Connect with us

Korku Hikayeleri

Görmeyeli Köyümü Cinler Basmış

Üniversite okumak için köyünden ayrılıp uzaktaki bir şehre giden gencin, okul bittikten sonra köyüne dönünce yaşadığı ürpertici olayların hikayesi.

Üniversite okumak için köyünden ayrılıp uzaktaki bir şehre giden gencin, okul bittikten sonra köyüne dönünce yaşadığı ürpertici olayların hikayesi. 

Editörün Sunumu

Hikayeyi bir başka internet sitesinde buldum. Üniversite okumak için köyünden ayrılıp uzaktaki bir şehre giden gencin, okul bittikten sonra köyüne dönünce yaşadığı ürpertici olayları anlatıyordu. Başta emin olamadım; yaşanmış bir cin hikayesi miydi yok ustaca hazırlanmış bir kurgu mu? Ama çok geçmeden; her ne kadar gerçek bir hikaye gibi yazılmış olmasına rağmen içerdiği bazı profesyonel anlatım taktikleri sayesinde kurgu bir hikaye olduğunu anladım. Bunu, hikayenin sonuna geldiğinizde siz de anlayacaksınız. Ancak sizi hayal kırılığına uğratmasın bu sözlerim. Hikaye iyi. Gerçekçi. Profesyonel metin yazarı değilseniz, metin size kurgu olduğunu hiç belli etmeyecek sonuna kadar. Aksiyon dolu olmamasına rağmen sürükleyici. Yer yer ürpertici. Bu nedenle, sizi; henüz kimin tarafınan yazıldığı belli olmayan metni okumaya teşvik etmek isterim. Sonu da hiç fena değil ayrıca.

Sinan Özgenç 

Görmeyeli Köyümü Cinler Basmış

Üniversitelerin şimdiki gibi yaygın olmadığı, her şehre bir üniversitenin düşmediği zamanlardı. Köyümden okumak için ayrılmıştım. Tabi o zamanın hayat şartları malum… Babamın durumu da… Hem okuyup hem çalışmak zorundaydım. Yazları bile şehirde kalıp çalışırdım. Kışa hazırlık için çünkü kış aylarında part time çalıştığım için paranın yetmediği oluyordu. Bu hem okul hem çalışmanın aynı anda gitme durumu yüzünden okulu 2 sene uzattım. Bu 6 sene içinde köyüme 2 kez gidebildim sadece ve bu 6 yılın sonunda bir ziraat mühendisi olarak köyüme dönecektim. Mutluydum ama aslında korkmam gerekirmiş; sonradan anladım. 

Üniversite okuduğum şehirden 10-11 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra memleketime geldim. Otogardan ilçe minübüslerine binip ilçeye geçtim. İlçeden köy minibüslerine bindim lakin benim köyüm dumanlı dağların zirvelerine yakın bir köydü. Neredeyse iki günde bir sis olurdu ve çoğunlukla yağmur yağardı. Doğrudan köyüme giden bir minibüs yoktu. Ben de köyüme en yakın olan köye giden dolmuşa bindim. Orada indikten sonra da yürümeye başladım. Yürüyerek iki saatlik yolum vardı.

Elimde valizim yürüyorum; hava kapalı, karanlık olmak üzere ama yağmur yağmıyordu. Etraftaki ormanlara bakıyorum, buraları ne kadar özlediğimi hatırlıyorum, ağaç dallarının; gökyüzünün koyu lacivert rengiyle uyumunu seyrediyorum…Derken arkamdan bir ışık geldi. Bir traktördü gelen. Bana doğru yaklaştıkça sesi de artık net şekilde geliyordu. Yanıma geldi ve durdu. “Hayırdır yeğenim, kimsin?” dedi. Adamın yüzüne baktım. İlk önce şaşırdım ama tanımıştım; Dursun emmiydi bu. Muhtar yani. “Dursun emmi tanımadın mı beni?” dedim. “Affola evladım; tanıyamadım.” dedi. “Emmi, ben Kör Mustafaların Mehmed’in oğluyum.” “Haa; sen şu okumaya giden çocuksun. Hatırladım şimdi.” dedi. “Gel yeğenim. Atla traktöre; beraber gidelim köye.” dedi.

Traktörün gürültüsü ve yolu zar zor aydınlatan farları eşliğinde ilerliyorduk ama garip bir şey vardı. Muhtar emmi; ben 6 sene önce köyden ayrıldığımda nasılsa hala öyleydi. Hiç değişmemişti. En ufak bir yaşlanma belirtisi yoktu. “Doğal yaşamak böyle bir şey herhalde…” diye düşünüp üzerinde fazla durmadım. Bir süre daha gittikten sonra köye vardık ve muhtar emmi beni köy kahvesinin önünde indirdi.

Dışarıda sundurma gibi bir yerde millet oturuyordu. Kahvedeki kimsenin yüzü tanıdık gelmemişti. Traktörden indiğimi gören herkes bana bakıyordu. Ben de ayıp olmasın diye “Selamun aleyküm” dedim fakat beni tanıyamadıklarından olsa gerek; selamımı almadılar. Tekrar selam verdim yine cevap yok. Bütün kahve, yüzlerinde donuk bir ifade ile bana doğru bakıyordu.

“Tanımadınız mı beni? Kör Mustafaların Mehmed’in oğluyum.” dedim. “Hoşgeldin.” dediler. “Nerden gelir, nereye gidersin yeğenim?” dediler. “Uzaktan gelirim. Köyüme döndüm artık.” diye cevap verdim. Oradan ayrıldım. Kahveden içeri girmemiştim çünkü içerdekilerin hiçbirini tanımamıştım. Evimiz, kahvenin üst tarafında, köyün hemen dışındaydı. Etrafında çitlembik ağaçları vardı. Evime doğru yürümeye başladım. Ancak köydeki sokak lambaları çalışmıyordu; karanlıktı heryer ama önünden geçtiğim bütün evlerin bahçeleri, balkonları doluydu. Herkes dışarda; konuşmadan oturuyorlar ya da ayakta bekliyorlardı. Çıt çıkmıyordu nedense…

Korku Hikayeleri – Bu durum beni biraz ürküttü açıkçası. Kafamda mantıklı bir açıklama kuramadım. İstisnasız; evlerinin önünden geçtiğim herkes dışardaydı ve sessiz ölüm sessizliği var gibiydi. Bunun nedeni neydi açıklayamıyordum. Tabi ki nedenini sonradan öğrenecektim. Bu ürkütücü durumu düşünerekten evine vardım. Kapıyı çaldım. Geleceğimden haberleri yoktu. Evdekilere sürpriz olacaktı. Kapıyı çaldım açan ama olmadı.

Evin ışığı yanıyordu. İçeridelerdi yani. Tekrar çaldım yine açan olmadı. “Uyudular mı ki bu saatte?” diye düşündüm. Bir sigara yaktım. Evin etrafına doğru baktım. Hava soğuk sayılmazdı ama sigarayı yakar yakmaz içimi bir titreme aldı. Donuyordum resmen. Evin karşısındaki yola gözüm takıldı titrerken. Bir tavuk ve 10 kadar civcivi yavaş yavaş yolda ilerliyordu. Açıkçası korktuğumu hissettim. Bilenler bilir; tavuk cinsi gece göremez ve dışarı çıkmaz, kümesinde kalır. Öyleyse bu tavuk ve civcivleri neyin nesiydi? Nen bu manzaraya bakarken kapı açıldı. 

Arkamı döndüm. Annem karşımdaydı. “Hoşgeldin yavrum.” deyip, ağlamasını beklerken annem sadece şunu dedi “Hoşgeldin”. Başka hiçbir şey demedi ve yüzünde de bir his yoktu. Ne sevinç ne de hüzün. Açıkçası bu duruma hem şaşırdım hem de üzüldüm. Yıllar sonra böyle bir karşılama beklemiyor insan tabi. “Hoşbuldum anacım.” diyebildim. “Buyur, geç içeri.” dedi. Geçtim. Babam, salonda; çekyatta oturuyordu. Salona geçtim. Selam verdim. “Hoşgeldin.” dedi.

O da annem gibi davranıyordu. Yüzünde mimik yok, duygusuz. Tıpkı kahvedeki tanımadığım insanlar gibi. Oturdum biraz yanlarında. Baktım bana bir şey soracakları edecekleri yok ben de yukarı kata; odama çıktım. Eski köy evi. Billa gibi düşünmeyin. Alt katta; salon, mutfak üst katta; 2 oda var. Geçtim odama. Biraz tozlu ama temizdi. Zaten yorgun olduğumdan yatacaktım hemen ama huyum vardır; yatmadan önce illa bir sigara içmem lazım. Yoksa uyuyamam. Çıktım balkona sigara içmek için.

Balkona çıktım. Yaktım sigaramı. Balkon da evin önünden geçen yola bakıyor. Yani hemen 2 metre önü yol. İlerden ayak sesleri duymaya başladım ama birden fazlaydı. Yumurta topuk ayakkabı sesleri tak tak tak geliyordu. Kalabalık bir topluluk evin önündeki yoldan geçmeye başladı. Bense yukarıdaki balkondan onları izliyorum fakat geçen topluluk çok garip. Hiçbir ses, tek seda yok… Kimse konuşmuyor. Sadece ayakkabıların çıkardığı ses; tak tak tak!..

Kafile geçerken aralarında kadınların da olduğunu farkediyorum ama hepsi kara çarşaflı istisnasız. Yanlarında da sakallı şalvarlı, bazıları yaşlı, bazıları genç erkekler, sadece önlerine bakarak yürüyorlar. Derken bana doğru; yaşlı, beyaz sakallı adeta yüzünün nuru gitmiş bir adam baktı diğerlerinden farklı olarak. Bana bakarken aynı anda yürüyordu. Bakışı insanı dehşete düşürüyordu. Bu bakışı yazıyla tarif etmek mümkün değil. Bir süre bana baktı. Bense kontrol edemediğim şekilde ondan gözlerimi ayıramıyordum. Sonrasında başını yere eğdi ve yoluna devam etti. Bense hemen sigarayı atıp, içeri geçtim. 

İçeri geçtim ama hala titriyorum korkudan. Bir yandan da düşünüyorum “Gece gece bu kadar insan nereye gidiyor? Ayrıca giyimleri neden bu kadar garip? Peki ya annemin babamın bana olan tavırları? Kahvedeki kimseyi tanımamam? Yoksa köye yeni insanlar mı taşınmıştı?…” Bütün bunları uyku uyuduktan sonra sabah öğrenirim dedim ve yatağıma yattım. O gece uykuya dalmakta zorlandım çünkü yaşadığım olaylar, gördüğüm kafile, beni korkutmaya yetmişti. Sabah oldu, uyandım, kahvaltımı yaptım. Sadece birkaç kelam ettik evdekilerle. Bunca sene nasıl okudum, neler yaptım hiç merak etmiyorlardı sanki. Ben de çıktım köyü dolaşmaya.

O gün güneşli bir gündü. Toprak yolda yürürken karşıda oyun oynayan çocukları gördüm. Çocuklar bana doğru baktılar önce. Daha sonra oynadıkları topu bana doğru atıp “Hadi abi! Bi’ kişi eksiğiz. Çift kale maç yapalım.” dediler. Bu sırada attıkları top bana doğru gelmemiş, arkama doğru düşmüştü. Topa doğru koştum ve yakaladım. “Yok çocuklar, ben oynamayacağım.” demek için çocuklara doğru döndüğümde; az önce karşımda olan çocuklar kaybolmuştu. Ama nasıl olabilirdi böyle bir şey!? “Nerdesiniz lan?!” diye bağırdım. Ses seda yoktu. Daha da ilginci; çocukların saklanabileceği herhangi bir yer yoktu etrafta. Toprak bir yolun ortasındaydık. “Allah’ım aklıma mukayyet ol!” Neler oluyordu böyle?

Korku Hikayeleri – Bir kaç dakika ilerledikten sonra yine aynı çocukları gördüm. Yine aynı oyunu oynuyorlardı. Hemen yanlarına gittim. “Ulan benden niye kaçıp da buraya geldiniz?!” dedim. Çocuklar şaşırdı. Oyunlarını bıraktılar. “Ne kaçması abi?” dediler “Az önce yolun gerisinde beraber oynayacağız dediniz sonra da beni orada bırakıp kaçtınız ya?!” dedim. Çocuklar “Yok abi; biz kaç saattir burada oynuyoruz. Hiç ayrılmadık ki!” dediler. Çocukların yüzlerinde yalan ifade yoktu ama benim yüzümde korkunun ifadesi vardı. “Az önce ben ne gördüm? Neyle konuştum o zaman?” diyebildim içimden. Çocuklara da hiç bir şey demeden yanlarından ayrıldım.

Kahveye girdim. Öğle vakti olmasına rağmen herkes kahvedeydi yine. Hiçbirini de tanımıyorum. Selam verdim kimse selamımı almadı. Zaten yolda yaşadığım olaydan dolayı gerginim, korkuyorum…Kahvedekilerin bu tavrı daha da gerdi beni. Dün gece konuştuğum dayı yine aynı yerinde, tek başına oturuyordu. Yanına oturdum. “Dayı” dedim “Siz bu köye yeni mi taşındınız? Ben sizi hiç görmedim daha önce.” “Yok yeğenim; ben senelerdir bu köyde yaşarım. Burda doğdum. Çocukluğum da burada geçti, gençliğim de. Yaşlılığımda burada geçiyor.” dedi.

Şaşırdım. “Ben mi daha önce hiç görmedim ki?” diye düşündüm. Sonuçta köyden uzun zamandır ayrıydım. Yüzlerini unutmuş olabilirdim. Adını sormaya karar verdim “Dayı senin adın ne?” dedim. “Hasan” dedi “Davutların Hasan.” Birkaç saniye adamın yüzüne baktım kaldım çünkü bu ismi tanıyordum. Yüzünü de hatırlıyordum ama karşımdaki yüz, kişi; benim tanıdığım Davutların Hasan değildi.

“Tamam dayı.” dedim. Sadece kalktım masasından. O sırada aklıma bir şey takıldı. Dün geceden görüp, üstünde fazla durmadığım bir şey… Kahvedeki bütün masalara baktım; hiçbirinde çay kahve ya da başka yiyecek, içecek bir şey yoktu. Ayrıca okey tavla… bunlar da yoktu. Herkes masasında put gibi oturuyordu. Ne bir sohbet ne bir muhabbet.

Bu manzara karşısında korku ve dehşet duyup, hemen kahveden ayrıldım. Artık garip şeyler olduğunun farkına varmıştım. İyice emin olmuştum. Hemen eve doğru yürümeye başladım. Amacım anneme babama bu durumu anlatıp sormaktı. Vardım eve. Babam televizyon izliyor, annem de bulaşık yıkıyordu mutfakta. Doğruca lafa girdim, babama sordum “Baba!” dedim. “Bu köye yeni taşınan birileri oldu mu ben yokken?” dedim. “Yok, olmadı. Kim niye gelsin bu dağ başındaki köye? Niye sordun ki?” dedi. “

Baba, az önce kahveye çıktım. Kahvedeki kimseyi tanımadım. Sadece dün muhtar emmiyi gördüm ama o da 6 sene önceki gibiydi. Hiç yaşlanmamıştı hatta daha da gençti.” dedim. Babam şaşırdı “Evladım köye ne kimse taşındı ne de yeni bir şey yapıldı.” dedi. “Baba” dedim “Az önce Davutların Hasan’la konuştum fakat benim tanıdığım Davutların Hasan değildi. Başka birisiydi ama ben Davutların Hasan’ım dedi. Ayrıca kahvede ne bir şey içiliyor ne bir oyun oynanıyor ne de konuşuluyor… Öyle put gibi oturuyorlar. Kurban olam baba; gel, kahveye gidelim. Sen de gör gariplikleri.” dedim. Bir iki mırın kırın etse de sonunda ikna ettim kahveye gitmeye. Hemen çıktık yola.

Korku Hikayeleri – Babamla beraber; birbirine bitişik evlerin bulunduğu, çamur içindeki sokakta yürürken gökyüzüne baktım. Hava yine kapalıydı. Lacivert bulutlar güneş ışınlarının yeryüzüne düşmesini engelliyordu ama yağmur da yağmıyordu. Bu durum havanın iç bunaltıcılığını daha da arttıyordu. Bu düşünceyle kafamı babama doğru çevirdim. Bu sırada bir ses duydum. Bir uğultu sesine benziyordu ama daha sert bir sesti. Kafamı, sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Karşımda duvarları taştan örülmüş bir ahır duruyordu.

“Baba” dedim “Dur!”. “N’oldu?” dedi. “Dur.” dedim “Sadece dinle.” Birkaç saniyelik sessizlikten sonra yine aynı sesi duydum. “Baba” dedim “Duydun mu sesi?”. “Ne sesi?” dedi. “Dinle” dedim. Tekrar aynı ses geldi. “Şimdi duydun mu?” dedim. “Yok; bir şey duymadım ben.” dedi. Tahta pencereden ahırın içine doğru bakmak istedim birden. Belki göreceğim şeyden korkuyordum ama bu düşünceye de engel olamıyordum. İstemsizce tahta pencereye doğru yaklaştım. İçeriye doğru baktım.

İçeride sanki sara krizine girmiş bir adam vardı. Ahırdaki samanların üstünde kıvranıyordu. Sırtı bana doğru dönüktü. Acı çekiyormuş gibi inliyordu. Bu dehşetli görüntüyü görmesi için babamı da çağırmak istedim. Kafamı ona doğru çevirdim ama o yoktu. Yolun ileri tarafına doğru baktım. Oradaydı babam; gidiyordu. Benim bulunduğum yerden uzaklaşmıştı. Tekrar kafamı ahıra doğru çevirmiştim ki betim benzim attı. Az önce yerde sırtı bana dönük şekilde yatan adam şimdi yüzümün bir kaç santim ilerisinde bana doğru bakıyordu. Nefesini yüzümde hissediyordum. Gözbebekleri yukarı doğru bakıyor gibiydi çünkü gözünde sadece beyazlık vardı. Ben, donakalmış şekilde ona bakarken bana şu sözcükleri söyledi “Men ene vema ente “

Anık bir refleksle kendimi geri çektim. Arkama bile bakmadan eve doğru koşmaya başladım. O korkuyla eve gittim. Ben mi her şeyi garip olarak görüyordum yoksa kendisinde bir gariplik olan ben miydim? Peki o adamın hali neydi? Bana söylediği şeyler?.. Eve vardım. Odama çıktım. Kafam sorularla doluydu. O halde yattım. Akşam uyandım. Karnım acıkmıştı. Akşam yemeği hazırlanmış mı diye bakmak için indim aşağıya. Mutfağa baktım lakin annem yoktu. Alt katta; mutfak kapısının açıldığı bir koridor var. O koridordan ilerleyince de salona ulaşılıyor. Çıktım koridora. Salonun ışığı yanıyor ama değişik bir şekilde. Beyaz floresan lambası değil, sarı bir ışık. Meraklandım. Yavaşça yaklaştım kapıya doğru. Kapı aralıktı. Aralıktan içeri bakmaya başladım ve gördüklerimle dehşete düştüm.

Odanın belirli yerlerine mumlar konulmuştu. Annem ve babam yere dizüstü şekilde oturmuş, önlerine bakıyor gibiydiler ama gözleri kapalıydı. Asıl korkunç olanı ise odadaki diğerleriydi. Dün gece balkondayken gördüğüm kadınlar gibiydi hepsi; kapkara çarşaflı, yüzleri ve gözleri görünmüyor çünkü hepsi yere bakıyordu. 4 kara çarşaflı kadın annemin ve babamın karşısında dizlerinin üstünde oturuyorlardı.

Konuşan, ses çıkaran yok. Öylece oturuyorlar… Mumlar odayı tam olarak aydınlatamıyor. Oda yarı karanlık. Bu da karşımdaki manzarayı daha da korkunçlaştırıyordu. Ses çıkarmamaya çalıştım. Nefes bile almıyordum neredeyse. Düşündüm, düşündüm; kime anlatabilirim yaşadıklarımı, gördüklerimi? diye ama aklıma kimse gelmedi. Bu köyden gitmeyi, kaçmayı düşündüm. Mantıklı olabilirdi. Arkamı döndüm. Kapı aralığından salonu izlemeyi bıraktım. Sessiz ve yavaş adımlarla yukarı; odama çıktım. Çantayı alıp kaçacaktım. Odamın kapısını açtım.

Korku Hikayeleri – Karşımdaydılar. Aşağıda gördüğüm kara çarşaflılar karşımdaydı. Benim odamdaydılar ama oturmuyorlardı. Ayaktaydı hepsi. Yüzleri yere bakar şekilde ayaktaydılar. Dördü de yan yana duruyordu. Onları karşımda görünce tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Damarlarımda akan kanın sesini bile duyabiliyordum sanki. Bu ilk şoku atlatmamla birlikte hemen arkamı döndüm. Kaçmalıydım bu evden. Arkamı döndüğümde arkamda annem ve babam vardı ama onlar kara çarşaflılar gibi yere bakmıyordu. İleri, bana doğru bakıyorlardı fakat gözlerinde hiçbir ifade yoktu. Heykel gibi bomboş bakıyorlardı.

Uyandım! Uyanır uyanmaz derin bir nefes aldım. Nasıl bir rüyaydı bu? Çok kötü etkisinde kalmıştım. Odama, etrafıma korkarak bakıyordum. Saatime baktım; akşam olmuştu. Aşağıya inmeye korkuyordum ama inmeliydim. Sonsuza kadar bu odada sıkışıp kalamazdım. Dışarı baktım. Pencereden yağmur yağıyor ve ben de nedense kendimi ıslak hissediyordum. Aşağıya indim. Üzerimde bir tedirginlik ve korkuyla. İlk önce mutfağa baktım direkt. Annem yoktu.

Yine rüyamdaki gibi mi olacak korkusu sarmıştı bir de beni. Korkak adımlarla salonun kapısına doğru yürüdüm ama bu sefer beyaz floresan lambasının ışığı yanıyordu. Bu beni bir nebze olsun rahatlatmıştı. Kapı da aralık değil kapalıydı ayrıca. Açtım kapıyı. Annem ve babam içeride; yer sofrasında oturmuş, yemek yiyorlardı. Ben kapıyı açınca “Gel, buyur sen uyuyordun; uyandırmak istemedik.” dediler. Geçtim, oturdum sofraya. Yine kendi arasında konuşan sohbet eden kimse yok. Sus pus yemek yiyorlar sadece. Başladım ben de yemeğime. Annem elinin lezzetini kaybetmişti galiba çünkü yemeğin tadı çok kötüydü.

Yemekten sonra salonda hiç durmadım; doğruca odama çıktım. Zaten anne babamla sohbet edecek durum da yoktu. Ruh gibiydiler çünkü. Balkona çıktım. Dediğim gibi hava yağmurluydu. Yaktım sigaramı balkonda içiyorum… Köye geldiğimden bu yana olan olayları düşünüyorum. Her şeyi kafamda bir mantık çerçevesine koymaya çalışıyorum lakin olmuyor. Anlamlandıramadığım şeyler var kafamda. Bu düşüncelerle sigaramı içerken yine o ayak seslerini duydum:

“Tak, tak, tak…” Yine o kara çarşaflı ve sakallı, şalvarlı adamlar yolda yürüyorlardı. Yağmur yağmasına rağmen hiçbirinde şemsiye ya da yağmurdan korunma herhangi bir şey yoktu. “Yağmurun altında ıslana ıslana yürüyorlar…” diye düşünüyorum. Yine kimseden tek bir ses çıkmıyor. Sadece “Tak, tak, tak…” ayak sesleri. Bu sefer kendimi geriye çektim balkondan ama hala onlara doğru bakıyorum. Bu sırada hepsi birden yürümeyi kestiler, durdular.

Hepsi yere bakıyor. Islanıp sırılsıklam olmaları gerekiyor ama bir saniyelik dikkatli bakışım beni, kalbimi durduracak kadar ürkütüyor çünkü hiçbirisi ıslak değil. Sanki yağmur onlara işlemiyor. Balkondan içeri kaçmak istiyorum ama sanki kilitlenmiş durumdayım. Gözlerimi onlardan kaçırmak, onlardan tarafa bakmaktan kendimi alıkoymak istiyorum ama yapamıyorum. Sadece onlardan tarafa bakabiliyordum. Kaç dakika bu şekilde kaldıktan sonra tekrar hareket etmeye başladılar toplu şekilde. Ben de onların tekrardan yürümeye başlamasıyla beraber hareket edebilmiştim. Hemen içeri geçtim.

Korku Hikayeleri -Salona koştum. Her ne kadar garip davranışlar sergileseler de onlar benim anne babamdı. Hem yukarıda tek başıma kalmak istemiyordum. Gördüklerim iyice garipleşmişti. Yağmurda ıslanmamak nasıl mümkün olabilirdi? Düşündükçe deli gibi oluyordum. Yukarı kattan indim. Koridordan geçtim. Salonun ışığı yanıyordu. İçeridelerdi demek ki. Açtım kapıyı yalnız kalmayacak olmanın verdiği sevinçle ama annem babam yoktu. Televizyon açık, salonun ışığı yanıyor ama kimse yok. “Nereye giderler ki? Hem bir yere gitseler neden televizyonu, ışığı açık bıraksınlar?” diye düşünüyorum kapıdan bakıp içeriyi beklerken.

Gözüm duvarda asılan fotoğraf çerçevesine takıldı. Ben bebekken çekilmiş, üçümüzün birlikte olduğu bir fotoğraf. Biliyordum çünkü senelerdir o duvarda asılı dururdu ama bu şekilde değil. Ters bir şekilde asılmıştı çünkü gözlerimin önündeki fotoğraf. Garipsedim bu durumu. Ayrıca en azından evimin içinde garip bir durum görmek istemiyordum. Zaten gördüğüm garip olaylar sarsmıştı beni. Gittim, yeniden düz şekilde çevirdim fotoğrafı. Aynı fotoğrafımız duruyordu. Döndüm arkamı. Televizyona bakayım kafam dağılsın diye ama televizyon kapanmıştı.

Muavinin sesiydi bu. Gözlerimi ovuşturarak tekrar baktım. Evet; muavin uyandırmıştı beni. Otagara vardık diyordu. Bütün gördüklerim rüya mıydı yani? Ama nasıl olabilir? Sanki günlerdir aynı şeyleri yaşıyordum; nasıl rüya olabilirdi? Bu düşünceler kafamda dolanırken muavin hala suratıma bakıyordu. Kendimi toparladım. Otobüsten indim. Hepsi bir rüyaydı. Kötü bir rüyaydı…

Otogardan ilçe minibüslerine bindim. İlçeye geçtim. İlçeden köy minibüslerine bindim lakin benim köyüm dumanlı dağların zirvelerine yakın bir köydü. Nerdeyse iki günde bir sis olurdu ve çoğunlukla yağmur yağardı. Doğrudan köyüme giden bir minibüs yoktu. Ben de köyüme en yakın olan köye giden dolmuşa bindim. Orada indikten sonra da yürümeye başladım. Yürüyerek iki saatlik yolum vardı. Elimde valizim yürüyorum. Hava kapalı. Karanlık olmak üzere ama yağmur yağmıyordu. Etraftaki ormanlara bakıyorum, buraları ne kadar özlediğimi hatırlıyorum. Ağaç dallarının, gökyüzünün koyu lacivert rengiyle uyumunu seyrediyorum… Derken arkamdan bir ışık geldi. Bir traktördü gelen. Bana doğru yaklaştıkça sesi de artık net şekilde geliyordu. Yanıma geldi, durdu. “Hayırdır yeğenim kimsin?” dedi. Adamın yüzüne baktım. İlk önce şaşırdım ama tanımıştım; Dursun emmiydi bu!!!! Yine hiç yaşlanmamış gibiydi!

Daha Fazlası İçin Tıklayın: Korku Hikayeleri

  • Korku Hikayeleri - Görmeyeli Köyümü Cinler Basmış

    Korku Hikayeleri - Görmeyeli Köyümü Cinler Basmış

  • Korku Hikayeleri - Görmeyeli Köyümü Cinler Basmış
Advertisement
Click to comment

Soru Sor - Fikrini Yaz