İçeriğe geç

Şeytanı Racim

Şeytanı Racim, 18

“Bu kitaptan yaptığınız şey, nasıl bir şeydi? Neler kullandınız oğlum?” dedi. Kullandıklarımızı, kitaptan alıp söylediklerimizi tek tek aktardım. Hocanın zaten düşünceli olan yüzü, iyice karışık bir ifade aldı. “Sen hiç konuştun mu ateşten gelenle?” diye sordu bana. Kısa bir müddet hocaya baktım. Sonra konuştum. “Hocam.” dedim. Gözlerini bana dikti. Bir şeyler görmek istiyordu sanki. Uzunca bir müddet, sessizce gözlerini dikerek bana baktıktan sonra yumuşak bir ses tonuyla “Oğlum, biraz önceki mühürlenmişe yaptığımız şeyi sana da yapacağız zira senin şu anki hal-i vaziyetini anlamanın tek yolu bu.” dedi.

Sessizce tamam der gibi kafamı sallayabildim. Elinin birini alt çeneme bastırdı, diğeriyle alnıma bastırmaya başladı. Arapça bir şeyler okuyordu. Ben ise hocanın gözlerine bakıyordum sadece. Bir müddet böyle devam etti. Sonra doğruca dik bir şekilde gözlerime bakıp çekti ellerini. “Çok şükür oğlum, seni mühürleyememişler.” dedi. Yine sadece hocanın yüzüne bakıyordum anlamsızca. Ancak içimde umutların filizlenmesine sebep olmuştu hocamın bu cümlesi. Zira son zamanlarda yaşadıklarımdan sonra, ilk defa ben galip gelmiştim. Tohumlarını bana bulaştıramamışlardı.

Kısa bir müddet sessizce durduktan sonra “Hocam, Atakan nereye gitti? Durumu nedir? Düzelecek mi?” diye sordum. “Bu meseleden bahsedeceğim zaten sana oğlum” dedi ancak bu sorularımdan sadece birine yanıt verip “Hiçbir yere gidemez. Bu kitaptan ayrılamaz.” dedi. Daha sonra kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Sonra beni çağırdı. Vardım hocanın yanına. Atakan’ı işaret etti eliyle. Karanlıkta zor seçilse de Atakan dışarıda duvar dibinde, boynunu eğmiş vaziyette, yere bakıp sallanıp duruyordu. İçler acısı bir hali vardı. Yaptıklarını çekiyordu. Bir yandan düşününce de acıyordum haline. Sonuçta oda insandı. Ne kadar  mühürlenmiş olsa da…

Dışarı çıktık beraber. Küçük bir köy olduğu için hiç ışıklandırma yoktu. Var olan aydınlatma direklerinin lambaları da ya kırılmış ya da elektrik gitmiyordu. Hoca ile beraber Atakan’ın yanına gittik. Hoca Atakan’a “Gel oğlum. Eve girelim.” dedi. İçeri getirdik Atakan’ı. “Nasıl hissediyorsun kendini?” diye sordu. Atakan, bembeyaz bir yüzle sadece susuyordu. Hiçbir şey demeden. “Benim odama git oğlum. Halının en uç köşesinin alt kısımda bir muska olacaktı. Onu al gel.” dedi. Alıp geldim.

Atakan’la çok yumuşak konuşuyordu hoca. Onu da konuşturmaya çalışıyordu. Getirdiğim muskahocaya verdim. Atakan’a döndü hoca “Gel oğlum. Tak şunu boynuna.” dedi. Atakan kafasını hayır anlamında sağa sola sallıyor “Takmam!” diyordu. Hoca sevecen bir sesle takmasını istedikçe o “Takmam!” diye diretiyordu. Hoca bana işaret etti gözüyle “tut” dercesine. Hemen tuttum kollarını. Hoca yaklaştıkça elinde muskayla, bağırmaya başladı ama öyle bağırıyordu ki sanki vücuduna bıçaklar saplıyorduk.

Hoca muskayı takınca sesi kesildi. Gücü tükenmiş gibiydi. Tuttuk hocayla oturttuk mindere. Hoca “Su getir oğlum.” dedi. Gidip su getirdim. Suyu içirdi Atakan’a. Daha sonra başını okşayıp “Ah be oğlum! Bu kadar şerre bulaşmanın sebebi neydi böyle? Daha gencecik, fidan gibi çocuksun…” diyor, onu teskin ediyordu. Atakan daha iyiydi şimdi. En azından şimdi daha az korkuyor gibiydi. Hoca ona nasihat veriyordu bu sırada. “Eğer çıkarmanı isteyenler olursa çıkarma bu muskayı oğlum. Eğer ailen suretinde biri gelip çıkarmak isterse derhal sana öğreteceklerimi oku. Onların lafına uyma.” diyordu.

Atakan dikkat kesilmiş, hocayı dinliyordu. “Hocam, bu kitabı dışarı çıkıp, şu gecenin karanlığında yaksak ne olur?” dedim. “O zaman arkadaşın da yanar oğlum. Maddi olarak değil ancak diğer türlü yanar.” dedi. “Ne yapacağız peki?” dedim. “Anlaşma yapacağız oğlum. Onlarla görüşüp, kabilesinden kimsenin gelmemesi için anlaşma yapacağız.” dedi. “Hocam, ne anlaşması? Nasıl oluyor bu?” dedim. “Oğlum, benim sen yaşlarda, böyle bir derdi başına sarmış bir evladım vardı yıllar önce…” deyip, oğluyla gelinini anlatmaya başladı.

“Oğlum, bundan 37 sene evveldi. Daha dün gibi hatırlıyorum. Benim gözümün nuru bir evladım vardı. Annesini doğumda kaybettik. Hem analık hem de babalık yapıp, gözümden sakındım. O da bana can yoldaşlığı yapardı. Çok üstün bir ahlaka sahip, karakterli bir çocuktu. 21 yaşındaydı o sene. Beraber oduna gidiyorduk sık sık. Benden daha iyi bir oduncuydu o yaşına rağmen. Yine bir gün, oduna ihtiyacımız vardı lakin ben hasta yatıyordum.

‘Oğlum bugün sen git.’ dedim. Sağ olsun beni hiç kırmazdı. Derhal baltasını sırtına yükleyip, oduna gitti. Ancak normalde dönmüş olması gereken saate göre hayli gecikince başına bir musibet gelmesinden korktum. Akşamın ilk ışıklarıyla beraber, hasta halimle köyden birkaç ahbabımın kapısını çalıp, ormana aramaya gittik. Gaz lambaları vardı o zamanlar. Elektrik ne arasın? Aldık elimize gaz lambasını evladımı arıyoruz…

Ormanda hepimiz farklı yönlere dağıldık ki oğlumu daha kolay bulalım. Gaz lambasının verdiği azıcık ışıkta, ilerideki bir ağacın karşısında ayakta dikilip, hareketsizce ağaca bakan bir insan silueti fark ettim. Yaklaştıkça daha net belli oluyordu. Evet; bu oğlumdu…  Aceleyle yanına vardım. ‘Oğlum!’ dedim ses vermedi. Hala ağacın dibindeydi ve ağaca bakıyordu. Arkası bana dönüktü. ‘Oğlum!’ dedim ikinci kez. Yine ses vermedi. Adeta bir heykeldi. Taştandı sanki. En ufak bir kıpırtı yoktu. Hiçbir tepki vermiyordu. Omzuna dokunmamla büyük bir hızla yüzünü bana dönmesi bir oldu. Tam yüzünü görecekken kayboldu… Ama ben yüzünü görmüştüm..

Bundan sonra gözlerimi açtığımda, oğlumu aramaya çıktığım dostlarım yanımdaydı. Anladığım kadarıyla halen ormandaydık. Ben ağaçların dökülen yapraklarının üzerinde oğlumu gördüğüm ağacın dibinde yatıyordum. Dostlarım, loş ışığın verdiği hafif parlaklıkta bana bakıyorlardı. Kendime gelmem birkaç dakikayı bulmuştu. ‘İyi misin?’ diyorlardı. Kendimi toplayınca ‘İyiyim. Oğlum nerede?’ diye sordum.

‘Oğlunu bulamadık.’ dediler. “Nasıl olur? Şimdi buradaydı…” dedim. ‘Hayır. Senin bağırmanla geldik buraya. Geldiğimizde de sen yerde, baygın yatıyordun.’ dediler. Sonra zihnimi topladım ve oğlum yüzünü bana döndüğünde gördüğüm o dehşet verici manzarayı hatırladım. Hayatımın her günü o yüzü hatırlıyorum. Her saat her dakika aklımda o görüntü…

“Nasıl bir görüntüydü hocam, söyleyin?” dedim. “Oğlumdu lakin gözlerinde ve saçlarında bir gariplik vardı.” dedi. “Nasıl yani?” dedim. Bana nefretle bakıyordu. Saçları normalden daha uzundu. Bir günde uzayamayacak kadar uzundu. Öz babasını öldürmek ister gibi bakıyordu. Yüzüme bakıp kısık bir sesle konuştu. Arapça sadece bir kelime çıktı ağzından.” dedi. “Nedir o hocam?” dedim. ‘Hum’ diyordu oğlum; sadece ‘Hum’. Acı çekiyor gibiydi. Birileri ıstırap veriyordu sanki oğluma. Daha fazla dayanamadım o görüntüsüne biricik evladımın. Gözlerimden yaşlar boşaldı.” diyordu.

“Oğlumu o halde görünce kahroluyordum adeta. Fiziken oğlumdu ama ruhen o gitmişti. Sanki başkasıydı benimle konuşan. Bayılmışım o görüntüyü görünce. Daha sonra uyandığımda arkadaşlarım yanımdaydı. İşte; o güne dek bu kadar kendimi ilime bağlamamıştım. Lakin tek varlığım; oğlumu, o halde görünce işim gücüm onlar oldu.” dedi. “Peki gelininiz bu mevzuyla alakalı mı?” dedim. “Mevzunun ta kendisi oğlum!” dedi. “O gece; gelinimin soyundan gelenler oğlumu o hale getirenler.” diyordu.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23

Soru sor, cevap yaz, yorum yap, kendi hikayeni anlat... Burası senin; istediğini yazabilirsin.