Connect with us

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (4)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 3 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Daha yüksek dağ doruklarının gökyüzüyle birleştiği yerlerdeki düzenli geometrik oluşumlara dikkatimizi çeken genç Danflo oldu. Lake’in mesajlarında sözünü ettiği, dağların tepesine tutunmuş mükemmel geometrik küplere benzettiği ve Roerich’ün maharetle resmetmiş olduğu bulutlu Asya dağlarının zirvelerindeki çok eski zamanlardan kalma tapınak harabelerine benzetmekte çok haklı olduğu anlaşılan düzenli geometrik şekiller. Gizemli dağların bu olağanüstü dünyasında sahiden de Roerichvari tekin olmayan bir şeyler vardı. 

Ekimde ilk defa Victoria Toprakları’nı gördüğümde bunu hissetmiştim, şimdi yeniden hissediyordum. Ayrıca bu ölümcül ülkenin en eski dönemlere ait yazıtlarda sözü edilen kötü ünlü Leng Yaylası’na, bu Arkeen devir efsanesine ne kadar çok benzediğinin farkına varmaktan da büyük bir rahatsızlık duyuyordum.

Efsanebilimciler Leng’i Orta Asya’ya yerleştirmişlerdir ama insanoğlunun -ya da atalarının- anıları çok eski zamanlara kadar uzanır ve bazı öyküler pekâlâ, Asya’dan ve bizim bildiğimiz herhangi bir insan dünyasından daha eski dehşet ülkelerinden, dağlarından ve tapınaklarından gelmiş olabilir. 

Birkaç cüretkâr mistik, Pnakotic Elyazmalarının bazı bölümlerinin Pre-Pleistosen kökenli olduğunu ima etmiş ve Tsathoggua müritlerinin de Tsathoggua’nın kendisi kadar insanlığa yabancı olduğunu ileri sürmüştür. Leng, hangi mekânda hangi zamanda olursa olsun, içinde ya da yakınında olmak isteyeceğim bir yer olmadığı gibi Lake’in kısa bir süre önce sözünü ettiği, böylesi ne idüğü belirsiz Arkeen canavarlıkları doğuran bir dünyanın yakınlarında bulunmaktan da hoşlanmıyordum.

Şu an için, o iğrenç Necronomicon’u okuduğumada, Üniversite’deki, insanın içine baygınlık verecek kadar allame halkbilimci Wilmart’la uzun uzadıya konuşmuş olduğuma da bin pişmandım. Bu ruh halinin, dağlara yaklaşıp da yamaçlarının git gide artan dalgalanmalarını seçmeye başladığımızda, giderek daha fazla yanardöner olan tepe noktasında birden karşımıza çıkan tuhaf seraba gösterdiğim tepkinin bu kadar şiddetli olmasında payı olduğuna hiç kuşku yok.

Önceki haftalarda, bazıları, şu anda görmekte olduğumuz serap gibi oldukça tekinsiz ve inanılmayacak kadar canlı düzinelerce kutup serabı görmüştüm, ama şimdiki tamamen yeni ve karanlık tehditler içeriyordu; düşsel duvarlar, kuleler ve minarelerin kaynayan labirenti, başlarımızın arasındaki karmakarışık buz buharları arasından hayal meyal gözüktüğünde korkuyla titredim.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Geometrik yasalardan anormal derecede sapmanın ve tuhaflığı en aşırı noktalara ulaştırmanın ete kemiğe bürünmesi olarak insanoğlunun bilmediği, hayal bile edemeyeceği bir mimariyle gece karası kocaman taşların üst üste yığılmasıyla inşa edilmiş bir kent izlenimi bıraktı üstümüzde. Tepesinde bir dizi ince diskin şapka gibi durduğu, bazı kısımları boğum boğum şişkin, uzun, silindirik sütunların, üzerlerinde yükseldiği, bazıları taraçalı, bazıları oluklu kesik koniler ve çok sayıda dikdörtgen kalın levhadan, değirmi plakadan ya da birbiri üzerine binmiş beş köşeli yıldızdan oluşan masaya benzer tuhaf yapılar vardı. 

Üzerlerinde başka bir şey bulunmayan ya da silindirler, küpler, tepesi yatay kesilmiş koni ve piramitler bulunan bileşik koni ve piramitlerle şurada burada tuhaf beşli kümeler halinde tığ gibi ince kuleler vardı. Baş döndürücü bir yükseklikte tüp geçitlerle birbirlerine bağlanmış, insanın düş gücünü ateşleyen tüm bu yapılar, insanın içini dehşetle dolduran, insanı ezen bir büyüklükteydiler. 

Serap, genel olarak, Kuzey Kutbu’nda balina avcılığı yapan Scoresby’nin 1820’de görüp resimlerini çizdiği bazı çılgın görüntülerden çok farklı değildi, ama önümüzdeki karanlık, bilinmeyen dağ zirvelerinin gökyüzüne ağdığı, akıl almaz eskilikte bir dünya keşfettiğimizi düşünürken yakında bir felaketle karşılaşacağımız düşüncesinin yüreklerimizde çöreklendiği şu an ve şu yerde hepimiz bu serapta gizli bir kötülükten izler buluyor, onu sonsuz melanetin uğursuz habercisi gibi görüyorduk.

Serap parçalanmaya başladığında, bu süreçte karabasanı andıran çeşit çeşit kule ve koninin daha da iğrenç, çarpık, geçici biçimlere bürünmesine karşın, sevindim. Tüm yanılsama dağılarak yerini çalkantılı bir menevişlenmeye bıraktığında, yeniden yere bakmaya başladık ve yolculuğumuzun sonuna yaklaşmakta olduğumuzu anladık. Önümüzdeki bilinmeyen dağlar devlerin korkunç surları gibi baş döndürücü yüksekliklere ulaşıyor, üzerlerindeki geometrik şekiller, dürbünsüz bile şaşılacak kadar net görülebiliyordu. 

Şimdi eteklerin alt kısımlarındaydık; karın, buzun ve ana yaylanın yer yer çıplak toprak parçaları arasında Lake’in kamp kurduğu ve sondaj yaptığı yerler olduğunu tahmin ettiğimiz bir çift koyu lekeyi seçebiliyorduk. Eteklerin yüksek bölümleri, arkalarındaki Himalayalar’dan bile daha yüksek dağ silsilesinden farklı bir bölge oluşturarak kampın beş altı mil ilerisinde yükselmeye başlıyordu.

Sonunda Ropes -uçağın kumandasını McTighe’den alan öğrenci- büyüklüğüne bakarak, kamp olduğu sonucuna vardığımız sol taraftaki koyu lekeye doğru uçağı indirmeye başladı. Bu arada Mc Tighe, dünyanın ekibimizden alacağı son sansürsüz mesajı gönderdi.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Antarktika’da geçirdiğimiz günlerin geri kalan bölümüyle ilgili kısa ve yetersiz bültenleri, elbette, herkes okumuştur. İndikten birkaç saat sonra bulduğumuz trajediyle ilgili sakınımlı bir rapor gönderdik ve istemeye istemeye Lake’in bütün ekibinin önceki günün ya da ondan önceki gecenin fırtınasında ölmüş olduğunu bildirdik. Ekiptekilerden on biri ölmüş, gene Gedney kaybolmuştu.

Bu üzücü olay nedeniyle yaşamış olmamız gereken şoku göz önünde bulunduran insanlar, ayrıntıların yeterince açık olmamasını hoş gördüler ve rüzgârın, on bir bedeni de taşınamayacak kadar parçalamış olduğunu söylediğimizde bize inandılar. Duyduğumuz büyük huzursuzluğa, şaşkınlığa ve yüreklerimizi ezen büyük korkuya rağmen bir an için olsun gerçeklikten kopmamış olmamız nedeniyle, kendimizle ne kadar gururlansak azdır.

Gerçeklikten uzaklaşmamış olmamızın asıl önemi anlatmaya cesaret edemediğimiz -başka insanları isimsiz dehşetlerden koruma gereksinmesi doğmasaydı, şimdi de anlatmayacak olduğumuz- şeylerde yatıyor. Fırtınanın korkunç bir yıkıma yol açmış olduğu doğruydu. Şu öteki şey olmasaydı bile bu fırtından ekibin sağ çıkacağı yine de kuşkuluydu.

Fırtına, çılgınca bir öfkeyle savurduğu buz parçacıklarıyla, ekibimizin daha önce karşılaştığı fırtınalardan kat kat güçlü olmalıydı. Uçak korunaklarından biri -hepsi de çok kötü ve kullanılmaz durumdaydılar- toz haline gelmiş, uzaktaki sondaj kulesi paramparça olmuştu. Yerdeki uçakların ve sondaj makinelerinin açıkta kalan kısımları öyle aşınmıştı ki ayna gibi parlıyordu ve küçük çadırlardan ikisi, koruyucu buz duvarına rağmen yerle bir olmuştu. 

Fırtınada dışarıda kalmış tahta yüzeyler delik deşik olmuş, boyaları soyulmuş ve kardaki bütün çekme izleri silinmişti. Arkeen biyolojik nesnelerden hiçbirinin bir bütün olarak çıkarılacak durumda olmadığı da doğruydu. Karman çorman bir yığının içerisinden, uçları yuvarlanmış tuhaf beş köşeli şekli ve nokta nokta silik desenleri birçok kuşkulu karşılaştırma yapılmasına yol açan birkaç yeşilimtırak sabun taşı parçası da dahil bazı minerallerle en tipik olanları ilginç şekilde hasar görmüş bazı fosil kemikleri topladık.

Köpeklerden hiçbiri sağ kalmamıştı, kampın yakınında alelacele inşa edilmiş kardan ağılları neredeyse yerle bir olmuştu. Bunu rüzgâr da yapmış olabilirdi ama ağılın kampa bakan ve rüzgâr almayan tarafındaki büyükçe gedik, çılgına dönmüş hayvanların kendilerini dışarı atmış ve duvarı parçalamış olduklarını düşündürüyordu. Kızakların üçü de görünürlerde yoktu; bunu, rüzgârın onları önüne katıp bilinmeyen bir yerlere sürüklemiş olabileceği şeklinde açıklamaya çalıştık. Sondaj yerindeki sondaj cihazıyla buz eritme makinesi onarılmayacak kadar hasar görmüştü, bu yüzden bunları, Lake’in patlayıcılarla açtığı geçmişe açılan şu rahatsız edici geçidi tıkamada kullandık.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Aynı şekilde uçaklardan en fazla zarar görmüş ikisini kampta bıraktık; çünkü, ekibimizden sağ kalanların arasında sadece dört gerçek pilot -Sherman, Danforth, Mc Tighe ve Ropes- vardı ve Danforth’un sinirleri bir uçağı idare edemeyecek kadar bozuktu. Çoğu anlaşılmaz bir şekilde sağa sola savrulmuş olan, bulabildiğimiz bütün kitapları, bilimsel araç gereci ve öteberiyi topladık. Yedek çadırlar ve kürkler ya kayıptı ya da kullanılmaz durumdaydı.

Uçakla geniş bir alanda yaptığımız arama sonucu, Gedney’in kayıp olduğunu kabul etmek zorunda kalmamızdan sonra, Arkham’m dünyaya duyurması için sakınımlı bir mesaj gönderdiğimizde öğleden sonra dört sularıydı; sakin, duygularımızı açığa vurmayan bir mesaj göndermekle sanırım iyi etmiştik. Biyolojik numuneler yanında duydukları çılgınca huzursuzluk, zavallı Lake’in gönderdiği mesajlardan kestirilebilecek köpeklerin huzursuz davranışlarından söz ettik daha çok.

Ama sanırım, onların aynı huzursuzluğu acayip yeşilimtırak sabun taşlarını ve altüst olmuş bölgedeki diğer bazı nesneleri, aralarında rüzgârın benzeri görülmedik bir merak ve araştırmacılıkla parçalarını gevşettiği, söktüğü, zarar verdiği makinelerle bilimsel araç gereçlerin ve uçakların da bulunduğu nesneleri kokladıklarında da göstermiş olduklarından söz etmedik.

On dört biyolojik numuneyle ilgili pek fazla ayrıntıya girmedik. Ancak paramparça olmuş numuneler bulabildiğimizi, onlardan geriye kalanların da Lake’in tarifini tamamen ve etkileyici bir şekilde doğruladığını söyledik. Kişisel duygularımızı bu meselenin dışında tutmak zor bir işti ve bulduğumuz numunelerin sayısından ya da onları tam olarak ne durumda bulduğumuzdan söz etmedik. 

O zamana kadar, Lake’in adamlarının delirmiş olduğunu akla getirecek herhangi bir mesaj göndermeme konusunda anlaşmaya varmış bulunuyorduk ve elbette kusurlu altı biyolojik numunenin, Mezozoik veya Tersiyer zamanlara ait acayip yeşilimsi sabun taşlarındaki nokta nokta desenlerin aynısının üzerlerine işlenmiş olduğu beş köşeli höyüklerin altındaki yaklaşık üç metre derinliğinde mezarlara dikkatle baş aşağı gömülmüş olması delilik gibi görünüyordu. Lake’in sözünü ettiği sekiz sağlam numune fırtınayla çok uzaklara sürüklenmişe benziyordu.

Halkın genel ruh sağlığını da gözetiyorduk, bu yüzden Danforth’la ben ertesi gün dağlara yaptığımız korkunç yolculuktan dönünce çok az şey anlattık. Bu kadar yüksek bir dağ silsilesini ancak son derece hafifletilmiş bir uçağın, Allah’tan ki sadece ikimizle sınırlı bir keşif ekibiyle geçebileceği bir gerçekti. Sabah saat birde geri döndüğümüzde Danforth bir sinir krizi geçirmek üzere olmasına karşın çenesini tutmayı hayranlık verecek ölçüde becerebildi. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Çizdiğimiz resimleri ve cebimizde getirdiğimiz diğer şeyleri kimseye göstermemek; dış dünyaya açıklanmasını kararlaştırdığımız şeylerden fazlasını arkadaşlarımıza bile söylememek, çektiğimiz filmleri daha sonra özel olarak tab etmek üzere gizlemek hususlarında Danfort’u söz vermeye ikna etmek pek zor olmadı. Bu yüzden öykümün bundan sonraki bölümü genel olarak dünya için olduğu kadar Pabodie, Mc Tighe, Sherman ve ötekiler için de yenidir. Danfort’un benden de ketum olduğu kesin, çünkü gördüğü -ya da gördüğünü sandığı- bir şeyi bana bile anlatmıyor.

Herkesin bildiği gibi, raporumuzda güçlükle havalanışımızın öyküsü; Lake’in; yüksek dorukların Arkeen arduvaz ya da Komançiyen zamanın ortalarından bu yana hiç değişikliğe uğramamış çökelmiş katmanlar olduğu yolundaki fikrinin doğrulanışı; doruklara tutunmuş küp şeklindeki oluşumların ve surların düzgünlüğü konusundaki gözlem; mağara ağızlarının çözünmüş kireçtaşı damarları olduğu konusunda verilen karar; bazı yamaç ve geçitlerin deneyimli dağcılarca aşılabileceği tahmini; gizemli öte tarafta, dağların kendileri kadar eski ve dağların kendileri kadar değişmeden kalmış çok yüksek yaylalar, tuhaf görünüşlü kayaların ince buz tabakasını deldiği, yaylanın genel yükseltisi ile yüksek dorukların sarp uçurumu arasında derece derece yükselen tepelerin yeraldığı, 6000 metreden yüksek yaylalar bulunduğu yolunda bir akıl yürütme vardı.

Bu bilgilerin büyük çoğunluğu, her bakımdan esas olarak doğruydu ve kamptakileri tam olarak ikna etmişti. On altı saati -bildirdiğimiz uçuş, iniş, tetkik ve kaya toplama programının gerektirdiğinden daha uzun bir zaman dilimi- bulan yokluğumuz için uzun süre esen hayali ters rüzgârları bahane etmiş ve hakikaten daha uzaklardaki tepelere inişimizin öyküsünü anlatmıştık. Allahtan ki öykümüz kimsede yolculuğumuzu tekrarlama isteği uyandırmayacak kadar gerçekçi ve sıradandı. Böyle bir şeye kalkışacak olsalardı, Danforth ne yapardı bilmem ama ben onları caydırmak için elimden gelen hiçbir çabayı esirgemezdim. 

Pabodie, Sherman, Ropes, Mc Tighe ve Williamson, biz yokken, Lake’in uçaklarından en iyi durumda olan ikisi üzerinde deliler gibi çalışmış, anlaşılmaz bir şekilde karıştırılmış kumanda mekanizmasını yeniden kullanılır hale getirmişlerdi. Ertesi sabah bütün uçakları yükleyerek mümkün olan en kısa sürede eski üssümüze doğru yola çıkmaya karar verdik.

Bu rota dolaylı olmakla birlikte Mc Murdo Koyu’na gitmenin en güvenli yoluydu çünkü milyarlarca yıldan bu yana ölü olan bu hiç mi hiç bilmediğimiz topraklar üzerinden düz bir rotayla uçmak yeni tehlikeler içerebilirdi. Sayımızın trajik bir şekilde azalmış, delme makinelerimizin parçalanmış olması göz önüne alındığında daha fâzla keşif yapmamız pek olası görünmüyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Etrafımızı saran -açığa vurmadığımız- kuşku ve korkular, bizde, güneyin bu deliliğe gebe ıssız dünyasından elimizden geldiğince çabuk kaçma isteği uyandırıyordu. Herkesin bildiği gibi geri dönüşümüz başka bir felaketle karşılaşılmadan başarıldı. Bütün uçaklar hiç durmadan uçarak ertesi gün -27 Ocak- akşam üzeri eski üsse ulaştılar ve ayın 28’inde iki aşamalı bir uçuşla Mc Murdo Koyu’na vardık. Verdiğimiz kısa süreli molaya, büyük yaylayı aştıktan sonra buzşelfi üzerinde karşılaştığımız şiddetli rüzgârların dümen yekelerinden birini bozması neden oldu. 

Bundan sonra beş gün içerisinde hepimiz Arkham ve Miskatonic’e binmiş, bütün donanımı yüklemiş olarak, sıkıntılı Antarktika göğünde Victoria Toprakları’nın arkamızdan alayla bakan dağları batı yönünde bir hayal gibi gözükür ve rüzgârın feryadı kanımı donduran müzikal bir ıslık sesine dönüşürken kalınlaşmaya başlayan buz tabakasını yararak Ross Denizi’nde ilerliyorduk.

İki haftadan az bir zamanda Kutup topraklarını ardımızda bıraktık ve maddenin ilk defa canlanıp, gezegenin henüz soğumuş kabuğu üzerinde yüzmeye başladığı bilinmez çağlarda, yaşamın ve ölümün, uzayın ve zamanın karanlık ve şeytani güçlerle ittifaklar kurduğu bu tekinsiz ve lanetli ülkeyi geride bıraktığımız için Tanrıya şükrettik.

Geri dönüşümüzden bu yana, hepimiz sürekli olarak, insanları kutba yapılacak keşif gezilerinden soğutmaya çalıştık ve sözümüzde durarak kuşku ve tahminlerimizi kendimize sakladık. Hatta bozulmuş sinirleriyle genç Danforth bile doktorlarına ağzından bir kelime kaçırmadı. Oysa ki o, daha önce söylediğim gibi bana bile anlatmayacağı ama bence anlatsa rahatlayacağı bir şeyi sadece kendisinin görmüş olduğunu düşünmekteydi.

Belki de daha önceki bir şokun aldatıcı yan etkisinden başka bir şey olmayan bu şey, birçok şeyi açıklığa kavuşturabilir ve bizi rahatlatabilirdi. Kendine yeterince hâkim olamadığı nadir anlarda bana fısıldayıp, biraz kendine gelir gelmez hararetle inkâr ettiği birbiriyle bağlantısız bölük pörçük laflardan edindiğim izlenim böyleydi.

Başkalarını büyük beyaz güneyden vazgeçirmek zor olacak, üstelik daha fazla çaba göstermemiz, dikkatleri çekerek, elde etmek istediğimizin tersi sonuçlara yol açabilir, insandaki merak duygusunun ölümsüzlüğünü ve açıkladığımız sonuçların başkalarının da bilinmeyenin peşinde yüzlerce yıldır sürdürülen aynı yolculuğa çıkmasına yeteceğini daha baştan bilmeliydik. Lake’in şu biyolojik canavarlarla ilgili raporları, gömülü numunelerden aldığımız parçaları ve çektiğimiz fotoğrafları kimseye göstermeme konusundaki özenimize karşın doğabilimcilerle paleontologların heyecanını doruğa çıkarmıştı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Daha şaşırtıcı olan zedelenmiş kemikleri ve yeşilimtırak sabun taşlarını da göstermekten kaçınırken, dağ silsilesinin öte tarafındaki yüksek yaylalarda çektiğimiz fotoğrafları ve düzeltip dehşetle inceledikten sonra cebimize koyup getirdiğimiz o buruşuk şeyleri Danforth da, ben de sıkı sıkıya herkesten gizledik. Ama şimdi Starkweather – Moore ekibi bizimkinden çok daha üstün bir donanımla keşfe çıkmaya hazırlanıyor. Eğer caydırılmayacak olurlarsa, Antarktika’nın ta merkezine kadar gidip, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek olan o şeyleri ortaya çıkarıncaya kadar buzları eritip, delik delecekler. Bu yüzden, suskunluğuma artık son vermek, delilik dağlarının ötesindeki o isimsiz şeyden söz etmek zorundayım.

Düşüncelerimin Lake’in kampına, orada bulduğumuz şeylere -ve korkunç dağların oluşturduğu duvarın gerisindeki şu diğer şeye- gitmesine ancak büyük bir tereddüt ve iğrenmeyle yanaşıyorum. Sürekli olarak ayrıntılardan kaçınma, üstü kapalı anlamları gerçeklerin ve kaçınılmaz çıkarsamaların yerine koyma eğilimi gösteriyorum. Geri kalanını, yani kamptaki dehşetin geri kalan bölümünü kısaca anlatıp geçmemi haklı kılacak kadarını zaten anlatmış bulunuyorum. 

Rüzgârın darmadağın ettiği kamp alanından, harabeye çevirdiği sığınaklardan, sağa sola savurduğu makinelerden, köpeklerimizin artan huzursuzluğundan, kayıp kızak ve diğer eşyalardan, adamların ve köpeklerin ölümlerinden, Gedney’in kayıp oluşundan ve kırk milyon yıldır ölü olan bir dünyadan gelen, gördüğü onca yapısal hasara karşın dokuları tuhaf bir şekilde sağlam kalmış ve tam bir çılgınlıkla dikine gömülmüş altı biyolojik numuneden söz etmiştim. Ama köpeklerin cesetlerini incelediğimizde içlerinden birinin eksik olduğunu anladığımızdan söz edip etmediğimi anımsamıyorum. O zaman bunun üzerinde pek fazla durmamıştık. Daha sonra bu konuyu yalnızca Danforth’la ben anımsayacaktık.

Anlatmaktan kaçındığım şeyler esas olarak cesetlerle ve ortadaki karmaşaya iğrenç ve inanılmaz türden bir akla uygunluk kazandırabilecek ya da kazandıramayacak bazı hassas noktalarla ilgili şeyler. O zamanlar, adamlarımızın düşüncelerini bu noktalardan uzak tutmaya çalışmıştım; çünkü, her şeyi Lake’in grubunda ansızın başgösteren bir deliliğe vermek çok daha kolay çok daha normal idi. Görünüşe bakılırsa, doğaüstü dağlardan esen o rüzgâr, bunca esrarın ve ıssızlığın ortasındaki herkesi delirtmeye yeterli olmalıydı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: En anormal olanıysa, cesetlerin -hem insan hem köpek cesetlerinin- durumuydu. Hepsi de korkunç bir çatışmaya girişmiş, canavarca ve anlaşılmaz bir şekilde parçalanmış ve ezilmişlerdi. Anladığımız kadarıyla, hepsi boğularak ve parçalanarak öldürülmüşlerdi. Kavgayı köpeklerin başlatmış olduğu açıktı, çünkü derme çatma ağıllarının duvarlarında, duvarların içerden parçalandığını gösteren kanıtlar vardı. Bu cehennemden çıkma Arkeen organizmalara karşı duydukları nefret nedeniyle hayvanlar uzağa yerleştirilmişlerdi ama alınan önlemlerin boşa gitmiş olduğu görülüyordu. 

Bu kadar şiddetli bir fırtınada yeterince yüksek olmayan, ince duvarların gerisinde yalnız bırakıldıklarında, artık kim bilir rüzgârdan mı, yoksa bu karabasan numunelerden yayılan belli belirsiz kokunun giderek artmasından mı, hayvanlar panik içerisinde ayaklanmış olmalıydı. Bu numunelerin üzerleri elbette bir çadır beziyle örtülmüştü.

Ama gökyüzünde fazla yükselmeyen Antarktika güneşinin ışınları sürekli çadırın üzerine düşmüştü ve Lake, güneş ısısının bu şeylerin tuhaf bir şekilde sağlam ve sert dokularını yumuşatıp genleştirmeye başladığından söz etmişti. Belki de rüzgâr çadır bezinin numuneleri kamçılamasına ve inanılmaz eskiliklerine rağmen kokularının duyulur olmasına yol açmıştı.

Ama her ne olmuş olursa olsun, olanlar yeterince iğrenç ve isyan ettiriciydi. Ama belki de tiksinmeyi bir kenara bırakarak sonunda en kötüsünü söylesem iyi olacak. İlk elden gözlemlere ve Danforth’la benim çıkarsamalarıma dayanarak çok kesin beyanlarda bulunmamıza karşın, karşılaştığımız bu iğrenç dehşetten ortalıklarda gözükmeyen Gedney sorumlu değildi. Cesetlerin fena halde ezilmiş olduğunu söylemiştim. Şimdi buna, cesetlerden bazılarının karınlarının açılarak içlerinin çok tuhaf, soğukkanlı ve insanlık dışı bir şekilde boşaltılmış olduğunu da ilave etmeliyim.

İnsanlara da köpeklere de aynı şey yapılmıştı. Dört ayaklı olsun, iki ayaklı olsun en sağlıklı ve şişman bedenlerin en yoğun dokuları sanki bir kasap tarafından ustalıkla kesilerek alınmıştı ve etraflarında akla en korkunç çağrışımları getiren -uçaklardaki tahrip edilmiş erzak sandıklarından alınmış- tuhaf bir tuz serpintisi vardı. Bu olay, içindeki uçağın çekilerek dışarı çıkarıldığı ve daha sonra çıkan rüzgârın akla yakın bir kuram oluşturmaya yarayacak bütün izleri sildiği derme çatma uçak korunaklarından birinde meydana gelmişti. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Karnı yarılmış insanlardan kabaca koparılarak etrafa saçılmış giysi parçaları bir ipucu sağlamıyordu. Tahrip olmuş ağılın korunaklı bir köşesinde kar üzerinde kalmış bazı belli belirsiz izlerden elde edilen yarım izlenimleri bir araya getirmenin bir yararı yoktu. Çünkü bu izler insanlara ait olmayıp, zavallı Lake’in önceki haftalarda durmadan sözünü ettiği fosil izleriyle karışıktı. İnsanda küçüklük duygusu uyandıran bu delilik dağlarının gölgesinde hayal gücünü dizginlemeyi bilmek gerekir.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 5 Oku