Connect with us

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (11)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 10 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ansızın önümüzde kocaman beyaz bir şekil beliriverdi. Bunun üzerine ikinci el fenerimizi de yaktık. Bu yeni araştırmanın, yakınlarda bir yerlerde pusuya yatmış olması gereken daha önceki korkularımızı bize böyle tamamen unutturmuş olması çok tuhaf bir şey. Erzaklarını kocaman bir daire şeklindeki yerde bırakmış olan “ötekiler” uçuruma, daha doğrusu uçurumun içine yaptıkları keşif gezisinden sonra geri dönmeyi planlamış olmalıydılar. Yine de, sanki onlar hiç yokmuşlarcasına her türlü tedbiri elden bırakmıştık. 

Bu badi badi yürüyen beyaz şey yaklaşık olarak bir seksen boyundaydı, ama onun “ötekiler”den olmadığını hemen anlamıştık. Onlar daha iri ve koyu renkliydiler ve oyma resimlere göre deniz yaşamına uygun dokunaçlarının tuhaflığına rağmen karada daha hızlı ve güvenli hareket ediyorlardı. Yine de bu beyaz şeyden ödümüzün kopmadığını söyleyecek değilim. Ötekilerle ilgili akıl yürütmelerimiz sonucu duymaya başladığımız korkudan çok daha büyük bir korkuya kapıldık bir an için. 

Sonra beyaz şekil, yan tarafımızdaki kemerli yollardan birinden boğuk seslerle kendisini çağıran kendi türünden iki hayvanın yanına gittiğinde birden korkularımızdan sıyrıldık. Çünkü, imparator penguenlerinin en büyüklerinden bile daha büyük, bilinmeyen bir tür olmasına, baştan ayağa bembeyaz ve tamamen kör olmasına rağmen bu sadece bir penguendi.

Bu şeyi kemerli yolun altında takip ederek iki fenerimizi birden, bize aldırış etmeyen, varlığımızdan kaygı duymayan bu üçlü gruba çevirdiğimizde üçünün de bilinmeyen, dev bir türden gözleri görmeyen albinolar olduğunu gördük. Büyüklükleri Eskiler’in oymalarında resimlerini gördüğümüz bazı arkaik penguenleri anımsattı bize ve bunların da aynı soydan geldiklerini anlamakta gecikmedik. Kuşkusuz, sürekli karanlığın dokularındaki boyar maddeleri yok ettiği ve gözlerini dumura uğratarak işe yaramaz yarıklara dönüştürdüğü daha sıcak iç bölgelere çekilerek sağ kalmış olmalıydılar. 

Şu anda yaşamakta oldukları yerin bizim aradığımız uçurum olduğuna hiç kuşku yoktu. Uçurumun, sıcaklığını koruyor ve yaşanabilir durumda olduğunun ortaya çıkması ruhumuzda çok garip ve rahatsız edici duyguların uyanmasına yol açtı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu üç kuşun her zamanki yaşama alanlarının dışına çıkmalarına neyin sebep olduğunu da merak ettik. Büyük ölü kentin durumu ve sessizliği buranın hiçbir zaman geçici bir penguen yuvası olmadığını ortaya koyarken, üçlünün varlığımıza karşı gösterdiği açık kayıtsızlık “ötekiler”in geçerken onları ürkütmüş olabileceği düşüncesini olanaksızlaştırıyordu. 

“Ötekiler”in şiddete başvurmuş ya da yiyecek stoklarını artırmaya kalkışmış olmaları olası mıydı? Köpeklerin nefret ettiği o keskin kokunun penguenler tarafından da aynı şekilde antipatiyle karşılanmış olması bize kuşkulu geldi, çünkü. Ataları Eskiler’le pekâlâ bir arada yaşamışlardı. Eskiler’den herhangi biri uçurumun dibinde yaşadığı sürece sürdürülmüş olması gereken dostça bir ilişkileri olmuştu. Bu acayip yaratıkların fotoğraflarını çekemediğimize, birden içimizde alevlenen bilim aşkıyla yanmakla birlikte onları ciyaklamalarıyla baş başa bırakarak oyalanmadan, ulaşılabilirliği kanıtlanan ve penguen izleriyle yönü tam olarak belli olan uçuruma doğru atıldık.

Bundan kısa bir süre sonra karşılaştığımız kapısız, alçak tavanlı, duvarlarının oymalarla süslenmemiş olmasını tuhaf karşıladığımız, eğimi fazlasıyla dik, uzun bir koridor, sonunda tünelin ağzına yaklaşmakta olduğumuz yönündeki inancımızı pekiştirdi. İki penguenin daha yanından geçtik ve hemen ilerimizdeki daha başka penguenlerin seslerini duyduk. Sonra koridor, soluğumuzu istem dışı tutmamıza yol açan çok büyük bir açıklıkla sona erdi.  

Çapı otuz, yüksekliği on beş metre olan ters çevrilmiş bir yarım küre şeklindeki bu yeraltı meydanına birçok alçak kemerli geçit açılıyordu ama karanlık bir mağara ağzı gibi görünen ve dört buçuk metrelik yüksekliğiyle bir tanesi vardı ki, simetriyi bozuyordu. Burası büyük uçuruma açılan geçitti. İçbükey tavam gökyüzüne benzeyecek şekilde etkileyici ama dekadan oymalarla süslenmiş bu meydanda, yabancılara aldırmayan birkaç kör penguen badi badi geziniyordu. 

Karanlık tünel dik bir meyille aşağı doğru iniyordu. Esner gibi açılmış girişinin yan pervazları ve üst sövesi tuhaf bir şekilde işlenmişti. Bu gizemli ağızdan daha sıcak bir hava, hatta biraz buhar yükseliyor gibi geldi bize ve aşağıdaki sonsuz boşluğun, bal peteği gibi deliklerin ve dev dağların penguenlerden başka ne tür canlıları sakladığını merak ettik. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ayrıca zavallı Lake’in dağ başlarında gördüğünü sandığı dumanın da, tepelerine rampaların tırmandığı dorukların etrafında bizim gördüğümüz tuhaf pusun da dünyanın ta içlerindeki bölgelerden kıvrıla kıvrıla yükselen kanallar yoluyla çıkan buhar olup olmadığını da doğrusu merak ettik.

Tünele girdiğimizde, yan taraflarının, zemininin ve kemerli tavanının en azından girişte, her yöne doğru dört beş metre kadar yekpare taştan oluşmuş olduğunu gördük. Yan duvarların orasında burasında son zamanlarda yapılmış dekadan üsluplu geleneksel oyma tabletleri görülüyordu ve hem taş yapı hemde oymalar çok iyi durumdaydılar. Üzerinde dışarı çıkan penguenlerin ve içeri giren “ötekiler”in izleri bulunan az miktardaki döküntü dışında yerler tertemizdi. 

İlerledikçe sıcaklık artıyordu, bu yüzden çok geçmeden kaim giysilerimizin düğmelerini açtık. Aşağıda gerçekten volkanik oluşumlar olup olmadığını ve güneşsiz denizin suyunun sıcak olup olmadığını merak etmeye başlamıştık. Bir süre sonra, taş işçiliğinin yerini kayalar aldı ama tünelin boyutlarında bir değişiklik yoktu, oyulmuş gibi son derece düzenli devam ediyordu. Tünelin eğiminin zaman zaman fazlasıyla artması, zemininde oluklar açılmasını gerektirmişti. 

Birçok defalar, elimizdeki krokide görülmeyen yan galeriler olduğunu fark ettik; geri dönüşümüzde bir sorun yaratmayacak olan bu galerileri uçurumdan dönen varlıklarla karşılaşmamız durumunda sığınabileceğimiz yerler olabilecekleri için memnuniyetle karşıladık. Bu varlıkların adlandırmadığımız kokusu çok belirgindi. Bu koşullar altında bu tünele girmeye kalkışmanın intihar gibi bir aptallık olduğuna kuşku yoktu. Ancak bilinmeyen, bazı insanları sanıldığından fazla çekiyor. Zaten bizi bu ıssız ve korkunç kutba getiren de bu çekim değil miydi? 

Yolumuza devam ederken birçok penguen gördük ve aşmamız gereken mesafeyi kestirmeye çalıştık. Oymalara bakılacak olursa yerin altında bir mil kadar gitmemiz gerekiyordu ama daha önceki deneylerimiz burada ölçeklere pek fazla güvenilemeyeceğini bize öğretmişti. Çeyrek mil kadar sonra o adsız koku iyice arttı. Önünden geçtiğimiz yan yolları büyük bir dikkatle izliyorduk. Kuşkusuz, içerinin ılık havasının soğuk havayla karşılaşmıyor olması nedeniyle, artık girişte olduğu gibi buhar görülmüyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Sıcaklık hızla yükseliyordu ve dikkatsizce bir kenara yığılmış, tüylerimizi diken diken edecek derecede tanıdık bir malzeme yığınıyla karşılaşmak bizi şaşırtmadı. Yığın, Lake’in kampından alınmış kürklerden ve çadır bezlerinden oluşuyordu; kumaşların yırtılarak nasıl garip şekillere sokulmuş olduğunu incelemek üzere durmadık. Az ilerde yan galerilerin sayısının ve büyüklüğünün dikkat çekecek kadar arttığını fark ettik ve daha yüksek yamaçların altındaki göz göz oyulmuş bölgeye gelmiş olmamız gerektiği sonucuna vardık.

Adsız koku şimdi, tuhaf bir şekilde, iğrençlikte kendinden pek aşağı kalmayan bir başka kokuyla karışıktı. Çürüyen bir organizma ya da bir yeraltı mantarı olabileceğini düşündüysek de, tam olarak ne kokusu olduğunu kestiremedik. Sonra tünel, oymalardaki resimlerin bizi önceden hazırlamadığı şaşırtıcı bir genişlik kazandı. Yirmi iki yirmi üç metre uzunluk, on beş metre kadar genişlikte elips şeklinde bir tabanı olan, çevresinde gizemli karanlığa açılan birçok kocaman geçit bulunan doğal görünüşlü, çok yüksek tavanlı bir mağaraydı burası.

Bu mağara doğal görünüyor olmakla birlikte, el fenerlerimizle daha yakından bakınca, petek şeklindeki deliklerin birçok duvarının yıkılması suretiyle oluşturulmuş olduğunu düşündük. Duvarlar pürüzlü, yüksek kemerli tavan sarkıtlarla doluydu ama tabanı oluşturan kayalar düzeltilmiş, zemindeki her türlü döküntü, birikinti ve hatta tozlar anormal denilecek ölçüde temizlenmişti.

Bizim geldiğimiz koridor dışında, buraya açılan bütün büyük geçitlerin zeminleri de aynı şekilde tertemizdi ve bu benzersiz durum bizi şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklüyordu. Adsız kokuya karışan acayip pis koku burada öylesine keskindi ki diğer kokuyu tümüyle bastırıyordu. Cilalanmış gibi pırıl pırıl zeminiyle burası bizi daha önce karşılaştığımız tüm acayipliklerden daha fazla şaşırtıyor ve korkutuyordu.

Tam önümüzdeki geçidin düzgünlüğü ve zeminindeki penguen dışkılarının çokluğu, aynı büyüklükteki bunca bol mağara ağzından hangisinin tutulacak doğru yol olduğu konusunda hiç kuşkuya yer bırakmıyordu. Bununla birlikte, toz üzerinde izler bulmayı unlamayacağımız için, ilerde bir sorunla karşılaşırız korkusuyla yeniden ardımız sıra kâğıttan iz bırakmaya başladık. Tekrar ilerlemeye başladığımızda fenerimizin ışığını tünel duvarlarında gezdirdik ve geçidin bu kısmındaki oymalardaki köklü değişikliği görünce şaşkınlıktan olduğumuz yerde kalakaldık. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Tünelin açıldığı dönemde Eskiler’in sanatında görülen gerilemeyi elbette biliyorduk ve ardımızda bıraktığımız yaprak ve çiçek şeklindeki süslemelerdeki kötü işçiliğin kuşkusuz farkındaydık. Ama mağarayı izleyen bölümdeki oymalarda açıklanması olanaksız ani bir değişiklik kaliteye olduğu kadar esasa da ilişkin bir fark vardı. Öyle ki ustalık konusunda şimdiye kadar gözlemlediğimiz gerileme hızına dayanarak kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin ve köklü bir bozulma söz konusuydu.

Bu yeni ve yozlaşmış çalışmalar kaba ve arsızcaydılar. Ayrıntılarda hiçbir incelik yoktu. Daha önceki bölümlerdeki resimlerle aynı hattı izleyen abartılı derinlikte oyulmuş resimlerdi bunlar. Kabartmaların yüksekliği duvar yüzeyine ulaşmıyordu. Danforth, bunların duvar yüzeyinde daha önce bulunan oymaların silinerek üzerlerine ikinci defa yapılmış oymalar olduğu düşüncesindeydi.

Tamamen dekoratif ve geleneksel nitelikteydiler. Eskiler’in gelenekselleşmiş beşli matematik ilkelerine göre yapılmış kaba helezonlar ve köşelerden oluşuyordu ama onların devamı olmaktan çok gülünç bir taklidi gibiydiler. 

Tekniğinin ardındaki estetik duyguya hafif ama esastan farklı, yabancı bir unsurun eklenmiş olduğu düşüncesini aklımızdan çıkaramıyorduk. Danforth, büyük bir işgüzarlıkla eski resimleri silip üzerine bunları yapmaktan bu yabancı unsurun sorumlu olduğunu tahmin ediyordu. Eskiler’in sanatı olarak tanımaya başladığımız şeye benziyordu ama rahatsız edecek kadar ondan farklıydı ve sürekli olarak bana Roma tarzı yapılmış çirkin Palmyra kabartmaları gibi melez sanatları anımsatıyordu. En karakteristik resimlerden birinin önünde zeminde yatan kullanılmış bir pil, başkalarının da yakın zamanlarda bu oymaların farkına varmış olduklarını gösteriyordu.

Bunları incelemekle geçirebileceğimiz zamanımız olmadığından, şöyle bir üstünkörü baktıktan sonra yeniden ilerlemeye başladık. Bu arada dekorasyonda daha başka değişiklikler olup olmadığını görmek için sık sık el fenerimizin ışığını duvarlarda gezdiriyorduk. Böyle bir değişiklik görmedik ama ilerlediğimiz koridora açılan düzgün zeminli yan tünellerin ağızlarının çokluğu yüzünden resimler oldukça seyrekleşmişti. Artık daha az sayıda penguen görüyor ve duyuyorduk, ama yerin derinlerinde, çok uzaklarda bir yerlerde, koro halinde bağırıştıklarını duyuyormuş gibi bir hisse kapıldık. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ne olduğu anlaşılamayan yeni koku mide bulandıracak kadar güçlüydü. Öyle ki diğer adsız kokuyu pek seçemiyorduk. Havada yeniden görünür hale gelen buhar, iki farklı sıcaklıkta havanın birbiriyle karşılaşmış olduğunu ve büyük çukurun güneşsiz uçurumunun oldukça yakında olduğunu gösteriyordu. Sonra, hiç beklenmedik bir şekilde, önümüzde hiç de penguene benzemeyen bazı engellerin belirdiğini gördük ve engellerin hareket etmediklerinden emin olduktan sonra ikinci el fenerimizi de yaktık.

Yine, öyküye devam etmekte zorlandığım bir noktaya geldim. Bu aşamaya kadar çoktan katılaşmış olmam gerekirdi ama bazı deneyler insanı iyileşmeyecek şekilde yaralar ve belleğinin bütün dehşeti yeniden yaşamasına yol açacak tarzda duyarlılığını artırır. İleride bir yerlerde, dediğim gibi bazı engeller gördük ve aynı anda, bizden önce oradan geçmiş olan “ötekiler”in adsız yoğun kokusuyla karışık o acayip pis koku burnumuzun direğini sızlattı. İkinci fenerin ışığı, bu engellerin ne olduğu konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmadı.

Zavallı Lake’in kampındaki yıldız biçimli acayip höyük mezarlardan çıkarılan diğer altı numune kadar zararsız olduklarını ta uzaktan görebildiğimiz için yanlarına yaklaşma cesaretini gösterebildik.Topraktan çıkardığımız numunelerin çoğu gibi bunlar da bütün olmaktan uzaktılar. Etraflarında göllenmiş kıvamlı, koyu yeşil sıvı çok kısa bir süre önce parçalanmış olduklarını apaçık ortaya koyuyordu. Lake’in bültenleri bizden önce buradan geçenlerin en azından sekizlik bir grup olduğunu akla getirirken burada sadece dördü görülüyordu. 

Onları bu durumda bulmak hiç beklemediğimiz bir şeydi. Burada karanlıkta nasıl korkunç bir kavganın cereyan ettiğini merak ettik. Toplu halde hücuma uğrayan penguenler vahşi gaga darbeleriyle karşılık verir. Kulaklarımıza ulaşan seslerden uzaklarda bir penguen yuvası bulunduğunu kesinlikle anladık. “Ötekiler” böyle bir yeri rahatsız ederek ölümüne bir takibe mi yol açmışlardı? Pek öyle gözükmüyordu, çünkü penguenlerin gagası yaklaştıkça daha iyi fark etmeye başladığımız böylesine bir tahribatı Lake’in parçalara ayırdığı sağlam dokularda yapmış olamazdı. Kaldı ki gördüğümüz kocaman kör kuşlar son derece barışçı görünüyorlardı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Peki öyleyse bunlar kendi aralarında kavga etmiş ve ortalarda gözükmeyen diğer dördü bu ölümlerden sorumlu olabilir miydi? Eğer öyleyse, onlar şimdi neredeydiler? Yakınlarımızda bir yerlerde miydiler ve bizim için yakın bir tehlike oluşturuyorlar mıydı? Ulaşmaya, doğrusunu söylemek gerekirse, pek de can atmadığımız hedefe doğru yavaş yavaş ilerlerken zemini pürüzsüz yan geçitlerden bazılarına korka korka göz gezdiriyorduk. 

Her nasıl bir çatışma çıkmışsa, penguenleri korkutan ve alışık olmadıkları bölgelerde dolaşmaya zorlayan neden bu olmalıydı. Kuşların buralarda yaşadığına ilişkin hiçbir iz olmadığına göre, çatışma, demek ki sesleri hafiften duyulan dipsiz uçurumdaki penguen yuvasının yakınlarında çıkmış olmalıydı. Belki de, diye düşündük, korkunç bir kaçmaca kovalamaca yaşanmış, zayıf grup, saklanmış kızaklara ulaşmaya çalışırken kovalayanlar onların işini bitirmişti. 

Karanlık uçurumun kıyısında yaratıklar müthiş bir kavgaya tutuşmuşken korkudan çılgına dönmüş penguenlerin kocaman beyaz bir bulut halinde nasıl ciyak ciyak haykırarak sağa sola koşuşturmuş olduğunu insan gözünün önünde canlandırabilir. Söylediğim gibi, yolumuzun üstünde yatmakta olan parçalanmış şeylere hiç istemeden yavaş yavaş yaklaştık.

Ama keşke yaklaşmasaydık. Keşke gördüklerimizi görmeden önce, bir daha rahat soluk almamıza izin vermeyecek bir şey ruhumuzu yakıp kavurmadan önce gerisingeri dönüp zemini yağlanmış gibi parıl parıl parlayan, duvarlarına daha önceki resimleri taklit eden, onları alaya alan yoz resimler oyulmuş iğrenç tünel boyunca var gücümüzle kaçsaydık.

Her iki fenerimizin ışığını birden yüzükoyun yere kapanmış şeyin üzerine tuttuk. Böylece çok geçmeden neden eksik göründüklerini anladık. Ezilmiş, çiğnenmiş, burulmuş ve parçalanmışlardı, ama asıl önemlisi yaratıklarda baş namına bir şey kalmamıştı. Hepsinin de denizyıldızı biçimi, dokunaçlı başları koparılmıştı. Yaklaştıkça başlarının kesilmekten çok yırtılarak ya da emilerek koparılmış olduğunu gördük. Damarlarında kan yerine dolaşan iğrenç, koyu yeşil sıvı, etraflarında kocaman bir gölcük oluşturmuştu ama bu sıvının iğrenç kokusunu yol boyunca duyduğumuz kokulardan daha keskin yeni ve tuhaf bir koku bastırıyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ancak, yüzükoyun kapaklanmış şeylere iyice yaklaşınca ne idiğü belirsiz bu ikinci kokunun kaynağını keşfedebildik ve bu keşfi yapar yapmaz, Eskiler’in tarihinde yüz elli milyon önce Permiyen Çağda çok canlı bir şekilde resmedilmiş bir şeyi anımsayan Danforth, duvarlarında ikinci defa kazılmış yoz oymalar bulunan kemerli, arkaik koridorda çın çın öten sinir bozucu bir çığlık atıverdi. 

Ben de çığlık çığlığa ona katılmakta gecikmedim. Çünkü o oymaları ben de görmüş ve yere serilmiş, parçalanmış Eskiler’in shoggothlara yeniden boyun eğdirmek amacıyla girişilen büyük savaş sırasında shoggothlar genellikle öldürdükleri hasımlarının başlarını emerek koparıyorlardı.

Üzerlerini kaplayan iğrenç balçığı ortaya atan sanatçıyı ürpertiler içinde takdir etmiştim. Bunlar çoktan tarih olmuş, eski şeyleri anlatırlarken bile karabasanı andıran iğrenç oymalardı. Çünkü shoggothların da eserlerinin de insanlarca görülmemeleri ve hiçbir varlık tarafından resmedilmemeleri gerekirdi. Necronomicon’un deli yazarı, shoggothların bu gezegende dünya gelmemiş, uyuşturucu etkisiyle tasarlanmış yaratıklar olduğunu yemin billah ileri sürmüştü. 

Bütün biçimleri, bütün organları, bütün işlemleri taklit edebilen ve yansıtabilen biçimsiz protoplazma, fıkır fıkır kaynayan kıvamlı hücreler yığını, dört buçuk metre çaplı, son derece esnek ve sünek, lastiği andıran küreler, telkinle yönetilen köleler, kent inşaatçıları, git gide daha huysuz, daha zeki, daha amfibyen ve daha taklitçi… Aman Tanrım! Nasıl bir delilik, bu allahın belası Eskiler’i böyle şeyleri yaratmaya ve kullanmaya itmişti?

Ve şimdi Danforth’la ben bu başsız gövdelere sıkı sıkıya yapışmış, sadece hastalıklı bir düş gücünün tasarlayabileceği kadar iğrenç, bilinmeyen bir koku yayan, parıl parıl parlayan, yanardöner kara balçığı bu gövdelere yapışmış ve bir dizi lanet nokta kümesinin ikinci kez oyulmuş olduğu duvarın pürüzsüz bir bölümünde parıldayan kara balçığı gördüğümüzde kozmik korkunun niteliğini tüm derinliğiyle kavradık. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu korku ortalarda gözükmeyen diğer dördünden duyulan korku değildi. Çünkü, her ne kadar fazlasıyla kuşkulanmış olsak da onlar artık zarar veremezlerdi. Zavallı şeytanlar! Aslında hiç de kötü şeyler değillerdi. Onlar, bir başka çağın insanları ve varoluşun bir başka basamağı idiler. Doğa onlara insan çılgınlığının, duygusuzluğunun ya da acımasızlığının ölü ya da uyumakta olan kutuplardan bundan sonra kazıp çıkaracağı diğer varlıklara da yapacağı gibi kötü bir şaka yapmıştı. Onlar vahşi bile değillerdi. Ne yapmışlardı ki, aslında? 

Bilinmeyen bir çağda, müthiş bir soğukta uyanmışlardı. Belki, çılgınca havlayan dört ayaklı tüylü hayvanların saldırısıyla karşılaşmışlar ve hem onlara karşı hem de tuhaf şeylere sarınmış, tuhaf alet ve edevatları olan ve onlar kadar çılgın, maymuna benzer beyaz canlılara karşı umutsuzca kendilerini savunmuşlardı… Zavallı Lake, zavallı Gedney… Ve zavallı Eskiler! Hepsi de bilim adamıydılar.

Onların yerinde olsaydık bizim de yapmayacağımız ne yapmışlardı ki? Tanrım, nasıl bir zekâ, nasıl bir cesaretti bu! Tıpkı oymalarda resmedilmiş akraba ve atalarının inanılmazlığı daha az olan şeylerle yüz yüze gelmesi gibi inanılmazla nasıl bir yüz yüze gelişti bu! Işınlı, bitki, canavar, yıldız dölü, her ne olurlarsa olsunlar, onlar insandılar!

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 12 Oku

Advertisement
2 Comments

2 Comments

  1. Pingback: H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (12) - Korku Hikayeleri

  2. Pingback: H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (10) - Korku Hikayeleri

Soru Sor - Fikrini Yaz