılmış ve Weird Tales dergisinin Şubat 1924 sayısında yayımlanmış kısa bir öyküdür. Lovecraft‘ın efsanevi kurgusal metni Necronomicon‘dan ilk kez bu hikayede bahsedilmektedir.

H. P. Lovecraft, Tazı, 1

İşkence altındaki kulaklarımda, vızıldayan, pır pır eden dehşetengiz bir ses ve dev bir köpeğin uzaktan uzağa hafifçe duyulan havlamaları var sürekli olarak. Bu, bir düş değil bu. Korkarım ki delilik de değil. Çünkü, aklımı esirgeyen kuşkular duymama yol açan çok fazla şey oldu.

St. John ezilip parçalanmış bir ceset. Nedenini sadece ben biliyorum. Öyle şeyler biliyorum ki benim de aynı şekilde ezileceğim korkusuyla, neredeyse beynimi uçurmak üzereyim. Tekinsiz hayallerin ışıksız ve sınırsız dehlizlerinde, beni kendimi yok etmeye zorlayan karanlık, şekilsiz Nemesis önüne çıkanı silip süpürerek dolaşıyor.

İkimizi de böylesine korkunç bir sona sürükleyen budalalığımız ve ürkütücü ve marazi olana duyduğumuz düşkünlük için Tanrı bizi bağışlasın! Aşk maceralarının ve serüvenlerin bile kısa sürede bayatladığı sıkıcı bir dünyanın sıradanlığından bıktığımızdan St. John’la ben ruhumuzu kemiren can sıkıntısından bizi kurtarabilecek gibi görünen her entelektüel ve estetik hareketin peşine takıldık. Simgecilerin muammalarını, Ön Raffaellocuları kendilerinden geçişlerini benimsedik, ama her yeni ruh durumu çok geçmeden oyalayıcı yeniliğini ve çekiciliğini yitirdi.

Bir tek Dekadanları kasvetli felsefelerinin bize yardımı dokunabilirdi. Anlayışımızın derinliğini ve diabolizmini yavaş yavaş artırdığımızda bu felsefenin etkili olacağını anladık. Çok geçmeden Baudelaire ve Huysmans heyecan vermez oldu. Öyle ki sonunda bizim için tek uyarıcı olarak doğaüstü kişisel deneyimler ve serüvenler kaldı. Bu korkunç duygusal ihtiyaç sonuçta bizi, şu anda duyduğum korkuya rağmen sözünü etmekten utanıp, çekindiğim yola sevk etti: İnsanoğlunun kalkışacağı en tiksinç, en aşırı rezillik olan iğrenç mezar soygunculuğuna.

Ne şok edici keşif seferlerimizin ayrıntılarını açıklayabilirim ne de hizmetçisiz olarak tek başımıza oturduğumuz büyük taş evde hazırladığımız adsız müzeyi süsleyen ganimetlerin en kötülerinin bir kısmının olsun listesini verebilirim. Nevrotik virtüozluğun şeytanca beğenisiyle topladığımız bir dünya dehşet ve çürümüşlüğün bezgin duyarlılıklarımızı tahrik ettiği müzemiz küfür kabilinden, düşünülemez bir yerdi. Burası yerin çok, çok altında gizli bir odaydı.

Burada, bazalttan ve damarlı akikten yapılmış kanatlı şeytanlar, kocaman bir sırıtışla açılmış ağızlarından acayip yeşil ve turuncu ışıklar kusuyor ve gizli basınçlı hava boruları, duvarlara asılmış kocaman kapkara kumaşlara el ele tutuşmuş kızıl cesetleri andıran şekiller vererek, onlara kaleidoskopik ölüm dansları yaptırıyordu. Bu borulardan canlarının istediği vakit, haleti ruhiyemizin en çok hasretini çektiği kokular, bazen cenaze törenlerindeki solgun zambakların kokuları, bazen hayali bir Doğu kralının mabedindeki uyuşukluk verici günlük kokuları, bazen de -nasıl da titriyorum, anımsayınca!- açılmamış mezarların tüyler ürpertici, ruhu isyan ettiren leş kokusu geliyordu.

Bu itici odanın duvarları arasında eski mumya sandıkları, taksidermi sanatına uygun olarak mükemmel bir şekilde doldurulup kurutulmuş, canlı gibi görünen, zarif cesetler ve dünyanın en eski kilise avlularından aşırılmış mezar taşları birbiri ardı sıra diziliydi. Şurada burada göze çarpan nişlerde çok çeşitli biçimlerde kafatasları ve bozulmalarının çeşitli aşamalarında bozunmaları durdurulmuş insan kafaları vardı. Burada insan, ünlü bir asilzadenin çürümüş, dazlak kellesini de yeni gömülmüş bebeklerin ışıl ışıl başlarını da bulabilirdi.

Bazılarını St. John’la benim yaptığım, hepsi de şeytani konulu heykel ve resimler vardı. Tabaklanmış insan derisinden yapılmış, kilitli bir evrak çantasında, söylentiye göre Goya’nın yaptığı ama üstlenmeye cesaret edemediği bazı bilinmeyen ve adlandırılamayan çizimler bulunuyordu. Mide bulandırıcı müzik aletleri vardı. Telli çalgılar, pirinç ve ahşap nefesli sazlar… St. John’la ben bu enstrümanlarla bazen inanılmaz iğrençlikte ahenksiz sesler çıkarırken çok sayıda kakmalı abanoz dolapta insan deliliğinin ve sapkınlığının düşünülemez çeşitlilikteki mezar yağmasından bugüne kadar toplayabildiği malzemeler yatıyordu. Özellikle bu yağmadan söz etmemem gerekiyor. Tanrıya çok şükür, kendimi yok etmeyi düşünmeden çok evvel, onları yok etme cesaretini bulabildim!

Ağza alınmaz hazinelerimizi derlediğimiz yağma seferleri, artistik açıdan her zaman anılmaya layık olaylar olmuştur. Biz, öyle sıradan mezar soyguncuları değildik. Ancak belirli ruh hallerinde, belirli manzara, çevre, hava, mevsim ve ay ışığı şartlarında çalışırdık. Bu eğlenceler, bizim için estetik ifadenin en enfes biçimiydi ve ayrıntılarına kılı kırk yaran bir teknik özen gösteriyorduk. Uygunsuz bir saat, kötü bir aydınlatma ya da nemli çimenin beceriksizce kaldırılması, bizim için toprağın derinliklerinden uğursuz bir sırrın açığa çıkarılmasını izleyen o tatlı hissi tümüyle yok ederdi. 

Keşfet

Yorum Yap