Connect with us

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (12)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 11 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Zavallı yaratıklar, bir zamanlar yamaçlarındaki tapınaklarda tapınıp ağaç büyüklüğünde eğrelti otları arasında gezindikleri dağların buzlu doruklarını aşmışlardı. Ölü kentlerinin lanetlenmiş halde yatmakta olduğunu görmüş ve son günlerinin duvarlara kazılmış öyküsünü bizim gibi oymalardan okumuşlardı. Hiç görmedikleri karanlığın derinliklerinde yaşayan soydaşlarına ulaşmaya çalışmışlar ve neyle karşılaşmışlardı? 

Bakışlarımızı bu başsız, balçıkla kaplanmış bedenlerden yandaki taze balçık bulanmış iğrenç nokta gruplarına ve yoz oymalara çevirirken tüm bu düşünceler ikimizin birden aklından hızla gelip geçti. Bakar bakmaz, Danforth’un isterik çığlığına bir yanıt gibi uğursuz, soluk bir pusun şimdi bile kıvrıla kıvrıla çıkmakta olduğu, penguenlerle çevrili derin, karanlık uçurumun dibindeki dev kentte kimlerin galip geldiğini ve hayatta kaldığını anladık.

İğrenç balçığı tanıyıp başsız bedenleri görmüş olmanın neden olduğu şok yüzünden dilimiz tutulmuş, heykel gibi donup kalmıştık. O sırada tam olarak aynı şeyleri düşünmüş olduğumuzu ancak daha sonra konuştuğumuzda öğrendik. Orada sanki çağlar boyu kalakalmış gibiydik, oysa bu süre on ya da on beş saniyeden fazla olamazdı. Bu iğrenç soluk pus sanki bize doğru yaklaşmakta olan uzaktaki bir kütle tarafından hareket ettiriliyormuş gibi kıvrılarak ilerliyordu. 

Sonra, henüz yeni varmış olduğumuz sonuçları altüst eden o ses duyuldu. Büyü bozulmuştu. Çılgınlar gibi koşarak ciyak ciyak bağıran penguenler arasından geçtik. Buza gömülmüş yekpare taştan koridorlar boyunca geldiğimiz yolları izleyerek yuvarlak büyük açıklığa, oradan da arkaik rampa yoluyla yukarıya; temiz havaya ve gün ışığına attık kendimizi.

Bu yeni ses, daha önce ima ettiğim gibi vardığımız sonuçların çoğunu altüst etti; çünkü bu ses, zavallı Lake’in otopsisi yüzünden, ölü olduğuna hükmettiğimiz şeylere atfettiğimiz sesti. Bu ses, Danforth’un daha sonra bana anlattığına göre, buz seviyesinin üzerinde dar sokağın köşesinde belli belirsiz duyduğu sesin ta kendisiydi ve dağ yüzeyindeki mağaralar civarında her ikimizin de duyduğu ıslık çalan rüzgâr sesine şaşılacak derecede benziyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Danforth’un izlenimlerinin benimkilerle hayret uyandıracak ölçüde çakışması konusunda, çocukça görünmek tehlikesini göze alarak bir şey daha söyleyeceğim. Bu yorumu yapmamıza yol açan Danforth’un, bundan yüzyıl kadar önce Poe’nun, Arthur Gordon Pym’i yazarken ulaşabildiği gerçekliği su götürmez, yasak kaynaklarla ilgili tuhaf düşünceler ileri sürmüş olmasına karşın, elbette ki aynı şeyleri okumuş olmamızdı. 

Anımsanacağı gibi, bu inanılmaz öyküde, kötülüklerle dolu bu bölgenin merkezinden uçup gelen kar beyazlığında dev kuşların çığlık çığlığa haykırdığı, anlamı bilinmeyen, Antaktika’yla ilgili müthiş ve çok önemli bir sözcük vardır: “Tekeli-li! Tekeli-li!” Üzerimize doğru gelen sisin ardından kulaklarımıza ulaştığını düşündüğümüz sesin tam da bu ses, geniş bir perde aralığındaki o sinsi müzikal ıslık sesi olduğunu kabul edebilirim.

Attığımız çığlıklarla uyanan, kıyımdan sağ kurtulmuş Eskiler’den herhangi bir takipçinin gerçekten isterse bizi hemen yakalayacak kadar hızlı olduğunu bilmemize karşın, daha ilk üç nota ya da heceyi duyduğumuzda, var gücümüzle kaçmaya başlamıştık. Böyle bir yaratığın saldırgan olmayan tavırları ve bizim gibi akıl yürütüyor olması nedeniyle bizi yakalaması durumunda, sırf bilimsel bir merakla canımızı bağışlayabileceği yolunda belli belirsiz bir umut taşımıyor da değildik. 

Hem sonra, böyle bir yaratık kendi hayatı için endişelenmiyorsa bize zarar vermeyi neden istesindi ki? Böyle bir zamanda saklanmanın anlamı yoktu, kaçarken fenerimizi sürekli ardımıza çeviriyor ve sisin seyrelmekte olduğunu görüyorduk. En sonunda “ötekiler”den birini canlı ve sapasağlam görecek miydik? Ve yine o sinsi müzikal ıslık sesi duyuldu: “Tekeli-li! Tekeli-li!”

Sonra yaratıkla arayı açmakta olduğumuzu görerek, yaratığın yaralı olabileceğini düşündük. Ama, yaratık bir başka varlıktan kaçtığı için değil de belli ki Danforth’un çığlığını duyarak üzerimize geldiğine göre, işi şansa bırakamazdık. Bu iki olay arasındaki zaman aralığı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar kısaydı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Zor kavranabilen ve sözünün edilmesi caiz olmayan karabasanın soyu, dipsiz uçurumu fetheden ve tepelerin içini oyarak orada kıvranıp dursun diye karaya öncüler gönderen o pis kokulu, o henüz hiç görmediğimiz, balçık kusan protoplazmanın bulunduğu yer konusunda hiçbir tahmin yürütemiyorduk. Ve büyük bir olasılıkla sakatlanmış, belki de sağ kalan son yaratık olan Eskiyi tekrar yakalanma tehlikesiyle ve bilinmeyen bir yazgıyla baş başa bırakmaktan dolayı büyük bir üzüntü duyuyorduk.

Allah’tan yavaşlamamıştık. Ardımızda kalan yolunu şaşırmış penguenler, yanlarından geçişimiz sırasında gösterdikleri kayıtsızlığa bakılırsa oldukça şaşırtıcı sayılması gereken korku belirtileriyle, çığlık çığlığa bağrışırlarken kıvrım kıvrım bükülerek hareket eden sis koyulaşmış ve ilerleme hızı artmıştı. Bir kez daha o uğursuz ve geniş perdeli ıslık sesi duyuldu: “Tekeli-li! Tekeli-li!”

Yanılmıştık. O şey yaralı değildi, sadece arkadaşlarının ölü bedenlerini ve üzerlerindeki korkunç balçık yazısını görünce duralamıştı. Bu şeytani mesajın ne olduğunu hiç öğrenemedik ama Lake’in kampındaki mezarlar, bu yaratıkların ölülerine ne kadar değer verdiklerini ortaya koymuştu. Pervasızca kullandığımız el fenerlerimiz şimdi, birçok yolun birleştiği geniş mağarayı aydınlatıyordu ve o iğrenç mi iğrenç, görülmedikleri zaman bile hissedilen oymaları ardımızda bırakmış olmaktan memnunduk.

Büyük mağaranın görünmesinin aklımıza getirdiği bir başka düşünce de şaşılacak kadar çok galerinin odak noktası olan bu yerde bizi takip eden yaratığı şaşırtarak izimizi kaybettirebilme olasılığıydı. Açıklıkta beş on kör, albino penguen vardı ve yaklaşmakta olan varlıktan tarifsiz ölçüde korktukları apaçık görülüyordu. Eğer bu noktadan itibaren fenerlerimizi iyice kısacak ve sadece önümüze tutacak olursak, bu kocaman kuşların ciyak ciyak bağırışarak siste sağa sola koşuşturmaları, ayak seslerimizi örterek ardımızdan gelen yaratığı yanlış yola sevk edebilirdi. 

Spiraller çizerek çalkalanan siste, bu noktadan itibaren, zemini çer çöple dolu olan ve parıldamayan ana tüneli, zemini fena halde parıldayan diğer tünellerden, tahmin edebildiğimiz kadarıyla acil durumlarda ışıksız da mükemmelen yollarını bulabilen Eskiler bile ayırt edemezdi. Aslında, biz de aceleyle yanlış yola sapmaktan endişe duyuyorduk. Dosdoğru ölü kente ulaşmak istiyorduk. Çünkü, bu petek gibi delik deşik tepelerin içerisinde yolumuzu kaybetmenin doğuracağı sonuçları düşünmek bile istemiyorduk.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Hayatta kalmış ve salimen dışarı çıkmış olmamız, şans eseri biz doğru galeriye girerken, peşimizdeki şeyin yanlış galeriye sapmış olduğunun yeterli kanıtı. Bizi sadece penguenler kurtarmış olamazdı. Bu işte sisin de epeyce katkısı olmalıydı. Dönenip duran, sürekli değişen ve zaman zaman kalkacak gibi görünen sis, yaver giden talihimiz sayesinde tam da gereken zamanda yeterince koyulaşmıştı. 

Aslında, duvarlarına iğrenç resimler oyulmuş galeriden mağaraya çıkacağımız sırada sis bir an için kalkmış ve izimizi kaybettirmek amacıyla el fenerlerimizi söndürerek penguenlerin arasına dalarken geriye doğru umutsuz, korku dolu son bir bakış attığımızda ardımızdaki yaratığı hayal meyal görmüştük. Eğer bir sis perdesinin bizi saklamış olması bir şans ise, ardımızdaki yaratığı bir an için de olsa görebilmiş olmamız bunun tam zıddı olmalıydı. Çünkü, o zamandan beri bu hayal meyal görüntünün dehşetinden yakamızı bir türlü kurtaramıyoruz.

Geriye doğru bakmamızın gerçek nedeni belki, takip edilenin ardındaki şeyin nasıl bir şey olduğunu ve ne kadar uzakta olduğunu anlama iç güdüsüydü. Belki de duyularımızdan birinin bir bilinçaltı sorusuna kendiliğinden verilmiş bir yanıttı. Bütün dikkatimizi kurtulmaya vermiş kaçarken ayrıntılarla uğraşacak durumda değildik. Yine de beyin hücrelerimiz, burun deliği yoluyla kendisine ulaşan mesaja şaşırmış olmalıydı. 

Sonra bunun ne olduğunu anladık: Başsız nesnelerin üzerini örten pis kokulu balçıktan uzaklaşıyor olmamız ve peşimize düşen yaratığın tesadüfen yaklaşmış olması, mantığın gerektirdiği koku değişimine yol açmamıştı. Başşız bedenlerin yakınındaki o yeni ve ne olduğu anlaşılmayan koku çok belirgindi ama şimdiye kadar yerini çoktan “ötekiler”in adsız kokusuna bırakmalıydı. Böyle olmamıştı. Tam tersine, yeni ve daha az dayanılabilir koku seyrelmek bir yana, her an daha da artıyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Kuşkusuz birimizin başını geri çevirmeye başlaması üzerine diğerimiz de aynı hareketi yaparak, ikimiz birden geri baktık. Bunu yaparken, ya görebileceğimiz her şeyi görebilmek çabasıyla ya da izimizi kaybettirmek amacıyla fenerlerimizin ışığını söndürerek penguenlerin arasına ve ilerdeki labirentin merkezine dalmadan önce peşimizdeki yaratığın gözlerini kamaştırmak için ikimiz birden el fenerlerimizi bir anlığına seyrelmiş sisin içine tuttuk. 

Yapmaz olaydık! Ne Orpheus’un kendisi ne de Hz. Lut’un karısı, geriye dönüp bakmayı bu kadar pahalı ödemişlerdir. Ve sonra yeniden o şok edici, geniş perdeli ıslık sesi duyuldu: “Tekeli-li! Tekeli-li!”

O sırada birbirimize bile anlatamayacağımızı hissediyor olmakla birlikte, gördüğümüz şeyi her ne kadar açıkça ifade etmeye dayanamıyor olsam da hiç yalana dolana sapmadan anlatacağım. Okuyucuya ulaşan sözcükler, gördüğümüz şeyin dehşetini ifade etmekten son derece acizdir.  Gördüğümüz şey, bilincimizi öylesine dumura uğratmıştı ki nasıl olup da düşündüğümüz gibi fenerlerimizi ışığını kısarak ölü kente çıkan doğru tünele girmiş olduğumuza şaşıyorum. Daha yüksek bir bedel ödediğimize göre, buna kurtulmak denebilirse, bunu akıldan çok içgüdüye borçlu olmalıydık. 

Bizde akıl diye bir şey kalmamıştı. Danforth’un sinirleri çok bozuktu ve bundan sonrasıyla ilgili olarak bütün hatırladığım, benden başka hiç kimsenin olayla bağıntısını kuramayacağı birtakım isterik lafları tekdüze bir sesle şakıyıp durduğuydu.  Sesi, Penguen ciyaklamaları arasında, önümüzdeki kemerli yollarda ve ardımızdaki Tanrıya şükür ki şimdi boş olan kemerli yollarda yüksek perdeden yankılanıyordu. Danforth, şarkı söylemeye hemen başlamış olamazdı. Yoksa ne hayatta kalabilir, ne de körlemesine koşuyor olurduk. Danforth’un verdiği tepkideki en ufak bir farklılığın nelere yol açabileceğini düşündükçe sırtım ürperiyor.

“South Station Under – Washington Under – Park Street Under – Kendall – Central – Harward-” Zavallıcık, binlerce mil uzaklıktaki New England’da memleketimizin huzur dolu topraklarında kazılmış Boston Cambridge tünelinin istasyonlarını sayıyordu. Ama bu davranışı ne yersiz ne de kişisel buldum. Sadece bundan dehşete düştüm. Çünkü hangi iğrenç, ağza alınmaz şeyi kastettiğini kesinlikle biliyordum. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Geriye doğru dönüp baktığımızda, sis yeterince incelmişse inanılmaz bir şekilde hareket eden korkunç bir varlık görmeyi umuyorduk ve kafamızda bu varlıkla ilgili bir düşünce oluşturmuştuk. Ama gördüğümüz şey (sis felaket incelmişti) büsbütün farklı, beklentimizle kıyaslanamayacak kadar korkunç ve iğrençti. Fantastik bir romancının “olmaması gereken şey’ diye tanımlayacağı bir şeyin ete kemiğe bürünmüş şekliydi.

Bir pistonun bir silindiri doldurduğu gibi koca tüneli doldurarak, istasyona son hızla yaklaşan, çok uzakta heyula gibi beliren kapkara önünde rengârenk tuhaf ışıklar parıldayan bir metro trenine benzetilebilirdi ancak. Ama biz istasyonda değildik. 

O karabasanı andıran, pis kokulu, yanardöner, her şekle girebilen kapkara sütun, dipsiz uçurumdan çıkan soluk buharları karman çorman önüne katarak sıkı sıkıya doldurduğu dört buçuk metrelik tünelde kayar gibi korkunç bir hızla üzerimize doğru gelirken biz tam da yolu üzerindeydik. 

Herhangi bir metro treninden daha büyük, korkunç bir şeydi, tarif edilir gibi değildi. Sivilce gibi batıp çıkan yeşil ışıklı binlerce gözüyle, bütün tüneli doldurup önüne çıkan penguenleri ezerek ve kendi soyundan başkalarının da yaptığı gibi parıl parıl parlayan zemini silip süpürerek, kayar gibi üzerimize gelen, zayıf bir ışıkla parıldayan protoplazmik kabarcıklardan şekilsiz bir yığın. 

Yine o tekinsiz, o taklit eden çığlık duyuldu: “Tekeli-li! Tekeli-li!” Ve sonunda Eskiler tarafından hayat, düşünce ve her kalıba girebilen organlar verilen ve nokta gruplarıyla ifade edilen dil dışında bir dilleri olmayan o şeytani shoggothların da sesini taklit ettikleri, çoktan yok olmuş efendilerinin sesi dışında bir sesleri olmadığını anımsadık.

Danforth da, ben de oymalarla süslenmiş yarım küre şeklindeki kocaman açıklığa çıktığımızı ve gelirken bıraktığımız izleri takip ederek ölü kentin dev oda ve koridorlarından geçtiğimizi hayal meyal anımsıyorduk. Bu anılar istenç, çaba ya da ayrıntı içermeyen yarım yamalak düş parçaları gibiydi. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Sanki bulutlardan bir dünyada ya da zamansız, nedensiz ve yönsüz bir boyutta uçmuştuk. Daire şeklindeki büyük açıklığın kül rengi, yarım günışığı bizi biraz kendimize getirdiyse de ne saklanmış kızakların yanına gittik, ne de zavallı Gedney’e ve köpeklere yeniden baktık. 

Onların tuhaf, dev bir anıt mezarları var ve umarım, bu gezegenin sonu geldiğinde, hâlâ bugünkü durumda olurlar. Ancak döne döne çıkan dev rampayı tırmanırken seyreltik kutup havasında koşmanın yol açmış olduğu yorgunluğu hissettik ve soluğumuzun kesilmiş olduğunun ayırdına vardık. Ama yorgunluktan düşüp öleceğimizi de bilsek Güneş ve gökyüzünün normal dünyasına kavuşmadan duramazdık. Bu kayıp dünyadan ayrılışımıza oldukça yakışan bir şey vardı.

On sekiz metre yüksekliğindeki bu çok eski silindirik taş yapıyı döne döne ve nefes nefese çıkarken o ölü ırkın yozlaşmamış bir teknikle çok çok eskiden yapmış olduğu devasa boyutlarda oymaların yanı başımızdaki duvarlarda uzayıp gittiğini gördük. Eskiler tarafından elli milyon yıl önce yazılmış bir elveda. 

Nihayet telaş içinde tepeye vardığımızda, kendimizi devrilmiş taş blokların oluşturduğu büyük bir yığının üzerinde bulduk. Daha yukarılarda yer alan kavisli duvarlar batıya doğru yükseliyor, doğuya doğru uzanan harabelerin ötesinde dağların derin düşüncelere dalmış zirveleri seçiliyordu.

Kutbun ufukta yükselmeyen geceyarısı güneşi, güney yönünde, harabelerin girintili çıkıntılı silueti arasından kıpkızıl parlıyor ve kutup manzaralarının oldukça bilinen ve alışıldık özellikleriyle zıtlık oluşturan karabasan kentin ne kadar yaşlı ve ne kadar ölü olduğu iyice ortaya çıkıyordu. Tepemizdeki gökyüzü, çalkalanıp duran, yanardöner bir seyreltik buz buharı kütlesiydi ve soğuk iliklerimize işliyordu. 

Umutsuz kaçışımız sırasında içgüdüyle sıkı sıkıya yapıştığımız giysi torbalarını yorgun argın yere koyduk ve tepeyi tırmanarak milyarlarca yıldır ölü taş labirenti aşıp uçağımıza ulaşmak üzere kalın giysilerimizin düğmelerini yeniden ilikledik. Dünyanın bu gizli ve antik uçurumlarının karanlığından bizi neyin kaçırttığı konusunda hiç konuşmadık.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 13 Oku