O Adam

Howard Phillips Lovecraft‘ın (H. P. LovecraftO Adam isimli korku hikayesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz:

O Adam, Amerikalı korku hikayeleri yazarı H. P. Lovecraft‘ın kısa korku hikayelerinden biridir. Ağustos 1925’te yazılan hikaye, ilk olarak Eylül 1926’da Weird Tales dergisinde yayımlanmıştır. Hikâyenin isimsiz anlatıcısı New England ‘dan New York’a taşınmıştır ve bundan büyük pişmanlık duymaktadır. Bir gece, Greenwich Village’ın tarihi bir bölgesinde dolaşırken, 18. yüzyıldan kalma giysiler giymiş bir adama rastlar. Adam anlatıcıya şehrin sırlarını göstermeyi teklif eder…

H. P. Lovecraft, O Adam, 1

Uykusuz geçen bir gece, ruhumu ve hayallerimi kurtarmak için umutsuzluk içinde yürürken gördüm onu. New York’a gelmem hataydı çünkü unutulmuş meydan ve limanlardan yine kendileri kadar unutulmuş meydan ve limanlara kadar dolana dolana uzanan, insanların karınca gibi kaynaştığı, eski sokakların labirentinden solgun ay ışığı altında Babil kulesi gibi kapkara yükselen dev gökdelenlere dek, nereye baksam aradığım güzellikler ve esin yerine sadece, beni yenmek, felç etmek ve yok etmekle tehdit eden bir dehşet ve baskıyla karşılaşmıştım.

Yavaş yavaş hayal kırıklığına uğradım. Kente ilk geldiğimde, günbatımında, havuzların üzerinde toplanarak, akşamın ilk yıldızlarıyla ve ateş rengi bulutlarla oynaşan mor sisler arasından zarif bir çiçek gibi yükselen inanılmaz zirvelerini ve piramitlerini görkemli bir köprüden seyretmiştim. Sonra, sessizce hareket eden fenerlerin seçildiği, derinden derine tuhaf bir ahenkle çalınan boru seslerinin duyulduğu yerdeki titrek parıltılı suların üzerinde pencereler birer birer aydınlandı ve kentin kendisi Carcassone, Semerkant, El Dorado ve tüm görkemli ve yarı efsane kentlerin harikalarını anımsatan, peri müziğiyle dolu, yıldızlı, düşsel bir gökyüzüne dönüştü. 

Bundan hemen sonra, hayallerimi süsleyen bu eski yollara -sütunlu kapılarının üzerindeki küçük camlı çatı pencereleri yaldızlı otomobillere ve süslü faytonlara göz kırpan kırmızı tuğladan Georgian evlerin sıra sıra iki yanına dizili olduğu dar, dolambaçlı sokak ve geçitlere- daldım ve çoktandır hayalini kurduğum şeylere nihayet kavuştuğumu anladığımda, beni zamanla şair yapacak hazineleri ele geçirmeyi başardığımı düşündüm. Ama ne başarıya ulaştım ne de mutlu oldum. Zevksiz gün ışığı; sadece pisliği, yabancılaşmayı ve gökyüzüne doğru sağlıksız bir şekilde yükselen -mehtabın büyülü bir güzellik verdiği- taş yığınlarını gösterdi. 

Kanalı andıran daracık sokaklarda karınca gibi kaynayan kalabalıklar, haşin yüzleri ve kısık gözleriyle kapkara suratlı, bodur yabancılardı. Yürekleri, güzel yeşil yollara ve New England’ın beyaz köy kiliselerine karşı sevgiyle dolu, mavi gözlü yerli halkın içinde yaşanan çevreye verdiği anlama yakınlık duymayan ve düşleri olmayan kurnaz yabancılardı. Böylece aradığım şiirsel ortam yerine, tüyler ürpertici bir karanlık ve tarifsiz bir yalnızlık içinde buldum kendimi. Ve sonunda, bugüne kadar kimsenin dile getirmeye cesaret edemediği korkunç hakikati -söylenmesi olanaksız sırların sırrını-gördüm. Kulak tırmalayıcı seslerle dolu bu taş kent, Londra ve Paris gibi hayatiyetini devam ettirememişti. Tam anlamıyla ölü bir kentti. Sereserpe uzanan bu ceset, kusurlu bir şekilde tahnit edilmiş ve hayat dolu eski günleriyle hiçbir ilgisi olmayan canlı şeyler tarafından istila edilmişti. 

Bu hakikati keşfettikten sonra uyku haram oldu bana. Bununla birlikte, gündüzleri sokaklardan uzak durup, sadece, karanlığın geçmişten kalan çok az şeyi bir hayalet gibi ortaya çıkardığı, eski beyaz kapıların bir zamanlar içlerinden geçen yiğitleri anımsadığı, geceleri dışarı çıkma alışkanlığını yavaş yavaş edindikçe, yitirdiğim sükuneti yeniden buldum. Hatta, bu ruh hali içinde birkaç şiir bile yazdım. Ama yenilmiş, süngüsü düşmüş görünmek korkusuyla insanlarımın arasına geri dönmeye yanaşmadım.

Sonra, uykusuz bir gece yürüyüşünde o adama rastladım. Şair ve sanatçıların mesken tuttukları bölge olduğunu duymuş olmam yüzünden gelip yerleştiğim Greenwich bölgesinin gözlerden uzak, tuhaf bir avlusunda karşılaştık. Arkaik yollar ve evlerle hiç ummadığım bir anda karşıma çıkı veren küçük meydan ve avlular elbette çok hoşuma gidiyordu. Şairlerle sanatçıların tuhaflıklar peşinde koşan palavracılar olduğunu ve yaşantılarının şiirin ve sanatın özünü oluşturan salt güzelliklerin yadsıması olduğunu gördüğümde de bu saygıdeğer şeylerin hatırına burada oturmaya devam ettim. 

Buraların, Greenwich’in henüz kent tarafından yutulmamış, huzur dolu bir köy olduğu zamanlardaki halini hayal ederek, yaygaracıların evlerinin yolunu tuttuğu, şafaktan hemen önceki saatlerde gizemli, dolambaçlı sokaklarda dolaşır, geçmişten bugüne kalan muammalar üzerinde derin düşüncelere dalardım. Bu, ruhumu canlı tuttu ve içimdeki şairin hasretini çektiği bazı düşleri görmemi sağladı. Onunla, bulutlu bir ağustos sabahı saat 2 sıralarında, bir zamanlar renkli, dar sokaklarla birbirine bağlanan bir ağ oluşturan, ama bugün ancak sokakla arasına giren evlerin karanlık koridorlarından geçilerek ulaşılabilen birbirinden kopuk bir dizi avluda yolumu bulmaya çalışırken karşılaştım. 

Bu avluların varlığıyla ilgili, bazı kuşkulu söylentiler kulağıma çalınmış ve günümüz haritalarında bulunamayacaklarını anlamıştım. Ama avluların unutulmuş olması gerçeği, onların gözümdeki değerini artırdı ve onları iki misli gayretle aradım. Onları bulduktan sonra da gayretimde bir azalma olmadı. Çünkü düzenlenişlerindeki bir şey, bu avluların, yüksek beyaz duvarlarla ıssız arka binalar arasına garip bir şekilde sıkışmış; kemerli geçitlerin gerisinde karanlıklara gizlenmiş; varlığı, yabancı diller konuşan güruhlarca ya da gün ışığından kaçan esrar kumkuması, ketum sanatçılarca bir sır olarak saklanan benzeri çok sayıda karanlık, dilsiz avludan ancak birkaç tanesi olduğunu düşündürüyordu.

Keşfet

Yorum Yap