Connect with us
korku hikayeleri - mesaj korku hikayeleri - mesaj

Korku Hikayeleri

Mesaj

Bir geceyarısı, kız arkadaşından; her zamankinden farklı bir mesaj alan gencin yaşadığı ve sonu korkunç bir sürprizle biten olay.

Published

on

Korku Hikayeleri – Bir geceyarısı, uzun süredir birlikte olduğu kız arkadaşından; her zamankinden farklı bir mesaj alan gencin yaşadığı ve sonu korkunç bir sürprizle biten olay.

Korku Hikayeleri – Yaklaşık dokuz aydır beraber olduğum bir kız arkadaşım vardı. Hayatımın güneşiydi resmen, harika biriydi. Fakat herkesin olduğu gibi onun da bir takım gariplikleri vardı. Bizi biz yapan şeyler bunlar sonuçta. Garipliklerinden biri gece yarısı mesajlarıydı. Genelde sabahları; gece ondan gelmiş olan 3-4 mesajla uyanıyordum. Çoğu zaman otomatik düzeltmeden çıkmış anlamsız kelimeler veya karışık harfler oluyordu mesajlar. Çoğu zaman…

Bu; geçen geceye kadardı. Sanıyorum ki saat gece 03 gibiydi… Telefonumun titreme sesine uyandım. Döndüm ve telefonuma uzandım. Mesaj kız arkadaşımdan gelmişti. İçimden bir ses bakmama dahi gerek olmadığını söylerken bir diğer ses ya ters giden bi rşeyler varsa diye şüpheci ve paranoyak davranıyordu.

Mesajı açtım sonuç olarak.
“Tom”
Yazan tek şey buydu. Şimdi bunu bir çok sebepten dolayı tuhaf bulmuştum. Birincisi mesaj tamamen düzgün yazılmıştı bu sefer yani bu benim adımdı. Fakat kız arkadaşım bana asla Tom diye seslenmez Thomas derdi. Merakıma yenik düştüm ve cevap verdim. Mesajımdan hemen sonra bir cevap geldi.
“Yardım et”

Tüylerim diken diken olmuştu. Bir ürperti hissettim ve midem sıkıştı. Hemen kalktım, üstümü giyindim ve arabama atladım. Evi yakındı ama sanki saatler geçmiş gibiydi. Yoldayken onu aramaya karar verdim. Hat bağlandı. Hattın öbür ucunda derin bir nefes alma haricinde bir ses duyamıyordum. Defalarca “Alo” dedim, panik ve korku sarmıştı artık. 4. kez “Alo” dediğimde bir şey duydum. Ayak sürme sesi ve derinden güçlü ve coşkulu bir kahkaha sesi duydum. Kız arkadaşımın telefonunu kimin aldığını öğrenmek için bağırdım karşı tarafa fakat çok geç kalmıştım. Telefonu kapatmışlardı.

O sırada kız arkadaşımın evine varmıştım. Arabayı park alanında bıraktım ve evine doğru koştum. Hiç olmadığım kadar hızlı bir şekilde kapıyı açtım ve odasına korkunç bir manzarayla karşılaşmayı bekleyerek koştum. Gördüğüm şey beni tamamen şaşırtmıştı. Kız arkadaşım yatağında uzanmış uyuyordu. Yavaşça ona doğru yaklaştım ve uyandırdım. Beni gördüğüne şaşırdı ki bu beni daha da şaşırtmıştı. İyi olup olmadığını sordum “iyiyim” dedi biraz rahatsız olmuş bir şekilde. Telefonunu kontrol ettim fakat bana gönderilen mesajla veya aramayla alakalı hiçbir kayıt bulamadım.

Yatağının altını ve evin geri kalanını kontrol ettim fakat sıradışı olan hiçbir şey bulamadım. Ben hayal mi görüyordum ki? Mesajlar ve arama hayal miydi? Her şeye rağmen kız arkadaşımın yanında yaklaşık bir saat durdum. O da zaten hemen derin uykusuna geri dönmüştü. Paniğim ve endişelerim yavaşça azaldığında, yatağından usulca kalktım ve eve doğru yola koyuldum.

Evden çıkıp arabaya giderken tüm olanları aklımda tekrar tekrar düşünüyordum. Eve dönüş yine normalden uzun gelmişti. Olmuş olabilecek senaryoları düşünüyordum durmadan. Kendi park alanıma girdiğimde pantolonumun cebimdeki telefonum titredi. Telefonu çıkartıp, gelen mesajın kız arkadaşımdan olduğunu görünce korku tekrar sardı beni. Şöyle yazıyordu:
“Dolabı kontrol etmeyi unuttun.”

DAHA FAZLA: Korku Hikayeleri

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Korku Hikayeleri

İçimde Ondan Bir Parça İstedim

Büyük bir arzuyla çocuk sahibi olmak istediği halde kocası tarafından sürekli reddedilen kadının şeytani planına dair, sonu sürprizle biten kısa korku hikayesi.

Published

on

By

korku hikayeleri - kocamdan bir parça

Büyük bir arzuyla çocuk sahibi olmak istediği halde kocası tarafından sürekli reddedilen kadının şeytani planına dair, sonu sürprizle biten kısa korku hikayesi.

Kocam ve ben birbirimizi çok severdik. Her çift gibi çatışmalarımız da olurdu. Ben çocuk istiyordum. Kocam istemiyordu. Yıllar boyunca bana çocuk konusunu açacağı günü bekledim. Ama o inatçılığından hiç vazgeçmedi ve fikrini değiştirmedi. Ona, çok uzun zaman beklersek, hiç çocuk sahibi olamayacağımızı hatırlatıp durdum. Ama umursamıyordu. Evlat edinme konusunu açtım. Duymak bile istemedi. Sürekli benim anneliğe uygun olmadığımı söylüyor ve bunu açıkça yüzüme vurmaktan çekinmiyordu. Zalim sözleri zihnimde yankılanırken, bana acı veriyordu. Onu seviyordum. Neden bana böyle şeyler söylüyordu anlamıyordum.

Bebek sahibi olmak istiyordum. İçimde bir hayat büyütmek istiyordum. Aslında ondan yani aşık olduğum sevgili kocamdan bir parçayı içimde büyütmek istiyordum. Bütün mesele buydu. Deli gibi sevdiğim adamdan bir parça içimde olacaktı. Karşı çıkmaya hakkı yoktu. Bu bir şekilde olacaktı. Beni kimse durduramazdı. Doğum kontrol haplarını çöpe attım ve eşimin prezervatiflerinde delikler açtım. Onu baştan çıkarmaya hazırladım kendimi. Ancak eşim planımı fark etti ve beni reddetti.

Aklımı kaybettiğimi söylüyordu. Onu çok seviyordum. Buna karşılık bana, çok korkunç şeyler söylüyordu. Ben onun biricik eşiydim. O gece çok ağladım. Bunu yapmaya hakkı yoktu. Fikrim değişmemişti. Hatta isteğim daha fazla artmıştı. Yeni planım bir hafta sonra hazırdı. Bu defa kolayca kandıracaktım. Yapabileceği bir şey yoktu. Bu defa durduramayacaktı.

İşten eve geldiğinde bira içmeyi teklif ettim. Kabul etti. Biranın içine uyku hapı kattım. Tabi ilacın tadını alamadı. Birasını keyif ile içti. 20 dakika içinde uykuya daldı. Tamamen bilinçsiz uyuyordu. Onu yatak odamıza götürdüm ve yatağa yatırdım. Elbiselerini çıkardım. Öpmeye başladım. Başına geleceklerden habersiz uyuyordu. Kulağına fısıldadım ve buna engel olamayacaksın dedim. Bedeni ile işim bittiğinde, saatler geçmişti…

İlacın etkisinden kurtulamamıştı. Sıcak dudaklarımın soğuk dudaklarına dokunuşunu ilk kez hissedememişti! Yaptığım şeyin her saniyesinden keyif almıştım. İşim tamamen bittiğinde, odanın zeminine oturdum. Sırtımı yatağın ayak kısmına dayadım. Ellerimi karnımda birleştirdim ve gülümseyerek okşadım! İçimdeki parçanın varlığı ile titredim.  Yatak aktiviteden dolayı sırılsıklam olmuştu. Ancak terden değil. Kandan! Kocamın kanından!

İçimdeki şey, hamile bir kadının 9 ay bekleyeceği bir şey değildi! Bunun hazzını duyamayacaktım ama önümüzde ki birkaç gün, hayatımın en güzel günleri olacaktı! Bir insanı bir gecede yiyebilmek zor bir işti! Ama buna değdi! Sonun da içimde kocamdan bir parça vardı!.. 

Daha Fazla: KORKU HİKAYELERİ

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Edgar Allan Poe Hikayeleri – Bon Bon (2)

Edgar Allan Poe’nin “Bon Bon” isimli hikayesi. Poe’nin o alıştığımız korku hikayelerinden biri değil. Daha çok bir fantastik deneme olarak nitelendirebiliriz.

Published

on

By

Edgar Allan Poe - Korku Hikayeleri - Bon Bon

Edgar Allan Poe – Bon Bon – 1. Bölümü Okumak İçin Tıklayın

Kahramanımız bu aydınlanmış bakışla karşısındaki centilmeni oturttu, sonra ateşe çabucak biraz çalı çırpı atıp sehpayı tekrar doğrulttuktan sonra üstüne birkaç şişe Mousseux koydu.

Bu işleri çabucak hallettikten sonra koltuğunu yabancının karşısına çekti ve diğerinin sohbete başlamasını beklemeye koyuldu. Ama en becerikli ve olgun kişilerin planları bile çoğunlukla uygulanmalarının başlangıcında ters gider ve “Restaurateur” de ziyaretçisinin konuşmasının başlangıcının kendisini şaşırttığını gördü. “Beni tanıdığım görüyorum, Bon—Bon,” dedi: “Ha! Ha! Ha! He! He! He! Hı! Hı! Hı! Ho! Ho! Ho! Hu! Hu! Hu!” Ve şeytan, bir anda tavırlarının kutsallığını bir kenara bırakarak ağzını kulaklarına kadar açtı ve sivri, eskin dişlerini gösterdi. Sonra da uzun, yüksek, kötülük dolu bir kahkaha attı. Bu arada arka ayaklan üstünde çömelen siyah köpek de gür sesiyle koroya katıldı ve tekir kedi kaçıp odanın en uzak köşesine giderek sırtını kabarttı ve çığlık attı.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Felsefeci ikisini de yapmadı. Bir köpek gibi gülmeyecek ya da bir kedi gibi çığlık atıp münasebetsiz korkusunu ele vermeyecek kadar görmüş geçirmiş biriydi. Ziyaretçisinin cebindeki kitabın sırtındaki “Rituel Cathotique ” yazısını oluşturan beyaz harflerin renk ve mana değişikliğine uğradığını ve birkaç saniye sonra ilk başlığın yerini parlak kırmızı harflerle yazılmış “Regitre des Condamnefs” yazısının aldığını görünce biraz şaşırdığını itiraf etmeliyim. Bu hayret verici değişim, Bon Bon’un ziyaretçisine yanıt verirken farklı bir durumda muhtemelen hissedilmeyecek olan bir çekingenlik havası sergilemesine yol açtı. “Bayım,” dedi filozof “Bayım, açık konuşmak gerekirse sanırım siz – inanın ki en yani demek istediğim bence – inanıyorum ki bu büyük onura dair çok çok küçük bir fikir sahibiyim” “Oh! Ah! Evet! Çok güzel!” diye sözünü kesti Majesteleri; “Yeter, daha fazla konuşma. Her şeyi görüyorum.” Ve sonra yeşil gözlüğünü çıkarttı ve camlarını ceketinin koluyla özenle sildikten sonra cebine koydu.

Bon Bon kitap olayından hayrete düşmüşse şimdi karşısındaki görüntü iyice şaşırmasına yol açmıştı. Ziyaretçisinin gözlerinin rengini belirlemek için büyük bir merak duygusuyla bakışlarını kaldırınca onların beklediği gibi siyah olmadığını gördü. Sanılabileceği gibi gri de değillerdi. Ela ya da mavi de değillerdi. Sarı ya da kırmızı da değillerdi. Mor da değillerdi. Beyaz da değillerdi. Yeşil de değillerdi. Yukarıdaki gökte, aşağıdaki yeryüzünde ya da denizlerde bulunan herhangi bir renge de sahip değillerdi. Kısacası Pierre Bon Bon yalnızca Majesteleri’nin gözsüz olduğunu apaçık görmekle kalmadı, bir zamanlar gözlere sahip bulunduğuna ilişkin bir belirtiye de rastlayamadı; çünkü normalde gözlerin olması gereken yerde yalnızca cansız bir et tabakası vardı. 

Böylesine tuhaf bir fenomenin kökenlerini araştırmamak metafizikçinin doğasına aykırıydı. Majestelerinin yanıtı hızlı, vakurca ve tatmin ediciydi. “Gözler! Sevgili Bon Bon! Gözler mi dedin? Oh! Ah! Algılıyorum! Ortalıkta gezen gülünç kitaplar, ha? Sana kişisel görünüşüm hakkında yanlış fikir vermişler. Gözler!!! – Doğru. Gözler, Pierre BonBon, kendilerine uygun yerdeler. Burası baş mı diyorsun? Evet; bir solucanın başı. Senin için de bu görseller vazgeçilmez. Yine de benim görüşümün seninkinden keskin olduğuna seni ikna edeceğim. Köşede duran bir kedi görüyorum. Güzel bir kedi. Bak ona! Onu iyice incele! Şimdi Bon Bon, beynindeki düşünceleri – düşünceleri, diyorum sana – fikirleri algılayabiliyor musun? İşte! Algılayamıyorsun. Kuyruğunun uzunluğuna ve zihninin derinliğine hayran kaldığımızı düşünüyor. Şimdi benim rahiplerin en seçkini, senin de metafizikçilerin en gereksizi olduğuna karar verdi. Böylece görüyorsun ki, tamamen kör değilim:

Ama benim mesleğimden biri için, sözünü ettiğin gözler, yalnızca her an bir şiş ya da yaba tarafından oyulabilecek engeller olurdu. Bu görselliğin senin için vazgeçilmez olduğunu kabul ediyorum. Onları iyi kullanmaya çalış Bon Bon; benim görme gücüm ruhtur.”

Ziyaretçi daha sonra masadaki şaraptan bardağına koydu ve Bon Bon’unkini de ağzına kadar doldurduktan sonra onu gönül rahatlığıyla içip kendisini evinde gibi hissetmesini söyledi. “Zekice bir kitap yazmışsın Bon Bon” diye devam etti Majesteleri, dostumuzun omzuna, o verilen emri tam anlamıyla yerine getirdikten sonra bardağını bırakırken hafifçe, bilgiç bir tavırla vurarak. “Kesinlikle zekice bir kitap. Tam benim sevdiğim türden bir eser. Ancak özdeğe ilişkin tasarımın geliştirilebilir ve fikirlerinin pek çoğu bana Aristoteles’i anımsatıyor. O filozof en yakın tanıdıklarımdan biriydi. Onu hem korkunç huysuzluğundan hem de pot kırmak gibi eğlenceli bir yönünden dolayı severdim. Bütün o yazdıklan arasında tek bir somut gerçek var ki onun ipucunu da kendisinin absürtlüğünü sevdiğim için ben verdim. Pierre Bon Bon, hangi yüce ahlaki gerçekten bahsettiğimi biliyorsun sanırım, değil mi?”

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – “Bildiğimi söyleyemem” “Evet! Aristoteles’e insanların hapşırırken gereksiz fikirleri burunlarından dışarı attığım söyleyen bendim.” “Bu -hık!- gerçekten de doğru” dedi metafizikçi, kendisine bir bardak daha Mousseux koyarken ve ziyaretçisinin parmaklarına enfiye kutusunu sunarken. “Platon’a da,” diye devam etti Majesteleri, enfiye kutusunu ve içerdiği iltifatı alçak gönüllükle geri çevirerek “Platon’a da bir zamanlar arkadaşça hisler beslemiştim. Platonla tanıştın mı Bon Bon?Ah! Hayır, binlerce kez özür dilerim. Benimle bir gün Atina’da, Parthenon’da karşılaştı ve bana bir fikirden bunaldığını söyledi. Ona O NOUS EST İN ANGOS’yu” yazmasını önerdim. Bunu yapacağını söyleyip eve gitti, ben de piramitlere çıktım. Ama vicdanım beni bir arkadaşa bile olsa birine gerçeği söylediğim için kınadı ve apar topar Atina’ya geri dönüp Aglos’yu yazarken filozofun sandalyesinin arkasında durdum. Kağıda parmağımla dokunarak ters çevirdim. Böylece cümle şimdi ‘O nus estin aglos” olarak okunuyor ve gördüğün gibi metafiziğinin temel doktrini.

“Hiç Roma’da bulundunuz mu?” diye sordu “Restaurateur” ikinci Mousseux şişesini bitirdikten sonra dolaptan büyük bir şişe Chambertin alırken. “Sadece bir kez sevgili Bon Bon, sadece bir kez. Bir ara” dedi Şeytan, sanki bir kitaptan okurcasına “Bir ara beş yıllık bir anarşi dönemi olmuştu ve o sırada bütün memurlarından yoksun kalan cumhuriyetin halkın seçtiklerinden başka yargıcı yoktu. Bunlar da yasal idari yetkiye sahip değildi. O zaman, Mösyö Bon Bon yalnızca o zaman Roma’daydım ve bu yüzden onun felsefesine ilişkin dünyevi bir tanıdığım yok.”

“Epicurus hakkında ne -hık!- düşünüyorsunuz?” “Kimin hakkında?” dedi şeytan şaşkınlıkla, “Epicurus’ta kusur bulmak istiyor olamazsın! Epicurus hakkında ne düşünüyormuşum! Beni mi kastediyorsunuz bayım? Epicurus benim. Diogenes Laertes tarafından adı anılan üç yüz bilimsel incelemenin her birini yazan filozof benim.” “Bu bir yalan!” dedi metafizikçi çünkü şarap biraz başına vurmuştu. “Çok güzel! Gerçekten çok güzel bayım! Gerçekten çok çok güzel bayım!” dedi, epey koltukları kabarmış görünen Majesteleri. “Bu bir yalan!” diye tekrarladı “Restaurateur” dogmatik bir şekilde, “bu -hık!- bir yalan! “ “Peki, peki! İstediğin gibi olsun” dedi şeytan uzlaşmacı bir şekilde ve Majestelerini bir tartışmada yenmiş olan Bon Bon ikinci bir Chambertin şişesini bitirmenin görevi olduğunu düşündü.

“Dediğim gibi” diye devam etti ziyaretçi “Az önce belirttiğim gibi kitabında bir takım çok autre fikirler var, Mösyö Bon Bon. Mesela ruh hakkında bütün o palavraları sıkarken ne demek istiyorsun? Lütfen söyle bana, ruh nedir?” “Ruh -hık!-“ diye yanıtladı metafizikçi “Hiç şüphesiz” 

“Hayır efendim!” “Hiç kuşkusuz” “Hayır efendim!” “Hiç tartışmasız” “Hiç tereddütsüz” “Hayır efendim!” “Hık” “Hayır efendim!” “Ve şüphe yok ki bir” “Hayır efendim! Ruh böyle bir şey değildir.” Bu noktada filozof bir kaşık suda boğacakmış gibi bakarak üçüncü Chambertin şişesini bitirme fırsatını anında değerlendirdi. “Öyleyse -hık!- lütfen söyleyin bayım nedir nedir ruh?” “Ruh ne buradadır, ne orada, Mösyö BonBon” diye yanıtladı Majesteleri düşünceli düşünceli. “Bazı çok kötü ruhları tattım yani tanıdım. Çok iyilerini de.” Burada dudaklarım şapırdattı ve, elini bilinçsizce cebindeki kitabın üstüne koyduktan sonra, şiddetli bir hapşırık krizine tutuldu.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Devam etti: “Cratinus’un ruhu fena değildi. Aristophanes’inki canlıydı. Platon’unki enfesti. Senin Platon değil, komik şair Platon. Senin Platon Cerberus’un midesini kaldırırdı. Öğğ! Sonra, bir bakalım! Naeivus vardı, Andronicus, Plautus ve Terentius. Sonra Lucilius vardı, Catullus, Naso ve Ouintus Flaccus, sevgili Ouinty! Beni eğlendirmek için şarkı söylerken ona böyle hitap ederdim, bir yandan da sırf keyfim yerinde olduğundan, onu bir çatalın ucunda kızartırdım. Ama bu Romalılar tatsız. Tek bir tombul Yunanlı onların bir düzinesine bedel. Hem besleyiciler de. Bir Ouirite içinse aynı şey söylenemez. Senin Sauteme’ni bir tadalım bakalım.”

Bon Bon artık “İl Admirari”de karar kılmıştı ve söz konusu şişeleri uzatmaya girişti. Ancak odada kuyruk sallamasına benzeyen tuhaf bir ses vardı. Bu Majestelerine hiç yakışmasa da filozof duymazdan geldi. Köpeği tekmeleyip susmasını söylemekle yetindi. Ziyaretçi devam etti: “Horace’nin tadının Aristoteles’inkine çok benzediğini gördüm. Çeşitlilikten hoşlanırım bilirsin. Terentius’un tadını Menandefink’inden ayırt edemiyordum. Naso’nun gizlenmiş Nicander olması şaşırmama yol açtı. Virgilius’ta güçlü bir Theocritus tadı vardı. Martial bana Archilochus’u anımsattı ve Titus Livius kesinlikle Polybius’tu.” “Hık!” diye yanıtladı Bon Bon. Majesteleri devam etti: “Ama bir düşkünlüğüm varsa. Mösyö Bon Bon, bir düşkünlüğüm varsa bu filozoflaradır. Evet bayım, kesinlikle her şeytan yani her centilmen bir filozof seçmeyi bilmez. Uzun boyluları iyi değildir; en iyileriyse, kabukları iyi soyulmazsa, safra yüzünden biraz kokulu olur.”

“Kabukları soyulmazsa!!” “Cesetten çıkarılmayı kastediyorum.” “Doktorlar -hık- hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Onlardan bahsetme! Öğğ! Öğğ!” (Burada Majesteleri şiddetle öğürdü.)

“Sadece bir tanesini tattım. O Hippocrates denen keratayı! Şeytantersi kokuyordu. Öğğ! Öğğ! Öğğ! Onu Styx’te yıkarken soğuk aldım bir de bana kolera bulaştırdı.” “Vay -hık- alçak!” diye bağırdı Bon Bon. “Bir hap kutusunun -hık!- düşüğü! ” Ve filozofun gözünden bir damla yaş süzüldü. “Ne de olsa,” diye devam etti ziyaretçi “Ne de olsa eğer bir şeytan, bir centilmen yaşamak istiyorsa bir ikiden fazla kabiliyete sahip olmalıdır ve bizim için şişman bir surat diplomasinin kanıtıdır.”

“Nasıl yani?” “Bazen karnımızı doyurmakta çok zorlanırız. Benimki gibi sıcak bir iklimde bir ruhu iki üç saatten fazla hayatta tutmak genellikle olanaksızdır ve ölümden sonra, hemen turşuları kurulmazsa (ki turşusu kurulmuş ruh güzel değildir) -kokarlar- anlıyorsun ya? Ruhlar bize normal yoldan teslim edildiğinde kokuşmalarından her zaman korkulur.” “Hık! Hık! Ulu Tanrım! Nasıl katlanıyorsunuz!” Bu noktada demir lamba iki misli şiddetle sallanmaya başladı ve şeytan koltuğundan kalkar gibi oldu. Ancak hafif bir iç çekişle sükunetini geri kazandı ve sadece kahramanımıza alçak bir sesle “Bak ne diyeceğim, Pierre Bon Bon, artık bu küfürlere bir son vermeliyiz,” dedi.

Ev sahibi ağzına kadar dolu bir kadehi daha boşaltarak anladığım ve boyun eğdiğini belirtti. Ziyaretçi devam etti: “Aslında katlanmanın pek çok yolu var. Çoğumuz açlık çekiyor: Bazılarımız turşuyla idare ediyor: Bense vivente Corpora satın alıyorum. O zaman tatları çok güzel oluyor.” “Ama beden… Hık! Beden…”  “Beden, beden – Ne olmuş bedene? – Oh! Ah! anlıyorum. Beden bu işlemden hiç etkilenmiyor bayım. Zamanımda sayısız alışveriş yaptım ve bu kişiler kesinlikle bir rahatsızlık hissetmedi. Kabil ve Nemrut, Neron ve Caligula, Dionysius ve Pisistratus ve – ve başka binlercesi vardı ki yaşamlarının son kısımlarında ruh sahibi olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmediler. Yine de, bayım, bu adamlar toplumu süslediler. En az benim kadar iyi tanıdığın A…. yok mu? O zihinsel ve fıziksel yetilerine hakim değil mi? Kim daha keskin nükteli cümleler yazabilir ki? Kim daha zekice mantık yürütebilir? Kim – ama dur! Cep defterimde onun sözleşmesi var.”

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Bunu söyledikten sonra kımızı bir deri cüzdan çıkardı ve içinden birkaç sayfa aldı. Bon Bon bunlardan bazılanın üstünde Machiavelli, Maza, Robespierre, Caligula, George, Elizabeth sözcüklerini anlık olarak gördü. Majesteleri dar, uzunca bir kağıt parçasını seçip okumaya başladı:

“Belirtilmesi gereksiz bir takım zihinsel yetilerin karşılığında, ayrıca bin 1 Ouis d’or karşılığı olarak, yaşı bir yıl ve bir ay olan ben bu sözleşmeyi elinde bulunduran kişiye ruhum adı verilen gölgenin tüm haklarını, tapusunu ve eklentilerini devrediyorum.” (İmza) A (Burada Majesteleri daha açık söyleme hakkını kendimde görmediğim bir adı tekrarladı ) “Akıllı biriydi” diye devam etti; “ama senin gibi, Mösyö Bon Bon, o da ruh konusunda yanılmıştı. Ruh bir gölgeymiş ha! Ruh bir gölgeymiş! Ha! Ha! Ha! He! He! He! Hu! Hu! Hu! Ama yahni yapılmış bir gölgeyi düşün! “

“Yahni yapılmış bir gölgeyi – hık! – bir düşün!” diye haykırdı, yetileri Majestelerinin diskurunun derinliği karşısında epey keskinleşmiş olan kahramanımız. “Yahni yapılmış bir gölgeyi bir – hık! – düşün!! Şimdi, kahretsin! – hık! – hıh! Eğer ben böyle bir – hık! – avanak olsaydım. Benim ruhum, Bay – hık!” “Senin ruhun mu Mösyö Bon Bon?” “Evet, efendim – hık! – benim ruhum” “Ne dedin?” 

“Gölge değil, kahretsin!” “Yani demek istediğin…” “Evet efendim, benim ruhum -hık!- Hıh! Evet, efendim.” “Öyle bir iddiam yoktu” “Benim ruhum -hık!- kesinlikle uygundur -hık!- bir yahniye, sufleye.” “Salçalı yahniye.” “Gerçekten!” “Ragout ve Fricandeauya – bak sevgili dostum! Onu almana izin vereceğim  -hık!- kelepir.” 

Burada filozof Majestelerinin sırtına bir şaplak indirdi. “Böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmem.” dedi diğeri istifini bozmadan, koltuğundan kalkarken. Metafizikçi bakakaldı. “Şu anda yeterince tedarikliyim” dedi Majesteleri. “Hık! Ha?” dedi filozof. “Elimde hazır fon yok hem bana hiç yakışmaz” “ Bayım, şu andaki iğrenç ve centilmenlikten uzak durumundan istifade etmek.”

Burada ziyaretçi eğilip selam vererek çekildi -bunu nasıl yaptığı belli değildi- ama metafizikçi o “hain herifin” kafasına bir şişe fırlatmaya çalışırken tavandan sarkan ince zincir kopup lamba kafasına düşünce yere kapaklandı. 

1835

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Edgar Allan Poe Hikayeleri – Bon Bon

Edgar Allan Poe’nin “Bon Bon” isimli hikayesi. Poe’nin o alıştığımız korku hikayelerinden biri değil. Daha çok bir fantastik deneme olarak nitelendirebiliriz.

Published

on

By

Edgar Allan Poe - Korku Hikayeleri - Bon Bon

Edgar Allan Poe’nin “Bon Bon” isimli hikayesi. Poe’nin o alıştığımız korku hikayelerinden biri değil. Daha çok bir fantastik deneme olarak nitelendirebiliriz.

Pierre Bon Bon’un sıra dışı niteliklere sahip bir “Restaurateur” olduğuna …’nin saltanatı sırasında Rouen’deki Le Febvre çıkmaz sokağında bulunan küçük kafeye sık sık giden kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Pierre Bon Bon’un, dönemin felsefesinde aynı derecede yetenekli olduğuysa bence daha da tartışılmaz bir meseledir. Pâtes a la foie’si kuşkusuz mükemmeldi. Ama hangi kalem, “Sur La Nature” makalelerinin, “Sur l’Ame düşüncelerinin” – “Sur l’Esprt’t” gözlemlerinin hakkını verebilir ki? Omletleri  “fricandeaux”ları paha biçilmez idiyse zamanının hangi litterateur’ü geri kalan bütün o “savant”ların saçma sapan “Idee”lerine karşı bir “Idee de Bon Bon”a iki mislini vermezdi? Bon Bon başka kimsenin altını üstüne getirmediği kütüphanelerin altını üstüne getirmişti. Kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar çok kitap okumuştu. Başka kimsenin anlamanın mümkün olabileceğini bile kavrayamayacağı kadar çok şeyi anlamıştı. 

Bence doktrinleri kesinlikle yaygın bir şekilde anlaşılmış değildi. Ancak bu anlaşılmalarının güç olduğu anlamına da gelmiyordu. Bence pek çok insanın, onları; anlaşılması güç bulmasının sebebi kendi kendilerini kanıtlarcasına açık olmalarıydı. Kant, temelde metafiziğini Bon Bon’a -fakat bu işi daha ileriye götürmeyelim- borçludur. Bon Bon Platoncu değildi, Aristocu da sayılmazdı. Ne de çağdaş Leibnitz gibi,bir “Fricasse’e”nin veya “Facili Gradu”nun icadına, bir duyum analizine ayırılabilecek o değerli saatleri, etik tartışmanın inatçı yağlarıyla sularını uzlaştırmaya yönelik boş çabalarla harcamıştır. Bon Bon İyonik’ti. Bon Bon aynı ölçüde İtalik’ti de. A priori akıl yürütürdü. Aposreriori de akıl yürütürdü. Fikirleri doğuştandı —veya tam tersi. Trabzonlu George’a inanıyordu. Bossarion’a inanıyordu. Bon Bon aynı zamanda kesin olarak bir Bon Boncuydu.

Filozofun bir “Restaurateur” olarak kapasitesinden bahsettim. Ancak hiçbir dostumun, kahramanımızın bu ailevi görevini yerine getirirken onların saygınlığından ya da öneminden habersiz olduğunu düşünmesini istemem. Tam tersine. Mesleğinin hangi dalından daha fazla gurur duyduğunu anlamak olanaksızdı. Zihin güçlerinin midenin yapabildikleriyle yakından ilişkisi olduğuna inanıyordu. Ruhun karında bulunduğuna inanan Çinlilere bu konuda fazla karşı çıktığını sanmıyorum. Her halükarda zihin ve diyafram için aynı sözcüğü kullanan Yunanlıların haklı olduğunu düşünüyordu. Bununla metafızikçiye bir oburluk suçlaması ya da daha ciddi bir başka suçlama atfetmek istemem. Pierre Bon Bon’un kusurları vardıysa -Hangi büyük adamın kusuru yoktur ki?- diyorum ki Pierre Bon Bon’un kusurları vardıysa bile bunlar çok önemsiz kusurlardı. Hatta başka mizaçlarda çoğunlukla erdem olarak görülen hatalardı. Bu zaaflardan birinden, yalnızca genel karakterinde ön plana çıkan “Alto Rilievo”sundan kayda değer dikkat çekiciliği yüzünden bahsetmek isterim. 

Pazarlık yapma fırsatını asla kaçırmazdı. Para canlısı olduğundan değil; hayır. Pazarlığın kendi lehine sonuçlanması, filozofun tatmin olması için kesinlikle şart değildi. Bir ticaret yapılabilmişse -herhangi bir türden, herhangi koşullarda ve herhangi bir durumda- yüzünün daha sonra günlerce zafer dolu bir gülümsemeyle ışıl ışıl aydınlandığı ve zekasının kanıtı olarak bilgiççe göz kırptığı görülürdü. Bahsettiğim türden bir mizaç, hangi çağda dikkat çekse ve yorumlara yol açsa şaşırtıcı olmazdı. Anlatımızın çağında ise bu özelliği dikkat çekmese asıl buna şaşmak gerekirdi. Kısa sürede bu türden tüm olaylarda Bon Bon’un gülümsemesinin kendi şakalarına gülerken ya da bir arkadaşını selamlarkenki sırıtışından çok daha farklı olduğu duyumu yayıldı. Heyecan verici bir kişiliğin ipuçları bırakılmıştı; aceleyle yapılan ve sonra uzun uzun pişmanlığı duyulan çok tehlikeli pazarlıkların öyküleri anlatıldı. Ve şeytanın, o her kötülüğün yazarının kendi akıllıca amaçlan için açıklanamaz yetenekler, belirsiz özlemler ve doğal olmayan eğilimler aşıladığına dair örnekler verildi.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Filozofun başka zayıflıkları da vardı ama bunlar ciddi şekilde incelenmeye değmez. Örneğin içkiye eğilim göstermeyen derin insanların sayısı pek azdır. Bu eğilimin böyle bir derinliğin heyecan verici nedeni mi yoksa açık kanıtı mı olduğu tartışma konusudur. Bon Bon, öğrenebildiğim kadarıyla, bu konuyu hassas bir incelemeye uygun görmemişti. Ben de görmüyorum. Yine de böylesine gerçekten klasik bir eğilime zaafı olan “Restaurateur”ün hem makalelerini hem de omletlerini aynı anda karakterize etmiş olan o sezgisel ayırt etme yetisini yitirdiği düşünülmesin. İnzivalarında Vin de Bourgogne’nin ayrı bir zamanı, Cotes du Rhone’un ayrı uygun anları vardı. Ona göre Catullus Homer için neyse Sauteme de Medoc için oydu. St. Peray yudumlarken bir tasımla eğlenir ama Clos de Vougeot içerken tartışma çıkarır ve Chambertin’i fazla kaçırınca bir teoriyi çürütüverirdi. Bu çabuk uygunluk anlayışı kendisine daha önce bahsettiğim ticaret eğiliminde de eşlik etse çok iyi olacaktı ama durum kesinlikle böyle değildi. Aslında, gerçeği söylemek gerekirse felsefeci Bon Bon’un zihninin bu özelliği sonunda tuhaf bir yoğunluk ve mistisizm kişiliği kazandı ve kendisinin en gözde Alman incelemelerinin “Diablerie”si ona derinden işlemiş göründü.

Öykümüzün geçtiği çağda Le Febvre çıkmazındaki küçük Cafe’ye girmek, bir dahinin özel odasına girmek demekti. Bon Bon bir dahiydi. Rouen’de BonBon’un bir dahi olmadığını söyleyecek tek bir “Sous cuisinier” bile bulamazdınız. Bunu kedisi bile biliyor ve dahinin huzurunda kuyruğunu sallamaktan kendisini alıkoyuyordu. İri köpeği bu gerçeği biliyor ve sahibine yaklaşırken hissettiği aşağılık duygusunu saygılı tavırlar sergileyerek, kulaklarım indirerek ve bir köpek için uygunsuz denemeyecek bir şekilde alt çenesini sarkıtarak ele veriyordu. Ancak şu da bir gerçek ki bu mutat saygının çoğu, metafizikçinin fiziksel görünüşüne yorulabilirdi. Şunu söylemeliyim ki belirgin bir dışsal irade bir hayvan üstünde bile etkisini gösterir ve “Restaurateur”ün dış görünüşündeki pek

çok şeyin dört ayaklıların imgelemini etkileyecek şekilde hesaplanmış olduğunu kabul etmeye hazırım. Ufak tefek olan büyük adamların – böyle iki anlamlı bir ifade kullanmama izin verilirse – tuhaf, görkemli bir havası vardır ki bunu salt cüsse tek başına kesinlikle başaramaz. Ancak Bon-Bon yalnızca bir metre boyunda ve minicik bir başa sahip idiyse de göbeğinin şişkinliğini neredeyse yüceliğe yaklaşan bir ihtişam duygusuyla izlememek olanaksızdı. Boyutlarından hem insanlar hem de köpekler kazanımlarının bir örneğini görüyor olmalıydı. Göbeği, büyüklüğüyle; ölümsüz ruhu için uygun bir yuvaydı.

Burada istesem metafizikçinin giysileri ve dış görünüşüne ilişkin diğer önemsiz ayrıntılar üzerinde durabilirdim. Kahramanımızın saçının kısa olduğuna, taranıp alnının üstüne yapıştırıldığına ve üstünde koni şeklindeki beyaz, püsküllü bir kepin bulunduğuna değinebilirdim. Dar ve kısa, bezelye yeşili ceketinin o zamanki sıradan “Restaurateur”ler arasında moda olmadığını, yenlerin zamanın modasına göre fazla büyük olduğunu, kıvırdığı manşetlerinin o barbar çağda alışıldığı gibi giysiyle aynı kalite ve renkteki kumaştan değil, daha süslü bir şekilde Cenova’nın alaca kadifesinden yapıldığını, terliklerinin parlak mor renkte ve tuhaf biçimde olduğunu ve zarif uçlan ve kenarlarıyla nakışlarının açık parlak renkleri olmasa Japon yapımı sanılabileceğini, pantolonunun “Aimable” adı verilen, satene benzeyen sarı bir kumaştan yapıldığını, bir sabahlığı andıran ve kızıl armalarla bezeli gök mavisi pelerininin omuzlarının üstünde sabah sisi gibi kibirle dalgalandığını ve genel görünüşünün Benevenutay’ı, Floransalı kadın doğaçlamacıyı, “Pierre Bon Bon’un bir cennet kuşu mu, yoksa kusursuz bir cennet mi olduğunu anlamanın güç olduğu”nu söylemeye ittiğini… Dediğim gibi istesem bütün bu noktaları uzun uzadıya açabilirdim ama bunu yapmayacağım. Salt kişisel ayrıntılar tarihsel romancılara bırakılabilir. Onlar gerçeğin ahlaki boyutunun altındalar.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – “Le Febvre sokağındaki Cafe’ye girmek bir dahinin özel odasına girmek demekti” demiştim ama o sıralar bir özel odanın değerini ancak bir dahi bilebilirdi. Girişe levha niyetine büyük bir kitap asılmıştı ve sallanmaktaydı. Cildin bir yüzüne bir şişe resmi çizilmişti; diğerinde bir pâte vardı. Sırtında seçilebilir iri harflerle “Oeuvres de Bon Bon” yazılıydı. Böylece dükkan sahibinin iki uğraşı zarifçe sergilenmiş oluyordu. Eşikten geçince binanın içi tamamen gözler önüne seriliyordu. Aslında Cafe’nin sunabildiği tüm mekan uzun, basık tavanlı, antika tarzda döşenmiş bir odadan ibaretti. Odanın bir köşesinde metafizikçinin yatağı durmaktaydı. Perdeler ve bir Yunan sayvanı ona hem klasik hem de rahat bir hava veriyordu.

Karşı köşede mutfak gereçleri ve “Bibliothâque” durmaktaydı. Rafta bir tabak polemik sakince duruyordu. Son etiklerle dolu bir fırın, on iki yaprak formalı melangelarla dolu bir tencere vardı. Izgara, üstündeki Alman etiğine dair kitaplarla içli dışlıydı. Eusebius’un yanında bir çatal görülebilirdi. Platon rahatça tavanın içine kurulmuştu ve şişlere çağdaş el yazmaları geçirilmişti. Cafe de Bon-Bon’un diğer açılardan çağın sıradan restoranlarından pek farklı olmadığı söylenebilir. Kapının karşısında büyük bir ocak vardı. Ocağın sağındaki açık bir dolap sıra sıra dizilmiş çok sayıda etiketli şişeyi sergilemekteydi.

Pierre Bon Bon işte burada, …’in sert kışında, bir gece yaklaşık on iki civarında, komşularının kendisinin tuhaf eğilimleri üstüne söylediklerini bir süre dinledikten, onları kapı dışarı ettikten, küfrederek kapıyı üzerlerine kilitledikten sonra sükunetten uzak bir ruh haliyle deri kaplı bir koltuğa, harıl harıl yanan bir çalı çırpı ateşinin karşısına oturmuştu. Yüzyılda bir ya da iki kez yaşanan o korkunç gecelerden biriydi. Yoğun bir kar yağışı vardı ve ev, duvarlardaki yarıklardan ve bacadan hızla girip filozofun yatağının perdelerini berbat bir şekilde sallayan ve pare tencereleriyle kağıtların düzenini bozan şiddetli rüzgar akınlarıyla temellerinden sarsılmaktaydı. Dışarıda asılı duran büyük kitap tabelası fırtınanın şiddetine maruz kaldığından korkunç bir şekilde gıcırdıyor, ağır meşe payandaları inildiyordu.

Dediğim gibi metafizikçi koltuğunu ocağın yanındaki alışılmış yerine çekerken sakin değildi. Gün boyunca meydana gelmiş pek çok kafa karıştırıcı olay, düşüncelerinin dinginliğini bozmuştu. Des oeufs la Princesse yapmaya çalışırken ne yazık ki bir Omeletre la Reine yapmıştı; bir etik ilkesinin keşfi bir yahni tenceresinin devrilmesiyle engellenmişti ve son olarak, başarıyla sonuçlandırmaktan öylesine haz duyduğu o takdir edilesi pazarlıklardan birinde kazıklanmıştı. Ama zihni bu açıklamasız, beklenmedik olaylar karşısında sinirlenirken, fırtınalı bir gecenin yol açacağı sinirli kaygı da işin içine girmese olmazdı. Islık çalarak önceden bahsettiğimiz en yakını olan iri siyah köpeği çağırırken ve huzursuzluk içinde koltuğuna otururken elinde olmadan odanın, amansız gölgelerini kızıl ocak ışığının bile ancak kısmen yenebildiği uzak kısımlarına bezgin ve rahatsız gözlerle baktı. Amacını herhalde kendisinin de bilmediği bir incelemeyi tamamladıktan sonra, koltuğunun yanına kitaplar ve kağıtlarla dolu bir sehpayı çekti ve kısa süre sonra ertesi gün basılacak olan kalın bir elyazması taslağın son okumasını yapmaya koyuldu.

Birkaç dakika böyle uğraşırken odada ansızın “Acelem yok, Mösyö Bon Bon,” diye fısıldayan tiz bir ses duyuldu. “Kör şeytan! ” dedi kahramanımız. Ayağa fırlayıp yanındaki sehpayı devirirken ve etrafına şaşkın şaşkın bakarken… ”Çok doğru” diye sakince yanıtladı ses.”Çok doğru!? Çok doğru olan ne? Buraya nasıl girdin?” diye haykırdı metafizikçi, yatağına boylu boyunca uzanmış şeyi fark ederken. “Diyordum ki” dedi davetsiz misafir, sorulara cevap vermeden “Diyordum ki bol bol vaktim var. Acelem yok. Kısacası açımlamanı bitirmeni bekleyebilirim.” “Açımlamam!.. Ama!… Nereden biliyorsun? Bir açımlama yazdığımı nereden anladın? yüce Tanrım! “ “Şştt!” diye yanıtladı karaltı tiz bir fısıltıyla ve yataktan hızla kalkarak kahramanımıza doğru tek bir adım attı. Tavandan sarkan demir bir lamba o yaklaşırken sarsılarak geriye doğru sallandı.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Filozofun şaşkınlığı yabancının giysilerini ve görünüşünü dikkatle incelemesini engellemedi. Son derece zayıf ama ortalamadan çok daha uzun bir figürün ana hatları, üstüne sımsıkı oturan, ama bir önceki yüzyılın modasına göre kesilmiş, siyah bir kumaştan yapılma, solmuş bir takım tarafından iyice belirginleştirilmişti. Bu giysilerin şimdiki sahiplerinden çok daha kısa birine göre dikilmiş olduğu açıktı. El ve ayak bileklerinin üç beş santimi açıktaydı. Ancak ayakkabılarının çok parlak tokaları kıyafetinin diğer kısımlarının uyandırdığı aşırı yoksulluk izleniminin bir yalan olduğunu ele veriyordu. Başı açık ve tamamen keldi. Uzunca bir kuyruk çıkan arka tarafı dışında. Yan camları olan yeşil bir gözlük, gözlerini hem ışıktan koruyor hem de kahramanımızı gözlerin renklerini ya da şekillerini seçmekten alıkoyuyordu. Üstünde bir gömlekten eser yoktu ama kirli görünüşlü bir kravat boynuna büyük bir özenle bağlanmıştı ve resmi bir şekilde yan yana sarkan uçları (her ne kadar “mantıksız biçimde” diyebilecek olsam da) insanda karşısında bir rahip olduğu izlenimini uyandırıyordu. 

Gerçekten de hem görünüşündeki hem de tavırlarındaki pek çok diğer nokta bu izlenimi uyandırabilirdi. Sol kulağının üstünde, modern bir katibin havasıyla eskilerin kağıt delme iğnesini andıran bir alet taşıyordu. Ceketinin göğüs ceplerinden birinde, çelik kopçalarla tutturulmuş küçük, siyah bir kitap göze çarpıyordu. Bu kitap, bilinçli ya da bilinçsiz olarak öyle diklemesine konulmuştu ki sırtındaki beyaz “Ritual Catholique ” yazısı okunuyordu. Fizyolojisinin tamamı tuhaf bir şekilde, somurtkan biri olduğu izlenimini veriyordu. Hatta bir kadavra kadar beyaz olduğu söylenebilirdi. Alnı genişti ve derin düşünmekten ileri gelen kırışıklıklarla kaplıydı. Ağzının kenarları son derece teslimiyetçi bir alçakgönüllülük ifadesiyle aşağı inikti. Kahramanımıza doğru yürürken ellerini de birleştirmişti. Derin bir iç geçirme… Ve öyle kutsal bir havaya bürünmüştü ki kesinlikle etkileyiciydi. Metafizikçinin yüzündeki tüm öfke belirtileri kayboldu ve ziyaretçisini incelemeyi tamamlayıp tatmin olduktan sonra, cana yakın bir havayla elini sıktı ve bir koltuğa oturttu.

Ancak filozoftaki bu ani his değişimini doğal olarak etkili olabileceği düşünülen nedenlerde aramak kökten yanlış olur. Aslında Pierre Bon Bon, karakterinden anlayabildiğim kadarıyla, dışsal tavırların yapmacıklığından etkilenecek en son insandı. İnsanları ve nesneleri böylesine iyi gözlemleyen birinin konukseverliğini kötüye kullanmış olan kişinin gerçek karakterini hemen görememiş olması imkansızdı. Hiç yoksa, ziyaretçisinin ayaklarının şekli tuhaftı. Başında hafifçe, çok uzun bir şapka taşıyordu. Pantolonunun arkasında titrek bir kabarıklık vardı ve ceket kuyruğunun da oynayıp durduğu bir gerçekti. O halde kahramanımızın kendisini o ana kadar en az saygı duyduğu şahsın karşısında bulunca hissettiği tatmin duygusunu hayal edin. Ancak neler olup bittiğine ilişkin şüphelerinin bir belirtisini dışa vurmayacak kadar diplomattı. 

Beklenmedik bir şekilde yaşadığı bu büyük onurun bilincinde olduğunu belli etmek onun yapacağı iş değildi. Konuğunu konuşturmak, ondan kitabında yer alırsa hem insanlığı aydınlatabilecek hem de kendisini ölümsüzlüğe kavuşturacak önemli etik bilgiler almak daha uygundu. Ziyaretçisinin ileri yaşının ve etik bilimindeki meşhur yetkinliğinin onun bu fikirlere sahip bulunduğunu açıkça kanıtladığını da eklemeliyim.

Hikayenin 2. Bölümünü Okumak İçin Tıklayın

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Sohbet Odası

Bir arkadaşı ile internette bir sohbet odası üzerinden mesajlaşan gencin feci sonunu anlatan kısa bir korku hikayesi.

Published

on

By

Korku Hikayeleri - Sohbet Odası

Bir arkadaşı ile internette bir sohbet odası üzerinden mesajlaşan gencin feci sonunu anlatan kısa bir korku hikayesi.

Korku Hikayeleri – Sıradan bir cuma gecesiydi ve Bradley’le birlikte bulduğumuz sanal sohbet odasında konuşuyordum. Bana ve odadaki diğerlerine; ailesi hafta sonu evde olmayacağından, istediği kadar geç yatabileceğini söylüyordu. Bir kaç saat boyunca sohbet odasında kalıp rastgele gelen insanlarla eğlendik ve ben Bradley’in bir kızdan hoşlanmaya başladığını fark ettim. Sonra, annemin uyumamı söyleyen sesini duydum. 

Sohbet odasından çıkmak üzereyken Bradley’e yarın neler yapacağını sordum. Bir süre cevap vermedi:

-Bradley yazıyor….-

Hiçbir şey.

-Bradley yazıyor….-

Yine hiçbir şey.

“Her neyse dostum, yatmaya gidiyorum. Yarın konuşuruz.” dedim. Onun yazarken vazgeçmesi garipti.

Ertesi gün sohbet odasına girinceye kadar ondan haber almadım. Dün gece cevap yazamadığı için özür diledi ve meşgul olduğunu söyledi. Kısa bir konuşma yaptık. Biraz sonra bizim eve geleceğini ve acil bir şey olduğunu söyledi. Sorun yoktu ama her dakika eve varabilecek olan ailesini neden beklemediğini sordum. Zamanının olmadığını ve bana göstermesi gereken çok önemli bir şey olduğu konusunda ısrar etti. Daha sonra hemen sohbet odasından çıktı. Bu davranışların Bradley’nin karakterine uymadığını düşündüm. Normalde ailesini her şeyin önüne koyardı. Bana ne göstermek istediğini düşününce iyice meraklandım.

“Garip” bir telefon araması aldığımda biraz sonra buraya varacağını fark ettim. Buradan yaklaşık 20 dakikalık bir mesafede oturuyordu. Arayanlar eve yeni gelmiş ve endişeli olan Bradley’nin anne ve babasıydı. Bradley’nin nerede olduğunu bilip bilmediğimi sordular. Onlara endişelenmelerine gerek olmadığını çünkü şu an bizim eve doğru gelmekte olduğunu söyledim. Telefonun diğer ucundan annenin dehşetengiz çığlığını duyana kadar bir süre sessizlik oldu. Baba derin bir nefes aldı ve bir daha unutamayacağım bir cümle söyledi: “Hemen evden çık! Bradley burda… O… Ölmüş.”

Bradley’nin cesedini dolapta bir ceket gibi asılı bulmuşlar. Telefonu şok içinde kapattım. Arka kapı gıcırdayarak açılırken neden bana evde yalnız olup olmadığımı sorduğunu anladım. İçgüdüsel olarak aklıma gelen ilk şeyi yaptım ve hemen yatağımın altına saklandım. Ayak seslerinin yaklaştığını duydum yavaşça. Gözlerimi açmaya cesaret edemedim. Ama korku içinde yüzümü kapatmakta olduğum elimin parmakları arasından baktığımda beyaz, çıplak ve solgun ayakların odama adım attığını gördüm. 

Bu ayakların sahibi olan insanı görmeyi hiç istemezdim. Ayaklar yavaşça yaklaştıkça keskin bir rutubet kokusu geliyordu. Kalbimin atışını ağzımda hissediyordum. Nefesimi tuttum. Daha fazla korkmamın mümkün olmadığını düşünürken telefonum mesaj aldığımı belirtmek için gürültülü bir şekilde “Bip” sesi çıkardı. Mesaj Bradley’nin telefonundan gelmişti. Ayaklar aniden durduğunda mesaja baktım: “Nerdesin?”

DAHA FAZLA: Korku Hikayeleri

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Kaptan Wright’ın Günlüğü

Tek başına açık deniz yolculuğuna çıkan bir adamın dönüş yolculuğunda başına gelenler ve seyahatinin bitiminde kendisini bekleyen korkunç gerçek.

Published

on

By

Korku Hikayeleri - Kaptan Wrihgt'ın Günlüğü

Tek başına açık deniz yolculuğuna çıkan bir adamın dönüş yolculuğunda başına gelenler ve seyahatinin bitiminde kendisini bekleyen korkunç gerçek.

15 Temmuz 2012 Banaba Adası yakınları, Kribati, Güney Pasifik.

Korku Hikayeleri – Güney Pasifik’teki tek kişilik gezimin 34. günü. Teknem Pony iyi gidiyor. Mesafeyi ve zamanı göz önünde bulundurduğumuzda beni nispeten yol üstünde tuttuğunu söyleyebiliriz. Dün gece zorlu zamanlar geçirdim. Su beni hoş karşılamadı. Dalgaların sallantısı yüzünden iyi uyuduğum söylenemez. Buna rağmen tüm sistemler iyi durumda ve çalışıyor. Kıyıdayken yelkenimi düzelttim. Yerel halktan bir delikanlı tamir etti. İngilizce bilmemesine rağmen paranın dilinden iyi anladığı söylenebilir.

Erzak stoklamayı tamamladım. Biraz taze meyve bularak turnayı gözünden vurdum. Viyana sosisi ve bayat ekmekle öğünlerimi geçirsem de bir dahaki limana kadar idare edebileceğimi düşünüyorum. Nereye gideceğime daha karar vermiş değilim. Kuzeye Tarawa’ya veya doğuya devam edip Christmas adasına ulaşabilirim. Her halükarda yoldayım. Bu; tek kişilik, zahmetli bir iş. Ama sağlığım yerinde ve dürüst olmak gerekirse zor olan fiziksel kısım değil. Yalnızlık gerçekten canımı yakıyor. Televizyon izleyebilmeyi özledim, hamburger yiyebilmeyi özledim ve en çok da karımı özledim.

Korku Hikayeleri – Kaptan Wright’ın Günlüğü

18 Temmuz 2012
Konum: Bilinmiyor

Gecenin 1’i ve bir gıdım bile uyuyamıyorum. Deniz sütliman ama birkaç gündür kalitesiz uyku çekiyorum. Büyük bir fırtına beni hazırlıksız yakalayınca telefon bağlantımı kaybettim. Bu; evle son görüşmemdi ve: puff! Alet denizin derinliklerini boyladı. O zamandan beri Julia’yla konuşmadım. Ama en azından ilerleyişimi GPS cihazından takip edebilir.

Keşke ben de aynısını onun için yapabilseydim. Jimnastik salonuna gidişini izleyebilmek, Tayler’ı parkta gezmeye çıkarmasını görmek isterdim. Evi hatırlatan ufacık bir şey için neler vermezdim… Deniz güzel bir hanımefendi ama sadece bir hanımefendi. Onunla evli değilim. Bana zevk veriyor ama yine de eve dönüp karımı ve çocuğumu görmek istiyorum.

Aman tanrım; ay ışığı altında denizin şu ihtişamına bak! Sanki balo için süslenmiş bir kontes… Bu kadar güzel bir şey gördüğümü hatırlayamıyorum. Yıldızlar onun incileri, Ay onun beyaz elbisesi. Kaç adamın ona aşık olduğunu görebiliyorum. Ama onun düzenini biliyorum; güzelden çirkine ani değişimini biliyorum. Ah; dalgaların tatlı hareketleri… Bir kadını oyuncak gibi gösteriyor, karmakarışıklığı en eksantrik kadının bile üstesinden geliyor. Derinliklerini görebilmek isterdim; nasıl hissettiğini, onu aynı zamanda neyin bu kadar güzel ve ölümcül kılabildiğini. O zevk ve acının kaynağını görebilmek ve ellerimin arasına alabilmek isterdim. Aman aman; seyir defterimi çılgınlıklarla doldurdum. İyi bir uykuya ve karımı görmeye ihtiyacım var.

20 Temmuz 2012
Christmas adası açıkları, Kiribati

Korku Hikayeleri – Ana tekneyi tamir ettim ama motordaki bükülmüş şaftı tamir edebilecek bir adam bulamadım. Bu sorunla karşılaştığımda kıyıya yakın olduğum için şükrediyorum. Biri beni bulana kadar günlerce ve istem dışı yüzmek zorunda kaldım. Nihayet bir başkasıyla İngilizce konuşabilmenin zevkine vardım. Yerel bir motelde Riley adında bir adamla tanıştım. İçki için içeri daldım ve misafirperver bir şekilde beni karşıladı. Bir saat kadar sohbet ettik. Batıdaki küçük bir adaya gidiyormuş. Bana “Kıyametten kaçtığını” söyledi. Biraz çatlak olduğunu söyleyebiliriz. Evi hakkında haberler duymuş: California’daki birkaç orman yangını hakkında. Umarım kuzeye de sıçramazlar.

Mayistra yelkeni iyi durumda, GPS çalışıyor ve sonunda rotamı eve çevirdim. Sistemlerde hiçbir sorun yok. İskele sapasağlam. Deniz sakin.

22 Temmuz 2012
Konum: Bilinmiyor

Dışarıda bir şeyler oluyor. Christmas’tan ayrıldıktan sonra GPS cihazım çalışmayı kesti. Bu nedenle geri döndüm. Oysa hasar almış görünmüyordu. Sadece uyduyla bağlantı kuramıyordu. Bir saat boyunca ekranda sadece “Aranıyor…” yazısı verdi. Sinirlendim ve geri döndüm. Yeni bir tane alma umudu ile Christmas’a doğru yol almaya başladım. Ancak ada yakınlarına varır varmaz askeri bir devriye teknesiyle karşılaştım. Bu bir Amerikan teknesiydi. Ancak içinde Amerikalılar değil yerliler vardı. Silah kuşanmışlardı. Bu silahlar haberlerde teröristlerde gördüklerinizden değil, orduda gördüklerinizdendi. Bir şey olmuştu.

Ve adiler gaz maskeleri takıyorlardı. Koca gözlü maskelerle uzaylılara benziyorlardı. Silahlarını bana doğrulttular. Lazer nişanlar alnımda geziniyordu. Hiçbiri tek kelime etmedi. Ellerimi yukarı kaldırıp silahsızlığımı ispatladım.Tek kişilik bir gezideydim; tanrı aşkına! Tahta bacaklı ve göz bantlı lanet bir korsan değildim. Bir süre sonra bir ses çatırdadı “Yaklaşma! Geri dön!” dedi ağır bir aksanla. Bu kadardı. Silahlar kıpırdamadı. Hala alnımı nişanlamış durumdaydılar. Bir GPS için canımdan olacak değildim. Bu nedenle hızla geri döndüm. Arkama dahi bakmadım ve bir saat sonraya kadar olanlar hakkında düşünmedim. Neden bir Amerikan teknesindeydiler? Neden silahlıydılar ve neden gaz maskeleri takıyorlardı?..

Ardından işler iyiden iyiye tuhaflaştı. Sonraki sabah doğuya yöneldim. İyi zaman kazanmıştım. Gece-gündüz dinlemeden, o adilerle arama mesafe koymak için hareket ediyordum. Güneş hayret vericiydi. “Bu çok güzel; aşırı güzel. Bir şeyler yanlış…” diye düşünmeden edemiyordum. Huzursuzluk üzerime çöktü ve bir pelerin gibi asılı kaldı. Christmas’taki olaylar hakkında düşünmemeye çalıştım. Sakinleştikçe bu karşılaşmanın detaylarının uyuşmadığını fark ettim. Bir şeyler oluyordu ve bu iyi değildi.

Ardından gemiyi gördüm ve aklımı başka hiçbir şeye odaklayamadım. Bir duman bulutunun içindeydi. Başta tüm görebildiğim buydu. Sadece ufuktaki bir leke. Keşke bunu ufak bir ada yangınına veya o tür bir şeye yorsaydım ama bir şeyler beni çekiyordu. Kafamın içnde dönüp duran soru işaretleri yerine odaklanacağım yeni bir şeyler vermişti bu karşılaşma bana. Bu nedenle yönümü değiştirdim ve leke büyüdükçe büyüdü. Dumanlar havaya kalkıyordu ve o uğursuz his azalmıyordu.

Dehşet! Evet bu dehşetti… Denizdeyken ironik bir şekilde en korktuğunuz şey ateş oluyordu. Her taraf suydu ama susuzluktan ölebilirdiniz. Bu da öyleydi işte. Her taraf suydu ama hiçbiri ateşleri söndüremiyordu. Yıkılmakta olan iskeledeki kömürleşmiş bir dizi kemikseniz ateşler daha da artıyordu. Bu dehşet önceki olayları unutmama yetti. Karşılaşacağım ölüme kendimi hazırlamam gerekiyordu. Sudaki bir ateş her zaman ölüm demekti çünkü.

Görüş mesafesine geldiğimde bunun bir balıkçı teknesi olduğunu anladım. Yangın balık ağlarından başlamış tırmandıkça tırmanıyordu. Merkezi direk tamamen yıkılmıştı. Güverte adeta bir fırına dönmüştü. Dürbünümden baktım ve güvertede kıvranan bedenleri görünce dehşete düştüm. Karanlık gölgeler büyümekte olan cehennemin arasında kayboluyordu.

Radyomdan sesler duydum. Tekne pruvası bana dönmüş şekilde duruyordu ve kaptanın odasını görebiliyordum. Statik bir radyo dalgası telsizimden geldi. Yerel bir balıkçı korkuyla bağırıyordu. Kelimeleri anlayamıyordum fakat sesindeki umutsuzluğu hissedebiliyordum. Sözcükler olmasa da bıraktıkları izlenim evrenseldir. Bağıran her kimse onun çok korkmuş olduğunu anlayabiliyordum. Kaptanın kamarasını taradım ve içeride bir adam gördüm. Radyodan bağırırken kollarını bana doğru sallıyordu. Cevap vermek için mikrofona uzanmıştım ki ikinci tuhaf şey yaşandı.

Güverteden iki adam koşarak geldi; ikisi de alevler içindeydi. Sırtlarında ve kollarında alevler parlıyordu. Filmlerdeki dublörlere benziyorlardı. Öfkeyle kamaranın kapısına vurmaya başladılar. Radyodaki ses yeni bir tonda çığlık atmaya başladı. Vücudumu titreten anlaşılmaz bir dizi söz… Yalvarıyordu! Evet yalvarıyordu. Onu kurtarmam için yalvarıyordu. Ama ben sadece izledim. Ağzım açık bir şekilde; yanan adamların kapıyı kırıp içeri dalmasını izledim. Radyo sustu ve artık tek duyabildiğim motorumun sesiydi. Korkuyla; yanan adamların, kaptanın üzerine çullanmasını ardından üçünün de görünüşten kaybolmasını izledim. Camlarımdan sadece büyüyen alevlerin dalgaları görülebiliyordu.

Dürbünü bıraktım ve şiddetle başımı salladım. Şimdi bir hayal gibi geliyor tüm bu şeyler. Sanırım yüksek sesle küfür etmiştim. Belki hiçbir şey söylememiştim. Belki de bunların hepsi kafamda olup bitiyordu. Tek hatırladığım şey; dümeni çevirmem ve sıkıca tutunmam oldu. Sonunda arkaya bakma cesaretini gösterdim ve tekrardan bir duman sütunuyla karşılaştım.B ir saat sonra bu leke uçsuz bucaksız denizde kaybolmuştu.

Dışarıda bir şeyler oluyordu. Kötü bir şeyler. Önce silahlar ve şimdi de şu lanet tekne. Adamlar yanıyordu! Şerefsizlerin ateşler içinde olduğunu kafamdan çıkaramıyordum. Sadece eve dönmek istiyordum. Sadece karıma seslenip mutfaktan gelişini görmek ve kendimi onun kollarına bırakmak istiyorum. Onu görmek istiyorum. Karımı istiyorum.

12 Temmuz 2012
Konum: Bilinmiyor

Korku Hikayeleri – Tekneyi gördüğümden beri bildirebileceğim pek bir şey yok. Sadece açık deniz. Ama çok düşündüm. Geçen haftalardaki silahlar ve tekneler aklımdan neredeyse tamamen silinmişti. Sanki birer hatıra gibiydiler. Onları tekrar hatırlamak istediğimde sisin içinde kayboluyordular. Bunun için tıbbi bir terim olmalı değil mi? Belki şok belki başka bir şey. Belki de yeteri kadar akıllı olduğumdan zihnim bu hatıraları yapmam gereken göreve odaklanmam için itekliyordur. Görevim ise bu lanet okyanustan bir an önce kurtulmak.

Başta bu yolculuğa çıkma nedenimi bilmiyordum. Aileme ve dostlarıma aklımı toparlamak için olduğunu söylemiştim. Fakat toparlanmak yerine kafam daha çok karıştı. Evin düşünceleri ile karıştı, karımın geceden geceye yatağımızda yalnız uyuması düşüncesi ile karıştı, kanat çıkarıp ona uçma hayallerim ile karıştı. Neden onu cezalandırmıştım? Neden kendimi cezalandırmıştım?

Hala tam olarak nerede olduğumu öğrenemiyorum. GPS ekranı; onu her açtığımda “Aranıyor…” diye yanmaya devam ediyor. Sekstanttan hiç anlamamıştım; buna rağmen teknede bir tane vardı. Bu lanet şeyi kullanacağım hiç aklıma gelmemişti. Teknolojiye bu yüzden sahiptik. Bu nedenle orada duruyor ve bana nerede olduğumu bildiğini fısıldıyor… Tek yapmam gereken; ona doğru soruyu sormak. Ancak yapamıyorum. Denedim. Haritadaki kaba bir yolu takip etti. Yani nereye gittiğime dair son derece genel bir düşüncem var. Hawaii’yi geçtiğime eminim. Ayın sonuna kadar Amerikan sahillerine varacağımı biliyorum.

Deniz doğaüstü bir şekilde sakin ve gün doğumları da aynı şekilde enteresan. Bazı günler kan kırmızısı suya yansıyor, gökyüzünü ve denizi boyuyor. Bu zamanlarda teknem sanki bir kan denizini arşınlıyormuş gibi duruyor. Başta rahatsız edici olsa da güzelliğini sonradan anladım.

Bu günceyi bir süreliğine ihmal ettim ama bunu her kaydedişimde üzerimdeki yük hafifliyor. Denizi seyretmek veya rüzgarı okumaktan başka yapabilecek bir şeylerimin olması güzel. Erzak stoğum şimdilik iyi durumda. Meyveler bozuldu fakat konserveler bir ay daha yetebilir. Gövde iyi durumda. Ana sancak ve donanımlarım dayanıyor. Eve doğru ilerliyorum.

29 Temmuz 2012
Oregon açıkları

Korku Hikayeleri – Kara! Lanet olası kara! Aman tanrı! Oregon’un çam ağaçlarını göreceğime hiç bu kadar sevineceğimi düşünmemiştim! Nihayet be! Nihayet yuvam! Tanrım, sana şükürler olsun… Dün gördüm; ufukta belli belirsizdi. Kıyıya varmak için çok uzaktım. Bu nedenle geceyi çapalayarak geçirdim. GPS’siz gecede ilerlemek demek kaza demekti. Bu noktada sağlıklı düşünebildiğim için çok mutluyum.

Yaklaştıkça tanıdığım birkaç yeri hemen fark ettim. Eve yarım günden az bir sürede varacağım. Bu gece son konserve bezelyemi yiyeceğim. Yiyecek; sandığımdan az dayandı ve içtiğim su ise damıtılmış deniz suyu. Lakin bu karımı göreceğim anlamına geliyorsa varsın aç kalayım. Eve gireceğim ve adını haykıracağım, mutfaktan gelişini izleyeceğim. Onu kollarımın arasına alacağım ve ayrılmasına izin vermeyeceğim; ta ki o güzel kokusunu alana kadar. Ellerim heyecandan titriyor. Sonunda karımı görebileceğim. Onu tekrar göreceğim…

30 Temmuz 2012
Oregon

Burada bir şey olmuş! Kötü bir şey… Burnt Hill’deki yat iskelesine çapaladım. Üç ay önce ayrıldığım yere… Ama burası hatırladığım gibi değil. İskelenin çoğu aynı; hala tahtalar ve dubalar yerli yerinde. Elimde değil fakat silahlı adamları ve yanan tekneyi düşünüyorum. Çoktan unuttuğum dehşet hissi geri döndü. Ben okyanustayken bir şey olmuştu. Çok kötü bir şey…

Sona gelişimde o kadar heyecanlıydım, o kadar umutluydum ki… Ona şimdi bakmak bir rüyada olduğumu düşündürüyor. Dünkü duygularım gitti; yerini karnımdaki bir hisse bıraktı. Gerginlik?Evet. Korku? Evet. Bulantı? Belki. Sanki yumruk büyüklüğünde bir taş battıkça batıyor. Aklım karışık. Gördüklerimi hala silemiyorum. O bedenleri…

Limana girdiğimde buruk bir duman ve başka bir şeyin kokusu ile karşılaştım. Her tarafımı korku sardı. İlk aklıma gelen yangındı. Karımın yüzü bir anda kafamda belirdi. Paranoya; evim hala yanıyor muydu? Tüm şehir mi bu haldeydi? O iyi miydi? Limana çıktığımda bir balıkçı teknesinin sağlamasına gittiğini gördüm. Yanan güvertelerden duman yükseliyordu. Daha önce karşılaştığım tekne gözlerimin önünde belirdi. Ana liman ve şehir çam ağaçları nedeniyle hala görülemiyordu. Yat limanına yanaştığımda kimsenin orada olmadığını gördüm. Çoğunlukla dolu ve kalabalık olan liman şimdi bomboştu.

Sadece üç tekne vardı. İkisi yanmış, sönüyordu. Aklım çalışmaya devam ediyordu; soru üzerine soru soruyordu ve hiçbirine cevap bulamıyordu. Yanık kokusu hala yerindeydi ama tanımlayamadığım ikinci koku bunun yerini alıyordu. Tekneme bir şeyin çarptığını duydum. Batık teknelerin parçalarını görmeyi bekleyerek suya baktım ancak çok daha kötüsüyle karşılaştım: Cansız bir bedenin gözleriyle. Kalbim küt küt çarpmaya başladı ve ikinci kokunun ne olduğunu anladım! Ölümdü… Çürümüş bedenlerin kokusuydu. Sağıma bakınca daha çoğunu gördüm. Bazıları ters, bazıları düz, bazıları da parçalanmıştı. Her yerdeydiler!

Kustum. Tam dümene. Bacaklarım titrerken safra, göstergeleri örtüyordu. İşte o zaman aklımı hepten yitirdim. Limana yanaştığımı hatırlayamıyorum. Çapayı attığımı az biraz anımsıyorum. Hislerim benim tek izahım. Aklımı tekrar kontrole aldığımda oturuyordum. Terliydim ve midemdeki taş beni aşağı çekiyordu. Sorular sürü halindeydi. Neden herkes ölmüştü? Bunu kim, ne yapmıştı? Burada ne olmuştu?

Sonra karımı hatırladım. Çılgınca üste çıktım. Hislerim geri dönünce durdum. Ağır solumalarım ve suyun rıhtıma vuran sesi dışında bir ses duymadığımı fark ettim. Bir şey… Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum ama bir şey silahımı almama neden oldu. Ve onu aldığımda başka bir şey de durup bunları yazmamı söyledi. Eğer ayrılırsam buraya asla dönemeyeceğim hissi azap belki de. Bir şeyler yazma isteği; sadece aklımda kararlık hale getirmek için değil de bir elveda için… Ne olursa olsun karımı bulacağım…

31 Temmuz 2012
Oregon açıkları

Korku Hikayeleri – Neden yeri ve tarihi yazdığımı bilmiyorum. Artık ne yapacağımı bilmiyorum.. Her şey birbirine girdi. Bazı cevaplar buldum. Hepsi ölmemişti. İnsanlar. Bir şekilde ölü değildiler. Ölü görünüyorlardı, ölü kokuyorlardı ama hareket ediyorlardı, beni kovalıyorlardı. Bazılarının organları yoktu, bazılarının derileri ayrılmıştı. Konuşmuyorlardı; sadece kovalıyorlardı.

Karımı buldum. Sanırım şimdi gerçekten de ölü. Yürüyenlerden değil. Onu vurdum. Beş kere. Kafasından vurana kadar da durmadım. Sonunda ağlamayı bıraktım. Dün gece sanırım. Gerçekten kafam karışık. Beni kovaladılar. Beni yemeye çalıştılar. Eve geldiğimde suratımı ısırmaya çalıştı. Eve geldim ve adını haykırdım. Mutfaktan gelişin gördüm. Onu gördüm; suratının bir kısmı yoktu. Haykırdı ve bana doğru koşmaya başladı. Yüzümü ısırmaya çalıştı. Sonra onu vurdum. Ama o, o değildi. Ölüydü. Güzelim yüzünün parçaları eksikti. Onu vurdum; beş kere. Kafasından vurana kadar da durmadım. Sonra kaçtım. Dahası da geldi. Gerçekten ölü olmayan ölüler beni kovaladılar, çığlıklar attılar. Bazılarının organları yoktu, bazılarının derileri ayrılmıştı.

Sonunda tekneme ulaştım. Tekrar açık denize yöneldim. Okyanusa açıldım. Mermi kutusunu kaybettim. Ama silahta hala bir tane var. Bir saatimi şarjörü açıp çevirmekle geçirdim, sonra kapadım. Mermi hiç tepede durmuyordu. Onu oraya koyacak gücü kendimde de bulamıyordum. Bu yüzden şarjörü çevirip durdum.Sonunda tepede durdu. Ben bunları yazarken silah masada bana bakıyor. Güneş yükseliyor; yine kızıl. Önceki o gün doğumları gibi. İzlemek için güverteye çıkacağım. Okyanusu izleyeceğim; maviden kızıla dönüşünü izleyeceğim, sudan kana dönüşünü izleyeceğim. Benimkini de eklemenin çok da bir şey değiştirmeyeceğini düşünüyorum…

DAHA FAZLA: Korku Hikayeleri

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi – İlk Kurban

Ergenliğe yeni girmiş bir bireyin babasıyla ilk kez kurban kesimine gitmesini anlatan ancak sonu büyük bir sürprizle biten bir korku bilim kurgu hikayesi

Published

on

By

Ergenliğe yeni girmiş bir bireyin babasıyla ilk defa kurban kesimine gitmesini anlatan ancak sonu büyük bir sürprizle biten bir korku bilim kurgu hikayesi…

Korku Hikayeleri – Heyecanla yatağından kalktı. Bugün bayramdı. Kıyafetleri akşamdan hazırlanmış, özenle yatağının başucuna yerleştirilmişti. Sevinçle bayrama özel hazırlanmış yepyeni kıyafetlerine baktı. Neşe içinde koşarak banyoya gitti. Şanslı günündeydi! Banyo boştu. Sıradan günlerde ne zaman sabah banyosu için kapının önüne gelse kilitli bulurdu.

Ablası, okula gitmesi gerektiği için hep erkenden kalkıp, banyoyu işgal ederdi. Bitişiğindeki odada kalan ablasıyla aynı banyoyu paylaşmak işkenceydi. Ablası, ergenliğe yeni girmiş bir genç kız olarak, okuldaki oğlanlara güzel görünmek için olacak ya da rakibelerinden daha havalı görünmek için; oldukça uzun zamanlar geçirirdi banyoda. Eskiden böyle değildi ama. Ergenliğin; büyümekle, yetişkin olmakla ilgili bir safha olduğunu biliyordu da ergenlikte ablasını bu kadar çekilmez yapanın ne olduğundan emin olamamıştı bi’ türlü. Kendisi ergenliğe girdiğinde böyle olmayacaktı. Buna emindi.

Hem ilk defa babasının kendisini kurban kesmeye götüreceği bir bayram sabahına uyanmanın hem de banyoyu boş bulmanın sevinciyle; çabucak çişini yapıp, dişlerini fırçaladı. Başka zaman olsa bunun keyfini çıkarmak, biraz da ablasının, dolu mesaneyle kendisine yaşattıklarını ona yaşatmak için işini uzattıkça uzatmak isteyebilirdi. Ama bugün değil… Bugün babası onu, ilk defa olarak kurban kesmeye götürecekti. Bu; artık büyüyüp, gerçek bir erkek sayıldığına dair ilk işaretti. Babası bu sene, sadece kesimi izleyebilmesi için yanında götürecekti onu. Ama seneye… Seneye; derslerine iyi çalışıp, ödevlerine gereken özeni gösterir ve evdeki bütün sorumluluklarını yerine getirirse belki bir tane de kendisinin kesmesine izin verebileceğini söylemişti. İşte o zaman tam bir erkek sayılacaktı. Gerçek erkek! Bunun için sabırsızlanıyordu.

Banyonun kapısı sabırsızca tekmelenmeye başladığında, ablasının da uyanmış olduğunu anladı. Kapıyı hızla açarak çıktı ve yatağının başucunda kendisini bekleyen bayram kıyafetlerini, alelacele ama yine de büyük bir özenle giymek için koşar adım odasının yolunu tuttu. Giyinmeyi bitirir bitirmezse geniş evlerinin giriş katındaki büyük salona doğru koşturdu. Ebeveynleri de uyanmış, hazırlıklarını çoktan bitirmişlerdi hatta. Normal günlerden birinde olsalardı eğer güne, neşeli ama daha çok da telaşlı bir kahvaltıyla başlayacakları geniş mutfak masasının etrafında buluşurlardı. Ama bugün bayramdı ve bu bayramda; kurban sahiplerinin, kurban etiyle açacakları bir oruç tutmaları adettendi. 

Babası “Seni bu kadar erken hem de kendiliğinden uyanmış olarak görmek gerçekten de ender rastlanan bir durum. Bugün gerçekten de olağanüstü bir gün olmalı” diyerek, şakacıktan takıldı biricik oğluna. Ama o kadar heyecanlıydı ki babasının bu sözlerini ya gerçekten duymadı ya da duymazlıktan gelmeyi yeğleyerek doğruca sadede geldi. Zira babasının sözleri, bir espri olarak dahi pek parlak sayılmazdı. Doğrudan bir cevabı hak etmiyordu. “Ne zaman gidiyoruz baba? Beni de götüreceksin değil mi? Bak söz vermiştin! Unutmadın değil mi?” Oğlunun bu çocukluk heyecanını oldukça sevimli bulan babası “Ağzımızdan çıktıysa söz vermişiz demektir. Hazır mısın bakalım?” diyerek çocuğu yanıtladı. Babası da en az oğlu kadar heyecanlı görünüyordu. Yine ablasını her zaman olduğu gibi beklemeleri gereken zamandan daha uzun bir süre bekledikten sonra; ailece evden çıktılar.

Kesim mahalli, evden çok uzak olmadığı için herhangi bir araca binmek yerine yürüyerek gitmeyi tercih ettiler. Kurban bayramlarında; halkın, bu kutsal etkinliği kolayca gerçekleştirebilmesi için hemen her yerleşim biriminin yakınlarına geçici kesimhaneler kurulurdu. Üç gün boyunca aralıksız hizmet verecekleri festival sona erdiğinde kaldırılır, ilgili alanlar, öncesinde hangi işlev için kullanılıyorduysalar, o işleve geri dönerlerdi. Kurbanları bu modern kesimhanelerde boğazlamak, yasal olarak mecburi değildi ama seçkin aileler tarafından çoğunlukla tercih edilen yöntemdi. Daha az medeni ya da sonradan görme olanlar, evlerinin bahçesinde yahut yol kenarlarında kesmeyi tercih edebiliyorlardı. 

Şükür; kendi ailesi, birden çok kurban kesebilecek olduğu kadar kestikleri kurbanları komşular görsün diye yol kenarlarında boğazlamayacak kadar da zengin ve medeni idi. Kurban kesim alanına doğru acelesiz yürüyüşleri devam ederken tam yeri ve zamanının geldiğini düşünerek, bir süredir kafasını kurcalayan bir meseleyi sormak üzere babasına seslendi: “Baba! Yeni komşularımız dinsiz mi?” “Önce bu fikre ner’den kapıldığını sorabilir miyim?” “Çocukları benimle aynı sınıfta, yan sıramda oturuyor. Aynı zamanda komşumuz da olduğu için ders sonrasında tanışmak, arkadaş olmak için yanına gittim.” “Eee? Anlaşabildiniz mi bari? İyi bi’ çocuk mu?”

“Sanırım öyle. Genelde sessiz. Pek arkadaş edinemiyor ya da daha doğrusu arkadaş edinmeyi pek sevmiyor gibi. Ders aralarında diğerlerine katılmak yerine; tek başına kitap okumayı tercih ediyor…” “Bence bu iyi bir şey… Peki komşularımızın dinsiz olduğunu sana düşündüren nedir?” “Kitap okuması değil tabii ki. Onunla sohbet ederken konuşacak konu bulmak zor. Soru sorduğunda; kısa cümlelerle cevap veriyor çoğunlukla. Ben de konu açmak için bu sene kaç tane kurban keseceklerini sordum. Kesmeyeceklerini çünkü bunun barbarca olduğuna inandıklarını söyledi. Gerçekten de öyle mi baba?” 

Korku Hikayeleri – Babası cevap vermeden önce düşüncelerini toparlamak maksadıyla kısa bir süre duraksadı. Hassas bir konuydu. Kendileri dindar bir aile sayılırlardı ama yobaz, koyu softa da değillerdi. Ayrıca konu salt dini bir mesele değildi. Kurbanın, bulundukları toplumda dini olduğu kadar, toplumsal statü göstergesi olarak da büyük önemi vardı. Bir bayramda Tanrı‘ya ne kadar çok kurban adayabilirsen o kadar zenginsin demekti. Ayrıca o kadar da dindar sayılırdın ki toplumda dindarlık, neredeyse zengin olmak kadar itibar getiren bir sıfattı. Bazı marjinal gruplar, her ne kadar bu kurban olayına karşı çıkıyor olsalar da onların bir önemi yoktu.  Bi’ kere onların hepsi dinsizdi. Dinsiz olmaları, her ne kadar yasalar veya toplum nezdinde suç sayılmasa da itibarlarını artırmadığı da bir gerçekti. 

Ayrıca bu konudaki tezlerinin hepsi de saçmaydı. Çünkü “Kendisine olan sevgilerini kanıtlamaları için kullarından fedakarlık bekleyen ve bunun için de başka canlıların boğazlanmasını emreden bir tanrı, asıl fedakarlığı yapanın kurban kesenler değil de kurbanlıklar olduğunu fark edecek kadar zeki olmalıydı” şeklinde düşünmeleri mantıksızdı. Hem şu da gayet açıktı ki tanrı onları kendi suretinde ve kendisi gibi güçlü yaratmış ve evrendeki her şeyi onlara hizmet etmek için var etmişti. Tanrıyı bizzat gören kimse olmadığı için başkalarını da kendi suretinde yaratıp yaratmadığı konusu binyıllardır ilahiyatçılar arasında tartışma konusu olagelse de bütün ilahiyatçılar, evrenin ve içindeki her şeyin onlara hizmet etmek için var edildiği konusunda hemfikirdiler. 

Zaten bütün canlılarda onlara hizmet etmekle ilgili var olan içgüdünün mevcudiyeti de bu tezi “kepkesin” bir kesinlikle kanıtlıyordu. Ama çocuklarının açık fikirli ve başkalarının inançlarına saygılı, modern bireyler olarak yetişmesini istediği için bütün bunları; oğluna, düşündüğü açıklıkla anlatmamaya karar verdi. Bunun yerine: “Böyle düşündükleri için onları suçlayamazsın. Dinsiz olduklarını iddia etmekse fazla ileri gitmek olur. Ama şurası kesin ki bizler,  nihayetinde etçil yaratıklarız. Yaşamak için bunu yapmaya mecburuz. Dinimiz, bizden zaten yapmamız gerekmeyen bir şeyi istemiyor” dedi. Bu; oğlunun sorusunun tam karşılığı değildi ancak şimdilik idare eder görünüyordu. Sonuçta oğlu daha fazla üstelememiş ve dikkati çoktan başka şeylere kaymıştı bile. Zaten zamane gençlerinin en büyük problemi de buydu. Hiçbir şeye uzun süre odaklanamıyorlardı. Hep şu bilgisayar oyunları yüzünden…

Ailecek çıktıkları evin kapısından itibaren taptaze bir kan ve dışkı kokusu onlara eşlik etmeye başlamıştı. Ve dört bir yandan gelen; kurbanlıkların sevinç dolu çığlıkları. Görgüsüz diğer yan komşuları, kurbanlarını bu yıl da garajda kesmeye karar vermişti belli ki. Garaj kapısının altından oluk oluk kanın yola akışından belliydi. Neyse ki bu sene, en azından; geçen sene olduğu gibi; küçük yaştaki çocukların bu manzarayı görmeleriyle sonuçlanabilecek şekilde, bahçede kesmeye yeltenmemişlerdi. Doğrusu çok uygunsuz bir davranıştı bu. Ama yine de kurban karşıtı diğer kapı komşularının “yapmadığı” şey kadar kötü değildi. Sanki kendileri ot yiyorlardı. Bu ne ikiyüzlü bir kibirlilikti…

On dakika sonra, oturdukları semt için tahsis edilmiş kesim alanına vardılar. Oğlanın gözleri hayretle büyüdü. Demek böyle bir yerdi! Bu kadar geniş bir alana yayılmış olmasını beklemiyordu doğrusu. Aynı anda bu kadar çok insanı da daha önce hiç bir arada görmemişti. Kesilmek için sırasını bekleyen binlerce insan… Aslında onlardan birini yemek masası dışında, canlı ya da tek parça olarak gördüğünü de hatırlamıyordu.

Nasıl olduklarını elbette biliyordu. Okulda; tarih dersinde onlarla ilgili çok şey öğrenmişlerdi. Kafesler arkasında; her cinsten, her boydan, her renkten; kesilmeyi bekleyen binlerce kurbanlık insan vardı. İnsan satıcıları, her sene Dünya’nın dört bir yanından topladıkları yahut bu iş için yetiştirdikleri insanları, kurban pazarlarına naklederek, sene boyunca verdikleri emeğin karşılığını iki üç günde alıyorlardı. 

Çokları, bütün insanların birbirine benzediğini düşünse de o öyle olmadığını görüyordu. Bir kere hepsi aynı renkte değillerdi. Siyah olanları, beyaz olanları, rengi sarı veya kızıla çalanları… Ayrıca cinslerine göre lezzetlerinin de gayet farklı olabileceğini biliyordu. Mesela siyah olanları, diğerlerine nazaran daha az yağlı oluyordu genellikle.

Çoğunlukla gezegenin Kuzey bölgelerinde yetişen beyaz olanları ise daha yağlıydı. Yumuşak olmalarına karşın, siyah olanlar kadar besleyici sayılmıyorlardı diyet uzmanlarınca. Besi insanları da aynı şekilde daha yağlı ve ağır olmalarına karşın, doğal ortamlarından yakalanıp getirilenler kadar lezzetli olamıyorlardı. Artık çok az sayıda kalan, doğal ortamlarından yakalanıp getirilen insanlar, diğerlerine göre daha hareketli ve vahşi oluyorlardı. Onlar daha pahalıydı ayrıca. Ama çoğu kere lezzetleri buna değiyordu.

Korku Hikayeleri – Kafesler arkasında kesim sırasını bekleyen insanların, aslında hangisinin besi, hangisinin doğal olduğunu anlamak da pek zor değildi. Daha uysal olan besiler, çevrelerinde olan bitenlere neredeyse tamamen kayıtsızdılar. İçinde bulundukları kafeslerde; bir yükleme boşaltma kapısı, bir de doğrudan kesim yerine açılan ve yine metal parmaklıklarla kaplı dar birer koridor bulunuyordu genelde.

Sırası gelen insan, kesim alanına alınıyor, tasma ve bilekliklerinin ucunda bulunan zincirler, yerdeki aksama bağlandıktan sonra; makineler marifetiyle; zincirleri yere doğru çekilerek, yatar pozisyonda sabitleniyorlardı. Sadece bir ayakları serbest bırakılan insanlar, yüzleri yana veya yukarı gelecek biçimde yatırılıp, boğazları yarılıyordu. Ancak kafaları hemen koparılıp bedenleriyle ilişkisi kesilmiyordu. Omurilik bağının ölene kadar kopmaması ve beyinlerinin, bütün sinir sinyallerini ölene kadar vücuda gönderebilmesinin sağlanması önemliydi. Çünkü bu esnada salgılanan adrenalinin, eti daha lezzetli yaptığı bilinen bir gerçekti. 

Her ne kadar protest gruplar, bunun barbarca olduğunu savunsalar da rahipler, bu esnada Tanrı‘ya kurban edildiğinin bilincinde olan maktullerin; acı hissetmediği, Tanrı‘nın onlara bu şekilde bir lütufta bulunduğu ve ancak bu şekilde; sadece tanrıya adanan kurbanlıkların alındığı, hayvanlar cennetine gidebilme şansına sahip olabildikleri gerekçesiyle, asıl; onları başka türlü kurban etmenin insafsızlık olduğu konusunda oldukça ısrarcıydılar. Sonuçta merhametli müminler olarak kimsenin cennete girme şansını elinden almak istemezlerdi.

Bu şekilde kesilen insanların tamamen ölmeleri uzun sürebildiğinden dolayı, kesim işlemini hızlandırmak amacıyla; boğazı kesilen insanlar, hemen; baldırlarından geçirilen kancalarla baş aşağı olarak askıya alınır, böylece kanlarının vücutlarından boşalması ve ölmeleri hızlandırılırdı. Çoğu insan, acıdan dolayı tamamen kasıldığı için bu esnada pek çırpınmazdı. Bu yüzden öldü kabul edilip, hemen deri soyulması işlemine geçildiği de olurdu. Derinin canlıyken soyulmasını din adamları pek tasvip etmeseler de söz konusu işlem lezzet açısından elzemdi.

Bütün bu süreçleri metal parmaklıklar arkasından izleyen besi insanlarının çoğu, sanki biraz sonra ölmeyeceklermiş gibi yemek yemeye veya çevrelerindeki dişilere kur yapmaya hatta çiftleşmeye devam ederlerdi. Hepsi çırılçıplak oldukları için bunu anlamak zor değildi. “Bunu niye yapıyorlar?” diye babasına sorma gereği hissetti. Babası, yüzünde hafiften gururlu bir ifadeyle: “Çünkü ilkeller. Eğer bazı marjinal bilim adamlarının iddia ettiği gibi yeterince zeki yaratıklar olsalardı; bizim gibi makineler yoluyla çoğalabilirlerdi. Bilindiği kadarıyla; bizler Ana Gezegen’den ayrılmadan önce bile bu şekilde çoğalıyorduk ki bunun neredeyse beş yüz bin yıl önce olduğunu göz önüne alırsak onların bize kıyasla ne kadar geride olduklarını anlarsın.”

İleride ani bir gürültü ve hareketlenme olunca, konuşmaları yarım kaldı. Kurbanlıklardan biri, biraz sorun çıkarıyor gibi görünüyordu. Ama birkaç dakikalık ekstra bir uğraşın ardından, onu da zincirler yardımıyla sabitleyip, boğazını yardılar. Zaten vahşi olanların çoğu, son ana kadar mücadele ederlerdi. Her ne kadar Tanrı’ya kurban edileceklerinin içgüdüsel olarak bilincinde olan ve bu yüzden aslında çok mutlu olan bu yaratıkların bazılarının, kurban edilmeye giderken bu kadar huysuz olabilmeleri, kafalarda bazı soru işaretleri doğursa da yüksek ilahiyatçılar bunun da açıklamasını gayet sarih şekilde hem de binlerce yıl öncesindan yapmışlardı:

Kurbanın uysallığı kabulüne işaretti. Kurbanlıklar, sahiplerinin niyetine göre; kurban edilişlerinin Tanrı tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dair sezgisel bir ön bilgiye sahiptiler. Kendileri kurban edilerek ölecekleri için kurbanlıklar cennetine, sahiplerinin niyetleri sahih olsun veya olmasın kesin olarak gideceklerdi. Buna duydukları minnet nedeniyle; bazıları, sahiplerini samimiyetlerini gözden geçirebilmeleri ve niyetlerini düzeltebilmeleri gayesiyle bu şekilde uyarmaya çalışırlardı ki düşününce gayet mantıklıydı…

Kurbanlıkların büyük çoğunluğuysa, kesim alanına getirilmelerinden itibaren ya da çoğunlukla kesim sırasına sokulmalarıyla birlikte; kusmaya veya dışkılamaya başlarlardı. Bu; alana kan ve çiğ et kokusuyla yarışan başka bir kokunun yayılmasına sebep oluyordu. Kan ve et kokusu neredeyse standartken, dışkı ve kusmukların kokularının birbirlerinden bu kadar farklı olabilmesi ilginçti doğrusu. 

“Bizimkiler nerede?” diye sordu babasına. “Yetmiş doksandokuz numaralı kafes. Şu an dört numaranın önünde olduğumuza göre; karşı sıraya doğru doksanbeş kafes daha ilerleyeceğiz” diye cevapladı babası da. Neredeyse her yirmi metrede bir kesimin yapılmakta olduğu kafeslerin önünden ağır ağır yürümeye başladılar. Manzara heyecan verici derecede güzeldi. Her yerden oluk oluk kan boşalıyordu. Etçil yaratıklar olarak, onlar için kan kokusundan daha güzel olan tek koku vardı; o da etin kendisi. Ama kanın heyecanı başkaydı. Maksuda ulaşmadan önceki haberci… Tahrik unsuru…. Yaşanacak ziyafetin ön lezzeti…  

Uzayın dört bir yanına yayılmış, dolayısıyla da kültürleri kısmen farklılaşmış ırklarının diğer bazı kolonilerinde kan, başlı başına ayrı bir lezzet unsuru kabul ediliyor, kurbanlar kesilirken şah damarlarından fışkıran taze kanın tek damlasının bile zayi olmaması için özel önlemler alınıyordu. Kendileri kanı pek yiyecek olarak değerlendiren bir koloni değildiler. Sosyologlara göre buna ihtiyaç duyacakları kadar yoğun bir kıtlığı hiç yaşamamış olmalarıydı bunun sebebi. Ana Gezegen’den ayrılan on üç koloni, uzayın altı yönüne dağılmış, her biri başka bölgelerde kaderini aramıştı. 

Korku Hikayeleri – Kendilerinin payına düşen kısım oldukça bereketliydi. Uzayın bu kısmında bolca organik yaşam vardı. Diğer bazılarının kendileri kadar şanslı olmadığı biliniyordu. Daha az besinle yaşamak zorunda olanları, yiyeceklerinin en ufak kırıntılarını bile değerlendirecek çeşitli yöntemler geliştirmişlerdi. Kan beslenmesi de bunun sonucuydu. Bir keresinde otantik bir restoranda ailece katıldıkları bir kutlama yemeğinde pıhtılaştırılmış insan kanının kurutulduktan sonra aromatize edilerek sunulduğu bir tatlı yemişti. Yemek davetini babası vermiş olsaydı tercihleri kesinlikle o tarz bir restoran olmazdı.

O tarz bir tatlıysa menüde asla kendine yer bulamazdı. Ama doğruyu söylemek gerekirse ki hiç de gerekmiyordu hatta babası sorduğunda tam aksini söylemesi olağan bir beklenti dahi olsa; o sevmişti. Babasının kökleşmiş sınıf bilinci; ırklarının avam sayılan belirli kesimlerinin sakil kültürel öğelerini takdir etmesini engelliyordu. Ama o sevmişti. Fırsat bulsa yine yerdi. Daha önce ağızda bu kadar kolay dağılan başka bir tatlı daha yemiş değildi… 

Bütün bunları düşünürken “Büyük Dağılma”nın ne zaman olduğu sorusu geldi aklına. Bunu hazır aklına gelmişken mutlaka babasına sormalıydı çünkü okulda bu konuda kendilerine çok da kesin bilgiler verilmemişti hiç. Sebebiyse; Büyük Dağılma meselesinin, bilimadamlarınca üzerinde kesin uzlaşı sağlanabilen konulardan biri olmayışıydı. Bir sürü farklı tez dolaşıyordu ortalıkta.

İmparatorluğun resmi eğitim politikası, gençleri önyargılardan uzak tutarak yetiştirme hedefinde olduğu için bu tip tartışmalı konularda ya tüm tezlere dengeli biçimde yer verilirdi müfredatta ya da tez sayısı aşırı fazlaysa neredeyse müfredattan tamamen kaldırılarak denge sağlanmaya çalışılırdı. Bu durumda konu ders kitaplarında bir iki üstünkörü genel ifadeyle zikredilerek geçiştirildi. Önemli olan öğrenmek değil öğrenmeyi öğrenmekti. Bu en ideal istemdi. Herkes önemli olan öğrenmek değil, öğrenmeyi öğrenmektir diye düşündüğü sürece; hiçkimse doğru dürüst hiçbir şey öğrenemiyor, böylelikle de politikacı ve din adamlarının imparatorluğu yönetmesi önemli ölçüde kolaylaşıyordu… 

Onun babası farklıydı ama… Babası, hükümetçe Büyük Dağılma konusunu derinlemesine araştırmakla görevlendirilmiş binlerce akademisyenden müteşekkil özel komisyonun kıdemli üyelerindendi. Bu konuda gerçek yahut gerçeğe yakın bir bilgiye sahip biri varsa o da babasıydı. Keza “Büyük dağılma ne zaman oldu baba?” diye öylece soruverdi. Bunun akademisyenler arasında binlerce yıldır önemli bir tartışma konusu olduğunu bilmesine rağmen… Babası da aynı kayıtsızlıkla yanıtladı: “Son verilere göre yaklaşık beş yüz bin yıl kadar önce” “Dünya takvimine göre mi Ana Gezegen takvimine göre mi?” “Bu cevaplaması zor bir soru” diye yanıt verdi babası “Sen, bu gezegende doğan ilk jenerasyondan olduğun için zaman algın ağırlıklı olarak buranın şartlarına göre çalışıyor. Lakin bildiğin gibi Ana Gezegen takvimi, bu gezegenin, kendi güneşi çevresinde yaklaşık olarak beş kere dönmesine yakın bir süreyi bir yıl olarak kabul ediyor. Beş yüz bin yıl derken kast ettiğim tabii ki Ana Gezegen takvimi.  

Biliyorsun ki neredeyse diğer on iki koloninin hemen hepsinin bu takvimin başlangıcı ve yıl ölçütüyle ilgili olarak farklı inanç ve teorileri var.” “Bir yıl bir yıldır ve kesindir. Bu kadar ihtilaf olması sence de saçma değil mi baba?” “Zannettiğin kadar basit değil. On üç koloninin kayıp olan on üçüncüsü hariç hepsi, birbiriyle fiziksel olarak olmasa da iletişim cihazları aracılığıyla her zaman irtibatlı oldu. Ama buna rağmen her koloni, içinde bulunduğu şartların sonucu olarak, çeşitli kültürel değişimler yaşadılar. Bunun olması sosyolojinin değişmez bir kuralı. Düzenli olarak iletişim kurulmasına rağmen dillerimiz bile önemli ölçüde farklılaştı. Takvim konusu da böyle. Kimileri, Ana Gezegen takviminin, gezegen daha yok olmadan evvel kullanılmakta olduğunu, bunun başlangıcının da büyük habercinin doğumu olduğunu savunurken bir kısım diğeri, gezegen çapında yaşanan bir tufanın o devirlerde başlangıç kabul edildiğini ama çoğunluksa, bu takvimin başlangıcının; Ana Gezegen’in yok oluşu olduğu konusunda ısrarcılar.”

“Peki oradan niye ayrıldık?” “Bunu sana okulda öğretmiş olmaları gerekmiyor muydu?” “Baba! Sen de biliyorsun ki bize orada gerçekten olanları değil, olduğunu düşünmemizi istediklerini öğretiyorlar. Resmi Arkeoloji Kurumu Kıdemli Arkeoloğu olarak bu konuda zaten senden yetkin çok az kişi var. Bense senin babam olman ayrıcalığından faydalanarak, gerçeği öğrenmek istiyorum. Gerçek gerçeği!” 

Korku Hikayeleri –  Henüz ergenliğe girmiş bile sayılmayan oğlunun (Ana Gezegen takvimine göre elli yaşını doldurmamış olanlar ergen sayılmıyordu) bu derece entelektüel merakları olmasıyla içten içe gurur duyan babası, bu soruyu samimiyetle yanıtladı: “Sorun aslında tam olarak gezegenin doğal kaynaklarının tükenmesi değildi. Asıl sorun bu kaynak azlığının” (sesini gayrı ihtiyari olarak azaltarak ve oğluna doğru eğilerek) “Anılması yasak günaha yol açmasıydı…”

Duyduğu, çocuğu gerçekten de şaşırtmış aynı oranda da merakını kamçılamıştı. Anılması Yasak Günah, kimsenin aklına onu işlemek gelmesin diye hiçbir zaman dillendirilmezdi. Bu yüzden çoğu kimse onun ne olabileceğine dair en ufak bir sahibi bile değildi. Ama kendisininki gibi yüksek bürokrasi ve akademisyenlerden oluşan ailelerde bazı şeyler daha rahat ifade edilebilirdi. O, Anılması Yasak Günah’ın; kendi ırklarından birinin, herhangi bir şekilde öldürülmesi olduğunu biliyordu. Oğlunun yüzündeki dehşetten, Anılması Yasak Günah’ın ne olduğunu bildiğini anlayan baba, kendine açıklayamadığı bir biçimde bu durumdan da hoşnut olarak açıklamasını sürdürdü:

“Ana Gezegen’de, şimdi ne olduğu unutulmuş bir hastalık yüzünden yiyebileceğimiz canlılar o kadar azalmıştı ki gezegen üzerindeki uluslar, bunları paylaşmak için savaşma noktasına gelmişlerdi. Hatta bazı iddialara göre bu olmuştu. Ama hakim görüşe göre; böyle olmasının önüne geçebilmek gayesiyle, yiyecek kaynağı olacak canlılık sahibi yeni gezegenler bulunması için kolonilerin uzaya dağılmasında gezegen çapında uzlaşma sağlandı. Filolar havalandıktan sonra gezegenin neden infilak ettiğiyse hala muamma.”

Oğlu söylediklerini hazmedebilsin diye bir süre sessiz kaldı. Az önlerindeki bir kafeste, dişi olduğu anlaşılan bir insan, almasınlar diye; muhtemelen yavrusu olan bir diğer insanı dokunaçlarıyla kapsamaya çalışıyordu. Bunu yaparken de çok fazla gürültü çıkarıyorlardı. Kasaplar, en sonunda çareyi ikisinin de kafalarına sert bir cisimle vurarak bayıltmakta buldular. Kesilirken tamamen diri ve uyanık olmaları gerektiği için ayılana kadar beklemeleri gerekecekti şimdi.

Her ne kadar kesim alanının üzeri kapatılmış olsa da dışarıda başlayan yağmur, önce tane tane, kendini pek hissettirmeden, birkaç dakika içinde ise tenteleri dövercesine, kesim alanının üzerine inmeye başladı. Bu; iyiye işaretti. Bir halk inanışına göre; kurbanların kabulüne delalet ediyordu.

Doksandokuz numaralı ahıra vardıklarında, manzara gerçekten de etkileyiciydi. Bu ahırda sadece erkek insanlar vardı. Ve hepsi de kesim alanında bulunanların en cüsselileriydiler. Belli ki hiçbiri çiftlik insanı değildi çünkü hiçbirinin vücudunda yarım gram bile yağ gözükmüyordu. Adeta bedenleri salt kastan oluşuyordu. Lök et. Satıcıları, daha etkileyici görünsünler diye bütün vücutlarını tıraşlayıp, daha da leziz görünmelerini sağlayacak şekilde yağlamıştı. Böylelikle; en ufak hareketlerinde bile vücutlarındaki kaslar kendilerini kımıl kımıl belli ediyor, görenlerin daha şimdiden ağızlarının suyu akıyordu. 

Pazarda satılan en kaliteli, tabii olarak da en pahalı kurbanlıklar buradaydı. İlginç bir şekilde; bu ahırdaki kurbanlıklardan hiçbiri, diğer kafeslerdeki besi insanları gibi uyuşuk, duyarsız olmamasına rağmen gözleri önünde gerçekleşen kesim işlemine de agresif tepkiler vermiyorlardı. Sırası gelen, uysalca kesim alanına ilerliyor ama yere sabitleyen kancalara zincirlendikten sonra ise buraya kadar olan uysallıklarına mugayir şekilde vahşileşiyorlardı.

Çıldırmış gibi zincirlerine asılıp, sanki onları koparıp, kaçmak istercesine güçlerinin sonuna kadar zorluyor, kurbanlıklarının bu sıra dışı saldırganlıklarının kendilerine hiçbir şekilde yönelmediğini bilen kasaplarsa; durup, sadece güçlenin tükenmesini bekliyorlardı. Zincirlenen insan tamamen tükendiğindeyse sadece iki tanesi üzerine yürüyüp, kolaylıkla deviriyor boğazına keskiyi çalıyorlardı. Muhtemelen kesim alanındaki en az yorulan kasaplar bunlardı. İnsanların bazen böyle tuhaf mantıksız tepkileri olabiliyordu ki bu normaldi. Sonuçta zihinsel olarak pek de gelişmiş varlıklar oldukları söylenemezdi. İlkellerdi sonuçta.

Kendi kurbanlıklarını da buradan alabilmiş olmaları, büyük şanstı doğrusu. Bulundukları yer, şehrin sosyetesinin toplanma mekanıydı şu anda adeta. Bunda tabii ki bu ahırda satılan insanların fiyatlarının diğerlerininkilere kıyasla, en az; dört katı pahalı olması birincil etkendi. Doğruyu söylemek gerekirse başkaca da bir etken yoktu. Kendilerinden iki sıra önde bekleyen; şehrin emniyet birimlerinin Başkomiseri, onun arkasındaki ise yerel Mahkeme Başkanı idi.

Kendilerinden hemen sonra alana gelip, arkalarında beklemeye başlayan aile ise sadece şehrin değil tüm koloninin en saygın din adamlarından birinindi. Yaygın nezaket kuralının gereği olarak; hemen arkalarında bekleyen dini lider ve ailesine kendi sıralarını teklif ettiler. Din adamı ve eşi ise tam da kendilerine yakışan bir tevazuyla bu teklifi hemen kabul ettiler. Böyle yaparak onları da şereflendirmiş oldular. 

Korku Hikayeleri – Babası halinden gayet memnun görünüyordu. Babasının kim olduğunu ve neyle ilgilendiğini bilen din adamı, bir kısmını buraya gelirken konuşmuş oldukları; Ana Gezegen’le ilgili son bulgular hakkında babasına bazı sualler sordu. Din adamları nedense bu gibi konularda hep fazla ilgili oluyorlardı. Bekleme süreleri tahmin etiğinden kısa oldu. Seçkin kurbanlık sahiplerini fazla bekletmek istemeyen kasaplar, insanların boğazlarını kestikten hemen sonra, canlarının çıkmasını beklemeden hızlıca çengele asıp, derilerini canlı canlı soyuyorlardı.

Bu manzarayı izlerken, ilk izleniminin hiç de hatalı olmadığını gördü. Kesik boğazlarından, bir yandan hırıltıyla nefes almaya çalışıp, bir yandan da tamamen koparılmayan kafaları nedeniyle; derilerinin soyulmasının müthiş acısını sinir sistemlerinde hisseden kurbanlıklar, rahatsız pozisyonlarının elverdiği kadarıyla çırpınmaya çalışıyorlardı. Büyük bir ustalıkla; neredeyse hiç berelenmeden, tek parça olarak soyulan derilerinin altında gerçekten de gram yağ yoktu. Soyulmuş derilerin altında artık çılgınca seğiren kana bulanmış kaslar, muhteşem birer ziyafet vaat ediyorlardı.

Sıra onlara, dolayısıyla da kendi kurbanlıklarına geldiğinde, aynı sıranın önünde beklemiş veya arkasında beklemekte olan herkesin gözlerindeki haset, nereyse açıkça okunabilecek düzeydeydi. Çünkü aileden zengin olduğu bilinen Belediye Başkanı bile sadece üç kurban kestirirken, bir tek onlar dört tane kestireceklerdi. Ve tüm ahırın en yağız, en diri, en iri kurbanlıkları bunlar olmalıydı. Kurbanlıklarının dördü de birbirinin peşi sıra, bekleme ahırı ile kesim alanı arasındaki dar koridora sokuldular.

İnsanların gayet itaatkar bir şekilde ilerlemeye başlamadan önce, adeta zeki yaratıklarmış gibi çok kısa bir an; birbirinin gözlerinin içine bakmaları, yine o insan türüne özgü anlamsız davranışlardan biri olmalıydı. Zaten bir önemi veya ondan başka kimsenin dikkat ettiği de yoktu. Sadece; nedenini anlayamadığı bir şekilde rahatsız edici bulmuştu bu tuhaf, iletişimsi bakışmaları.

Kurbanlıkların kesim sırası koridorundaki kısa yürüyüşleri sona erdiğinde, en öndekinin zincirleri vuruldu ve zincirler yer kancalarına sabitlendi. Bu işlemden sonra kasaplar, bekledikleri üzere; kurbanlığın sonuçsuz mücadelesine müsaade etmek için hızlıca geri çekildiler. Babasıyla birlikte, adet olduğu üzre; kesim sırasında, kurbanlığın kan sıçrama mesafesinde yerlerini almak için öne doğru ilerlediler.

Kesilen insanların kanından, kurban sahiplerinin vücutlarının çeşitli yerlerine sürülmesi önemli bir adetti. Bunun yaklaşık beş dünya yılına denk gelen bir Ana Gezegen yılı boyunca, kötülüklerden koruduğuna inanılırdı. Yerdeki sabitleme halkalarına bağlanan ilk insan, kendisinden öncekilerin yaptığı gibi zincirleri yukarı doğru gererek olanca gücüyle koparmaya çalışmaya başlamıştı bile. “Aptal insanlar! Eğer yeterince zeki olsalardı, bu zincirlerin kendi dünyalarında bolca bulunan demir gibi dayanıksız metallerden değil, Ana Gezegen’in eğilmez bükülmez üstün çeliğinden yapılmış olduğunu anlar ve kendi anlamsız kuvvetleriyle koparılamayacağını bilirlerdi.”

Zincire vurulan ilk insan bağlarını zorlamaya devam ederken, daha önce olmayan bir şey oldu… Bir sonraki ve belki de tüm kurban pazarının en cüsseli kurbanlığı, ani bir hamleyle yerinden kurtularak, zincirleri zorlayan arkadaşına yardım için onun zincirlerine asılmaya başladı. Bu yardım da bir işe yaramayacaktı ancak… Ancak koparılmaya çalışılanın zincirler değil de kurbanlıkların zincirlerini toprağa sabitlemeye yarayan, beton zemine saplanmış, yaklaşık bir metre uzunluğundaki çivi, yerinden büyük bir hızla fırlayana kadar. 

Bu uzun ve kenarları keskin çivi, iki dev adamın acı gücüyle öyle bir hızla fırlamıştı ki zeminden; o esnada bu çivinin az ötesinde bacaklarını iki yana açmış beklemekte olan kasaplardan biri, jiletle kesilmiş gibi tam ortasından ve aşağıdan yukarıya doğru ikiye bölünmüştü! Sonrasında olanlar o kadar hızlı gelişmişti ki kimsenin aklına durdurmak için bir şeyler yapmak gelebilememişti bile.

Kasabın yarılmasıyla neredeyse eş zamanlı olarak; üçüncü sırada bekleyen kurbanlık, üzerine atıldı ve kasabın kollarından birine sabitlenmiş kilit açıcıyı, tek bir hamlede; kolunu koparmak suretiyle ele geçirdi. İnsanların, ırklarına olan belki de tek üstünlüğü, boylarının, kendilerininkinin iki katı kadar olmasıydı. Bu gezegendeki hakimiyeti bilek güreşiyle değil, üstün teknolojiyle sağlamışlardı sonuçta ve bağlanmamış bir insanla silahsız karşı karşıya gelmek, insanların dünyasında bir insanla bir boğanın çırılçıplak karşı karşıya gelmesine denk sayılabilirdi. 

Korku Hikayeleri – Yere sabitlenmiş çiviyle ilk kasabı yaran insan, vakit geçirmeksizin, elindeki zincir vasıtasıyla bu çiviyi başının üzerinde hızla döndürüp, gerekli ivmeyi kazandıktan sonra, ikinci kasabın da başını uçurdu. Bütün bunlar olurken; kilit açıcıyı elinde tutan insan, kafesteki diğer arkadaşlarını serbest bırakmıştı bile. Yere düşen kasaplardan, kendisine daha yakın olan ikincisinin keskisini ele geçiren o en iri ve olayları başlatmış olanı, bu bıçakla ilk iş; kurbanlara kan sıçrama mesafesinde durması gereken babasını, göğsünden yarmıştı bile. 

Kafesten kurtulan diğer insanlar, yakın çevrede hızlı ve önünde durulamaz bir katliama başladıklarında, babasının cesedinden hıncını almayı bitirmiş olan o devasa yaratık, ayağa kalktı ve onunla göz göze geldi. Daha önce hiç, bir insanla göz göze gelmemişti. Göz teması, kendi kültürlerinde asla ve asla kendinden aşağıda olanlarla kurmaman gereken bir bağ, bir iletişim biçimiydi sonuçta.

Kurban seromonisi başladığında, kurbanlıklar arasındaki göz temasını kendisinden başka kimsenin fark etmemesinin nedeni, meydanda bulunan diğerlerinin, bu kurala büyük bir titizlikle uyuyor olmalarıydı. Öyle ki kimse, bırakın insanlar gibi sadece toplumun beslenme ihtiyacını karşılamaktan başka önemi olmayan ilkel yaratıkları, toplumsal sınıf itibariyle kendisinin altında olanların bile gözlerine bakmazdı. Ama o bakmıştı ve buna şahit olmuştu. Rahatsız olmasının sebebini şimdi anlıyordu. 

O bakışma tamamen zeki yaratıklara özgü bir davranıştı. Bundan da öte; işlemekte olan bir planın sessiz talimatlarını içeriyordu… Bu gerçekten olabilir miydi?!! Gezegene geldiklerinden beri yerkürenin diğer canlıları gibi ilkel ve sadece temel barınma, beslenme, ulaşma teknolojilerini kullanabilecek kadar basit bir zekaya sahip olduklarına inanılan insanlar, düşündüklerinden daha zeki olabilirler miydi? Bakışları, o devasa insanın bakışlarına kilitlenmiş bir şekilde, tüm vücudu dona kaldığında, aklından ilk geçenler bunlar oldu.

Ancak bir önemi yoktu; uyguladığı şiddetin kuvvetinden dolayı nefes nefese kalmış bu ilkel yaratığın gözlerindeki vahşet o denli kuvvetliydi ki daha önce böyle bir şey görmemişti. Bütün vücudu korkuyla hareketsiz kalıp, neredeyse katılaşmasına rağmen, mesane ve bağırsaklarının kendilerini salması doğrusu utanç vericiydi. Tıpkı kurban edilmeden önce bütün dışkı ve idrarlarını dışa salan insan hayvanların durumuna düşmüştü. Duyduğu korku ve utanç o denli büyüktü ki nerdeyse babasının, gözünün önünde katledilişi bile atlamakta mahzur görmediği bir detay haline gelivermişti.

Birazdan aynı akıbeti kendisinin de paylaşacağını hissetmesi, babasının başına gerçekten neler geldiğini fark edebilmesini sağladı. Olaylar birden, şokun etkisiyle zihninin algılamakta olduğu ağır çekim modundan çıkıp, aslında gerçekleşmekte oldukları hıza yaklaşır gibi oldu. Midesinin atağa geçip, sabah yediği ya da belki ömrü boyunca yediği her şeyi bir anda dışarı çıkarmak üzere onu dizlerinin üzerine çökertmesi de bu yüzden olmalıydı. Saçma ve gereksiz de olsa; birden bu halde kendini dışarıdan izler gibi hissetti.

Son anlarında kurbanlıklar bile bu kadar sefil görüyor olamazdı. Öte yandan; kendisi, sadece elli yaşında basit bir yeni ergendi. Bu kadar korkmuş olması mazur görülebilirdi. İlginç olansa; insanın bakışlarının, çok hızlı bir şekilde yumuşamış olmasıydı sanki… Sanki vahşetten; bir an için bile olsa acıma ve tiksinme arasında bir yerlere gidip gelen merhametimsi bir ışık görür gibi oldu o gözlerde. 

Bu gerçekten olabilir miydi? Vahşi bir insan, sırf yetişkin olmadığı ve çok korkmuş göründüğü için kendisini öldürmekten vazgeçmiş olabilir miydi? Yoksa bütün o okullarda, din adamlarının kendilerine öğrettikleri şeyler yanlış olabilir miydi? Bütün bu isyan… Gerçekten oluyor muydu? Yoksa insanlar, evrenlerin onun ırkı uğruna yaratıldığını içgüdüsel olarak bilmiyorlar mıydı? Evrendeki her şeyle birlikte onun ırkına hizmet etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış olduklarını… Bu, ucunda devasa bir çivi olan zincir, kafasını parçalamadan önce aklından geçen son düşünce oldu…

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Diablo Oyun Evreni ve Kısa Korku Filmi Tadındaki Sinematikleri

Diablo Oyun İncelemesi – Oyun evreni ve hikayesi. Oyun senaryosunun bir bütün olarak anlaşılması için gereken tüm bilgiler…

Published

on

By

Diablo Oyun İncelemesi Oyun Evreni

Diablo Oyun İncelemesi – Oyun evreni ve hikayesi. Oyun senaryosunun bir bütün olarak anlaşılması için gereken tüm bilgiler…

Korku ve fantastik temalı oyun severler için tam bir efsane olan Diablo serisinin dördüncü oyununun 2021 yılında piyasaya çıkacağı duyuruldu. Oyunun kısa bir korku hikayesi niteliğindeki sinematik’i kısa süre önce yayınlandı. 

Ancak oyun severlerin çok iyi bildiği gibi oyunun yaratıcısı olan Blizzard, zamanlama konusunda verdiği sözleri tutmakta pek iyi değil. Her ne kadar bizce Diablo IV’ün, her zamanki gibi açıklanan tarihten çok sonra piyasa gireceği kesin gibi olsa da kısa korku hikayesi kıvamındaki yaklaşık 10. uzunluğundaki sinematiği kesinlikle izleme değer.  

Oyunun Hikayesi – Diablo Oyun Evreni

Oyun severlerin gayet aşina olduğu bir hikaye olmasına rağmen yeni başlayanlar için çok keyifli bir fantastik korku senaryosu keyfi vereceğini düşündüğümüz için oyunun hikayesini sizlerle paylaşmak istiyoruz… 

Cennet ve Cehennem Arasındaki Kadim Savaş

Kadim Cennet ve Cehennem arasında Düzen ve Kaos uğruna verilen savaşın ne zaman başladığı bilinmez. Tıpkı uğruna savaştıkları kavramlar gibi asla birbirine üstün gelemeyen bu iki taraftan çatlak sesler çıkması hiç gecikmez. Cennet‘i yöneten Melekler Konseyi’nin bir üyesi olan Inarius, savaşın bir yere varmayacağını düşünür ve kendisi gibi düşünenleri aramaya başlar. Şaşırtıcı olan, Inarius en büyük desteği Cehennem çukurlarından görür. Mephisto adlı iblisin kızı olan Lilith, Inarius‘un saflarına katılır.

Sanctuary’nin Keşfi

Inarius ve Lilith kendileri gibi düşünen melek ve iblisleri yanlarına alarak Cennet ve Cehennem arasındaki savaştan kaçarlar. Inarius, Büyük Karanlık adını verdikleri sonsuzlukta kendilerine barış içinde yaşayacak bir yer aramaya başlar ve Sanctuary‘yi keşfeder. Sanctuary, melek ve iblislerin daha önce görmediği zenginliklere sahip bir dünyadır. Inarius, Worldstone isimli dev kristali yaratır ve böylece Cennet ve Cehennem‘le Sanctuary arasında görünmez bir kalkan oluşturur. 

Nephalem Irkının Doğuşu

Burada uzun süre Melek ve İblisler barış içinde yaşar ve bir süre sonra çiftleşerek ilk nesil insanları yani Nephalem soyunu yaratırlar. Ancak Nephalemlerin büyük güç potansiyeli olan bir ırk olduğu çok geçmeden ortaya çıkar. Sanctuary‘deki dengeler bu keşifle birlikte altüst olur. Birbirine delicesine aşık Inarus ve Lilith birbirlerine ters düşer. 

Inarius onların yok edilmesi gerektiğini savunur; Lilith ise dengeleri değiştiren bu varlıkların Cennet ve Cehennem‘i işgal ederek bütün savaşlara son verebilecek bir silah olabileceğini söyler. Inarus inatla Nephalem soyunu küçük görür ve onların yok edilmesini ister. Lilith, Inarus‘u terk edip kendi Nephalem ordusunu kurmaya başlar. Inarus bunu bir ihanet olarak algılar. Lilith‘i Büyük Karanlık’a sürgüne yollar. Bu olaydan hemen sonra birçok nephalem öldürülür. Inarius‘un oğlu Rathma ve Bul-Kalos gibi nephalemler Inarus‘un gazabından kurtulur.

Rathma ve Bul-Kalos daha sonra Trag’Oul adlı bir ejderha ile karşılaşırlar. Sanctuary‘nin koruyucusu olduğunu söyleyen Trag’Oul; Sanctuary‘nin çocukları olarak gördüğü ikiliye kendi güçlerinin evreni değiştireceğini söyler ve ortadan kaybolur. Inarius, geride kalan Nephalemleri kontrol altında tutmak için Worldstone aracılığıyla bütün Nephalem soyunun gücünü kendisi için kullanmaya başlar ve onların mutlak tanrısı olur.

Günah Savaşı

Zaman geçer ve Cehennem çukurlarını mutlak bir güçle yöneten üç kardeş Mephisto, Baal ve Diablo Sanctuary’yi keşfeder. Bu Cehennem‘in aradığı fırsattır: Cennet‘le olan savaşta dengeleri bozacak bir güç, yeni bir savaş alanı. Sanctuary‘ye gitmek istediklerinde bunu başaramazlar. Worldstone‘dan habersiz olsalar da Mephisto bir şekilde oğlu Lucion‘u Sanctuary‘ye göndermeyi başarır. Nephalemlerin kılığına giren Lucion, Triune adı verdiği dini kurar ve Nephalemleri kendi tarafına çekmeye başlar.

Inarius bunu fark ettiğinde tanrısal güçlerini kullanarak ortaya bazı mucizeler çıkartır ve Cathedral of Light adlı dini kurar. Kendini de peygamber ilan eder. Ardından Triune’yle Cathedral of Light gizli bir savaşa tutuşur. Ancak savaş beklendiği gibi gitmez ve Nephalem‘lerin kararsız ve ilgisiz tutumlarından dolayı savaşta kimse birbirine üstün çıkamaz. Ancak bu durum Lilith‘in sürgünden geri dönmesiyle değişir.

Lilith, kendine dünya üzerinde bir maşa ararken, direkt olarak kendi ve Inarius‘ın saf kan soyundan gelen birisini bulur: Uldyssian. Uldyssian bir çiftçi olarak sürdürdüğü yaşamında ailesini bir salgına kurban etmiştir ve inancını sorgulayan birisi olarak ne Triune ne de Cathedral of Light’ın misyonerlerine güvenmektedir. Lilith, bir komplo kurarak önce Uldyssian’a kendi güçlerinin bir parçasını verir. Bu yüzden Uldyssian bir kavgada kontrolü dışında birçok Triune ve Cathedral of Light misyonerini öldürür. Gücünden ve farklı olduğundan dolayı Seram sakinleri tarafından avlanmaya başlayan Uldyssian daha sonra kardeşi Mendeln ve arkadaşlarıyla birlikte buradan kaçar.

Bu arada Lilith, Uldyssian’a yaklaşan herkese büyü güçleri vermeye başlar. Önce arkadaşları ve sonra da Mendeln’e verilen güçleri gören Sanctuary sakinleri; Uldyssian’ı bir peygamber olarak görüp ona tapınmaya başlar. Edyrem dini bu şekilde kurulmuş olur.

Bu olayla Lilith hem Inarus’un, hem de Triune’nin başındaki Mephisto‘nun oğlu Lucion’un dikkatini çeker. Lucion, Uldyssian’ı öldürmeye karar verir. Bu arada Lilith ve Inarius’un oğlu Rathma ortaya çıkarak Uldyssian’ın saflarına katılır. Mendeln’e mentor olan Rathma daha sonra Trag’Oul’lun yaşam ve ölüm arasındaki dengeyi koruyan öğütlerini Mendeln’e öğretir. Böylece ilk Necromancer doğmuş olur.

Lilith Worldstone aracılığıyla her geçen gün Inarus’un artan gücünün durdurulması için Uldyssian’ı Worldstone’un bulunduğu Arreat dağına yönlendirir. Uldyssian burada Worldstone’u koruyan Bul-Kalos’la karşılaşır. Buradaki savaş sonucunda Bul-Kalos yenilir ancak Uldyssian onu öldürmez. Bul-Kalos, Rathma’yla birlikte Worldstone tapınağına girmesi için Uldyssian’a izin verir. Trag’Oul bu arada Rathma’ya Worldstone’un güçlerinden ve Lilith‘in planını ortaya çıkartır.

Rathma, Uldyssian’a Worldstone’u anlatır ve onu yok etmek yerine değiştirmeyi önerir. Uldyssian Worldstone’u onarılamaz şekilde değiştirdiğinde Nephalemler tekrar gerçek güçlerine kavuşmaya başlar. Ancak bilmediği şey Worldstone’un Sanctuary üzerine kurduğu koruyucu kalkanının Nephalem gücünden de beslendiğidir. Bu güç olmadığından koruyucu kalkan da ortadan kalkar.

Inarus bu olaydan habersiz, en güçlü savaşçısı Gamuel’i onu öldürmesi için gönderir. Bu plan başarısız olur ve Uldyssian Cathedral of Light’ı hedefine alır. Diablo Sanctuary’ye girmeyi başarır ve Inarius’a birlikte çalışırlarsa Uldyssian’ı yok edebileceklerini söyler. Inarius kabul eder.

Bu arada Cennet ve Cehennem savaşında Diablo‘nun ortadan kaybolduğunu fark eden Inarius’un kardeşi olan Tyrael, Büyük Karanlıkta Sanctuary’yi bulur. Tyrael hemen Cennet‘e geri döner ve Melekler Konseyini Sanctuary hakkında uyarır. Kadim Cennet, Meleklerin saf kanının iblis kanıyla kirlenmesinin sonucu olan Nephalemleri ve dolayısıyla Sanctuary’yi yok etmek için ordularını gönderir. Trag’Oul buna karşılık Sanctuary’yi meleklere karşı savunmaya başlar.

Bu arada Inarus ve Diablo Uldyssian’ı avlamaya başlarlar. Diablo Mendeln’le kapışır. Inarius ise Uldyssian’a ulaştığında tanrısal güçlere ulaşmış bu iki varlık birbirleriyle savaşmaya başlar. Onlar savaştıkça Sanctuary’de korkunç depremler ve doğa olayları yaşanmaya başlar. Yeryüzü şekilleri değişir. Bu öylesine şiddetli bir savaştır ki, Mendeln’le savaşan Diablo bile yardım için Cenennem‘e kaçar. Trag’Oul Cennet ordusunu daha fazla oyalayamaz ve aradan çekilir. Cennet ordusu Sanctuary’yi işgal eder.

Uldyssian Worldstone’un değiştirdiğinden beri güçlenmeye devam etmektedir. Trag’Oul Uldyssian’ın Sanctuary’nin son şansı olduğuna inandığından ötürü ona Worldstone’un Inarius’la olan bağlantısını ortaya çıkartır. Uldyssian Worldstone ile Inarus’un bağını koparır ve kolaylıkla Inarus’u yener. Melekler Konseyi Inarus’u teslim alır. Bunun hemen ardından zayıf düşmüş olan Uldyssian kaçarken Tyrael tarafından fark edilir. Tyrael Uldyssian’ın kendi gücünden beslenen kelepçeler yapar ve onu hapseder.

Bu olaylardan sonra Cehennem Orduları da Sanctuary’ye gelir ve Kadim Cennet ordularıyla savaşmaya başlar. Bu savaşa Günah Savaşı adı verilir. Üç taraflı olarak Cennet, Cehennem ve Nephalemler savaşır ve Nephalem’ler tarihindeki ikinci soykırımı yaşar. Bu olayları izleyen Uldyssian kelepçelerinden kurtulmanın bir yolunu bulur ve savaşın durmasını ister. Ancak Uldyssian o kadar çok güçlenmiştir ki, sadece istemesiyle zamanı durdurur. Uldyssian önce Cennet ve Cehennem güçleri Sanctuary’den kovar. Ardından da Sanctuary’yi eski haline getirmeye başlar. Ancak Sanctuary oldukça hasar görmüştür ve Uldyssian kurtarmaya çalıştıkça daha büyük hasarlar verir.

Trag’Oul, Uldyssian’a kendisini gösterir ve ona doğa üstü güçlerinin aslında onun kontrolü dışında Sanctuary’yi bir hastalık gibi kapladığını anlatır. Uldyssian buradan gitmelidir, ama nereye? Uldyssian Cennet veya Cehennem‘in bir seçenek olmadığını ve tereddütsüz bir şekilde büyük karanlığa hapsedilmek istediğini söyler. Tyrael ise Sanctuary’ye geri dönmüş olayları izlemektedir. Uldyssian ve Trag’Oul Sanctuary’den Büyük Karanlık’a gider ve Uldyssian sonsuz hapsine başlar. Tyrael kendisini kurban eden bu Uldyssian’ın türünün aslında kötülük kadar iyilik de yapabileceğinin farkına varır.

Günah Savaşı Sonrasında Yaşananlar

Savaşın sonrasında Cennet ve Cehennem ortak karar vermek amacıyla toplanır. Melekler Konseyi ve Cehennem‘in temsilcisi Mephisto arasında bir görüşme yapılır. Cennet Sanctuary’nin yok edilmesini isteyen tavrını sürdürürken, Tyrael Sanctuary’nin kurtarılması gerektiğini söyleyerek Melekler Konseyi’ni oylamaya çağırır. Oylamanın sonucunda Imperius adlı melek dışında bütün melekler Sanctuary’nin yaşamasını ister. Mephisto ise bu kararın Cehennemin çıkarına olduğundan olaya karışmaz.

Cennet ve Cehennem arasındaki bir anlaşmayla Sanctuary’nin Nephalem ya da İnsan soyuna ait olduğu karara bağlanır. İnsanlar artık kendi kaderini kendisi çizecektir. Mephisto, bu anlaşma karşılığında Inarus’u kölesi yapmak ister ve Melekler Konseyi bunu kabul eder. Mephisto‘nun neden Inarus’u istediği halen bilinmemektedir. Lilith ise ortadan kaybolur.

Cennet ve Cehennem bundan sonra Sanctuary’yi Günah Savaşı’ndan önceki zamanlara geri götürür ve bütün Nephalemlerin hafızalarını siler. Triune ve Cathedral Light ortadan kaldırılır. Uldyssian hiç doğmaz. Worldstone ise Inarius’un ilk yaptığı şekliyle Arreat Dağında tekrar yaratılmış olur ama tek bir farkla: İnsanlar asla gerçek güçlerine kavuşamasın diye Worldstone gücü kendisinde toplayacaktır. Böylece Günah Savaşı son bulur.

Diablo Serisinin Olay Akışı 

Yukarıdaki oyun evreninde geçen olayların, oyun akışı içinde daha iyi anlaşılabilmesi için oyunun seri olarak bütün bölümlerinin akışına ise ayrı ayrı bakmakta fayda var. Diablo I-II-III serisinin konusunu anlamanız ve oyundan daha fazla zevk almanız için 

Diablo 1

“Sanctuary” teknolojik olarak orta çağ zamanlarına denk gelen ancak mistik özellikleri de barındıran bir dünya. Oyunu oynamak için seçtiğimiz bir kahramanı yönlendiriyoruz. Diablo Cennet ve Cehennem arasındaki ütopik bir savaş olan “Günah Savaşı” ve bu savaşın bir tarafı olan Cehennem’deki olayların dünyaya sıçraması ile ilgili olayları anlatıyor. Cennet’in tüm varlıklara düzen ve disiplinin, Cehenem’in ise onlar yerine kaosun hüküm sürmesi gerektiği anlayışı yüzünden başlayan savaş gökyüzündeki en eski yıldızdan bile daha öncesine dayanmaktadır. 

Cehennem’in Efendileri

Diablo oyun evreninde Cehennem 7 Büyük İblis tarafından yönetiliyor. Bunların üçü , üç temel kötülük ve Cehennem’in yöneticileri olarak öne çıkıyorlar. En küçükleri olmasına rağmen liderleri ve en güçlüsü Diablo (Dehşetin Efendisi), Baal (Yıkımın Efendisi) ve en büyükleri Mephisto (Nefretin Efendisi). 

Onlardan sonra yine büyük güçlere sahip 4 iblis Azmodan (Günahların Efendisi) Belial (Yalanların Efendisi) Andariel (Izdırap Bakiresi) ve Duriel (Acının Efendisi) sıralanıyor. Normalde ölümlü dünya ile ilgili olmayan bu savaş Cehennem’de dönen bir entrika ve ardından gelen bir devrim ile ölümlü topraklara sıçrıyor. Büyük Sürgün olarak adlandırılan bu olayda 3 kardeş onlara karşı diğer 4 yönetici iblisin önderliğinde birleşen tüm Cehennem güçleri tarafından Cehennem’den sürülüyorlar. Kötülüklerine ve savaşlarına dünyaya sürülmeleri engel olmayan 3 Kardeş, Günah Savaşı‘na yeni bir boyut katıyor; İnsanlar. Taraf seçme özgürlüğünü elinde tutan tek varlık olan insanlar, her iki tarafta da kendilerine müttefikler buluyorlar.

Baş melek Tyrael’in önderliğinde, politik ve ideolojik farklılıklarını bir yana koyarak birleşen büyücü klanları, Horadrim adında bir birlik oluşturuyorlar. Bu insanların Günah Savaşı‘nda yarattığı en büyük değişimlerden biri oluyor. Tyrael’in Horadrim’e verdiği, iblisleri hapsetme gücüne sahip olan “ruhtaşları” ile Horadrim avına başlıyor. Gayet iyi bir iş çıkaran ve iblis avlamakta uzman olan Horadrim, hemen 3 iblis kardeşin peşine düşüyor.

Önce Mephisto yakalanıyor ve ruhu taşa hapsedilip, Zakarum Kilisesinin korumasına bırakılıyor. Baal, Horadrim’in önde gelenlerinden Tal-Rasha’nın önderliğindeki bir grup ile Lut Gholein civarında karşılaşıyor. Baal “Ruhtaşını”nı parçalama başarısını gösterse de parçalardan biri kalbine saplanan Tal-Rasha kendini feda ederek, kendisiyle beraber Baal‘i de Lut Gholein’in sıcak kumları altına hapsediyor. Bir şekilde Horadrim’den sürekli kaçmayı başaran küçük kardeş Diablo, batıya; Khanduras’a doğru çekiliyor. Onu Jered Cain ve bir grup Horadrim , uzun süre izini sürdükten sonra yakalıyor, ruhunu taşa hapsedip, unutulmuş bir kilisenin derinliklerine gömüyorlar. 

Horadrim iblis yakalamaktaki başarısını, “Ruhtaşları”nın saklandığı yeri korumakta gösteremiyor. İblislerin yakalanması ile zamanla birbirlerine düşen büyücü klanları dağılıyor. Önce başlarında onları koruyan kalmıyor, sonra böyle bir tehlikenin bile varlığı unutuluyor. Böylece Horadrim dağılmışken, Cennet’in yolundan sapan melek Izual’ın da yardımıyla ilk serbest kalan Mephisto oluyor. Mephisto, Zakarum’un gardiyanlığından kurtulduğu gibi Zakarum düzenini etkileyerek ele geçiriyor. İblisin oyunlarına gelmeyen tek Zakarum rahibi Khalim de yolundan çekilince Mephisto hemen kardeşlerini kurtarmak için harekete geçiyor. Rahiplerinden biri olan Lazarus’u Khanduras’a götürüyor.

Lazarus Khanduras’ta her şeyden habersiz bir şekilde, kendi krallığını ilan etmiş ve eski bir katedrali kendine saray bellemiş olan Leoric’in yanına sızıyor. Katedralin derinliklerinde taşın içinde uyuyan Diablo ile bağlantıya geçen Lazarus, şeytanın dünyada vücut bulabilmesi için çalışmalara başlıyor. Horadrim ile yaptığı ve hapis olduğu durumdan dolayı zayıf olan Diablo, ele geçirmek için ilk denediği kişi olan Leoric’te, başarısız oluyor. İblise direnebilen Leoric bu zorlu savaştan ağır yaralarla çıkıyor ama akıl sağlığını yitiriyor. 

Bunun üzerine Lazarus Diablo’nun yerleşmesi için kralın oğlu Albrecht’i kaçırıyor. Oğlunun yokluğundan kendi adamlarını suçlu tutan Leoric, deli haliyle gerçekleri göremiyor ve bundan sorumlu tuttuğu Lachdanan’a adamlarını saldırtıyor. Lachdanan kralın askerlerini ve en sonunda aslında sonuna kadar sadık oluğu delirmiş kralını öldürüyor. Albrecht’i ele geçiren ve kendi şekline dönüşen Diablo, son kardeşi Baal‘i kurtarmak için çalışmalara başlıyor. Tam da bu sırada uzun zaman önce Tristram’dan ayrılmış bir gezgin, eski şehrine geri dönüyor…

Diablo II

Diablo kahraman bir savaşçı tarafından öldürülmüş ve Ruhtaşı (Soulstone) sökülüp alınmıştır. Savaşçı güçlü iradesiyle Diablo‘yu kendi bedeninde hapsedebileceğini düşünür. Böylece Ruhtaşını kendi vücuduna yerleştirir. Fakat gün geçtikçe savaşçının da aklı karışmaktadır, iradesi günden güne zayıflar.

Bir gece kontrolünü kaybeder ve Tristram’a yaratıklar saldırarak herkesi katleder. Aynı gece savaşçı ortadan kaybolur. Bu katliam ve yıkımdan sadece iki kişi kurtulur. Biri korkuyla kendini savaşçının hizmetine adayan Marius’dur. Sağ kalan diğer kişi ise eski Horadrim üyesi olan yaşlı Deckard Cain’dir. Bu karanlık zamanda bir kahraman belirir ve Deckard Cain’i tutsak tutulduğu Tristram’dan kurtarır. Cain ona savaşçıdan bahseder ve birlikte onu öldürmek için savaşçının peşine düşerler. Böylece doğuya yolcukları başlar.

Oyun sinematik – baal’in Ruhtaşı’nı Marius’tan Alışı

Çölü geçerek Lut-Gholein’e varırlar. Fakat savaşçı onlardan daha önce buraya gelmiştir. Amacı küçük kardeş Baal‘ı kurtarmaktır. Tal-Rasha’nın mezarında artık değişim geçirmeye de başlamış olan savaşçı giderek Diablo‘ya dönüşür. Marius’la birlikte mezarın içlerine kadar ilerlerler. Baal‘ı bulduklarında onları orada bekleyen bir kişi daha olduğunu fark ederler. Bu kişi Başmelek Tyrael’den başkası değildir. Tyrael Diablo‘ya saldırarak onu engellemeye çalışır fakat dünya işlerine müdahale etmesi yasak olduğundan onu öldüremez. 

Bu arada Marius yavaşça artık dönüşüm geçirmiş olan Baal‘e yaklaşır. Baal Marius’tan yardım istemektedir ve Marius uzanarak Ruhtaşı’nı Tal-Rasha’nın bedeninden çıkarır. Baal‘ı tutsak eden büyü artık kalkmıştır. Tyrael Marius’un düşüncelerine girerek ona yaptığı aptallığın dünyaya yıkım getireceğini söyler.

Marius’un Ruhtaşı’nı Tal Rasha’nın bedeninden çıkarışı

Bunu telafi etmenin tek yolu Hellforge giderek Ruhtaşı’nı yok etmesidir. Marius oradan kaçarak uzaklaşır fakat Tyrael kaçamaz. İki kardeş Tyrael’i yakalayarak Tal-Rasha’nın mezarına kapatır ve Kurast limanına doğru yola çıkarlar. 

Marius ise gizlice onların peşinden gider. Kahramanımız mezara girerek Tyrael’i kurtarır ve ondan Diablo‘nun nereye gittiğini öğrenir. Böylece Cain’le birlikte Kurast limanına varırlar. Zakarum’da büyük kardeşleri Mephisto‘yu kurtaran Diablo ve Baal, onunla güçlerini birleştirerek Cehennem’e bir kapı açarlar. Artık savaşçı tamamen Diablo olmuştur. Kapıdan geçerek Cehennem’e gider. 

Mephisto, diablo ve baal’in cehennemin kapılarını açışı

Marius tüm bu olanları gördükten sonra kapıdan geçmeye korkar ve Ruhtaşı’nı alarak oradan kaçar. Kahramanımız ise Zakarum kilisesinin derinlerine kadar Diablo’yu kovalar. Fakat Mephisto Zakarum kilisesinde saklanmaktadır ve öldürülüp Ruhtaşı alınacaktır. Daha sonra geçitten geçen kahramanımız Diablo‘yu bulup öldürür. Böylece Diablo’nun ve Mephisto‘un ruhtaşları Hellforge’da yok edilir. Geriye sadece Baal kalmıştır.

Baal kardeşlerinin yanından ayrıldığından beri gizlenerek kendi Ruhtaşı’nı arar. Bunun için öncelikle Marius’u bulması gerekmektedir. Baal‘ın ruhtaşıyla kaçtığından beri Marius’un hayatı altüst olmuştur. Her şeyini kaybetmiş giderek paranoyak ve saplantılı bir hale gelmiştir. Sonunda bir akıl hastanesine düşer. Baal Marius’u burada bularak onu kandırır. Tyrael kılığında gelerek Marius’tan tüm hikayeyi dinler. Sonunda yok etme bahanesiyle kendi Ruhtaşı’nı ister. Marius ona güvenerek “Halime bak Tyrael, bu taş benim felaketim oldu” der ve yanında taşıdığı Ruhtaşı’nı ona verir. 

Ruhtaşı’nı alan Baal gerçek yüzünü gösterir ama artık çok geçtir. Bu defa Marius yaptığı hatayı canıyla öder. Bir yangınla her şey küle dönüşür, arkasında kanıt bırakmayan Baal ortadan kaybolur.

Baal Ruhtaşı’nı güvenceye aldıktan sonra saklanır ve kendine bir ordu kurmaya başlar. Bu orduyla barbarların şehri Harrogath’a saldırır. İki ordu Arreat platolarında karşı karşıya gelir. Baal‘ın amacı Arreat dağındaki Dünyataşı’nı (Worldstone) ele geçirmektir. Savaş sırasında Baal Dünyataşı’na ulaşır ve etkisi altına almaya çalışırken öldürülür fakat Dünyataşı’nı da etkilemeyi başarmıştır. Tyrael’in onu yok etmekten başka çaresi kalmaz. Kılıcını çekip çekip Dünyataşı’na doğru fırlatır. Dünyataşı binlerce parçaya ayrılırken tüm Harrogath sarsılır ve Arreat dağı ikiye bölünür.

Diablo III

Dünyataşı’nı yok eden Tyrael ortadan kaybolur. Diablo, Mephisto ve Baal olarak adlandırılan 3 büyük iblisin Ruhtaşları yok edileli 20 yıl olmuştur. Artık her şey unutulmaya yüz tutmuş ve insanlar gündelik yaşamlarına gömülmüşken Cennet ve Cehennem arasında bir savaş başlar. İki taraf da birbirine son sürat saldırır. Bu arada Dünya’da da garip şeyler olmaya başlamıştır. Sebepsiz ölümler ve açıklanamaz olaylar eskileri yaşamış ve görmüş olan birini şüpheye düşürür. 

Deckard Cain tüm bunları araştırmak için yeniden Tristram’a gelir. Başka bir iblisin dünyaya geldiğini düşünen Cain Tristram Katedralinin yıkıntıları arasında ipuçları arar. Bu sırada Cennet ve Cehennem arasındaki savaş iyice kızışır ve Diablo’nun savaşı ölümlüler dünyasına sıçrar. Gökyüzünden ateş ve dumanlar içinde bir meteor düşer ve insanları dehşete düşürür. Sanctuary’nin bir çok yerinden insanlar ve kahramanlar bu garip olayları araştırmak için Tristrama gelirler. İşaretler açıktır. Diablo bir kez daha dünyaya gelmiştir.

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Deliliğin Dağlarında – H.P. Lovecraft

H.P. Lovecraft’ın “Deliliğin Dağlarında” isimli uzun hikayesi…

Published

on

By

H.P. Lovecraft - Deliliğin Dağlarında - 1 Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft’ın “Deliliğin Dağlarında” isimli uzun hikayesi… Uzun bir hikaye olduğu için pek çok okurumuzun da sevdiği şekilde “arkası yarın” şeklinde parça parça yayınlayacağız. Kısa süre içinde de tamamlamış olacağız…

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 1

Bilim adamlarının önerilerini dinlemeyi, niyeyse, reddetmiş olmaları yüzünden konuşmak zorunda kaldım. Büyük çapta fosil araştırması yapmak ve eski buz örtüsünü tabanına kadar delip eritmek amacıyla Antarktika’ya yapılması tasarlanan sefere karşı çıkış nedenlerimi istemeye istemeye anlatıyorum. Uyarılarım boşa gidebileceği için de oldukça gönülsüz yapıyorum bunu.

Açıklamak zorunda olduğum gerçeklerden kaçınılmaz olarak kuşku duyulacaktır ama abartılı ve inanılmaz görünen şeyleri çıkaracak olsaydım, geriye pek bir şey kalmazdı. Şimdiye kadar herkesten gizlenen hava ve yer fotoğrafları bana arka çıkar nitelikteler çünkü bunlar lanet okutacak kadar canlı ve açıklayıcı resimler. Yine de sahtekârlık sanatında ulaşılan düzeyin yüksekliği yüzünden bunlardan da kuşkulanılacaktır. Mürekkeple yapılmış çizimler bir sahtekârlık olarak alaya alınacak olsa da tuhaf teknikleri sanat uzmanlarının dikkatini çekecek ve onları şaşırtacaktır.

Bir yandan, sunduğum verileri, verilerin kendi iğrenç inandırıcılıklarıyla ya da ta başlangıç dönemlerine ait son derece şaşırtıcı bazı efsanelerin ışığında tartabilecek kadar bağımsız düşünebilen, öte yandan keşif dünyasını genel olarak bu delilik dağları bölgesine yapılması düşünülen aceleci ve aşırı ihtiraslı bir geziden caydıracak kadar etkili birkaç önde gelen bilim adamının yargı ve değerlendirmelerine güvenmek zorundayım sonunda.

Benim ve arkadaşlarım gibi küçük bir üniversiteye bağlı, pek fazla tanınmayan insanların böylesine son derece acayip ve tartışmaya oldukça açık konularda etkili olma şanslarının pek bulunmayışı, ne yazık ki gerçek. Ayrıca asıl önem taşıyan konularda kelimenin tam anlamıyla bir uzman olmayışımız da aleyhimize bir durum yaratıyor.

Bir jeolog olarak Miskatonic Üniversitesi Keşif Heyetine başkanlık etmedeki tek amacım, mühendislik bölümümüzden Profesör Frank H. Pabodie tarafından tasarımlanan olağanüstü sondaj makinesi yardımıyla Antarktika Kıtası‘nın çeşitli bölgelerinin derinliklerinden kaya ve toprak numuneleri toplamaktı.

Bundan başka herhangi bir alanda öncü olma isteğim yoktu; ama bu yeni mekanik aygıtın daha önceden araştırılmış hatlar boyunca çeşitli noktalarda kullanılmasının alışılageldik numune alma yöntemleriyle bugüne kadar elde edilememiş yeni malzemeleri günışığına çıkaracağını umuyordum. Kamuoyunun raporlarımızdan bildiği gibi, Pabodie’nin sondaj cihazı; halifliği, kolay taşınabilirliği ve çok farklı sertliklerdeki katmanlarla çabucak başa çıkmak üzere alışılmış artezyen delik açma ilkesini küçük dairesel kaya matkabı ilkesiyle birleştirme yeteneği bakımlarından eşsizdi ve bu alanda devrim sayılırdı. Çelik uç, eklemlenebilen çubuklar, benzin motoru, açılır kapanır ahşap iskele, dinamitleme donanımı, kablolar, döküntü temizleme burgusu, üç yüz metre derinliğe kadar ulaşan yüz yirmi yedi milimetre çapında bir deliğe yetecek kadar boru parçaları ve gerekli aksesuarın tamamı, yedişer köpekli üç kızağın taşıyabileceğinden fazla bir yük oluşturmuyordu. Bu, metal nesnelerin çoğunun yapımında kullanılan özel bir alüminyum alaşımı sayesinde mümkün olmuştu.

Antarktika düzlüklerinde çok yükseklerde uçmak üzere özel olarak tasarımlanmış ve Pabodie tarafından geliştirilen yakıt ısıtma ve hızlı ateşleme cihazlarıyla donatılmış dört büyük Dornier uçağı bütün keşif ekibimizi büyük buz bariyerinin kıyısındaki bir üsten, kıtanın iç bölgelerinde uygun noktalara taşıyacak ve bundan sonrası için yeterli sayıda köpekten yararlanacaktık.

Bir Antarktika mevsiminin – kesinlikle gerekli olursa daha uzun bir süre de olabilirdi – izin verdiği ölçüde büyük bir alanı incelemeyi planlamıştık. Daha çok Ross Denizi’nin güneyindeki sıradağlarda ve düzlüklerde, daha önce Shackleton, Amundsen, Scott ve Byrd tarafından değişik ölçülerde keşfedilmiş bölgelerde çalışacaktık. Kampımızı uçaklarla, jeolojik bakımdan anlamlı sayılabilecek uzaklıklara sık sık taşıyarak, özellikle daha önce çok sınırlı sayıda numunenin elde edilebildiği Prekambriyen katmanlardan benzeri görülmemiş miktarda malzeme kazıp çıkarmayı umuyorduk.

Fosil içeren üst kaya tabakalarından da mümkün olduğu kadar çok çeşitli numune toplamak istiyorduk çünkü, bu çıplak buz ve ölüm krallığının başlangıç dönemi yaşam tarihinin, dünyanın geçmişi konusundaki bilgilerimiiz açısından önemi çok büyüktü.

Antarktika kıtasının bir zamanlar ılımlı, hatta tropikal olduğu, zengin bitki örtüsünden ve hayvanlarından geriye yalnızca likenlerin, bazı deniz dibi bitkilerinin, eklembacaklılardan bazı örümcek ve akrepler ile kuzey kıyılarının penguenlerinin kaldığı herkesin bildiği bir şey. Biz bu bilgiyi çeşitlilik, doğruluk ve ayrıntılar bakımından genişletmeyi umuyorduk. Açtığımız bir sondaj deliğinde fosil izine rastladığımızda, uygun boyut ve durumda numuneler elde edebilmek için patlatarak deliği genişletecektik.

Derinlikleri, üstteki toprak ya da kaya tabakasının vereceği ümide göre değişecek olan sondajlarımızı sadece toprağın buzla örtülü olmadığı ya da tamamen örtülü olmadığı yerlerde yapacaktık; alçak kesimlerin üzeri üç dört kilometre kalınlığında sert bir buz tabakasıyla kaplı olduğundan, burası, ister istemez yamaçlar ve sırtlar olacaktı. Her ne kadar, Pabodie, sık aralıklarla delinmiş deliklere bakır elektrotlar daldırıp, benzinle çalışan bir dinamodan sağlanan elektrik akımıyla belli bir buz alanını eritecek bir plan geliştirmişse de hatırı sayılır kalınlıklarda buz tabakalarını delmekle zamanımızı harcayamazdık.

Antarktika’dan dönüşümüzden beri yaptığım uyarılara rağmen, önümüzdeki günlerde yapılacak olan Starkweather – Moore Keşif ekibinin uygulama niyetinde olduğu plan, bizim keşif gezimizde denenmenin dışında hayata geçirilmeyen işte bu plandı.

Kamuoyu Miskatonic Keşif gezisinden, Arkham Aduertiser ve Associated Press’e sık sık gönderdiğimiz telsiz mesajları ve Pabodie ile benim daha sonra yazdığımız makaleler yoluyla haberdar oldu. Ekibimiz, yedisi yüksek lisans öğrencisi, dokuzu usta teknisyen on altı yardımcıyla, Üniversite’den dört kişiden oluşuyordu: Mühendislik bölümünden Pabodie, biyoloji bölümünden Lake, fizik bölümünden —aynı zamanda meteorolog da olan- Atwood ve jeoloji bölümünü temsilen, ekibin sözde başkanı olan ben. Bu on altı kişiden on ikisi birinci sınıf pilot, ikisi dışında hepsi uzman telsiz operatörüydü. Sekizi, tıpkı Pabodie, Atwood ve benim gibi pusula ve sekstant kullanarak gemi yönetmeyi biliyordu. Bunlara ilâveten, elbette iki gemimiz -buz koşullarına karşı takviye edilmiş ve yardımcı buhara sahip, ahşap, eski balina avı gemileri- tam mürettebat hazırdı.

Birkaç özel katılımcının yardımıyla Nathaniel Derby Pickman Vakfı seferin giderlerini karşılıyordu; bu yüzden, büyük ölçüde reklamı yapılmamış olsa da hazırlıklarımız neredeyse eksiksiz tamamlanmıştı. Köpekler, kızaklar,, kamp malzemeleri ve beş uçağımızın monte edilmemiş parçalarının Boston’da teslimatı yapılarak gemilere yüklenmişti. Özel amacımız için mükemmel bir şekilde donatılmıştık ve erzak, beslenme rejimi, nakliye, kamp kurma konularına ilişkin bütün meselelerde bizden çok kısa bir süre önce benzer bir sefere çıkan olağanüstü başarılı öncellerimizin mükemmel deneylerinden yararlandık.Bizim seferimizin kapsamlı olmasına karşın dünya çatında genel olarak bu kadar az dikkat çekmesine neden olan ise öncellerimizin alışılmadık sayısı ve ünleriydi.

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 2

Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylasının daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Gazetelerin yazdığı gibi 2 Eylül 1930’da Boston limanından yelken açtık. Sahil boyunca bir rota tutturup yavaş yavaş güneye indik. Panama Kanalı’ndan geçerek Samoa Adalarında ve Tasmanya’nın Hobart limanında durduk. Son ihtiyaçlarımızı karşıladık. Keşif ekibimizden hiç kimse daha önce kutup bölgesinde bulunmamıştı. Bu sebeple hepimiz büyük ölçüde gemi kaptanlarımıza güveniyorduk.

Medeni dünyayı ardımızda bıraktığımız ölçüde, güneş her geçen gün kuzeyde daha alçaktan battı ve ufkun üzerinde git gide daha çok kaldı. Yaklaşık 62 Güney Enlemi’nde ilk buzdağlarımızı gördük. 20 Ekim’de şanına yaraşır tuhaflıkta törenlerle Güney Kutup Dairesi’ne girmeden önce buz sahasıyla başımız oldukça belaya girmişti.

Tropiklerdeki uzun yolculuğumuzdan sonra sıcaklığın düşmesi beni oldukça rahatsız ettiyse de kendimi çok daha büyük güçlüklerle karşılaşmaya hazırladım. Birçok defalar ilginç atmosfer olaylarıyla adeta büyülendim. Bu olaylar arasında; uzaklardaki buzdağlarının hayal edilemez kozmik şatoların mazgallı siperlerine dönüştüğü çok çarpıcı ve çok canlı bir serap da vardı.

Allahtan ki çok fazla yoğun ve kalın olmayan buz sahasında zorla kendimize yol açarak 67 Güney enlemi, 175 Doğu boylamında yeniden açık sulara kavuştuk. 26 Ekim sabahı güneyde kara bir görünüp bir kaybolmaya başladı ve öğleye kalmadan hepimiz, önümüzdeki bütün manzarayı kaplayan, dorukları karla kaplı yüce bir dağ silsilesini seyrediyor olmanın heyecanıyla titriyorduk. 

Sonunda, bilinmeyen kıtanın ve onun gizemli donmuş ölüm dünyasının bir ileri karakoluyla karşılaşmıştık. Bu dorukların, Ross tarafından keşfedilen Admiralty Sıradağları olduğu belliydi ve artık bize düşen görev Adare Burnu’nu dönüp, Victoria Toprakları’nın doğu kıyıları boyunca aşağıya inerek 77“ 9’ Güney enleminde McMurdo Koyu kıyılarında, Erebus Volkanı eteklerinde kurmayı düşündüğümüz üssümüze ulaşmaktı.

Yolculuğun son ayağı oldukça renkli ve hayal gücünü kışkırtır nitelikteydi. Öğlenin alçak kuzey güneşi ya da geceyarısının ufku sıyıran daha da alçak güney güneşi; puslu, kızılımsı ışınlarını beyaz karların, mavimsi buzun, yol yol olmuş suların ve açığa çıkmış kapkara granit yamaçların üzerine dökerken, batı yönünde uzakta beliren gizemli çıplak doruklar aslında olduklarından daha kocaman ve korkunç görünüyordu. Issız dorukların arasından, bazı bilinçaltı anılar yüzünden rahatsız edici, hatta düpedüz korkunç bulduğum, geniş bir yelpazeye yayılan notalarıyla ritmi çılgın ve yarı bilinçli bir müziği akla getiren soğuk Antarktika rüzgârı öfkeyle kesik kesik esiyordu. 

Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylası‘nın daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Kasım’ın 7’sinde batıya doğru uzanan sıradağlar geçici olarak gözden kaybolurken Franklin Adası’nı geçtik ve ertesi gün, gerisinde uzanan Pany Dağları ile Ross Adası’ndaki Erebus ve Terror Dağları’nın sivri tepelerini uzaktan seçtik. Şimdi, Cluebec’in kayalık uçurumları gibi altmış metreye kadar dimdik yükselen buz bariyerinin alçak, beyaz hattı doğuya doğru uzanıyor ve güneye doğru olan yolculuğumuzun sona erdiğine işaret ediyordu.

Öğleden sonra Mc Murdo Koyu’na girerek başı dumanlı Erebus Dağı’nın rüzgâr almayan tarafında, açıkta demirledik. Maden cürufu kaplı zirvesi, üç bin sekiz yüz yetmiş metreyi aşan yüksekliğiyle, kutsal Fujiyama, Japonya’da basılmış bir resmi gibi doğu göğünde yükselirken, öte yanında sönmüş bir yanardağ olan Terror Dağı üç bin üç yüz yirmi metrelik yüksekliğiyle beyaz bir hayalet gibi dikiliyordu.

Erebus’tan zaman zaman dumanlar püskürüyordu. Araştırma görevlilerinden biri (Danforth adında çok zeki bir genç) karlı yamacındaki lava benzeyen şeyi göstererek, 1840’ta keşfedilen bu dağın, yedi yıl sonra aşağıdaki satırları yazmış olan Poe’nun esin kaynağı olmasından kuşkulanılamayacağı yorumunu yaptı:

O uzak Kutup diyarında
Yaanek’ten aşağı dur durak bilmeden akan
Kuzey kutbu krallığında
Yaanek’ten aşağı dökülürken inleyen kükürtlü lavlar.

Danforth, acayip öyküler okumayı tutkuyla seven biriydi ve durmadan Poe’dan söz ederdi. Poe’nun tek uzun öyküsü olan tedirgin edici ve şaşırtıcı Arthur Gordon Pym’indeki Antarktika manzaraları nedeniyle söyledikleri benim de ilgimi çekmişti. Çıplak kıyıda ve daha gerideki yüksek buz bariyerinin üzerinde sayısız tuhaf görünüşlü penguen ciyak ciyak bağırarak yüzgeçlerini çırparken, çok sayıda şişman ayıbalığının suda yüzdüğü ya da yavaş yavaş sürüklenen kocaman buz kekleri üzerine sere serpe uzanmış olduğu görülüyordu.

Ayın 9’u sabahı, geceyarısını biraz geçe, küçük kayıklarla güç bela Ross Adası’na çıktık. Varagele düzeneğiyle yüklerimizi boşaltmak üzere her gemiden kıyıya halatlar çektik. Bizden önceki Scott ve Shackleton keşif ekipleri de tam olarak bu noktada karaya ayak basmış olmakla birlikte, Antarktika toprağındaki ilk adımlarımızdan edindiğimiz izlenimler çok kuvvetli ve karmaşıktı. 

Volkanın eteklerindeki donmuş sahilde kurduğumuz kamp geçiciydi. Karargâhımız Arkham adlı gemimizdi. Bütün delme cihazlarımızı, köpekleri, kızakları, çadırları, erzakı, benzin depolarını, buz eritme deney cihazını, yer ve hava fotoğraf makinelerini, uçak parçalarını ve kıta içerisinde gidebileceğimiz her yerden -uçaktakiler dışında— Arkham’daki büyük cihazla iletişim kurabilecek kapasitedeki taşınabilir üç küçük telsiz cihazı da dahil diğer bütün aksesuarı karaya çıkardık.

Geminin dış dünyayla iletişim kuran cihazı, basın raporlarını Arkham Aduertiser’ın Kingsport Head, Massachusetts’deki güçlü telsiz istasyonuna yollayacaktı. Çalışmamızı bir kutup yazı içinde tamamlamayı umuyorduk ama bunun mümkün olmayacağı görülürse, gelecek yazın erzağını getirmek üzere Miskatonic’i sular donmadan kuzeye gönderecek, kışı Arkham’da geçirecektik.

Gazetelerin zaten yazmış bulunduğu ilk işlerimizden; Erebus Dağı’na tırmanışımızdan; Ross Adası’nın birçok yerinde yaptığımız başarılı sondajlardan, Pabodie’nin cihazının en sert kaya katmanlarını bile olağanüstü bir hızla delmiş olduğundan; küçük buz eritme cihazını denemek amacıyla kullanışımızdan; kızaklar ve erzakımızla büyük bariyere yaptığımız tehlikeli tırmanıştan ve bariyerin üstündeki kampta beş uçağımızı monte edişimizden söz etmemin gereği yok. 

Kara ekibimizin (20 insan ve 55 Alaska kızak köpeği) sağlığı mükemmel durumdaydı ama elbette ki o ana kadar gerçekten öldürücü soğuklarla ya da kasırgalarla da karşılaşmamıştık. Hava sıcaklığı çoğu zaman eksi 4 ilâ 7 derece arasındaydı. New England’da yaşadığımız kışlar nedeniyle bu soğuğa alışkındık. Buz bariyeri üzerindeki kampımız tam anlamıyla sürekli bir kamp değildi. Benzin, erzak, dinamit ve diğer malzemeleri depolamak amacıyla kurmuştuk. Gerçek keşif malzemelerini taşımak için uçaklardan sadece dördünü kullanmamız yeterliydi. Beşinci uçağı, keşif uçaklarını yitirmemiz halinde Arkham’dan bize ulaşılabilsin diye bir pilot ve gemi mürettebatından iki kişiyle beraber malzeme deposunda bırakmıştık. 

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 3

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı.

Daha sonra uçakları araç gereç taşımada kullanmadığımızda, bir ikisini bu depoyla Beardmore Buzulu’nun 600 – 700 mil güneyindeki yüksek bir yaylada kurulacak olan ikinci sürekli kamp arasında gidip gelmede kullanacaktık. Hemen hemen herkesin ağız birliğiyle anlattığı, yayladan aşağı doğru esen korkunç rüzgârlara rağmen tasarruf yapmak ve daha verimli çalışabilmek amacıyla ara üsler kurmaktan vazgeçtik.

Telsiz raporları, 21 Kasım günü, batısında çok büyük yükseltilerin yer aldığı uçsuz bucaksız şelfbuzu üzerinde uçuş filomuzun hiç durmadan yaptığı dört saatlik nefes kesici uçuştan ve motorlarımızın sesiyle yankılanan akıl sır ermez sessizliklerden söz ediyordu. Rüzgâr önemli bir sorun yaratmadı. Karşılaştığımız yoğun siste yön belirten radyo alıcılarımızın büyük yararını gördük.

83. ve 84. enlemler arasında bir yerlerde çok yüksek dağlar bir hayal gibi belirdiğinde, dünyanın en büyük vadi buzulu olan Beardmore buzuluna ulaşmış olduğumuz ve donmuş denizin yerini artık çatık kaşlı ve dağlık bir kıyı şeridine bıraktığını biliyorduk. Nihayet, en güneyin milyarlarca yıldır ölü dünyasına giriyorduk ve daha bunun bilincine yeni varmıştık ki doğu yönünde 4500 metreyi aşan yüksekliğiyle dimdik göğe yükselen Nansen Dağı’nın doruklarını uzaktan gördük.

86“ 7′ Enlemi ve 174“ 23’ Doğu Boylamı’nda buzul üzerinde güney üssümüzü başarıyla kurmamız, kızaklarla ve kısa uçuşlarla ulaştığımız çeşitli yerlerde olağanüstü bir hız ve verimle sondajlar yapıp kayaları patlatmamız, tıpkı 13-15 Aralık tarihlerinde Pabodie’nin iki araştırma görevlisiyle -Gedney ve Carroll- beraber Nansen Dağı’na yaptıkları çetin ve başarılı tırmanış gibi tarihi ilgilendiren konulardır.

Deniz seviyesinden yaklaşık olarak iki bin altı yüz metre yüksekteydik ve deney niteliğindeki sondajlar kaya ve toprağın bazı noktalarda sadece üç dört metre kalınlığında bir kar ve buz tabakası altında olduğunu gösterdiğinde, küçük eritme cihazından büyük ölçüde yararlandık ve daha önce hiçbir kâşifin cevher numunesi almayı aklından bile geçirmemiş olduğu birçok yerde delikler açıp, patlatmalar yaptık. 

Bu şekilde elde ettiğimiz Prekambriyen devre ait granit ve kumtaşı numuneleri, bu yaylanın kıtanın batıya doğru uzanan büyük bölümüyle aynı yapıda ama Güney Amerika’nın aşağılarına düşen ve doğuya doğru uzanan kısmından oldukça farklı yapıda olduğu yönündeki inancımızı doğruladı. O zamanlar, Byrd’ün, varsayımı çürütmüş olmasına karşın, kıtanın iki ayrı kara parçasından oluştuğunu ve küçük olanın diğerinden donmuş Ross ve Weddell Denizleriyle ayrılmış olduğunu düşünüyorduk. 

Niteliği sondajla anlaşıldıktan sonra dinamitle patlatılıp, keskiyle kırılan bazı kum taşlarında bazı çok ilginç fosil izlerine ve fosillere; en başta da eğrelti otları, deniz yosunları, trilobitler, deniz laleleri ile linguellan ve karındanbacaklılar sınıfından bazı yumuşakçalara rastladık. Bunların tümü de bölgenin çok çok eski dönemlerinin tarihi açısından son derece önemli görünüyordu.

Ayrıca, patlatılış derin bir delikten çıkarılan ve Lake’in birleştirmeyi başardığı üç arduvaz parçası üzerinde, yol yol çizgili, eni en geniş yerinde otuz santimetreyi bulan üçgen biçimi tuhaf bir iz vardı. Bu parçaları Kraliçe Alexandra Sıradağları’nın batısında ve yakınlarında bir yerde yaptığımız  sondajlardan elde etmiştik ve Lake, bir biyolog olarak taşlar üzerindeki garip işaretleri alışılmadık ölçüde şaşırtıcı ve kışkırtıcı buluyordu. 

Oysa bir jeolog olarak benim gözümde bunlar, rüzgâr veya suyun tortul kayaçlarda bıraktığı sıradan izlerden başka bir şey değildi. Arduvaz, tortul bir tabakanın basınç altında kalarak başkalaşmasından başka bir şey olmadığına ve basınç da zaten mevcut olan izleri çarpıtabileceğine göre, bu çizgili yapıda şaşılacak bir şey görmüyordum.

6 Ocak 1931’de, Lake, Pabodie Danforth ve daha başka altı yüksek lisans öğrencisiyle dört teknisyen ve ben, büyük uçaklardan ikisiyle tam Güney Kutbu’nun üzerinden uçarken ansızın çıkan ama Allahtan tam bir fırtınaya dönüşmeyen kuvvetli bir rüzgâr bizi alçalmaya zorladı. Gazetelerin yazdığı gibi bu uçuş, daha önceki kâşiflerin ulaşamadıkları bölgelerde yeni topoğrafik özellikler görmek amacıyla yaptığımız birkaç gözlem uçuşundan biriydi. İlk uçuşlarımız, deniz yolculuğumuz sırasında tanık olduğumuz son derece inanılmaz ve aldatıcı kutup manzaralarına benzer manzaralar görmemize olanak sağladıysa da, bu bakımdan bir düş kırıklığı olmuştu. 

Uzak dağlar gökyüzünde büyülü kentler gibi yüzüyor ve geceyarısının iyice alçalmış güneşinin sihriyle bazen bütün beyaz dünya, Dunsanyvari düşlerin ve cüretli beklentilerin altın, gümüş ve kızıl renkli ülkelerine dönüşüyordu. Bulutlu günlerde, karla kaplı toprakların, ufku ayırt edilemeyen, gizemli yanardöner bir boşluk halinde gökyüzüyle birleşmesi yüzünden uçmakta zorlanıyorduk. Sonunda, dört keşif uçağımızla beş yüz mil doğuya uçarak, yanlış bir inanışla kıtanın küçük kara kütlesi sandığımız bölgesine yeni bir üs kurma yönündeki ilk planımızı uygulamaya karar verdik. Oradan elde edilecek jeolojik numuneler, karşılaştırma bakımından cazip olabilirdi. 

Sağlıktan yana şu ana kadar bir sorun yaşamamıştık. Limon suyu, genellikle konserve ve tuzlanmış yiyeceklerden olan beslenme rejimimizi gayet iyi dengeliyordu ve genellikle sıfırın üzerinde seyreden sıcaklıklar, bizi, en kalın kürklerimizi giymek zorunda bırakmıyordu. Şimdi yaz ortasındaydık. Elimizi çabuk tutar ve iyi çalışırsak, işi marta kadar tamamlayabilir, uzun Antarktika gecesinde çetin bir kış geçirmekten kurtulabilirdik.

Batıdan doğru birkaç şiddetli kasırga üzerimize çullandıysa da, Atwood’un uçaklar için ilkel korunaklar, büyük kar bloklarından rüzgâra karşı engeller kurmadaki ve esas kamp binalarını karla berkitmedeki becerisi sayesinde önemli bir zarara uğramadan bunları atlatabildik. Şansımızın hep yaver gitmesinde neredeyse tekinsiz bir şeyler vardı.

Dış dünya elbetteki programımızdan haberdardı ve yeni üssümüze taşınmadan önce Lake’in tuhaf ve dediğim dedik bir inatla batıya -daha doğrusu kuzey batıya- doğru bir keşif gezisine çıkmakta ısrar ettiğini biliyordu. Besbelli, arduvaz üzerindeki üçgen çizgili işaretler konusunda epeyce kafa patlatmış, doğa ve jeolojik devirlere ilişkin bu arduvazlarda okuduğu çelişkiler merakını bilediğinden, bu parçaların ortaya çıkarıldığı, batıya doğru uzanan topraklarda daha fazla sondaj ve patlatma yapma arzusuna kapılmıştı.

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı. Oysa ki bu izleri taşıyan – gerçekte Prekambriyen değilse, Kambriyen – kayaların yaşı, bırakınız evrimleşmiş bir organik yaşamı, tek hücreli ya da en fazla trilobit aşamasından yukarı bir yaşamın varlığını olanaksızlaştırıyordu. Üzerlerindeki tuhaf işaretlerle bu kayaların yaşı 500 milyonla bir milyar yıl arasında olmalıydı.

Devamı yakında…

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Sahipli Define

İki arkadaşın, beraberlerine aldıkları bir hoca ile cinler tarafından sahiplenilmiş bir defineyi ele geçirmek için yaptıkları ve bu süreçte başlarına gelen korkunç olaylar.

Published

on

By

Korku Hikayesi - Sahipli Define - Yaşanmış Cin Hikayesi - Harita

İki arkadaşın, beraberlerine aldıkları bir hoca ile cinler tarafından sahiplenilmiş bir defineyi ele geçirmek için yaptıkları ve bu süreçte başlarına gelen korkunç olaylar.

Bir gün arkadaşlarla kahvede otururken muhabbet defineden açıldı. Arkadaş başladı söylenmeye “Beyler bir define yeri var. Altın olduğunu söyledi tanıdık ama sahipliymiş. Giden kişi geri dönemiyormuş.” dedi. Ben de içimden “Ulan!” dedim “Git; sen bulursun bu defineyi. Köşeyi dönersin.” dedim. Korkmazdım öyle şeylerden pek.

Orası Sahipli

“Ben gitmem oraya. Orası sahipli ama istersen sana yer, adres verebilirim.”

Sohbet muhabbet bitti. Bu define işini söyleyen kişi, kahveden çıktı. Ben de peşinden çıktım. Hemen tuttum kolundan “Şu define işinde ciddi misin? Benim paraya ihtiyacım var. Beraber gidelim; yarı yarıya bölüşürüz parayı.” dedim. Adam gözlerimin içine baktı “Ben gitmem oraya. Orası sahipli ama istersen sana yer, adres verebilirim. Yarın gidip bi’ bakarsın. Bakmadan hemen karar verme.” dedi.

Adamın tip de biraz ürkütücü. Yüzünde, yanağında çizik var, gözlerinin altı morarmış. Biraz da kaçık gibi… Her neyse; ben bundan adresi aldım. Sabah olunca çıktım yola. Verdiği adrese gittim. Mağara gibi bir yer. İçeriden baykuş sesleri filan geliyor. Tenha yer; insan yaşamıyor. Tam içeriye girerken omzumdan birisi beni tuttu. Arkama döndüm. Sakallı bir dede “Evladım nereye böyle sabahın bi’ vakti?” dedi. 

“Sanki akşam girilir buraya” dedim içimden. Sonra “Dede burda bi’ define varmış; geleyim bakayım dedim.” dedim. Dede “Girme oraya evladım sakın. Orası sahipli. Giren çıkamıyor. Çıkan da deli oluyor. Aklın varsa girme.” dedi. Ben de dedeye “Kaybedecek bir şeyim olmadığını” söyledim ve girdim.

Siyah Bir Şey Gördüm

Yüzü gözükmüyordu. Gölgesi de yoktu. Birden korkunç bir çığlık attı. Çığlığı duyar duymaz arkamı dönüp koşmaya başladım. 

Her yer kapkaranlık… Yanımda fener vardı; çıkardım. Etrafa bakıyorum. İleride lambalar gözüktü. İçimden “İyi bari, demek ki harbiden önceden giren olmuş buraya.” dedim. Yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Ben ilerledikçe lambalar yanıp sönmeye başladı. İleride tek bir ışık yanıp sönmüyordu. Orada siyah bir şey gördüm. Yüzü gözükmüyordu. Gölgesi de yoktu. Birden korkunç bir çığlık attı. Çığlığı duyar duymaz arkamı dönüp koşmaya başladım. 

Çığlık sesi ben koşarken yankılanıyordu. Bu ses bir insana ait olabilir miydi bilmiyordum. Kendimi zar zor dışarı attım. Dede yine karşımdaydı. Bu sefer biraz öfkeliydi. Bana “Ben sana oraya girmemeni söylemiştim. Eğer gireceksen de yanında bir hoca bulunsun!” dedi. Bu fikir aklıma yatmıştı. Dedeye bir şey demeden arabaya bindim; kahveye geçtim. Adam yine oradaydı. Kahveye girdiğim gibi yanıma geldi. 

Gülerek “N’oldu? Kararlı mısın bu işte?” dedi. Ben de “Yarın hocayla gidicem. Oraya tek başıma gidemem.” dedim. Adam da “Eğer benim işim olmazsa ben de gelebilirim.” dedi. Ben de “Memnun olurum.” dedim. Eve gittim, tanıdık bir hocayı aradım, durumu anlattım ve gelmesi konusunda ikna ettim. 

Cinler Defineleri Neden Sahiplenir

… Kafir olanları dünyanın kendilerine kalacağına inanırlar. Bu yüzden defineleri sahiplenirler.

Hoca sabah olunca eve geldi. Kahvaltı yaptık. Çay içerken hocaya dönerek “Hocam, bunlar burayı neden sahipleniyorlar? Duyduğuma göre özellikle define olan yerleri sahipleniyorlamış?” dedim. Hoca “Evet oğlum; onlar için de altın bizim için olduğu kadar önemli. Kafir olanları dünyanın kendilerine kalacağına inanırlar. Bu yüzden defineleri sahiplenirler. Eğer beni çağırmış olmasaydın defineye ulaşma şansın çok azalırdı. Ayrıca belirli bazı dualar okunmadan define alınırsa, içini dolu bulamazsın.” dedi.

Evin kapısı çok sert bir şekilde tıklanmaya başladı. Dışarıdan birisi, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Koştum ve kapıyı açtım hemen. Benim kahvedeki arkadaştı. Gömleğinde kan vardı. Hemen içeriye aldık, ne olduğunu sorduk. Kerem bize dönerek “Bir arkadaşım daha bu define için oraya gitmişti.

Deli olduğu için bazı işlerinde buna yardım ediyordum. Bi’ bakmaya gideyim dedim. Kapısını çaldım; beni içeri aldı. Bir bardak su istedim. Çok yorulmuştum. Elinde bıçakla döndü. Tam saplayacakken son anda yırttım. Buraya kadar da beni takip etti. Şu an nerede bilmiyorum.” dedi.

“Daha defineyi bulmadan başımıza bunlar geliyorsa ileride ne gelir düşünemiyorum!” dedi. Gece oldu; herkes odasına gitti uyumaya. Ben bir türlü uyuyamıyordum. Hararet basmıştı. Mutfağa gittim. Bir bardak su içtim. Odama geri dönerken çatal kaşık sesleri gelmeye başladı mutfaktan. Gittim; ışığı açtım ortada çatal kaşık filan yok ama bardağın, koyduğum yerde olmadığını gördüm. Korktum ve odama geri döndüm.

Yatağım ve yorganım ortadan ikiye ayrılmıştı. Bağırmaya başladım. Hoca geldi; ne olduğunu sordu. Ben de nefes nefese olan biteni anlattım. Hoca, Besmele çekip, dua okumaya başladı. Duayı bitirdi ve bana dönerek “Evladım, yarın yola koyulacağız. Uyumaya çalışım. Allah’ın izniyle bir şey olmaz artık.” dedi. Sonra gittiler. Ben biraz daha yatakta kıvrandım korkudan. Sonra uyuyakalmışım.

Definenin Olduğu Yere Geldik

Kerem’e define haritasını vermesini söyledim; arabada unuttuğunu söyledi. Geri döndük.

Sabah oldu. Kahvaltıyı yaptık ve arabamızla doğruca yola koyulduk. Definenin olduğu yere geldik. Oraya ilk gidişimde karşıma çıkan dede bu sefer ortada yoktu. Mağara gibi olan yere girdik ama bir tuhaflık vardı; ne baykuş sesi ne de lambalar yerindeydi. Gözlerime inanamadım. Hocayla, Kerem’e dönerek “Dün buralarda baykuşlar ve lambalar vardı. Şimdiyse yok?” dedim. Hoca dua okumaya başladı. İlerledik ve mağarada iki – üç yol ayrımı çıktı. 

Kerem’e define haritasını vermesini söyledim; arabada unuttuğunu söyledi. Geri döndük. Arabanın bir lastiği inmişti. Bu nasıl olabilirdi anlayamamıştım. Kimse yaşamıyordu burada. Neyse ki bagajda yedek lastik vardı. Cebimi yokladım ama arabanın anahtarı cebimde değildi. Bana “Düşürmüşsündür” dediler ama anahtar cebimdeydi; emindim. Mağaraya geri dönecek ve anahtara bakacaktık artık. 

Geriye döndük. Hoca direkt dua okumaya başladı çünkü mağara lambalarla kuşatılmış ve baykuş sesleri duyuluyordu. El feneriyle araba anahtarını bulmaya çalışıyordum. Sonra bir şeyin parladığını gördüm. Evet; bu arabanın anahtarıydı. Arabanın anahtarını aldık. Mağara bir anda sarsılmaya başladı ve bir çığlık sesi duyduk. Baykuşlar üzerimize doğru gelmeye başladı. Apar topar kendimizi dışarı attık. 

Hocama Danışıp Muska Yazmam Gerek

Hoca “Bizi burada istemiyorlar evladım. Gel; vazgeçelim şu define işinden.” dedi.

Hoca, Kerem’le bize “Bu böyle olmayacak. Eve gidelim. Ben bir hocama danışıp muska yazayım; öyle gelelim.” dedi bizde kabul ettik. Anahtarla bagajı açtım ve bir anda küfür ederek bağırdım. Bagajdaki yedek lastik kanlıydı ve üzerinde Arapça bir şeyler yazıyordu. Hocaya bunun ne olduğunu sordum. Hoca “Bizi burada istemiyorlar evladım. Gel; vazgeçelim şu define işinden.” dedi. Ben de “Hocam, bu benim için de sizin için de önemli. Bırakamayız bu işi.” dedim. 

Yedek lastiği taktim. Tam arabaya binecekken mağaranın girişinde yine aynı dedeyi gördüm. Hocaya dönerek “Bu; dün gördüğüm dede!” dedim. Hoca “Hani, nerde?” dedi. Ben de kafamı mağaranın girişine çevirdim ama dede orada yoktu. Hocaya “Demin oradaydı ama şimdi yok!” dedim ve eve gitmek için yola koyulduk. 

Arabayla giderken önümüze siyah bir kedi çıktı. Frene asıldım ve kafayı direksiyona çarptım. Hoca ve Kerem, “Bir şey oldu mu?” diye sordular. Allah’tan önemli bir şey yoktu. Arabayla giderken ibre abuk subuk oynuyor, motordan değişik sesler geliyordu. Eve yaklaşık 500 metre kala araba bozuldu. Hemen motora baktım ve korkudan bağırmaya başladım. Hoca dua okumaya başladı. Kerem de çok korkuyordu. 

Mezarlıktaki Topraklar Sanki Yerinden Oynuyordu

İleride bizi mezarlık bekliyordu. ileride mezarlık olduğunu sadece ben biliyordum…

Motorun bozulması doğaldı çünkü ölü bir kedi, parçalanarak motora koyulmuştu. Eve kadar yürümek zorundaydık. Hava kararmıştı. Otobüs bu saatlerde buralardan geçmezdi. İleride bizi mezarlık bekliyordu. ileride mezarlık olduğunu sadece ben biliyordum ve bunu Kerem’le hocaya söyledim. Kerem biraz tırsıyordu. Hoca “Evladım, mezarlık bu. Orada ölüler yatıyor; n’olacak?” dedi. 

Yürürken defineden bahsediyor, muhabbet ediyorduk ki mezarlığa geldik. Gözüme iki – üç tane mezar taşı çarptı. Bunun ne olduğunu sordum hocaya. Hoca yeniden “Oğlum, gel vazgeç şu işten.” dedi. Ben de bu işin peşini bırakmayacağımı söyledim. Arkadan bir çığlık sesi geldi. Arkamızı döndük ve karşımızda; ayakları ters, gözleri kırmızı olan birisi gözüktü!!!

Ben, Nas duasını okuyarak koşmaya başladım. Hoca da sürekli dualar okuyordu. Kerem korkudan neredeyse ağlayacaktı. Enteresan olan şuydu; o çığlık sesi kulağımdan hiç çıkmıyor ve geçtiğimiz mezarlıktaki topraklar sanki sürekli yerinden oynuyordu. Koşar adımlarla eve gittik. Hemen bizimkileri eve aldım. Nefes nefese kalmışlardı. Mezarlık tarafına baktım ve dede yine oradaydı ama bu sefer gözleri kırmızıya dönmüştü.

Bizim ev köydeydi. Hoca “Ben bir abdest alayım evladım. Bana lavaboyu göster.” dedi. Ben de gösterdim. Bana “suların akmadığını” söyledi. Mecburen çeşmeye gidecektim. Çeşme de bir hayli uzaktı. Arabayla gitmek zorundaydım. Hoca’nın arabasını da benim evimin önünde park etmiştik. Kerem’e döndüm “Benle gelir misin Kerem?” dedim. Kerem ağlamaklı halde “Ölürüm daha iyi!” dedi. Hoca “Ben gelirim evladım.” dedi. Kerem de o zaman “Ben de geliyorum.” dedi.

Ayakları Ters Olan O Şey

Duvarda kırmızı renkte Arapça bir şey yazılıydı. Boyadır diye dokundum ama kanmış ve bir iki dakika önce yazılmış olmalıydı. 

Arabaya bindik. Dikiz aynasını ayarlıyordum; arkada; mezarlıkta gördüğümüz, ayakları ters olan o şeyi gördüm. Gördüğüm gibi arabayı çalıştırdım, gaza asıldım. Araba sürekli tökezliyordu. İbre de bozulmuştu. Çeşmeye geldik. Duvarda kırmızı renkte Arapça bir şey yazılıydı. Boyadır diye dokundum ama kanmış ve bir iki dakika önce yazılmış olmalıydı. 

Hoca “Evladım, üçtür aynı yazıyla karşılaşıyoruz. Hepsinde de ‘gelmeyin’ yazıyordu. Bırakalım bu işi yoksa başımıza çok büyük şeyler gelebilir.” dedi. Ben kararlıydım ve hocaya “İsterseniz siz bırakabilirsiniz ama ben bırakmayacağım” dedim. Hoca da “Bugün bi’ uyuyalım da yarın dinç kafayla tekrar düşünürüz.” dedi. Çeşmeyi açtık; çeşmeden su akmıyordu. Beş altı saniye sonra çeşmeden kan akmaya başladı. 

Çeşmeden kan geliyordu. Hoca, dualar okumaya başladı. Ben de içimden Nas suresini okuyordum. Bizimkilere ilerde başka çeşme olduğunu söyledim. Arabaya bindik, diğer çeşmeye gittik. Yine aynı Arapça yazı vardı. Çeşmeyi açtık; bu sefer kan akmıyordu. Suyu bidona doldururken gözüm arabaya çarptı. Dede arabaya binmiş, korkunç bir şekilde gülüyordu. Gözleri kırmızı oldu ve ağzını yırtarcasına sonuna kadar açtı. Ben bayılmışım… 

Hoca ve Kerem beni uyandırdı. Neler olduğunu anlattım. Bir şey olmadığını, beş dakikadır baygın yattığımı söylediler. Bidonları da doldurmuşlar. Suları bagaja attık. Evin yolunu tuttuk. Eve geldiğimizde, evin kapısı sonuna kadar açıktı. Eve girdik; etraf dağılmıştı. Hoca tuvalete girdi ve korkudan bağırarak dua okumaya başladı. Hemen yanına gittik. Aynada yine aynı şey yazılıydı. Bana eliyle klozeti gösterdi. Klozetin kapağını açtım ve kustum. Klozette kedi ölüsü vardı…

Leşi de gerçekten iğrenç kokuyordu. Kerem’den mutfaktan eldiven getirmesini istedim. Kerem mutfağa gitti ve o da bağırmaya başladı “Koşun! Camda bir şeyler gördüm.” dedi. Koşarak gittik perdeyi açtım ama birşey yoktu. Eldiveni aldım ve tuvalete gittim. Klozette ne kedi ne de kan vardı. Aynadaki yazı da kaybolmuştu. Hoca dua okumaya başladı. Televizyonun açılma sesi geldi.

Televizyon odasına gittik; televizyonun ekranı karıncalanmıştı. Kanalların hiçbiri çalışmıyordu. Telefonlarımız da çekmiyordu. Hoca yola çıkacağını ve başka bir hocaya danışarak muska yazacağını söyledi. Hoca evden gitti. Evde esrarengiz ve sıra dışı olaylar yaşanmıyordu. Gece olmuştu ama hoca dönmedi. Ben uyumaya gittim. Tam uykuya dalmıştım ki bir bağırma sesiyle yatağımdan fırladım. 

Hoca Muskaları Getirdi

Konuştuğum hoca çok dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Yavaş yavaş ilerleyecekmişiz yoksa bizi tuzağa çekebilirlermiş…

Korkudan kafamı ranzaya vurdum. Kafamın acısıyla uykulu halimden eser kalmadı. Koşarak bağırma sesini duyduğum yere koştum. Kerem’in kolunda Arapça bir şeyler yazıyordu. Kerem’e bunu neden yaptığımı sordum. Bana “Ben yapmadım; deli miyim ben!” diye bağırmaya başladı. Bu sırada kapı çalındı. Gelen hocaydı. Hoca muskaları getirmişti. Kerem’in kolunu gördü “Yine aynı yazı.” dedi bize dönerek.

Kerem’in kolunu sardık. Hoca muskaları takmamızı söyledi. Geceydi hala; yattık. O gece yatarken başka herhangi bir olay yaşamadık. Sabah kahvaltımızı yapıp yola çıktık. Hoca bize “Konuştuğum hoca çok dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Yavaş yavaş ilerleyecekmişiz yoksa bizi tuzağa çekebilirlermiş. Bu yüzden çok dikkatli olun.” dedi. Hocanın dediklerini pek önemsememiştim ama uymak zorundaydım.

Her Gördüğünüzü Define Sanmayın

“Demek yeni arkadaşlar getirdin. Onlar da biliyor mu buranın sahipli olduğunu?” dedi.

Mağaraya geldik. Gördüğüm yaşlı adam yine oradaydı. Arabadan indiğimiz gibi yanımıza geldi ve “Demek yeni arkadaşlar getirdin. Onlar da biliyor mu buranın sahipli olduğunu?” dedi. Bende kafamı sallayarak “Evet” dedim. Giderken bize dönerek “Çok dikkat etmelisiniz çocuklar. Size tuzak kurabilirler. Her gördüğünüz şeyi define sanmayın.” dedi. Yanımızda harita vardı. Haritaya göre mağaranın sonlarına doğru define gömülmüştü. Mağaraya girdik. 

Işıklandırmalar duruyordu. Hoca sürekli dua okuyordu. Mağaranın içinde birden bebek sesi yankılanmaya başladı. Bebek sesine doğru yavaş adımlarla yürümeye başladık. Yürüdükçe ses daha fazla gelmeye başlıyordu. Birden; küçük, gelinlik giymiş bir kadın, bebeğiyle karşımızda belirdi. Bize işaret parmağıyla arkamızı gösterdi. Hepimiz arkamızı döndük ama bir şey yoktu. Tekrar kadına doğru bakmak için döndüğümüzde kadın yoktu.

Haritaya Göre Define Mağaranın Sonunda

Hoca bana “Durma, koş!” dedi ben arkama bakmadan mağarada ileriye doğru koşmaya başladım. Arkama baktığımda hoca yoktu.

Ama mağaranın bir köşesinde kadının üzerinde olan gelinlik aynı şekilde duruyordu. Gelinliğin üzerinde altından ziynet eşyaları vardı. Ben gelinliğe doğru yönelirken hoca beni tuttu “Bu tuzak olabilir, uzak durmalısın. Unutma; haritaya göre define mağaranın sonuna doğru. Bizse daha başındayız. Arkadaşım bana her gördüğünüz şeye aldanmamalısınız demişti.” dedi. Ben de hocanın talimatlarına uydum ve yürümeye devam ettik. Ama yanımızda Kerem yoktu. 

Arkamıza baktığımızda Kerem gelinliğin yakınındaydı. Hoca bana “Durma, koş!” dedi ben arkama bakmadan mağarada ileriye doğru koşmaya başladım. Arkama baktığımda hoca yoktu. Muskam da boynumda değildi. Ya düşmüştü ya da onu almışlardı. Yine ağlayan bir bebek sesi duydum. Sese doğru ilerledim. Her zaman gördüğüm yaşlı adam yine karşımda belirdi. Boynunda benimkinin aynı muskası vardı. Çıkardı ve bana verdi “Evladım bunu bir daha sakın kaybetme, dikkatli ol.” dedi.

Buradalar! Hemen Çıkmalıyız!

Arkama baktığımda; elinde bebek olan kadın, ayakları ters bir şekilde bize yaklaşıyordu.

Ben de yanımda hoca olmadığı için mağaranın çıkışına doğru ilerledim. Çıkışa yaklaştığımda hoca yerde baygın şekilde yatıyordu. Hocayı ayıltmaya çalıştım. İki üç dakika sonra kendine geldi. Hemen bağırarak “Burdalar! Burdalar! Hemen çıkmalıyız!” dedi ve koşmaya başladık. Arkama baktığımda; elinde bebek olan kadın, ayakları ters bir şekilde bize yaklaşıyordu. Ayakları tersti, bunu görebiliyorduk ama sanki ayakları yere değmiyordu. Koşarak kendimizi dışarı attık. 

Arkamızı tekrar döndüğümüzde kadından eser yoktu. Arabanın oraya baktığımızda Kerem yerde yatıyordu ve arabanın üzerinde bir gelinlik vardı. Kerem’in elleri kan içindeydi. Arabadan suyu aldım, Kerem’in kafasına ve ellerine döktüm. Kendine gelmesini bekledik. Beş, altı dakika sonra kendi kendine bağırmaya başladı “Yapmayın! Alın altınlarınızı!” diye. Biz de Kerem’i dürtüyorduk. Bir – iki dakika sonra kendine geldi. Neler olduğunu sorduk. Ayakları ters bir şeyin ellerini taşla ezdiğini söyledi. 

Hoca “Hemen burdan gitmeliyiz!” dedi. Kerem’i arabaya bindirdik. Arabanın üstündeki gelinliği yere attım ve yola koyulduk. Eve geldiğimizde arabanın üstünde hala gelinlik duruyordu. Oysa ki gelinliği ben yere atmıştım. Bu sefer gelinliği aldım ve çöpe doğru ilerledim. Gelinliği tam çöpe atacakken kara bir kedi üzerime atladı ve yüzümü tırmaladı. Kediye tekme atacaktım sinirden ama çok hızlı bir şekilde gözden kayboldu. Gelinliği çöpe attım ve eve döndüm. Evin oraya geldiğimde araba yoktu. Kerem evin içinde yatıyordu…

Hoca Definenin Peşine Gitti

Hocayla beraber mağaraya geldik. Harita bendeydi. Mağara girişinde yine yaşlı adamı gördüm.

Kerem’e “N’oldu? diye sordum. Hocanın, arabayı alıp definenin peşine gittiğini söyledi. Ummadık taş baş yarmıştı. Babamın arkadaşı olan bir hocayı aradım ve arabayı alıp gelmesini söyledim.  Hoca sağolsun geldi. “Arabayı kullanabilir miyim?” diye sordum. Hoca da “Kullan evladım, senden önemli mi” dedi. Ne olduğunu sordu. Ben de yolda anlatacağımı söyledim.

Hem arabayı sürüyor hem de hocaya olan biteni anlatıyordum. Hocayla beraber mağaraya geldik. Harita bendeydi. Mağara girişinde yine yaşlı adamı gördüm. Bana “Bu sefer de başkasıyla geldin demek. Diğer hocanın seni aldattığını biliyorum. Bu hoca aldatmaz.” dedi. Ben yaşlı adama bir şey diyecekken arkasını dönüp gitti. 

Mağaraya girdik; yine bebek sesi geliyordu. Haritaya göre mağaranın sonuna geldik. Mağaranın sonunda bizi kandıran hoca yatıyordu. Kafasına balta geçirilmişti. Ayakları ise tersti. Hoca dua okudu. Diğer hoca ölmüştü. Haritaya göre definenin olduğu yeri kazdık. Kazdığımız yerden bir sandık çıktı. Sandığı dua ederek açtı hoca. 

İçinden sadece bir altın çıktı. Hocaya bunun nedenini sordum. “Diğer hoca altınları kaptırmış olmalı evladım.” dedi. “Peki neden bir tane bırakmışlar?” dedim. “Varlığından haberdar olman için olabilir belki” dedi. Sonra hocanın cenazesini yakınlarına götürüp olan biteni anlattık. 

Bunlar da İlginizi Çekebilir:

DEFİNE BULMAK İÇİN

CİNLERDEN KORUNMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

CİN MEKTUBU ARAPÇA YAZILIŞI VE TÜRKÇE ANLAMI

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Cin Hikayesi: “Şeytanırracim”

Yeni bir; cin konulu uzun korku hikayesine başlıyoruz. Ancak öncesinde bazı bilgileri sizinle paylaşmak yerinde olur. Yayınına balayacağımız hikaye ile ilgili olarak oldukça ilginç dedikodular dolaşmakta…

Published

on

By

Korku Hikayesi - Şeytan - Cin

Yeni bir; cin konulu uzun korku hikayesine başlıyoruz. Ancak öncesinde bazı bilgileri sizinle paylaşmak yerinde olur. Yayınına balayacağımız hikaye ile ilgili olarak oldukça ilginç dedikodular dolaşmakta. Hikaye, bilindiği kadarıyla ilk olarak İnci Sözlük’te yayınlanmış. OUANTUM isimli bir yazara aitmiş. Lakin yazar hikayesini tamamlayamadan, hikayesinin çalındığı iddia ediliyor. Yine aynı iddiaya göre çalınan hikaye senaryolaştırılarak “Şeytan-ı Racim” filmi çekilmiş. O günden sonra ise bu yazardan haber alınamadığı da söylentiler arasında.

Hikayenin tamamını okudum. Evet; “Şeytan-ı Racim” filmi ile paralel seyrediyor. Ancak film, bu hikayeden esinlenilerek yapıldıysa bile; birazdan okumaya başlayacağınız söz konusu hikaye kesinlikle filminden daha iyi. Daha sürükleyeci ve bilhassa finalde bariz farklar var. Ha; hikayenin finali filminkinden daha iyi; söylemeden geçemeyeceğim.

Ancak diğer işlerimin yoğunluğu ve teknik bazı durumlardan dolayı; bu hikayeyi de önceki diğer bazı uzun hikeyelerde olduğu gibi parça parça; dizi şeklinde yayınlayacağım. Korku hikayesi sevenler için işte ilk bölüm:

Şeytanırracim Bölüm – 1 

Üç sene önce, Temmuz ayıydı. Ortalık yine cayır cayır yanıyordu. Vantilatörü kendime çevirip, ölü gibi koltuğa yayılmış, televizyon izliyorudumm. Üniversite 1. sınıfı yeni bitirmiştim. Keyfim yerindeydi. Kendime bakıyordum. Saçı uzatmış, top sakal bırakmıştım. O yazki planım; tatilimi memlekette geçirmekti lakin ev arkadaşım olan Atakan; ikimizin de maddi durumunun iyi olmaması sebebiyle üniversiteyi okuduğumuz şehirde kalıp, çalışmak konusunda beni ikna etmişti.

Ev arkadaşım Atakan’ı tanıyalı 1 yıl dahi olmamıştı ama kırk yıllık dost gibi olmuştuk onunla. Nasıl aynı eve çıktığımızı da anlatayım sizlere… Devlet yurdunda kalıyordum. Atakan’la, aynı odadaydık. Atakan’dan başka iki kişi daha vardı ama biz onunla iyi anlaştık eve çıktık sonra. Aslında her şey bu yanlış kararı vermemle başlamıştı… Devlet yurdunda o kadar iyi, o kadar dürüst olan bu adam, meğerse çok başka taraklarda bezi olan, hayallerimden bile ötede ilimlerle uğraşan biriymiş… 

Onunla aynı eve çıkalı; geceleri tuhaf rüyalar görmeye başladım. Ama nedeninin o olduğunu anlayamadım ilk zamanlar… Herneyse; okul biteli bir ay olmuştu. Temmuzun ilk haftasıydı. Alttan dersim kalmadığı için rahattım tabii… Aileme söyledim “… İşte böyle böyle; iş buldum burada. Gelmeyeceğim bu yaz.” diye. Eve de okul bitince çıkmıştık yani yani aydır aynı evde kalıyorduk. Bir ay boyunca gece gördüğüm rüyalar hariç, hiçbir anormal durumla karşılaşmadım.

Rakı içiyorduk her gece. Havadan sudan muhabbetler ediyorduk, dertleşiyorduk… Ancak bu bir ay sonunda henüz ne olduğunu kendimin bile anlayamadığım bir gariplik hissediyordum. Açıklayamadığım kötücül bir his vardı içimde. Hislerimde yanılmadığımı; bir gece tuvalete kalktığımda anladım… Yatmadan bununla bira içmiştik; kafam hafif güzeldi. Gidip yattım. Gece kalktım. Acayip susamışım ve acayip de sıkışmıştım.

Tuvalet; koridorun sonundaydı. Arkadaşımın odası, tuvaletin sol tarafına düşüyor. Benim odamsa koridorun diğer ucunda. Çıktım; uyku sersemliği ile koridorda ilerliyorum tuvalete doğru. Baktım sol taraftan sesler geliyor, arkadaşımın kapısının altından duman çıkıyordu. Kapıyı tıklattım; ses gelmedi. Daha yüksek sesle tıklattım yine ses yok. Bunun üzeirne kapıyı kendim atım. Arkadaşım uyuyordu. “Kalk lan! Ne oluyor burada?! Ne yakıyorsun?!” diye bağırdım. Kalktı “Ne yakması?! Ne diyorsun sen?! dedi.

“Bunu benim sana sormam lazım. Kapının altından duman çıkıyordu!” dedim. “Uyku sersemliğiyle yanlış görmüşsündür kardeşim…” filan dedi. Ben de uzatmadım ama bayağı tırsmıştım ve kapının altından da bayağı duman çıkmıştı… Sonra tuvalete gidip, ihtiyacımı görüp, yatağıma döndüm. Sabah geç kalktım; pazar günüydü çünkü. O gece rüya görmemiştim. Atakan benden önce kalkmış, çayı filan demlemişti. Ben de peynir filan çıkarttım dolaptan. Çayı getirip masaya koydu. Sadece “Günaydın.” dedi. Hiç konuşmadık kahvaltıya oturana kadar.

Oturduk masaya. Bunda bir haller var… Yani nasıl desem; bana ara ara kaçamak bakışlar atıyordu ama böyle nefret dolu bakışlar. Atakan’a “İyi misin?” diye sordum. “İyiyim.” dedi sadece. O geceki olay aklıma takılmıştı. O dumanları ve duyduğum garip sesleri sordum ama yine bilmediğini söyledi. “Belki bilgisayar açık kalmıştır, sesler ondan gelmiştir.” dedi. Bu beni daha da büyük bir meraka sevk etti. Çünkü akşam odasında bilgisayar açık değildi, odanın içi kapkaranlıktı… Hem o dumanlar bir şey yakmadan asla tütmezdi.

“Bugün ne yapacaksın Atakan?” dedim. Atakan da “Odama çekilir, dinlenirim büyük ihtimalle.” dedi. “Tamam. dedim, dışarı çıktım. Arkadaşlarla sahilde takıldık biraz. Gece saat 23:00 gibi eve gittim ki kabus başlıyordu artık… Kapıyı açmamla şok olmam bir oldu! Bütün odaların lambaları sönük, koridorda mumlar yanıyordu. Işığı açtım; hemen bunun odasının önüne gittim, kapıyı çaldım. Önce ışığı sonra kapıyı açtı.

“Bu mumlar ne oğlum?! Evi mi yakacaksın?!” dedim. “Ya kusura bakma kardeşim. Elektrikler kesilmişti; yanık unutmuşum mumları.” dedi. Zaten ona karşı içimde bir şüphe vardı; iyice ondan tırsar olmuştum. Hiç uzatmadım; odama çekildim. Bir sigara yaktım. Tavana bakıp olanları düşünmeye başladım. “Acaba bu son günlerde olanlar neydi?” Böyle olaylardan tırsmam normaldi. Yani eve gelip karanlık bir evde yanan ü tane mum görünce gerçekten tırsıyor insan.

Daha onun öncesinde; adamın odasından sesler geliyor, kapının altından duman gibi bir şey çıkıyordu. Kapıyı çalınca adam yeni uyanmış gibi kalkıyor… Yani artık işi bırakıp; memlekete mi dönsem, gelince de bu evden ayrılsam mı diye düşünmeye başlamıştım ama kendime cesaret veriyordum “Tesadüf bu olanlar.” diyordum… Herneyse; o gece tavana bakarken uyuyakalmışım.

Uyandığımda sabah olmuştu ancak üzerimde bir ağırlık vardı. Kalkıp pencereden dışarı baktım. Hava kızıldı ancak ilginç birşey vardı; Güneş gözükmüyordu. Sadece iç bunaltan bir kızıllık vardı. Sokaklar bomboştu. Biraz daha yatayım deyip arkamı dönmemle Atakan’ı o masmavi gözleriyle bana bakarken ve ayakları ters bir halde görmem bir oldu. Ancak yüzü görünmüyordu. Sadece bana baktığını ve masmavi gözlerini görebiliyordum. Olduğum yerde bayılır gibi olurken uyandım. Kan ter içinde kalmıştım. Hayatımda böyle bir kabus görmemiştim. Evet çok kötü bir kabus görmüştüm.

Saat gece 04:30’du ama sanki yıllardır uyuyor gibiydim. O anki çaresizliği anlatmak çok güç. Sadece oturup kaldım yatağa. Bir yandan da kendime cesaret vermeye çalışıyordum. Bu zamana kadar dinlediğin korku hikayelerinden, izlediğim korku filmlerinden dolayı böyle bir kabus gördüğümü, yaşadıklarımın; bilinçaltımın bana oynadığı bir oyundan ibaret olduğunu filan söylüyordum.

Her zaman odamda su bulundururdum. Baktım; sürahi boşalmış. Işığı açtım. Su almaya mutfağa gidecektim ancak böyle bir kabustan sonra mutfağa gitmeye dahi korkuyordum. Aldım sürahiyi; ilerliyorum karanlık koridorda. Işık açma düğmesi koridorun diğer ucunda… Yani benim odamdan evin diğer bölümlerine gitmek için o koridordan geçip, daha sonra ışığı yakmak gerekiyordu. Odamın kapısını açık bıraktım; koridoru biraz aydınlatsın diye. Hızlı adımlarla mutfağa doğru gidiyorum…

Nihayet mutfaktaydım. Musluğu açtım. Suyu dolduruyorum. Bir taraftan da musluğa kızıyorum “Niye bu kadar az akıtıyorsun? diye. Sürahi doldu. Musluğu kapatıp arkamı dönmemle Atakan’ı karşımda görmem bir oldu. Sürahi yere düştü. Betim benzim atmıştı. “Ne oldu kardeşim? Kusura bakma korkuttuysam.” filan dedi. “Önemli değil birader ama ses vermeden niye geliyorsun gecenin köründe? diye buna biraz atar yaptım. “Yaa işte susadım da kalktım…” filan diyor. “Nasıl da sessizce; yılan gibi ne ara geldin arkama da bekliyorsun?” diyorum içimden.

“Tamam dostum; iç suyunu.” dedim. Koridorun ışığını yaktım. “Atakan! Mümkünse koridorun ışığını söndürme. Benim odanın ampulünde arıza var; az ışık veriyor.” dedim. Koridorun ışığının açık kalmasını istiyordum. Gittim odama. Sabah ezanı okunuyordu. Bitene kadar sigara içtim, düşündüm. 1-2 saat uyuyup, sabah işe gittim. 

Düğün salonunda çalışıyordum. İş rahattı aslında.  Öğrenci için parası da idare ederdi. Hatta bahşişlerle filan iyi bile sayılabilirdi. Benim aklıma girip “Çalışalım, burada kalalım, gitmeyelim memlekete…” diyen Atakan ise ancak evde, odasında vakit geçiriyordu. İşe filan gittiği yoktu. Eve gidince konuşacaktım Atakan’la. “Biz bu yazı; burada çalışıp, para biriktirmek için geçirecektik. Ama sen sürekli odandasın. Vaktine yazık!” diyecektim.

Neyse akşam oldu. O gece patron bırakmadı beni. Zengin bir ailenin düğünü varmış. İyi bahşiş verirlerdi; benim de işime geldi açıkçası. Gece 01:00 gibi işten çıktım. Eve gidiyorum yürüyerek. Yarım saat filandı düğün salonunun bizim eve uzaklığı. Bu saatte otobüs yoktu. Yürüyerek eve gitmek zorundaydım… Sonunda eve varıp, kapıyı açtım. Yine ev karanlık… Nefret ederdim; evde birileri olsun, ışık açık olsun, ses olsun isterdim. Fobi mi dersiniz ne dersiniz bilmem ama bu da böyle bir huy bendeki.

Sonra içeri girip açtım ışığı. Gittim Atakan’ın kapısının önüne. Çaldım kapıyı. Yine önce ışığı, sonra kapıyı açtı. “Biraz konuşalım mı Atakan?” dedim. “Tamam. Odam dağınık şimdi; sen salona git, ben geliyorum.” dedi. Gittim; salona oturdum. Geldi bu yanıma. “Bak Atakan! Ne haltlar çeviriyorsun bilmiyorum ama bu gittiğin yol yol değil. Ben senin aklına uyarak burada kaldım; üç beş kuruş kazanayım diye. Ama sen çalışmayı bırak; odandan bile çıkmıyorsun. Bir de garip hallerin var. Tedirgin oluyorum senden.” dedim.

“Haklısın kardeşim. Bu aralar bazı sorunlarım var.” filan dedi. “Ne sorunu Atakan? Anlat; biz arkadaşız.” dedim. İşte ailesiyle arası iyi değilmiş, babası “Kocaman adamsın; git çalış oku. Bak millet hem çalışıp hem okuyor. Biliyorsun durumumuzu…” filan demiş. “Baban haklı Atakan. Ben de baban gibi düşünüyorum. Gün boyunca evdesin. Çalışmak için dışarı çıkmayı bırak; tuvalete bile çıkmayacaksın neredeyse odandan. dedim. “Tamam kardeşim. Yarın iş aramaya çıkarım o zaman.” dedi. “Tamam kardeşim. Sabah olunca beraber çıkarız evden.” deyip, uyumaya gittik.

Benim aklımda da; o iş aramaya gidince odasına girip, nelerle uğraşıyor görmek vardı. Merak ediyordum neler yaptığını. Dün gece rüyama bile girmişti. “Rüyamda onu görmem tesadüf mü? Odasından gelen sesler ve dumanlar neydi?” çok merak ediyordum. Sabah beraber çıktın bununla. Yolda ayrıldık. Ben düğün salonuna gittim, bu iş aramaya gitti. İşyerinde biraz temizlik filan yaptıktan sonra patrondan izin istedim bir kaç saatliğine. Sağ olsun; verdi.

Hemen işyerinden çıkıp, eve doğru koşmaya başladım. Atakan evde yokken, odasında nelerle uğraşıyor artık öğrenecektim. Adam hiç odadan çıkmıyordu çünkü. Eve vardım. Kapıyı açıp, içeri girdim. Evde ses seda yok. “Aha! Atakan daha gelmemiş.” dedim. İçimde bir korku vardı. Açtım odasının kapısını, içeri girdim. Yatağı düzenli, odası derli topluydu. İlk etapta hiçbir ilginç şey gözüme çarpmadı. Sonra yatağının altına doğru hafiften eğildim. Bir zincir gözüküyordu. Bir kolyenin zinciriydi bu. Çektim aldım elime; yuvarlak bir kolyeydi…

Kolyenin içini açtım; Atakan’ın resmi vardı içinde. Ancak gözleri kesilmiş ve yerlerine iki tane mavi boncuk konulmuştu. “Bu ne lan?! Bir insan kendi resmini niye kolyede taşır? Ayrıca gözlerini kesip, niye iki tane mavi boncuk yerleştirir?” diye hayıflandım. Hemen aklıma; gördüğüm rüya geldi. Nedensiz yere bağlantı kurdum aralarında. Rüyamda; Atakan bana, masmavi gözleriyle öfkeyle bakıyordu.

Kolyeyi aldığım yere koyarken yatağın altında onlarca mum gördüm. O an anladım ki bu adam bir şeyler çeviriyordu. Artık emindim. Hemen çıktım evden. Artık “Gece nerede kalırım?” diye düşünüyordum. Bu; ne olduğu belirsiz insanla aynı evde kalamazdım. Bu düşüncelerle işyerine gittim… Akşam yine olmuştu ve ben yine eve gitmek zorundaydım maalesef. Vardım eve. Atakan evdeydi. Bu sefer odasının ışığı açıktı. Gittim odama. Hiç yanına uğramadım. Bu sefer Atakan benim kapımı çaldı. Açtım.

Bana merhaba filan demeden direkt “Neden odama girdin? diye sordu. Öyle bir bakışı vardı ki bana; 10 saniye kadar dondum kaldım resmen. “Ben girmedim dostum. Akşama kadar işteydim.” dedim. “Yalan söyleme! Bana söylediler. Söyle bakalım niye girdin odama? dedi. “Kim söyledi? Ne diyorsun sen? Ben girmedim odana!” filan dedim. “Bak, odama girdiğini biliyorum. Ancak bir daha odama girersen buna pişman olursun! dedi.

“Ne diyorsun?! Ne yapacaksın, söyle?!” dedim. Gülümsedi sadece. O nefret gitmiş, yerine; alaycı biri gelmişti sanki. “Sadece beni rahat bırakmanı istiyorum.” dedi. O gülerek söylüyordu belki ama bende aşırı bir korku oluşmuştu. Sonra dönüp arkasını çekip gitti. Odamın kapısını kapatıp düşünmeye başladım. Kim söylemişti ona odasına girdiğimi? Neden bu kadar tepki vermişti acaba?..

Şeytanırracim Bölüm – 1 Kısım 2

Yatağa uzandım. Bu düşüncelerle uyuyakalmışım. Geceyarısı uyandım. Susamıştım yine. Su doldurdum sürahiden; bu sefer doluydu. Gece bir uyanırsam tekrar uyuyamıyorum; bir de böyle biriyle aynı evde olunca tekrar uyumaya da korkuyor insan. Işığı açtım. O zaman laptopum yok;  Atakan’ın kötü bir laptopu var odasında. Bir de ortak kullandığımız masaüstü bilgisayar var salonda. Onu da bu saate gidip kullanmam yani.

Sigara yaktım direkt. Işık açık sigara içiyorum. Kapıyı tıklattı birisi. Açtım; kimse yok. “Atakan?!” diye seslendim; ses seda yok. Emindim; kapıyı biri tıklatmıştı. Yani uyku sersemliği yoktu üzerimde, uykum açılmıştı. Odamın kapısını açıp, biraz koridorda yürüdüm. “Atakan!” diye daha sesli bağırdım; yine ses yok. Geri dönüp odama girdim. Kapattım kapıyı. İçeride bir sigara daha yaktım. Yine kapı tıkladı… Bu sefer bir ses geldi; yaşlı bir kadın sesi sanki “Kapıyı aç!” dedi.

Kafayı yemek üzereydim… Korkarak açtım kapıyı; kimse yok. Cep telefonumu aldım Atakan’ı arıyorum. Adam 10 metre ilerde ama telefon ediyorum işte; odasına gitmeye korkuyorum. Açtı telefonu ses yok. “Alo.” dedim ses yok. “Ulan konuş!” dedim yine ses yok. “Yeter artık lan!” diye bağırdım. “Bir daha odama girme!” dedi, kapattı telefonu. Sabaha kadar oturdum. Sabah ağzını yüzünü dağıtacaktım. Neyse; sabah oldu, kalktım; doğruca odasına gittim. Kapısını çaldım.

Açmadı ilkönce. Sonra ben açmaya çalıştım; kilitliydi kapısı. 10 saniye sonra açtı kapıyı. “Ulan ne istiyorsun benden?! Neler yapıyorsun sen?! Gece gelip kapımı tıklatıyorsun, sonra yaşlı bir kadın sesi çıkartıyorsun, senin amacın ne?!” dedim. “Ben yapmadım kardeşim. Uyuyordum o sırada. Sen kabus görmüşsündür. İstersen seni psikologa götüreyim.” dedi. O an cep telefonumu gösterdim. Telefona baktı. Gece aramışım; arama kaydı var, 10 saniye konuştuğumuz görünüyor.

Gözlerinin içine baktım. O da bana baktı. Yüzündeki o şaşırmış, yardımsever ifade gitti, sonra gülmeye başladı. “Ne gülüyorsun ulan?!” diye bağırdım. “Sen nesin, kimsin, bunu niye yapıyorsun?!” dedim. Hiçbir şey demeden gülüyordu… Telefonun alarmıyla uyandım. Yine kabus görmüştüm. Kan-ter içindeydim. Sürahiyi kafama diktim. Artık iyiden iyiye psikolojim bozulmuştu. Rüya ile gerçeği yaşıyordum aynı anda.

Bugün Atakan’la mutlaka konuşmalıydım. Kafamdaki her şeyi soracaktım. Ama aklıma gelip bir türlü dillendiremediğim şeyler vardı. Ona, odasına girdiğimi söyleyenler kimdi, o resimdeki boncuklar neydi, mumlar neydi, dumanlar neyin nesiydi, odadan niye çıkmıyordu, ben neden sürekli rüyamda onu görüyordum?.. Kafamda bir sürü anlamsız ve korkutucu soru dolaşıyordu. İşe gittim. Akşama kadar hem çalışıyorum hem de bu sorulara cevap arıyordum kafamda. 

Eve gelirken bir büyük rakı ve biraz çerez aldım. Evin önüne gelip kapıyı çaldım. Atakan kapıyı açtı, içeri girdim. Yüzünde değişik bir ifade vardı. “Atakan seninle konuşmamız lazım. Biraz salona gelir misin? Orada konuşalım.” dedim. “Niye, ne konuşacağız?” dedi. “Sadece muhabbet etmek istiyorum seninle. Biz her gece içerdik seninle. Bak rakı aldım; içeriz.” dedim. “Pek canım istemiyor ama biraz oturabiliriz.” dedi.

Gittim mutfağa; iki çay bardağı aldım, sonra salona geçtim. Bekliyorum bunu; salona gelsin diye. Beş dakika sonra filan geldi bu. “Odana girdiğim için özür dilerim. Yaptığım hataydı ancak senin adına endişeleniyordum.” dedim. “Benim adıma endişelenme; asıl sen kendi adına endişelen!” dedi. “Bak kardeşim; ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir senedir beraberiz, en yakın arkadaşımsın. Sende garip haller var. Odana girdiğimi kim söyledi, söyle bana?” dedim.

Gözlerime baktı. Hafif tebessüm etti. “Kolye ile mumları merak ediyorsun değil mi? dedi. “Evet.” diyebildim sadece. Aşırı bir korkma hissi gelmişti yine. “Tamam söyleyeceğim. Gel, benim odaya gidelim.” dedi. Odasına gittik… Kolyeyi çıkarıp içini açtı. İçinde Atakan’ın resmi vardı. Gözleri yerindeydi, boncuk filan yoktu. Kolyeye bakakalmıştım. “Sen bu resmi nasıl gördün, içinde ne vardı?” dedi.

“Bu kolyenin içinde senin resmin vardı. Gözleri oyulmuş, yerinde boncuklar vardı.” dedim. “Hayır! Bu aynı kolye. Sen o zaman farklı görmüşsün. Ya da sana farklı göstermişler.” dedi. “Onların sana bakış açılarına göre, sen de farklı görmüşsün resmi.” dedi. “Kimlerin, ne diyorsun Atakan sen?” “Onlar işte; diğerleri…” “Kardeşim, bak; içki içen boş bir adam olabilirim ama lütfen böyle şeylerle korkutma beni.” dedim. “Ben korkutmuyorum seni. Aksine; sana yardım ediyorum. Bak; açık konuşacağım, seni sevmeyenler var. O gördüğün kabuslar bununla alakalı.” dedi.

“Ama o gördüğüm kabuslarda hep sen varsın Atakan.” “Onun, ben olduğumu nereden biliyorsun? Senin rüyana giren ben değildim; benim arkadaşlarımdı.” dedi. “Sana arkadaşlarımın isimlerini söyleyeceğim. Sen de bize katıl.” dedi. “Atakan! Siz kimsiniz, size niye katılayım, neyin içine sokuyorsun böyle beni?” dedim. Bana beş tane, üç harfli isim söyledi. “Bunlar kim, ne biçim isimler böyle? dedim. 

“Onlar benim arkadaşlarım.” dedi. Sonra eline birkaç tane mum aldı. “Bu mumları telefon gibi düşün. Çok eski zamanlardan beri bu mumlarla haberleşildi.” dedi. Ben sadece dinliyorum söylediklerini. Korkuyordum. İçimden sure okuyacak oldum, daha okumadan “Sakın!” dedi. “Sakın okuma!” “Ne diyorsun, neden okumayacağım? dedim. “O yapacağın şeyi yapma; okuma.” dedi. Artık düşünmüyordum okumayı filan. Sadece Atakan’ı dinliyordum.

“İstersen sana gösterebilirim bazı şeyleri.” dedi. Korkuyordum ama yine de “Göster.” dedim. Sesi öyle ikna ediciydi ki yaptığımız şeyin çok kötü bir şey olduğunu anlayamıyordum o anki psikoloji ile. Mumları çıkardı yatağın altından. 28 tane mum vardı. Bunları yakmaya başladı. Mumlar yandıkça odanın içinde gölgeler hareket ediyor gibi geliyordu. Bu mumlardan bir şekil yaptı. Kolyesini çıkardı; bu şeklin ortasına koydu.

“Işığı söndürür müsün?” dedi. Söndürdüm. “Otur yanıma, ses çıkarma, içinden Kuran filan okuma, sadece dur yanımda.” dedi. Bir şeyler söylemeye başladı; o bir şeyler söyledikçe mumlar sönecek gibi oluyor; alevi azalıyor, sonra daha da şiddetli yanmaya başlıyordu. Atakan gözlerini kapatıp, şekle doğru “Nerede?” diye bağırdı. Sonra beş saniye durup, sinirli bir şekilde “Çağırın, buraya gelsin!” dedi. Sanki biriyle konuşuyordu. Ben öylece oturmuş, Atakan’ı izliyordum hayretle.

Sonra birden kafasını bana çevirip, gözlerimin içine baktı. “Hayır.” dedi. Ben de “Ne hayırı?..” derken şekildeki mumlardan bir duman çıktı; sanırsınızki oda yanıyor. Atakan “Gidin hemen!” dedi. Dumanlar kayboldu. Sonra bana “Işığı aç hemen!” dedi. Açtım ışığı. “Ne yapıyorsun, sana sessiz ol demedim mi?” dedi. Ben de “Bana bakıp hayır dedin. Ben, bana söylediğini zannedip ‘Ne hayırı’ dedim sadece.” dedim.

“Sana söylemedim onu. Bir daha sana söylediğim şeyden dışarı çıkma!” dedi. “Ne oldu? Kusura bakma yanlış bir şey yaptıysam.” dedim. “Yaptın! O kolye sayesinde seni gizlemiştim onlardan ama artık biliyorlar seni.” dedi. “Atakan, senin ne dediğini anlamıyorum. O kolye beni nasıl gizleyecek ve kimden gizleyecek? Bu yaptıklarımız normal şeyler değil.” dedim. “Senden tek isteğim; bu kabuslardan kurtulup, eskisi gibi olmak. Eğer benden rahatsız oluyorsan evi arayıp geleceğimi söyleyeyim; sen kal burada, ben giderim. dedim.

“Bak kardeş! bu şerlileri aslında sen istedin.” dedi. “Ulan ben neyi istedim?! Sen zorla beni bu olaya şahit yaptın!” dedim. “Hayır, ben sana her seferinde sordum. Sen ‘Tamam’ diyerek, buna dahil olmayı kendin seçtin. dedi. “Burada daha fazla duramam Atakan. Sen normal değilsin.” dedim. Aradım evi; bizimkiler köydeymiş, üzüm kaynatmaya gitmişler pekmez yapmak için. “Ben geliyorum.” dedim. “Niye geliyorsun, ne oldu?” dediler. “Patronla anlaşamadık. Boşuna burada durmayayım.” filan dedim.

İşyerine gittim. Hesabımı kapattım. Eve hiç uğramadan doğruca terminalden otobüse bindim, memlekete vardım. Oradan köy otobüsüyle köye vardım. Babamlar genelde dedemgilin evinde olur gündüzleri, o yüzden direkt dedemlere gittim. Oturduk sohbet ediyoruz. Biraz bu olayı çıtlattım yani “Kötü rüyalar görüyorum.” dedim. “Köyün hocası var. Ona götürelim oğlum seni.” dediler. “Bir muska yazar; kabuslarından kurtulursun.” dediler…

Akşam oldu; yatmaya üst kata çıktık. Dedemlerin evi iki katlı; altta dedemler kalır, üst kat boş durur. Amcamlar ya da ailem köye gelince yukarıda yatarlar. Biz de yukarıda yatıyoruz yine. Ben kendi yatağımdan başka yeri biraz yadırgarım; hemen uyuyamam. Yattım yer yatağına. Annemle babam bir odada yatıyor, ben diğer odada yatıyorum. Ellerimi başımın altına koyup düşüncelere daldım. Üzerimde bir ağırlık vardı. Gökyüzü yine kızıl olmuştu ama köyde değilim; kendimi üniversite okuduğum şehirde, o evdeki odamda buldum.

Kalktım ayağa; camdan aşağı baktım. Aşağıdan ilginç sesler geliyordu. Sonra arkamı dönmemle yine Atakan’ı gördüm! Yüzü gözükmüyor, sadece masmavi gözlerle bana bakıyor ve yine ayakları ters bir haldeydi. Kan-ter içinde kalmıştım. Evet; maalesef yine o lanet kabusu görmüştüm. Kapı açılıp; diğer odadan babam içeri girdi. “Oğlum ne oldu? Çığlık attın.” dedi. “Baba; sabah bahsettiğim kabustan gördüm yine.” dedim. “Tamam oğlum; uyu sen. Yarın hallederiz.” dedi, çıktı odadan.

Kafamı yastığa koymamla uykuya dalmam bir oldu. Rüya görmeden sabaha kadar uyumuşum. Sabah, kahvaltıda babama “Baba, ne yapacağız?” dedim. “Neyi ne yapacağız oğlum?” dedi. Bu gördüğüm kabusları işte. Gece geldin ya yanıma; yine o kabusu gördüm.” dedim. “Ne diyorsun oğlum? Ben hiç uyanmadım. Gece yanına filan da gelmedim. dedi. O anda aklıma Atakan’ın söyledikleri gelmişti; sadece etrafımdaki yaşlılardan duyduğum efsane tadındaki bir olayı yaşıyordum.

Düşündüm rüya mıydı diye ama emindim; babam yanıma gelip “Tamam oğlum. Uyu sen; yarın hallederiz.” demişti. “Baba, ben kendimi iyi hissetmiyorum. Kime gideceksek gidelim artık.” dedim. “Tamam oğlum; bizim köyün hocasına bir gidelim. Hoca, hem hafız hem de ilmi derin bir hocadır. Ona bir gösterelim seni. dedi. Gittik hocanın evine. Adamın evi; tek katlı ,kulübe gibi bir yerdi. Babam kapıyı çaldı. “Hoşgeldin.” diyerek karşıladı babamı. Tokalaşıp, sarıldılar.

Sonra “Hocam bir maruzatımız var…” demeye kalmadan, “Bunun ne işi var burada?” dedi benim için. “Hocam; bu benim oğlum. Son günlerde hep kabuslar görüyor. dedi babam. Hoca, babamı dinlemeden “Götür bunu buradan. İstemiyorum burada!” dedi. “Hocam, ben size ne yaptım? Sizi ilk kez görüyorum.” dedim. Hoca duymuyordu bile beni “Götür bunu buradan! Çabuk götür!” diyordu. Babamla bizi kovdu resmen. Yani başka açıklaması yok; resmen kovdu adam bizi.

Babamın beti benzi attı. Olanlara anlan veremiyordu. “Oğlum, hoca çok iyi adamdır halbuki. Niye böyle yaptı anlamadım.” dedi. Ben iyice psikolojik olarak çökmüştüm. “Baba, bıktım artık. Neler oluyor bana?” diyerek ağlamaya başladım. Sonra babam eve götürdü beni. Evde herkes bana bakıyordu. “Ne var, niye bakıyorsunuz bana?!” dedim. “Oğlum.” dedi dedem. “Bize anlat her şeyi. Neler yaşadığını tam olarak anlat.” dedi. Hepsini anlattım. 

Hocayla görüşmüş dedem daha sonra… Hoca buna ne dedi hiçbir zaman söylemedi bana. “Oğlum.” dedi dedem. “Bu dünyada yalnız değiliz. Biz nasıl var isek bizim gibi cinler de vardır… İnsanlar kapılarını açmadan, cinler o kapıdan girip insanlara zarar veremez. Allah, insanın bir gözü için bile melek görevlendirmiştir. Bu melekler hem korucuyu hem görevli meleklerdir. Diğer organları için ne kadar görevli melek vardır sen düşün. İşlediğin günahlar, o koruyucu meleklerin gitmesine neden olur. Sonra cinlere karşı seni koruyan hiçbir melek bulamazsın. Tehlikelere açık hale gelirsin. Melekleri utandırıp kaçıran en büyük günah zinadır…”

İşte böyle öğüt verip duruyordu dedem. Ama nedense içimde dedeme karşı bir nefret oluştu. Yani O an parçalamak istedim dedemi. “Dede, öğüdüne ihtiyacım yok. Beni rahat bırak!” dedim. O yaşıma kadar asla dedeme bir saygısızlık etmedim, gerçi o saygısızlığı da ben etmedim. Ama o an öyle demek geliyordu içimden. İstemesem de dedemin kalbini kırmıştım. Dedem sustu. Babam bana bakıyordu. Normalde bu saygısızlığımı asla affetmez ama bir şey demedi. Acıyarak bakıyordu sadece bana.

“Baba, niye öyle bakıyorsun bana, neyim var benim?” dedim. Hiçbir şey demedi. Sadece susuyordu herkes. Kimse bir şey demedi. Zaten psikolojim bozulmuştu. Her gün aynı kabus, hocanın kovması, ailemin sadece başını eğip susması, çok sevdiğim dedemi terslemem… Hepsi çok yormuştu beni.

“Yalvarırım söyleyin; kafayı yiyeceğim!” dedim. “Oğlum” dedi babam “Seni birine götüreceğim. O sana yardımcı olacak.” dedi. “Kim baba? Adı ne?” dedim. İsmini söyledi. “Gitmem ben ona!” dedim. Adamı tanımıyorum ama öyle bir şey var ki tanımadığım adama karşı nefret duyuyorum. Babamla dedem beni zorla ikna ettiler. Ertesi gün dedem, babam ve ben bindik arabaya, gidiyoruz köye doğru. Gideceğimiz köy, bizim köye iki saat mesafede olan bir köydü. 

Neyse vardık bu köye. 9-10 tane ev var. Evler kerpiçten yapılmış. Sokakta da kimse yok. Girdik bu küçük köyün içine. Babam evlerden birinin önüne park etti arabayı. Dedem önde, babamla ben arkada gidiyoruz. Adamın bulunduğu eve gelip çaldık kapısını. Kapıyı, genç bir kadın açtı. İçeride de yaşlı bir adam oturuyordu.

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 3

Girdik içeri; yaşlı adam tesbih çekiyordu. Uzun bir tesbihi vardı. Kapıyı açan genç kadın “Buyurun, oturun.” dedi. Evde kanepe koltuk yok, sadece yerde minderler var. Sırt yaslamak için de uzunca bir sedir gibi bir şey vardı. Oturduk, hoca halen tesbih çekip içinden bir şeyler okuyordu. Sonra dedem selam verdi. Adam 10 saniye kadar okumaya devam ettikten sonra, dedemin selamını aldı. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Hoca birden bana döndü ve “Yaklaş!” dedi emir kipiyle. Babam kafasıyla kalk işareti yaptı. Ağır ağır ilerledim hocanım önüne doğru. “Hoca!” otur dedi. Oturdum hemen karşısına. “Gözlerimin içine bak!” dedi. Baktım. Gözleriyle gözlerime 10 saniye kadar dik dik baktı. Sonra çevirdi gözlerini. Türkçe olmayan bir şeyler diyordu bana doğru bakarak. Ben ise korkudan yere bakıyorum sadece.

Gelini olduğunu tahmin ettiğim kadını çağırdı. Bir şeyler istedi genç kadından. Kadın getirdi istediklerini; bir bıçak, bir kağıt, bir kalem, bir tas içinde su, bir de iğne getirdi. Adam kağıda bir şeyler yazdı; ince uzun bir kağıttı. Bu kağıda yazı yazdıktan sonra büktü büktü. Makasla belli 10 parçaya kesti, suyun içine attı ama ağzı hiç durmuyor sürekli bir şeyler mırıldanıyordu.

Suyun içine baktığında gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Sonra iğneyi aldı eline “Kolunu uzat.” dedi. Hiçbir şey demeden uzattım. Koluma küçük küçük beş tane delik açtı. Hepsinden toplu iğne başı kadar kan aktı. Bu kanı, tastaki suyun içine akıttı. Parmağıyla bu suyu karıştırdı. Sonra “Sen çık.” dedi bana. Ben de dışarı çıktım. Beş dakika kadar sonra dedem ve babam yanıma geldiler. Yüzleri düşmüş. Arabaya bindik hiç konuşmadan. Sonra arabada dedem “Oğlum, sen bu illetlere nerede bulaştın?” dedi.

“Ne illeti dede?” dedim. “Oğlum sen *** kabilesinden birilerinin çocuğunu öldürmüşsün. O yüzden sana musallat olmuşlar.” dedi. “Ne çocuğu dede? Ne diyorsun?” dedim. Hocanın ona verdiği bıçağı gösterdi. “Onlara karşı yapılabilecek şey buymuş oğlum. Bunu yanından ayırma.” dedi. “Biz seni yalnız bırakmayız. Hep yanında oluruz; merak etme. Hocanın da yapabileceği tek şey buymuş. Bu bıçağı okuyup, bize verdi. Yanından hiç ayırma.” dedi.

Ne olduğunu anlamıyordum. Artık ne olursa olsun modundaydım. Tekrardan dedemlerin evine geri döndük. Akşam olmuştu. Yemek yiyorduk. hepimizde bir sessizlik vardı. Yatma saatine yakın kapı çalındı. Bu saate kapıyı kim çalardı acaba? Kapıda beş tane köylü vardı. En arkadaki adamı tanımıştım; bu adam ilk gittiğimiz ve bizi evinden kovan hocaydı. Dedeme bir şeyler dediler, dedem sinirli bir şekilde “Burası benim evim.” dedi. Bunu duyabildim sadece. Sonra dedem, babamın yanına gitti.

“Oğlum, hadi evinize gidin. Orada daha rahat edersiniz.” dedi. Sadece “Tamam.” dedi babam. Dedemi de zor durumda bırakmak istemiyordu. Dedem dahi bunu yapıyor, benden çekinip evinden kovuyorsa ne yapabilirdim? Hiçbirşey hissetmiyordum. Neyim olduğunu dahi bilmiyordum. Gecenin bir yarısı; babam, annem ve ben atladık arabaya; kendi evimize doğru sürdük arabayı. Eve geldik; salonda oturuyoruz hepimiz. Annemle babam yalnız bırakmadılar o gece. Ancak insan onlar da; uyuyakalmıştık üçümüz de. Taa ki saat yine 02:30’u gösterene kadar…

Yine o kabusu gördüm: hava kızıl, güneş yok. Üniversite okuduğum şehirdeki evdeyim. Camdan aşağıyı izliyorum, aşağıdan ilginç sesler geliyor. Sonra arkamı dönüyorum ancak bu sefer farklı bir şey vardı: Atakan’ın yüzünü görüyordum. Gözleri masmavi, siyah dişleri ve upuzun saçları var. Bana baktı ve hiç unutmadığım o iki cümleyi söyledi: “İl hüvel, illa bin zitr.” o masmavi gözlerini bana dikip bunları söyledi. Konuşamıyordum. Sadece o masmavi gözlerine, o uzun saçlarına, kararmış dişlerine bakıyordum…

Babamın sesiyle uyandım. Annem ve babam başımda bağırıyorlardı. Kalktım “Ne oluyor?” dedim. “Oğlum iki saattir Arapça bir şeyler söylüyorsun. Korkuttun bizi.” dediler. “Baba, yine aynı kabusu gördüm. Biri bana iki cümle söyledi.” dedim. “Bıçağın nerede oğlum?é dedi babam. “Arabada kalmış baba.” dedim. “Siz annenle oturun; ben getiriyorum hemen ama asla yanından ayırma bir daha.” dedi.

Annemle oturup babamı bekliyordum. 10 dakika filan oldu. Babam halen aşağıda arabadan bir bıçak alıp gelemedi. “Anne, beraber gidip babama bir bakalım. Ne olacaksa olsun artık.” dedim. Annem “Oğlum biraz daha bekle. Gelmezse aşağı ineriz.” dedi. “Alt tarafı aşağı ineceğiz diyorum anne. Ya babamın başına bir şey geldiyse?..” Artık onlarla karşılaşmak istiyordum, artık bu kabuslar bu korkular bitsin, karşıma çıksınlar ve beni artık bıraksınlar ya da alacaklarsa alsınlar istiyordum. Bıkmıştım bu kabuslardan…

İndik aşağı babam arabanın direksiyonuna geçmiş oturuyordu. Annem camı tıklattı. Elinde sigara, sadece oturuyordu babam. Anneme hiç tepki vermiyordu. Sonra anneme camın arkasından boynunu çevirip baktı, ağlamaya başladı koskoca adam. Kapıları kilitlemiş, ön koltukta sigara içip ağlıyordu. “Annem aç şu kapıyı!” diyordu babama. Babam sadece ağlıyor. Beş dakika kadar öylece oturdu elinde sigarayla ağladı.

Sonra açtı kapıları. “Babama, kurban olayım; niye ağlıyorsun, artık bıktım ben!” dedim. “Oğlum, apartmanın kapısında yaşlı bir kadın beni durdurdu. Su istedi.” dedi. “Ne suyu baba?” dedim. Ağzı titriyordu anlatırken. Ağlıyordu bir taraftan “Bilmiyorum oğlum.” dedi. “Baba, saat gece 3’ü geçiyor. Bu saatte apartmanın kapısında kim, niye su istesin? dedim. Babam “Bekle; getireyim.” demiş. Arkasını dönmüş kadına. Kadın “Benim oğluma senin oğlun, benim oğlumun yerine senin oğlunu alacağım!” diye bağırmış.

Babam arkasını döndüğünde kimse yokmuş. Koşmuş arabaya; bıçağı eline almış, kapıları kapatmış o korkuyla. Eve çıktık. Sabaha kadar oturduk. Sabaha karşı uyumuşum tekrardan. Uyandığımda öğlen olmuştu. Rüya görmemiştim bu sefer… Üçümüz oturuyoruz. Babamın telefonu çaldı. Arayan bizim üniversitenin olduğu şehirdeki ev sahibiydi. Kapıyı çalıyormuş kimse açmıyormuş ancak içeriden ses geliyormuş. “Birden fazla ses var evde” diyor adam telefonda babama.

Babam “Oğlum benim yanımda. Arkadaşı ne yapıyor bilmiyoruz.” dedi. Ev sahibi “Çilingir çağırıyorum o halde.” dedi. Hala birçok eşyam o evdeydi. Babama “Ben artık o şehirde okumak istemiyorum. Tekrar sınava gireyim yahut başka bir yere geçiş yapayım.” dedim. “Olur oğlum.” dedi. Sağ olsun karşı çıkmadı hiç. Babamla gidip eşyalarımı alacaktım. Bindik Lada Samara’ya, vardık şehre, eve geldik. Kimse yok evde. Anahtarım kapıyı açmadı. Ya Atakan ya da ev sahibi değiştirmiş kilidi.

Babam ev sahibini aradı. Adam zaten bizimle görüşmek istiyormuş. Geldi ev sahibi. Asya çay bahçesi var; orada buluştuk. Adam bayağı tırsmış ve şaşkın bir ifadeyle geldi, hiç oturmadı. “Oğlum, o evde siz neler yaptınız öyle?” “Ben bir şey yapmadım amca?” dedim. Atakan’ı bulduklarında; gülüp kendi kendine konuşuyormuş. Ev sahibi ile çilingiri karşısında görünce; sövmeye, hakaretler etmeye başlamış. Ev sahibi polis çağırmış, akli dengesinin yerinde olup olmadığını anlamak için müşaade altına almışlar Atakan’ı. Ev sahibi anahtarı değiştirmiş “Eşyalarını alıp gidebilirsin.” dedi.

“Baba, eşyaları toplayıp gitmeden önce Atakan’ı görmek istiyorum.” dedim. “Emin misin oğlum?” dedi. “Evet.” dedim. Gittik tutulduğu hastaneye… Babam, görevli hemşireye “Atakan’ın odası nerede? diye sordu. Hemşire tarif etti. Hemen girdik odaya. Serum takmışlar, yarı baygın yatakta yatıyordu. Saç baş dağılmış, sakal uzatmıştı. Beni görünce ağlamaya başladı. Biraz konuştuktan sonra, kulağıma “Yalnız konuşalım.” dedi. “Baba, Atakan bana bir şey diyecekmiş, kapının önünde biraz bekler misin?” dedim

Çıktı babam dışarı. Artık yalnızdık. “Atakan, seninle tanıştığım güne o kadar pişmanım ki! Beni nelere bulaştırdın böyle?!” dedim. “Benim fazla zamanım yok kardeşim. Gelecekler benim için… Beni de alıp gidecekler.” dedi. “Şimdi sana diyeceklerimi iyi dinle: Eve git, benim yatağın altındaki kolyeyi al. Kolyenin içinde gördüğün resmimi sök. Sonra resmimi yak. İçine kendi resmini koy.  Yatağın en dibinde, üzerinde k***s yazan ve üzerinde *** simgesi olan el yazması bir kitap olacak. Al onu; sondan bir önceki sayfayı aç. O şekilleri yaz bir kağıda. Sonra hepsini gece o kabusları gördüğün saat kaç ise o saatte yak. Yakarken sayfadaki sözleri oku. Her yaktığın kağıt için 10 kere oku.” dedi.

Adam resmen beni bir illetin içine çekmişti. “Peki bu söylediklerini yaparsam gerçekten bu kabuslar bitecek mi? Bu ‘yap’ dediklerinin manası nedir Atakan?” “Kardeşim, eğer gitmelerini istiyorsan yap. Sana bunları yaşattığım için senin vebalini aldığım için özür dilerim senden kardeşim.” dedi. Acınası bir haldeydi kısacası. Onu hiç bu kadar çaresiz görmemiştim. Vedalaşıp yanından çıktım.

Doktoruna gittim “Şizofren olmasından şüpheleniyoruz. Ancak, bir hocaya götürmek isterseniz, buna da saygı duyarım.” dedi. Kaç yıl tıp okumuş adam dahi bunu diyorsa ortada bir şeyler vardır diye düşündüm. “Baba, gidelim hadi; eşyaları alalım.” dedim. Eve gittik. Ev sahibi çay bahçesinde anahtarı babama vermişti. Giderken bırakacaktık tekrar. Eve girdik, önce benim odama girip eşyalarımı topladık, sonra Atakan’ın odasına girdim. “Baba, Atakan’ın odasında da bazı eşyalarım var. Sen dışarıda bekle. Onları da alayım, sonra gideriz.” dedim. “Tamam oğlum. Bekliyorum seni.” dedi.

Tekbaşıma girdim odasına. Ayna vardı odasında dikdörtgen şeklinde. Onu ters çevirmiş. Anlam veremedim neden ters çevirdiğine. Aynayı kendime doğru çevirdim. Üzerine Arapça bir şeyler yazmış. Tekrar; aldığım gibi ters çevirdim aynayı. Yatağının altına eğildim; en arka tarafta kitap gözüküyordu. Aldım kitabı elime. Bayağı eski bir kitaptı. Bazı sayfalar birbirine yapışıktı. Sayfalar birbirlerine ip ile bağlıydı, sarımsı bir rengi vardı.

Üzerinde dediği şekil ve isim yazıyordu ancak normal boyutlu kitaplara göre büyük bir ebatı vardı. Kolyeyi kitabın arasında buldum. Açtım içini. Atakan’ın resmi duruyordu hala. Çıkardım resmi kolyeden. Masanın üzerinde bulduğum çakmakla yaktım hemen oracıkta. Sonra kolyeyi cebime koydum. Kitabı da elime aldım çıkıyorken. Aynanın bana doğru çevrili olduğunu gördüm… Yani Arapça yazılı taraf bana doğru dönmüştü…

Artık alışmıştım bu odada tuhaf bir şeylerin olmasına. Atakan’ın neden sürekli odasına girmememi istediğini anlıyordum. Hiç bakmadım o tarafa. “Sanırım tekrar ters çevirmeyi unuttum.” dedim kendi kendime. Hemen çıktım dışarı. “Baba, hazırım ben. Hadi gidelim.” dedim. İki bavul vardı zaten. Babam ikisini de aldı eline. “Baba birini ver.” dedim. Vermedi “Hadi oğlum; bir an önce gidelim.” dedi. İndirdik bavulları; arabaya yükledik. Beş dakika sonra ev sahibi geldi. Anahtarını teslim ettik. Memleketimize doğru yola çıktık.

Babamın durumu malum; altımızda Ferrari’miz yok ki. Lada Samara vardı o zamanlar. Bavulları arka koltuğa attık. Kitap elimde, kolye cebimde öne oturdum. Babam sürüyor arabayı. “Oğlum o ne kitabı?” dedi. Lafı geçiştirmeye çalıştım “Pencereleri aç baba” filan diye. Verecek cevabım yok çünkü. Okul ile alakalı bir kitap olmadığı kabak gibi meydanda; eski püskü sarı bir kitap. “Eski bir roman kitabı.” dedim. Daha fazla dikkat çekmesin diye, kitabı arka koltuğa; bavulların yanına attım. Başka mevzular açtım babam sorduğu soruyu unutsun diye. Unutmuştu da.

Sonra babam konuşmaya başladı “Oğlum, sana söylemeyi uygun bulmadık ama bilmen gerekli. Biri tarafından çok kıskanılmışsın ve çeşitli ifritler ile senin üzerine büyü yapılmış. Ağır bir büyü.” dedi. “Gittiğimiz adamı hatırlıyor musun? (yaşlı hocayı kastediyordu)” “Evet baba.” dedim. “Seninle bir kez daha görüşecek oğlum. dedi. “Tamam baba, beni bunlardan kurtaracaksa görüşmeye razıyım.” dedim. “O sana verdiği bıçak seni manevi açıdan korudu.” dedi. “İlk hocanın yanına gittiğimizde hocaya sövmüştün; hatırlıyor musun?” dedi. “Ne sövmesi baba?! Ben sadece başımı yere eğip oturdum.” dedim.

“Oğlum, hoca sana Arapça dua okurken sen de hocanın yüzüne Arapça küfürler ediyordun ama şimdi daha iyisin. Iykunda filan konuşmuyorsun artık.” dedi. Yine aynıydım, sadece o kitabın bende olması ve bunları çözecek olmak bir nebze umut veriyordu bana. Babam böyle dedikçe rahatlıyordum. Sanki hepsi kötü bir kabusmuş gibi geliyordu. Yolda muhabbet ettik. Muhabbet ettikçe yol daha kısalıyordu sanki. Nihayet evimize varmıştık. 

Annem kapıyı açtı. Suratı asıktı. Korku ile karışık bir şaşkınlık vardı yüzünde. Yalandan gülümsemeye çalıştı ama bir hal vardı annemde…

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 4

Girdik kapıdan içeri. “Aç mısınız, sofrayı kurayım mı?” dedi annem. Dinlenme tesisinde çorba içmiştik; o yüzden evde yemek yemedik. Sonra salona gidip oturduk. Televizyonu açmadık. Öyle üçümüz oturuyoruz. Annem bir şeyler düşünüyor gibiydi hep. “Ne oldu anne, neyin var?” dedim. “Yok bir şeyim oğlum.” dedi. Ben anlarım; kesinlikle bir şey olmuştu biz gidince. “Anne, sen benden gizledikçe emin ol benim psikolojim daha da bozulacak. Ne olduysa anlat!” dedim.

Babama baktı. Sonra “Oğlum,” dedi anlatmaya başladı: “Bugün biraz tuhaf şeyler oldu. İçeride uzandım; yatıyordum. Mutfaktan ses geldi. Kalktım baktım; tabakların hepsi yerde, ocağın dört yeri de sonuna kadar alev almış yanıyor ama gazı açma düğmeleri hepsinin kapalıydı. Gözümle gördüm.” dedi. “Musluğu açtım, ateşin üzerine su döktüm. Ateş sönerken, daha önce hiç görmediğim masmavi bir duman çıktı.” dedi.

Annemin çok korktuğu belliydi. Dumanı görünce hemen çıkmış mutfaktan ve bir daha girememiş. Bu olay; biz gelmeden yaklaşık bir saat önce olmuş. O yüzden hala şaşkınlığı üzerinden atamamıştı. Ben içimden sövüyorum “Ailemden ne istiyorsunuz? Onları rahat bırakın!” diye. “Baba, yarın ilk iş; sabah kalkıp, hocanın köyüne gidelim. Görüşelim bakalım ne diyecek benim için?” dedim. “Tamam oğlum. Sen merak etme. Yarın sabah erkenden gideceğiz.” dedi.

Zaman geçmiş, yine yatma vakti gelmişti. Gece salondayız; odamda yatmıyorum bu olaylardan beri. Annemle babam “Oğlum, hadi biraz uyu. Biz oturuyoruz; merak etme. dediler. Onun verdiği rahatlıkla uykuya daldım. Yine kabuslar peşimi bırakmamıştı. Üzerimde her zamankinden fazla bir ağırlık var. Üniversitedeki kaldığım evde, odamdayım. Pencereye koştum; kızıl bir hava, sokaklar bomboş, her yer alev almış, odam alev almış yanıyordu.

Arkamı dönüyorum kimse yok. Atakan’ın sesi geliyor koridorun sonundaki odasından “Gel, yardım et! Yanıyorum!” diyordu bana. Koşuyorum o karanlık koridorda. Koridor sanki kilometrelerde uzunlukta. lşık açma düğmesine varıp, bu karanlığa bir son vermek, Atakan’ı kurtarmak için koşuyorum koridorda. Ben koştukça gülüyorlar, ben koştukça alevler artıyor. Tuvaletin önüne geliyorum. Atakan’ın odası sol tarafımda kalıyor. Ancak odanın kapısı yok; duvar var kapının yerinde.

Diğer tarafıma dönüyorum; yine duvar, sadece önümde tuvalet arkamda ise karanlık bir koridor var. Tuvalete giriyorum, kapıyı kapatıp oturuyorum öyle çaresizce, ağlıyorum hiçbir şey yapamadan. Pencereden beş çift göz bana bakıyordu. O kadar keskinler ki… Kimisi çok derin bir mavi göz ile kimisi bildiğiniz alev dolu bir çukur ile bana bakıyordu. Hepsinin yüzü aynı; hepsi Atakan. Hepsinin saçları uzun, dişleri simsiyah. Onların birbirinden farklı varlıklar olduğunu gözlerinden anlıyorum. Hepsi nefretle bakıyordu bana. Hepsinin gözleri kişiliklerini ele veriyordu.

Sonra annem ve babamın sesini duyarak uyandım. Onlar başımda yine. “Oğlum sana ne oldu? Kendini yerden yere attın!” diyorlardı. “Baba, hazırlan hemen; yola çıkalım, gidelim hocanın köyüne!”dedim. Babam sakinleştirdi biraz. Sabaha kadar bekledik ve sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola çıktık. Anneme sıkı sıkı tembih ettim “Komşuya git.” diye. Evde yalnız durmasını istemiyordum.

Bindik arabaya. Hiç konuşmadan gidiyorduk. Bıçağımı yanıma almıştım. Artık yanımdan ayırmıyordum. Vardık köye. Kapıyı yine aynı kadın açtı. Geliniydi yanılmıyorsam. “Babam oduna çıktı. Birazdan gelir. Siz içeri buyurun.” dedi. Oturduk babamla. Bu arada ben evi inceliyorum. Evde hiç tablo yok. Hiç ayna yok… Dikkatimi ilk çekenler bunlar olmuştu. Ben evi incelerken hoca da nihayet gelmişti.

Biz ayağa kalktık; selamlaştık. Hoca heybetli bir adamdı. Bayağı uzun sakalları vardı. Kaşları dahi uzundu adamın. “Hocam, özür dilerim. dedim. “Niye evladım?” dedi. “Geçen size ettiğim hakaretlerden dolayı.” dedim. Güldü “Onları bana sen etmedin ki… Affedilecek bir şey yok, otur gel karşıma.” dedi. Oturdum hocanın karşısına. Bir taraftan da; Atakan’ın bana verdiği kitap ile kolyeden bahsetsem mi hocaya diye düşünüyorum. Ama bahsetmedim…

“Oğlum, bıçağını yanından ayırmıyorsun değil mi?” dedi. “Ayırmıyorum hocam.” dedim. “Bak, sana açık konuşacağım… Babangil söyledi mi bilmiyorum lakin bir takım ifritler vasıtası ile seni ekemeyen bir kem gözlü, sana bir şeyler musallat etmeye uğraşmış lakin becerememiş. Ancak sen, isteyerek ya da istemeyerek bunlardan birinin çocuğunu öldürmüşsün.” dedi. “Bunlar peşini bırakmaz ya seni alırlar ya sen onları alırsın.” dedi. “Hocam, ben neyin kimin çocuğunu öldürmüşüm? Karıncayı dahi incitmedim şu yaşıma kadar.” dedim. “O zaman farkında olmadan yapmışsın oğlum.” dedi.

“Hiç; bir külün üzerine birden su döktün mü yahut bir ateşi birden söndürdün mü?” dedi. “Hayır.” dedim. Sonra düşündüm biraz. “Hocam, arkadaşımla beraber akşamları kapının önünde ızgara yapar, geç saate kadar otururduk. Yanan ateşe de su döküp söndürürdük. Bundan dolayı olabilir mi?” dedim. “Olabilir oğlum. Geceleri yanan ateşin etrafına cinler toplanır. Sen de ateşe su dökersen cinleri öldürmüş olabilirsin.” dedi.

“Bıçağını hiç ayırma yanından. Bunlar kalabalık. Bunlar bir kabile.” dedi. Bir kağıda bir şeyler yazdı. “Bunu boynuna as. Bir müddet onları uzak tutar senden.” dedi. “Tamam hocam.” dedim. “Sakın tütsü gibi şeyler kullanma. Aynalara uzun süre bakma, yattığın odada çok tablo resim bulundurma.” dedi. Hoca böyle birtakım öğütler verdi, hepsine tamam dedim. Hepsine uyacağıma dair söz verdim.

Sonra sofrayı kurmasını söyledi gelinine. “Karnınızı doyurup öyle gidin. Aç aç yola çıkılmaz oğlum.” dedi. “Tamam hocam.” dedik .Orada karnımızı doyurduk, sonra yola çıktık. Babam yolda bol bol bana öğüt verdi “İşte; hocanın dediklerine uy oğlum.” filan diye. Ancak benim aklım kitapta ve kolyede, babamı dinliyor gibi yapıyorum ama duymuyorum bile.

Eve vardık. Kapıyı annem açtı. Anneme biraz kızgın şekilde “Niye komşuya gitmedin anne? Komşuya gitmeni söylemiştim!” dedim. “Komşudaydım oğlum. Yeni geldim.” dedi. Bilmiyorum gerçekten yeni mi gelmişti yoksa hiç gitmeyip tek başına evde mi durmuştu bilmiyorum… Uzatmadım bu meseleyi. “Ne yaptınız? Neler söyledi hoca?” filan dedi. Hocanın verdiği kağıdı gösterdim anneme. Dürülüydü, hiç açmadım. “Bunu boynuma asacakmışım anne. Ayrıca evde ayna, tablo gibi şeyler iyi olmazmış, özellikle de yattığım odada.” dedim.

“Tamam oğlum. Hepsini kaldırırız. Hiç problem değil.” dedi. Nitekim kaldırdık hepsini; bir koliye doldurduk. “Artık odamda yalnız yatabilirim; korkmuyorum.” dedim babama lakin hazır filan hissetmiyordum. Annemin babamın hayatı, uyku düzeni altüst olmuştu. Artık onlar da rahat rahat yataklarında uyusunlar istedim. Aslında şimdi düşünüyorum da onları düşünmekten çok, o kitap ve kolye ile o odada yalnız kalma isteği beni dürtmüştü… Evet; bunun için öyle söylemiştim.

Yine yatma vakti gelmişti. Babam “Oğlum, emin misin yalnız yatmak istediğine?” dedi. “Eminim baba. Yalnızken kabus görmüyorum.” dedim ki hiç aslı yoktu. Korkunun yerini merak almıştı. Acaba neydi o kitap ve kolye? Amaçları neydi, nelerle iletişme geçiyorduk, bu kabuslar bitecek miydi?..

Odama gittim; bir sigara yaktım. Pakette iki tek kalmıştı. “Yarın sigara alsam bari.” filan diyorum kendi kendime. Herşey normalmiş gibi davranıyordum. Onları düşünmemeye, normal bir insan gibi olmaya çalışıyordum. Yatağıma uzandım. Yine tavana bakıp düşüncelere dalıyordum. Odadan ayna ve tablolar gidince bayağı genişlemiş geliyor oda gözüme. Fakat o; beynimin en ucundaki şeye hakim olamıyorum; sürekli kitabı açmak için bulandırıyordu beynimi.

Artık dayanamayıp, “O kitabı açmalıyım.” dedim içimden ve kalkıp annemlerin odasının kapısını çaldım bir anda. Çünkü kolyeye kendi resmimi koymam gerekiyordu. Benim resmim de annemde vardı. Annem telaşla açtı kapıyı “Ne oldu oğlum, yine kabus mu gördün?” dedi. “Bir şey yok anne. İyiyim. Sadece bir resmimi istiyorum; sende vardı.” dedim. “Ne yapacaksın oğlum bu saatte resmi?” dedi. Ben de “Lazım.” dedim sadece. Annem, çantasında taşıdığı, bana ait bir vesikalığımı verdi. 

“Oğlum, geleyim beraber yatalım.” dedi resmi verirken. “Yok anne; gerçekten iyiyim.” dedim. Annemin yanından ayrılıp, tekrar odama gittim. Resmin kafa kısmını kesip, kolyeye taktım ve kolyeyi boynuma astım. Sonra kitabı açıp, Atakan’ın dediği sayfayı buldum. Ne olduğunu anlamadığım ancak tahminime göre Fars ya da Arap harfleri ile yazılmış kelimeleri yazdım kağıtlara…

Sonra “Ben ne yapıyorum?” dedim kendi kendime. “Atakan’ın yüzünden bunlar başıma geldi zaten. Hala onun dediği şeyleri yaparsam daha büyük bir çamura batmayacağım ne malum?” diye düşündüm. “Aslında sadece hocanın dediklerini yapayım hatta bu kitabı hocaya götüreyim diyorum, o doğrusunu yapar ne yapılması gerektiğini bilir.” diyorum. Ancak o kitap benim artık. Hocaya neden götüreyim ki? Hem belki hoca herkesten kötü biri, belki kitabıma sahip olmak istiyor…

Kafam allak bullak olmuştu… Her türlü şeyi düşünüyordum. Sonra, kötü düşünceler daha ağır bastı. Bu kitap benimdi; kimseye veremezdim. Kitap beni bağlamıştı kendisine. Kitabı sadece Atakan’ın dediği şekilde neden kullanayım ki? Kim bilir daha neler yapabilirim bu kitapla. Atakan’ın söylediği sayfaların haricinde zamklı sayfalarda neler vardı acaba? Bu düşünceleri kafamdan kovmaya çalıştıkça daha ağır biçimde tekrar yer ediyordu.

Sonunda kendime hakim olamadım; bütün birbirine yapışık sayfaları tek tek yavaşça ayırdım. Sayfaların hepsinin üst taraflarında belirli şekiller, altında ise Arapça ya da Farsça olduğunu tahmin ettiğim yazılar vardı. Ne yazılardan ne de şekillerden hiçbir şey anlamadım. “Bu şekillerin ve yazıların ne demek istediğini bir bilsem, bir çözebilsem kim bilir neler yapabilirim?” diye düşünüyordum.

Kitaptan bir kelimeyi kağıda yazdım. Şekillerden de bir tanesini çizdim başka bir kağıda. Amacım, sabah olunca kağıtları bir kitapçıya götürüp hangi dilde ise ona göre bir sözlük almaktı. Kağıtları katlayıp cebime koydum. Kitabı da yatağın altına güzelce yerleştirdim; kimse göremezdi. Kolye ise boynumda takılıydı. İçinde de resmim vardı. Sırt üstü yatağa yattım. Paketimde kalan tek sigaramı da yakıp içmeye başladım. 

Bir anda anlam veremediğim bir şekilde sinirlenmeye ve küfürler etmeye başladım. Neye ve niçin küfür ettiğimin farkında değilim. Belli bir müddet sonra sinirim geçti. Sakin bir şekilde düşüncelere daldım. Üzerimde çok fena bir ağırlık vardı. Zar zor yerimden kalkıp cama yöneldim. Hava kızıl ateş gibi yanıyordu, sokaklar bomboş dünyada tek ben varım sanki. Arka taraftan bir ses geldi. Tam arkamı dönmemle yine kendimi, üniversite okuduğum şehirdeki evimde buldum.

Arkamı döndüm; kimse yok. Odanın kapısından biri beni çağırıyordu. “Gelmiyorum.” dedikçe, geri geri gittikçe, “Gel” diyordu. Kapıda bir karaltı belirdi. Sadece gözleri görünüyor. Evet, annemin gözleri bu! İnsan annesinin gözlerini her yerde tanır. Annemin gözlerini görünce; karanlık koridora doğru attım kendimi. İlerde annem vardı. Tam belli olmasa da gözlerinden tanıdım; annemdi o. Sarılıyorum ona, sanki 40 yıllık hasret giderir gibi sarılıyorum. Ama ellerim, kollarım her yerim küller içinde kalmıştı. Ayakları tersti annemin. Sonra yüzüne bakınca; uzun ve kirli saçlı, siyah dişli, gözlerinin yerinde iki çift alev olan birini görüyordum.

Yüzü ve bedeni Atakan’a benziyordu ancak gözleri o ana kadarki gördüklerimden farklı; bildiğin alev alev yanıyordu. Bir şeyler söylüyordu bana; nefret dolu, ateş dolu gözlerle bakarak. Anlamıyorum ne dediğini. Bir şeyi işaret ediyordu gözleriyle. Gözleri boynumdaki kolyedeydi; kolyeyi işaret ediyordu. Açtım kolyeyi; içine baktım. Kolyede resmim duruyor fakat gözlerim oyulmuş; yerine mavi boncuk koyulmuştu. Aynı Atakan’ın resmi gibi. Birde resmin alnında bir şeyler yazıyordu.

Tekrar Atakan’a baktım. Bakmamla beni boğmaya başladı. Sonra babamın sesiyle uyandım.  Annem ve Babam, korkmuş ve telaşlı bir şekilde başımda bana bakıyorlardı… 

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 5

Yine kendi kendime hem bağırıp hem gülüyormuşum. Sesimi duyup gelmiş babam yanıma. “Baba, yine kabus gördüm. Her geçen gün kabuslarım daha da artıyor. Daha da çok korkuyorum.” dedim. Babam “Korkma oğlum; hepsi geçecek. Uyu hadi biraz daha. Yanındayım ben.” dedi. Uyudum sabaha kadar. Kalkınca ilk işim; kitabın arasına koyduğum kağıdı alıp kitapçıya gitmek oldu. Rüyamda kül ile alnıma yazılan şey ile kağıtta yazan şey aynıydı. Bayağı bir merak etmiştim ne olduğunu.

Kapıdan çıkacakken annem çağırdı. Kahvaltı hazırlamış. Yemem için ısrar etmesine rağmen acelem olduğunu söyledim. Babam sofrada oturuyordu. Ona da “Biraz geç gelebilirim. Sen kahveye filan git istersen baba.” dedim. Aslında geç gelme gibi bir niyetim yoktu. Direkt sözlük alıp kitabı incelemekti amacım.

Vardım tarikatçı kitapçılardan birine; onlar bilir diye. Adam kağıdı aldı elimden “Bu Arapça.” dedi. “Ne yazıyor abi?” dedim. “‘Gel’ yazıyor kardeşim.” dedi. Donup kalmıştım. Gece rüyamda duyduğum ses de sürekli gel diyordu bana. Adam “İyi misin?” dedi. Biraz kendimi toparlayıp “İyiyim abi. Bana Arapça, geniş kapsamlı bir sözlük verir misin?” dedim. Aldım sözlüğü, verdim parasını, çıktım kitapçıdan. 

Eve doğru yürümeye başladım ancak aklımda türlü düşünceler vardı. Rüyamda resmime neden gel yazılmıştı, neden gel diyorlardı, benden ne istiyorlardı?.. Bu düşüncelerle eve vardım. Babam kahveye gitmişti. Annem açtı kapıyı. Eve girdim. Doğruca odama geçtim. Kitabı açtım. Yanına sözlüğü koydum. ilk olarak; kitabın başındaki iki sözcüğü sözlükten arayıp buldum: “Ateş” ve “İlim” çıkıyordu. “Ateşin ilmi” (Şeytan’ın ilmi) demek oluyordu bu sanırım.

Sonra Atakan’ın söylediği sayfadaki kelimeleri tercüme etmeye çalıştım. Ancak bunların karşılığı yoktu. Harf harf tercüme ettim. Tuhaf kelimeler çıkıyordu. Bunlardan biri de Atakan’ın bahsettiği beş isimden biriydi. Atakan’ın söylediği sayfadaki başlığı tercüme edince “Yok etmek” anlamında olduğunu gördüm. Yok etmek yazan bir sayfanın altında, Atakan’ın söylediği isim vardı. Atakan bana onlardan birini yok ettirmeye çalışıyordu; o zaman anlamıştım…

Peki neden bana yaptırıyordu bunu? Onun aklına; benim, kitabın her yerini açıp inceleyeceğim gelmemişti sanırım. Direkt onun dediği sayfayı açıp, yazıları yazıp, sonrada yakarım diye düşünüyordu demek ki. İlk sayfayı açtım; rüyamda gördüğüm gözlere benzer bir resim vardı. Sadece tasvirdi.

Kitabı sadece sözlükten tercüme edip anlamak çok zordu. Harflerin hepsi birbirine benziyordu zaten. Ancak ilk sayfadaki “ateş ilmi” yazısını görünce; bunun pekte tekin olmayan bir kitap olduğunu anlamıştım… Sayfaları çevirdikçe şaşkınlığım daha da arttı. Birbiriyle alakasız birçok şekiller vardı sayfalarda. Boyama kitabı karalayan çocuk gibi harf harf çevirmeye çalışmaktan bıkıp, sadece resimlere bakıyordum.

Sonlara yakın bir sayfada muma benzer şekiller gördüm. Resimde tam 28 adet mum vardı. Aklıma hemen Atakan’la o gece yaptığımız ayin geldi. O gün de Atakan 28 mum kullanmıştı. Demek ki o ayini bu kitaptan öğrenmişti. Oturdum; iki saat; kelime kelime bu sayfayı çevirmeye çalıştım. Bu bir ritüelmiş. Bazı varlıklarla iletişime geçmek için o mumlar kapı vazifesi görüyormuş. Mumlardan yükselen duman, onlara bir beden sağlıyor ve bu duman vasıtası ile iletişime geçilebiliyormuş.

O gece Atakan bana sessiz olmamı söylediğinde; buna istemeyerek de olsa uymadığım için o varlıkların çocuklarının birini istemeden de olsa öldürmüş olabilirim. En azından o geceden sonra olaylar arttığı için böyle düşünüyordum. “Bu yüzden benden intikam almak istiyorlardı; çocukları için.” diye düşündüm. Karar vermiştim; kendim bu ritüeli tekrar yaparak, hiçbir şeyin suçlusunun ben olmadığımı onlara anlatacaktım. Bu derece kurtulmak istiyordum onlardan.

Kelime kelime tercüme ettim o sayfayı. Malzemeleri vermek ne kadar doğru bilmiyorum ama yine de söylüyorum: 28 tane mum, ifritler tarafından lağvedilmiş bir kolye, (herhangi bir kolye olabilir bu. Sadece boynunuza takacağınız ve üzerine resminizi koyabileceğiniz bir kolye de olabilir.) o kitapta yazan sözler ile çağırmak istediğinizin adının yazılı olduğu kağıtlar.

Bütün mumları hazırladım ve kitapta belirtilen, ayrıca Atakan’da bizzat şahit olduğum şekli yaptım. Ortasına kendi resmimin olduğu kolyeyi koydum. İsimleri yazdım, ışıkları kapattım. Mumları yaktıkça tekrar Atakan’ın evinde olan şey olmaya başlıyordu. Yani bir hayli boş olan odamda, istemsizce dolaşan binlerce gölge vardı sanki ama sadece mumlara odaklanmalıydım. Başka yere bakmamalıydım; bu tehlike arz edebilirdi. Kitaptaki sözlerin Türkçe okunuşlarını da bir kağıda yazdım. Yani Türkçe anlamlarını değil; sadece nasıl okunduklarını Türkçe olarak yazdım ve oradan okumaya başladım. O sözleri okuyup; arkasından birinci ismi okudum. Sonra sırasıyla aynı işlemi diğer isimlere de uyguladım. 

Size bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum; kendi kendinizle konuşmak gibi bir duyguydu bu. Bir rüzgar sizinle konuşuyor gibi diyeyim ya da. Öyle duyduğunuz gibi Arapça filan konuşmuyor. Siz onu anlıyorsunuz çünkü sizin içinizden konuşuyor sanki. Ancak dışarıdan bu ritüeli izleyen birisi sizin kendi kendinize Arapça konuştuğunuzu zanneder. Tıpkı köpeklerin kendi aralarında  anlaştıkları ama bizim sadece “hav hav” sesi duymamız gibi; siz onlarla iletişime geçince dışarısı; sizin Arapça konuştuğunuzu zannediyor.

Kitaptaki birinci ismi çağırmaya başladım. “… kabilesinden … oğlu, kendini tanıt!” dedim. Hem korkuyor hem de onu çağırıyordum. Sonra bir ses duyuldu “Gel.” dedi sadece. “Hayır, gelmem. Sen kendini tanıt!” dedim. Fazla ayrıntı vermeyeceğim, kendimi kötü hissediyorum yorum şu anda. Ayrıca sizin için de uygun olmaz… “Benden ne istiyorsunuz, beni nereye götüreceksiniz?” diye sordum. “Sen katilsin!” dedi. “Ben katil değilim!” dedim.

“Aülaleni öldüreceğiz. En sonunda sen de öleceksin!” dedi. “Asıl ben sizi öldürürüm!” dedim. “Hepimizi mi öldüreceksin?!” dedi. Mumlar öyle bir alev aldı ki o korkuyla hepsini devirmişim. Perde tutuştu. Babamgil koştu kurtardı beni. Dışarı zor attık kendimizi… Dışarıdan odamın yanışını seyrediyordum. Her şey o odadaydı; kitap, kolye… hepsi içeride kalmıştı. Elbiseler filan umurumda değildi.

Son umudum olan o kitap cayır cayır yanıyor, ben onu seyrediyordum. Alevler öyle şiddetliydi ki sanki alevlerin üzerine biri sürekli benzin döküyordu. Sanki bir ateş topu odayı kaplamıştı. Ben sadece izliyordum çaresizce. Yanımda babam ve annem ile konu komşu dışarı çıkmıştı. İtfaiye geldi. Uzun uğraş sonucu söndürmüşlerdi odayı. Evin diğer odalarına sıçramamış, kimseye zarar vermemiş, sadece benim odam alevler içinde kalmıştı. Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyordum.

Yorgun bir halde eve çıktık. Dışarıda bir kelime bile etmemişti, ne babam sormuştu yangının nedenini ne annem. Sadece kaygılı, bitkin gözlerle odamın yanışına bakmışlardı. İçeri girince sordum babama “Merak etmiyor musun neden çıktığını?” diye. Sadece başını öne eğdi. Hiçbir şey söylemedi. Sanki babam da farkındaydı her şeyin. Oturduk salonda üçümüz. “Ne zaman kurtulacağım baba?” dedim; ağlıyorum bir taraftan da. “Bilmiyorum oğlum.” dedi “Bilmiyorum.” Odaya hiç girmedim o gece. Sabaha kadarda uyku girmedi gözüme.

Sabah ezanıyla beraber odaya girecek cesareti kendimde buldum ve son durumunu görmek için odaya girdim. Odaya girdiğimde; her yer isten simsiyahtı. Aslında odaya girince yine bana bir oyun oynayacaklarını düşündüm. Eskisi gibi korkmuyordum onlardan. Çünkü okulumu mahvettiler, ailemi mahvettiler, daha başka ne yapabilirlerdi ki?

Her şey harab olmuştu. Ayağımı bastığım halının altında bir kabartı hissettim. Ayağımı kaldırıp halıya baktığımda; kolyem yerde duruyordu ancak simsiyah olmuştu. Kitabı arıyordu gözlerim ama o yangından yanmadan çıkması imkansızdı. Kolyemin kapağını açtım. Resmim hala duruyordu. Resmimin alın kısmında o yazı vardı yine. Bu sefer rüya değildi; her şey, bizatihi gerçekti. O ana kadar yaşadıklarımdan en ürkütücüsüydü belki de. 

Rüya ile gerçeği karıştırıyordum sanki. Yazı kül ile yazılmıştı. Kolyem kapalıydı. Resim sağlamdı. Peki o yazıyı oraya kim ve neden yazmıştı? Artık bu soruları sormuyordum kendime. Çünkü biliyordum. Onlar yapmıştı. Hatta ismiyle söylersem, beşinin arasından yapan … olmalıydı kesinlikle. Bu kolyeyi hocaya götürmeye karar verdim. Cebime koydum. Babama, hocaya gitmek istediğimi söyledim. “Tamam oğlum.” dedi. Benden çok o bıkmıştı ama bir şey söyleyemiyordu işte. Ne yapabilirdi ki, onlardan kime bahsedebilirdi, deli damgası yerdi belki de.

Hocanın evine gittik. Kapıyı diğerlerinde olduğu gibi genç kadın açtı. Bu genç kadın bayağı yer etmiş sanırım bende; çok ilginç bir yüzü vardı, gözleri hep yere bakıyordu. O an dikkatimi çekmişti; bu kadının gözlerini hiç görmemiştim. “Buyurun; içeri geçin.” dedi. Geçtik babamla içeri. Hoca içeride oturuyordu. Hoca direkt bana bakıp “Niye daha önce getirmedin?” dedi. “Neyi hocam?” dedim. “Cebindeki lağvedilmişi.” dedi. Babamla biz birbirimize baktık öyle kala kaldık. “Gel, otur karşıma.” dedi. 

Karşısına oturdum. “Elini uzat.” dedi. Elimi uzattım, içine bakmaya başladı. Bir yandan da boynumdaki kolyeye bakıyordu. Kolyeyi açmamı söyledi. Kolyeyi açınca, resimde yazan yazıyı gördü. “Bu yazı ne demek biliyor musun?” dedi. Kafamı “Evet.” anlamında salladım. “Seni neden istediklerini biliyor musun?” dedi. Yine “Evet.” anlamında salladım. “Peki hiç iletişime geçmeyi denedin mi?” dedi. “Hayır.” dedim.

“Gözlerime bak!” dedi. Gözlerine baktım. “Hiç iletişime geçmeyi denedin mi? Doğru söyle!” dedi. “Evet.” dedim. “Sana yazdığım şeyi takıyor musun?” dedi. “Hayır.” dedim. “Onun yerine bunu mu takıyorsun?” dedi. “Evet.” dedim. Bana o anda bir tokat attı. Hiç unutama; öyle bir tokadı, ilk defa yemiştim hayatımda. Babam bayağı şaşırmıştı hocanın bana tokat atmasına ancak hiç bir şey demedi.

“Sen ne halde olduğunu biliyor musun?!” dedi hoca. Hiçbir şey demeden yere bakıyordum. “Yüzüme bak!” dedi. Baktım yüzüne. “Ne halde olduğunu biliyor musun?” dedi tekrardan. “Hayır.” dedim kısık bir sesle. “Gel buraya.” diye gelinini işaret etti. Sonra da gelinini işaret ederek “Bak gözlerinin içine!” dedi. Kadının yüzünü kaldırıp bakmasıyla ilk şoku yaşadım! Gözleri alev gibiydi. Gözlerini görmemle yere bakmam bir oldu. Ayakları da tersti.

Bu kadının onlardan olduğunu anlamıştım. “Babana bak!” dedi. Baktım. “Sor bakalım babana, odada kaç kişiyiz?” diye. Sordum; “Üç kişiyiz oğlum. Sen, ben, bir de hoca var.” dedi. Artık gözlerimden yaşlar akıyordu. Hoca “Korkma! Sadece durumunu bilmen için bunu yaptım.” dedi. Meğer biz oraya gittiğimizde, kapıyı çalınca, hoca “Girin.” diyormuş, kendimiz giriyormuşuz. Ancak öyle bir durumdaymışım ki kapıyı o kadının açtığını zannediyormuşum.

Bu hoca bayağı ünlü biri. Evine gelen misafirler eğer hoca evde yoksa oturur beklerlermiş. Biz de hocanın oduna gittiği gün oturup beklemişiz. O gün, bu kadın bir köşede oturup bekliyordu bizle beraber ancak babamgilin bu kadınla hiç konuşmaması tuhafıma gitmişti aslında. Ama böyle bir şeyin olacağını hiç düşünemezdim. Böyle bir şeyi mantığım almıyordu lakin bende mantık kaldı denebilirse.

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 6 

Bir odada benim ve hocanın görüp, babamın göremediği bir varlık olması, gördüğüm rüyalardan daha korkunçtu. Rüyalarımda gördüğüm şeyi, bu sefer rüya olmadığına emin olduğum bir zaman diliminde görüyordum. Tıpkı rüyanızda uçurumdan düşünce uyanırsınız da “Oh be rüyaymış!” dersiniz ya… Lakin gerçekten bir uçurumdan düştüğünüzü düşünün. Uyanamadığınızı, o zaman dilimine sıkışıp kaldığınızı, gerçekle rüyayı ayırt edemediğinizi, bunu kimseye söyleyemediğinizi düşünün.

Uyumadan kabusu yaşamak bu olsa gerek. Olayın gerçekten vahametini, durumun ne kadar vahim olduğunu anlamıştım artık. Hoca “Yüzüme bak!” dedi. Baktım. “Anlat.” dedi. İçimde bir yerde, biri bana “Her şeyi anlatma.” diyordu “Kitabı anlatma, kolyeyi anlatma.” Ancak bu sefer o sesi dinlemedim. Hocaya bu olayları ilk öğrenci evinde kaldığım arkadaşımın yüzünden yaşadığımı, onun kolyesini bulduğumu, benim odasına girdiğimi, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ayrıntılarıyla bildiğini anlattım.

Onun (Hocanın) verdiği şeyi boynuma asmak yerine, Atakan’ın verdiği kolyeye kendi resmimi koyup, onu yanımda taşıdığımı söyledim. Rüyalarımdan bahsettim. Hoca bir kelam dahi etmeden dinledi dinledi… En sonunda gözlerimin içine bakarak “Oğlum, durumun vahim olduğunu biliyordum lakin vahametin bu derece büyük olduğundan bihaberdim.” dedi. İçimdeki korku çukuru daha da derinleşti. “Bu uzun bir süreç. Kurtarmak için her şeyi yapacağım ancak başına beş tane şerli vermişler.” dedi.

Hiçbir şey diyemiyorum, gözlerim dolu dolu sadece dinliyorum. “Lakin bu beş tanesi, çok çok tehlikeli. ömr-ü hayatımda gördüklerimin hepsiden çok daha güçlüler. Bunun sebebi onların çocuklarını öldürmen. Şu kapının dışında seni bekliyorlar. Her yerde yanındalar lakin bu eve giremezler.” dedi. “Üç gün boyunca hoca evinde kal, hoca ekmeği ye, hoca suyu iç.” dedi. Susuyordum sadece; ben susuyordum, babam susuyordu, bezmiş bir vaziyette oturuyorduk sadece.

“Peki, aileme bir zarar verirlerse ne yapacağım?” dedim. “Bilemiyorum oğlum. Elimden bir şey gelmez.” dedi. “Hayır, ailene zarar vermezler.” demesini beklerken beni derin bir endişeye sevk etti. Babama dönüp baktım. Sadece yalandan bir gülümseme vardı suratında. Ah baba ah!.. İçinden neler geçiyordu o an, ne korkular ne ızdırablar kim bilir. Babamla konuştuk. “Oğlum, merak etme. Kimse bize bir şey yapamaz. Sen üç gün boyunca hocanın evinde kal. Üç gün sonra almaya gelirim.” dedi.

Gözleri dolu doluydu babamın. Ben babamı öyle görünce ağlamaya başladım. Babam ağlamadı sadece sarıldı bana ve çıkıp gitti. Arabada ağlıyor olmalıydı. Aklım ondaydı. Bir taraftan annemi düşünüyordum. Hep evde dursaydım; okumasaydım, ya da sanayide işçi olsaydım daha mutlu olurdum diye düşündüm. Milli eğitime sövdüm, üniversiteye sövdüm, evden ayrılmama sövdüm, o çocukla hiç tanışmasaydım bunların hiçbiri olmazdı diye düşündüm. Kendime sövdüm insanlara çabuk güvendiğim için…

Bu düşüncelerle gözlerim dalıp gitmişken hocanın sesiyle irkildim. “Ne düşünüyorsun?” dedi. Gözlerim dolu dolu cevap verdim hocaya “Neden ben?” dedim “Neden ben?” “Anlayacağız oğlum.” dedi “Anlayacağız.” Hoca devamlı içinden bir şeyler okuyordu. Ben de kenardaki minderde oturmuş, başım eğik, düşüncelere dalıyordum. Yatsı vaktine kadar bu böyle devam etti. Yatma vakti gelince, hoca odanın birini bana gösterdi.

Zaten küçük sayılacak bir evi vardı; girişte oturulan salon gibi yer, iki tane bundan farklı oda vardı. Biri hocanın odası idi, diğeri misafirler içindi zannedersem çünkü ben orada kaldım. Hoca gelinini işaret ederek Arapça bir şey söyledi. Gelin tepki vermedi. Verdiyse dahi ben anlamadım. Hoca bana döndü “Senin kapına …yı koyacağım. Evin içine şerli varlıklar giremez lakin pencereden seni çağıran biri olursa sakın o tarafa dönme!” dedi.

“Tamam.” dedim. Yatacağım odaya gittim. Hocanın gelini kapıda bekliyordu. Ayaklarına baktıkça ürperiyordum. Evin tavanı hasırdandı. Tavana gözlerimi diktim. Camdan bir gölge geçti gibi oldu. Başımı hemen o yöne çevirdim; kimse yoktu. Kaldığım odanın penceresi dağ tarafına bakıyordu. Zaten çok ev olmayan bir yerdi. Kapkaranlıktı dışarısı. Tekrar tavana bakarken pencereden birinin bana baktığını gördüm. Kesinlikle emindim bu sefer. Boynumu çevirmemle şok oldum: dünya üzerinde görmediğim kadar güzel bir kadın bana bakıyordu.

Büyülenmiştim sanki. “Gel.” diyordu parmağıyla bana. Ayağa kalktım, pencereye yöneldim, pencereyi açıyorken, o arkamdaki gelin birden önüme geçerek, o güzel kıza “İl şerrin ifrütün!” dedi. Böyle yılan gibi tıslayarak söylüyordu bu sözü. O güzel kız, rüyalarımda gördüğüm; pis, uzun, yağlı saçlı, siyah dişli şeylerden biri olmuştu sanki bir anda. Öyle bir irkildim ki bir çığlık attım. Hoca koşarak geldi yanıma “Ne oldu oğlum?” dedi. Konuşamadım, kekeledim. Su getirdi hoca, içtim; biraz dilim çözüldü.

Anlattım olayları: Penceremde çok güzelbir kadının belirdiğini, sonradan …ın beni kurtardığını söyledim. Hoca bir şeyler okuyarak pencerenin yanına gitti. Bir şeyler dışarıda dolanıyor, sesler, gülüşmeler geliyordu. Ben evde ve üniversitede olduğum zamanlarda, her zaman onların yanımda olduklarını bilmek korkunç bir şeydi. Kendi kendine düşündüm “Bunlar hep yanımda mıydı?” diye. Gözlerimden yaşlar aktı. Bir rüzgar uğulduyordu sanki. Hem rüzgarın sesi hem de gırtlaktan gelen Arapça olduğunu tahmin ettiğim bir lehçeyle sesler bağırışmalar, nefret uyandıran bir ses geliyordu.

Hoca gözlerini pencereye dikti. Sonra gözlerini kapattı. Bir şeyler okuyordu. Bu sefer sesli, bağırıyordu. Dışarıdan hocaya gülüyorlardı. Hoca bağıra bağıra okudukça, dışarıdan daha sesli gülüyorlardı. Ama bu gülme normal bir gülme değil, nefretle dolu korkunç bir gülme… Şiddetli bir rüzgar var dışarıda, sesler seslere karışıyor. Hoca okumaya devam etti. Arkamı döndüm, hocanın gelini yoktu. “Hocam!” diyorum, bağırıyorum; beni duymuyor. Sadece pencereye bakarak okuyordu.

O okudukça dışarıdan gelen gülüşmeler artıyor. Gelini arıyor gözlerim; odamın kapısından bakıyorum, dış kapının açık olduğunu görüyorum, kapıdan bana bakıyorlar. Kapıdan bana baktıklarını görüyordum. Hoca sadece sesli bağıra bağıra okuyordu pencerenin önünde ayakta.  Bana bakanların en önünde gelin duruyordu, kapıdan içeri giremiyor fakat beni çağırıyorlardı. O kadar cezbedici bir sesleri vardı ki kapıdan onlara bakıyordum.

Gelin bana bakıyordu, arkasındakiler bana bakıyordu, hiç kımıldamıyor, sadece çağırıyorlardı. “Gel” diyorlar, “dağlara gidelim” diyorlardı. Sadece gözlerini görebiliyordum. Gözlerinin konumundan boylarını anlayabiliyordum. Gidiyordum onların yanına. Beni götüreceklerdi. Kendimi teslim ediyordum. Hocanın okuduklarını duymuyordum. Sadece onlara gitmek, onların olmak istiyordum. İlerliyordum çıkış kapısına. Hocanın sesiyle irkildim. Hoca “Dur!” dedi. Hakim olamıyordum kendime. gitmeliydim. Hoca geçti önüme. Kapıya doğru okuyor ve üflüyordu.

Kapıdan bir çığlık yükseldi. Kapıdaki gözler kaybolmuştu. Hoca kapıyı kapattı, bitkin düşmüştü. Biraz kendine geldikten sonra “Gelin neden onların arasında?” dedim. “Onu sana koruyucu tayin ettim, onları uzaklaştırmak için kendini feda etti oğlum.” dedi. Koskoca adam ağlıyordu. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar döküldü. “Onu aldılar.” dedi. Ben sadece korkulu gözlerle hocaya bakıyorum. Sadece ikimiz kaldık ve sabaha saatler vardı.

Hocanın elindeki kolyem gözüme çarptı “Bunu istiyorlar.” dedi. “Neden hocam?” dedim. “Seni almak için… Evi mühürledim oğlum.” dedi. “Lakin sabah olana kadar dışarı çıkamayız. Artık bana da düşmanlar.” dedi. Sonra kapı çaldı. Hoca “Kimsin?” diye seslendi. Gelen ses babama aitti. Hoca bana baktı, sonra kapıya yöneldi. Kapının dibine gelince durdu. Arapça bir şey söyledi. Dışarıdan ses gelmedi. Hoca bağırarak bir kez daha söyledi aynı kelimeyi, yine ses gelmedi.

Sonra “Sen misin? dedi babamın adını söyleyerek. “Benim hocam, benim.” dedi babam. Kapıyı açtı hoca. Dışarıda gerçekten babam duruyordu. Hoca, “Buyur; gir içeri.” dedi babama. Bir taraftan babamın ayaklarına bakıyor ve eve girebilecek mi onu kontrol ediyordu. Ayakları normaldi ve eve girmişti. Gerçekten babamdı. Telaşlıydı. “Oğlum.” dedi ve sarıldı bana. “Ne oldu baba?” dedim. “İyisin değil mi oğlum?” dedi. “İyiyim baba. Gecenin bu saatinde ne yapıyorsun burada?” dedim.

“Bizim evin yakınında depomuz vardı. Orada yangın çıkmış. Kullanmıyorduk depoyu. Yıllardır öyle duran depo cayır cayır yanmış. Babam da, benim odamın yanmasından sonra, depo da yanınca korkmuş. Bana da, iyi miyim diye bakmaya gelmiş. Bu olaylarla alakası var mı diye düşünmüş. Benim yanımda hiçbir şey yok; sadece gömlek ve pantolonla gelmiştim hocanın evine. Öyle duruyorum hoca evinde. Cep telefonu çekmiyor. Hocanın ev telefonu dahi yok, tv yok, adam elektriği sadece ışık için kullanıyor. Sadece oturup devamlı okuyan biriydi zaten. Devamlı düşüncelere dalıyor gibiydi.

“Baba, annem nerede, ne yapıyor?” dedim. “Oğlum, seni buraya getirince anneni de dedengile götürdüm; yalnız kalmasın diye.” dedi. “Çok iyi yapmışsın baba.” dedim. Evde annemin yalnız olmasını düşünemiyordum bile. “Baba, dışarıda tuhaf bir şey gördün mü?” “Hayır oğlum, sadece yolda gelirken önüme bir keçi çıktı köyün girişinde, birden durdum indim baktım keçi yoktu, ben de yaban keçisidir diye tekrar binip geldim buraya.” dedi.

O gece babam da hocanın evinde kaldı. Sabaha kadar uyumadan oturduk. Sabaha karşı uyuyakalmışım, hiç rüya görmedim. İlk defa iyi bir uyku çektim. Uyandığımda babam baş ucumda oturuyordu. Hoca ise ortalıkta yoktu. Babama baktım; güldü “İyi uyudun oğlum. Mışıl mışıl uyudun. Hep seni izledim.” dedi. “Evet baba. Çok iyi uyudum.” dedim. Babam hiç uyumamış. Hoca da hiç uyumamış; başımda beklemişler.

Hoca dışarıdan bize seslendi. Hocanın yanına gittik. Hocanın koyunlarının hepsi telef olmuştu. “Yardım edin; şunları gömelim.” dedi. “Hocam, durup dururken niye telef oldu bu koyunlar?” dedim. “Boşver oğlum. Hastalanmışlardır.” dedi. Bu sırada gözüm, koyun ağılına takıldı. Ağılın duvarlarında tırnak izleri vardı. Bildiğiniz tırnakla her yerini, birileri boydan boya çizmiş. “Hocam, bu izler nedir böyle?” dedim. “Seni alamayınca, hırslarını buradan ve koyunlardan almışlar oğlum.” dedi.

Babamın kulağına eğildim “Hocanın telef olan koyunlarının parasını nasıl ödeyeceğiz baba?” dedim. Hoca, babama söylerken duymuştu. “Bu senin suçun değil oğlum ama artık burada durma.” dedi. Gelininin götürülmesinden çok etkilendiği belliydi. Belki söylemiyordu üzmemek için ama bunda benim payımın olduğunu biliyor, belki de onun başına gelenlerden, beni sorumlu tutuyordu. “Burası güvenli değil.” dedi. “Kolyeyi bana verip, artık kendi evinize gidin.” dedi.

Koyunları gömdük. Hocayla vedalaşıp, arabaya bindik. Arkamı döndüm; hocaya bakıyorum, hoca da bana bakıyordu. Oradan uzaklaştık; dedemlerin evine gittik. Dedemin evine girdiğimizde, pek memnun olmadı dedemle babannem beni görünce. Sadece annem sarıldı boynuma. Onlar “Hoş geldin” demekle yetindiler sadece…

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 7

Sofraya oturduk. Kimseden çıt çıkmıyor; sadece yemek yiyoruz. Yemekten sonra da dedemden pek ses çıkmıyor sanki benim orada olmamı istemiyor gibiydi. Yatsı vaktinden sonra üst kata çıktık; annem babam ve ben. Oturuyoruz üçümüz üst katta. Annem, hocadan alıp ona verdiğim kağıdı, poşetle kaplatıp zincir takmış. “Al oğlum tak bunu boynuna.” dedi. Aldım taktım. Atakan’ın verdiği kolye ise elimde duruyordu.

Annemin dizine yattım. Babam karşımda oturuyordu. Herkes kafasından bir şeyler düşünüyordu. Bu huzurla uyuyakalmışım. Yine kabuslar peşimi bırakmıyordu. Üzerimde bir ağırlık var. Yine üniversitedeki evimizdeyim. Direkt kalkıp pencereye koştum. Hava kırmızıya çalan bir kızıllıkta, dışarıda her yer alev alev yanıyor. Sokaklarda hiç insan yok. Arkamı dönüyorum; Atakan bana bakıyor. Ancak bu sefer benden çekiniyor gibi. Boynumdaki hocanın verdiği şeye bakıp, eliyle çıkarmamı işaret ediyor.

“Hayır!” diyorum. Arapça bana kızıyor, bağırıyor. Anlamıyorum. Tek anladığım; hocanın verdiği şeyi çıkarıp, onunla gitmemi istediği. Kapıdan bana bakıyorlar “Gel.” diyorlar. “Boynundakini çıkar; gel, bize katıl.” diyorlar. O kadar cezbedici ki çıkarıyorum. Onlara doğru gidiyorum… Babamın sesiyle irkildim. Uyurken boynumdakini çıkarmaya çalışıyormuşum. Arapça yine kendi kendime bağırarak konuşuyormuşum. Ter içindeydim yine.

“Baba, defalardır kendimi; üniversitedeki evimde, kendi odamda görüyorum. O odayla alakalı olabilir bu yaşadıklarımız.” dedim. Üniversite okuduğum şehre gidip, odayı iyice inceleyecektim. Çünkü hep aynı kabus, hep aynı odadayım… Sabaha kadar uyku tutmamıştı. Şehre gidip kaldığım odayı inceleyecektim. Bindik arabaya; vardık şehre. Babam ev sahibini aradı anahtarı istemek için.

Adamla buluştuk “Hayırdır? Eşyalarınızı toplamıştınız.” dedi. “Birkaç şeyi unutmuşum.” dedim. Adam pek yemedi ancak mecburen verdi anahtarı. “Birkaç saate getiririz.” dedik. Eve varıp kapıyı açtık. İlk gözüme çarpan Atakan’ın odası olmuştu. Kapısını açtım; bomboştu. Toplayıp götürmüştü eşyalarını. Biraz ürpermiştim. Her şeyin başladığı yer orasıydı çünkü. Kendi odama, rüyalarımı gördüğüm yere gittim. Burası da bomboştu.

Dışarı baktım. Rüyalarımda gördüğüm sokaklar, insanlarla doluydu. Gökyüzü mavi. Rüyalarımı hatırlamaya çalışıyordum. Rüyalarımda; yataktan kalkıyordum, dışarı bakıyordum, ilk pencerenin önünü inceliyordum, hiçbir şey yoktu. Odanın kapısının altını inceledim; orada da bir şey yoktu. Son olarak yatak koyduğum yerin altındaki parkelere baktım. Parkelerden birinde ufak bir delik vardı. Elimi soktum; elime bir kabuk geldi. İçinde ölü bir kurt vardı. Birazcık toprak, bir de küçük kağıda Arapça harflerle bir şeyler yazılmıştı.

O an kafama dank etti! Bu şerefsiz onları bana bulaştırmak istemişti! Niye böyle bir şey yapıyordu peki? Her zaman yüzüme gülen adam, bunu niye yapmıştı? Hemen babama “Atakan’ı bulalım.” dedim. İlk olarak hastaneye gittik. Doktor, taburcu olalı çok olduğunu söyledi. Ailesini aradık. Ailesine; üniversite okuduğumuz şehirde çalıştığını, her şeyin yolunda olduğunu söylemiş.

Aklıma bir kişi geldi o anda; Atakan’ın benden başka çok takıldığı bir çocuk vardı, Akif diye. Hemen Akif’in evine gittik babamla. Akif’in evi bizim üniversite okurken kaldığımız eve uzaktı. Şöyle düşünün; şehrin bir ucu bizim ev; diğer ucu olmasa da diğer ucuna yakın bir yerde de Akif’in evi var. Üç katlı bir apartman; bayağı salaş bir bina. Daha önce iki kere gitmiştim. Benim fazla samimiyetim yoktu ancak Atakan’ın benden başka takıldığını bildiğim tek kişi bu çocuktu. Geldik kapısının önüne, çaldık kapısını. Açan Akifti.

Beni görünce gözleri büyüdü. Telaşlandığını ve korktuğunu hissettim. Kekeleyerek “Hoşgeldiniz kardeş. Buyurun içeri.” dedi. “Hoş bulduk birader. Fazla kalmayacağız. İçeri de girmeyelim. Atakan’ı arıyorduk. Sen gördün mü?” dedim. Bir müddet sustu. Sonra gözlerini bana dikerek “Sana anlatacaklarım var. Lütfen içeri geçin. Ayaküstü konuşulacak şeyler değil.” dedi. İçeri girdik babamla. Bir taraftan Akif bize “Kusura bakmayın; ev dağınık…” filan diyordu. O an sadece Atakan hakkındaki şeyleri öğrenip, bir an önce bu sorunu çözmek vardı aklımda.

Akif, içeri hiç geçmeden direkt mutfağa gitti. Çay koyuyordu tahminime göre. “Gerek yoktu.” diye içeriden bağırmamıza rağmen ısrar etti. Çayı ocağa koyup geldi, oturdu karşımıza. Ve başladı anlatmaya…

Atakan evden eşyaları getirip, bir müddet Akif’in yanında kalmış. Bu kaldığı müddet boyunca, benle ilgili ve uğraştığı şeylerle ilgili birçok şey anlatmış Akif’e. Akif, onun aklını kaçırdığını düşünmüş. Atakan dışarı çıktığı bir gün Akif, Atakan’ın bütün eşyalarını kapının önüne koyup; içeriden, perdenin arkasına sinip izlemeye koyulmuş. Atakan gelmiş, dışarıdan Akif’i görmesi imkansız olduğu halde, bunun olduğu tarafa bakıp, bir müddet gözlerini dikmiş ve “Biliyorum Akif.” demiş. Sonra anlamadığı bir şeyler söyleyip eşyalarını alıp gitmiş.

Asıl olaylar bunu dışarı attıktan sonra başlamış. Akif bunları anlatırken gözleri dolu dolu oldu. O sırada ocaktaki çayı almaya gitti. Çaydanlığı getirip, ince belli bardaklara çaylarımızı koydu. Çaylarımızı yudumlarken, ilk olarak kendi yaşadığı şeyleri, sonra Atakan’ın benim hakkımda söylediklerini anlatmaya başladı. Atakan’ı kovduğunun gecesinde yatmaya yatağa gitmiş. Pencereden bir tıkırtı duymuş. Bakmış pencereye; kimse yok. Pek bu tür şeylere kafa yormadığı için üstünde durmadan tekrar uyumaya koyulmuş.

Ancak kısa süre sonra tekrar penceren ses gelmiş. Gitmiş pencerenin önüne. Açmış camı; kimse yok. Sonra camı kapatmış. Banyoya elini yüzünü yıkamaya gitmiş. Aynaya bakarken alnında bir şey görmüş. Bunun birkaç saniyelik bir şey olduğunu söylüyordu. Arapça bir şey yazıyormuş. Kül gibi siyah bir şeyden yazılmış. Gözünü kapatıp açtığında hiçbir şey yazmıyormuş. Büyük bir korkuyla banyodan odaya kendini zor atmış.

“Girdiğimde pencere açıktı.” diyor, “Kendim açık bırakmadığıma da eminim.” diyor. O gece sabaha kadar oturmuş, sigara içmiş. O gün staj yaptığı yere gitmiş. Akşama kadar, o gece olanları düşünmüş. Akşam mecburen geri eve gelmiş. Kapıyı açıp, içeri girmiş. Koltuğunda biri oturuyormuş. “Gözlerimi kapatıp açtım; yine gitmedi.” diyor. Koltukta oturan kişi yüzünü buna dönmüş. Kendisini görmüş “Ama o anın korkunç halini tarif edemem.” diyordu.

Bir süre kendine bakmış ancak gördüğü şerlinin gözleri alev gibi yanıyormuş. Ayakları da tersmiş. “Öyle iğrenç bir şey ki saniyelik ama çok uzun geliyor.” diyor. Çığlık atmış. Komşular filan gelmiş yardıma. “Halüsinasyon görmüşsündür.” filan demişler. Rahatlatmaya çalışmışlar ama adam rahatlar mı bu durumda. Komşuları bir müddet yanında durduktan sonra, geceyarısı; herkes evine gitmiş. Ancak boş öğüt vermişler Akife. Onun o anda ihtiyacı olan; sabaha kadar yanında olacağı birileri imiş. Ancak komşuları gittikten sonra tekrar başlamış korku dolu anları.

Anlattıkları beni çok etkilemişti. Korkuyordum ancak bu korkuyla beraber biraz rahatlama ve şaşkınlık gelmişti. Aslında bu duyguyu şöyle anlatayım: Tıpkı sınıfta yaramazlık yapınca “Hocam onlar da yaptı!” diyen çocuk durumundaydım. Çünkü bunları tek ben yaşamamıştım. Aksine Akif benden farklı olarak kendi suretini görmüştü ki bu benim gördüklerimden çok daha korkunç geliyordu bana. Ben en azından onları farklı şekillerde gördüm. Düşünmesi bile ürkütüyordu.

Akif’in dudaklarından kelimeler döküldükçe şaşkınlığım arttı. Sabaha kadar gülüşmeler duymuş, pencereyi tıklatmışlar… Sadece yere bakarak bu şekilde saatler geçirmiş. Bunu anlamak zordur. O anda titreyip yere bakmaktan başka bir şey yapamıyor, dışarı çıkamıyor… Zira dışarıdan cama vuruyorlar, kaçacak yer yok yani. Bunları duyunca o an aklıma Atakan’ın Akif’e de bir şeyler yapabileceği geldi.

“Akif, yattığın yeri görebilir miyim?” dedim. Gittik beraber yatak odasına. Parkelere baktım; hiçbir şey yok. Pencere kenarlarında da bir şey yok lakin dolabının arkasında kalan duvarın gözükmeyen kısmının en altında bir delik vardı. Deliğe elimi soktum, bir kabuk ve içinde benim üniversite okuduğum şehirdeki evimden çıkan şeylerin aynısı. Akif’le Babam şaşkınlık içinde bana bakıyordu.

Salona gidip oturduk. Babam ve Akife, aynı şeyi benim üniversite okuduğum şehirdeki yatak odamda da bulduğumu söyledim. Anlamını bilmiyorduk ancak iyi bir şey olmadığı aşikardı. Peki Atakan neden bunu bize yapıyordu? Akif onu evden kovduktan sonra hiç eve girmemişti. Bunu ne zaman oraya koymuştu? Demek ki Akif’e de iyi davranıyor ancak arkasından iş çeviriyordu. Yani onu evden kovmadan oraya koymuştu.

Atakan’ın, bana olanların en büyük suçlusu olduğunu düşünüyordum ki bu düşüncemde haklıydım. Belki onların çocuklarını öldüren bile ben değildim. Benim üzerime suçu atan da Atakan olabilirdi. Bu düşünceleri sakin bir zamanda düşünmek için kafamdan kovup, sadede geldim. Akif’e, Atakan’ın nelerden bahsettiğini sordum. Bir kitaptan bahsetmiş Akif’e. Tahminime göre bana verdiği kitaptı bu. Kitabı bulması gerektiğinden, isterse Akif’in de onlara katılabileceğinden bahsetmiş.

Benim kötülük yaptığımı, kendisine ihanet ettiğimi söylemiş. Bunlar, Akif’in dudaklarından döküldükçe şaşkınlığım artıyordu zira ben ona bilerek ve isteyerek hiçbir zaman kötülük yapmamıştım. “Nereye gidebileceği hakkında hiçbir fikrin var mı?” dedim. Akif “Nerede olduğunu bilmiyorum?” dedi. Ancak onu bulmadan bunlardan kurtulmam imkansız gibi bir şeydi. Akif’e, boynumdaki; hocanın bana vermiş olduğu muskayı çıkarıp verdim. “En azından sana yaklaşamazlar.” dedim. Çay için teşekkür edip, babamla beraber çıktık Atakan’ı aramaya.

Çıktık Akif’in evinden. Kapıda durduk. Babamla birbirimize bakıyoruz. Nereye giderdi bu adam? Bir müddet öncesine kadar ilişkimiz çok iyiydi. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ancak son zamanlarda; sadece odasında takılan bir adamdı. Benden başka görüştüğü tek kişi Akif’ti. O da bilmiyordu yerini. Ancak gidebileceği bir yer daha vardı: bilardo salonu. Arada gidip; bilardo oynardık. Belki evden ayrıldıktan sonra gitmiştir ümidiyle babamla bilardo salonuna gittik. Memduh abi vardı oranın sahibi. Selamlaştık filan.

“Atakan yok mu?” dedi bana “Tam üstüne bastın abi.” dedim. “Ben de onu arıyorum. Hiç geldi mi buraya?” “Yok koçum, en son senle gelmişti.” dedi. Birazcık olan ümidim de silinmişti. Koskoca şehirde nasıl bulacaktım Atakan’ı? “Bir şeyler için” demesine teşekkür ile karşılık vererek çıktık mekandan. Çaresizce eve dönecektik artık. Babamın telefonu çaldı. Arayan annem. “Atakan bizde. *** ile görüşmesi gerekiyormuş.” dedi. Babam “Tamam. Hemen yola çıkıyoruz.” dedi ve kapattı telefonu. 

Onu kaçırmamalıydık. Balığı ürkütmemeliydik. O an korkuyla dolu bir şaşkınlık aldı başını yürüdü. Bu evreyi atlatınca hemen eve doğru yardırıyoruz babamla. Birbirine yakın sayılabilir şehirler ancak arada yine de bir kaç saatlik mesafe var. Aklımda tilkiler dolaşıyor, bu düşünceler arasında kurtuluş yolumu kaçırmamak için çırpınıyorum. Nihayet eve vardık. Merdivenleri koşarak çıktım. Kapıyı açtım. Eve girdim. Annemle Atakan oturmuşlar. Annem çay getirmiş; içiyorlar.

Atakan son derece efendi biri gibi oturmuş, iyi aile çocuğu edalarında çayını yudumluyor. Ben ayakta böyle mal gibi buna bakıyorum. Oturdum yanına. “Buraya niye geldin?é dedim. “Sende bir emanetim vardı. Onları almaya geldim.” dedi. “Hayır, bende emanet filan yok. Almadım onları. Orada duruyordu.” dedim. Ayağa kalktı “Tamam öyleyse.” dedi. Nefret dolu bir bakış attı bana ve kapıya yöneldi. Tuttum omzundan “Nereye gidiyorsun birader? Otur bakalım!” dedim. “Aradığım burada değilse başka yerlerde arayacağım.” dedi.

“Dur bakalım! Önce bana hesap vereceksin. Her şeyi baştan anlatacaksın. Bana neler yaptığını söyleyeceksin!” dedim. Annemle babam endişeli gözlerle bizi izliyorlar. “Tamam.” dedi. Tekrar oturdu yerine. “Özel konuşabilir miyiz, müsait bir yer var mı?” dedi. “Gel; üst kata geçelim.” dedim. Çıktık üst kata.

İlk sorumu sordum: “Yatağımın altından çıkan neydi? Aynısından Akif’in evinde de buldum. Bize neden bunu yaptın?” dedim. Gözlerime baktı dik dik. “Bana ihanet ettiniz.” dedi sadece. “Neyin ihaneti kardeşim? Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezken bu yaptıkların nedir senin? Sen bu işlere, bu illetlere nereden bulaştın? Sen böyle biri değildin.” dedim. Duymuyordu sanki beni. Sadece kendi anlatacaklarını düşünüyor gibiydi. O kitabı ve kolyeyi nereden aldığını anlatmaya başladı. 

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 8

Bu ilk olarak Ece diye bir kızdan bu şeyleri öğrenmeye başlamış. Derken iyice kızla muhabbeti ilerletmişler. Bu kızın bir amcası varmış. Kız, çok övmüş amcasını “Her çeşit ilmi bilir amcam.” diye. Adam bu işlerin uzmanı ama hep kötülük için kullanıyor ancak kendini Atakan’a öyle tanıtmıyor. Bu kitabı ve kolyeyi buna veren de o adammış. “Mal mısın sen, neden aldın kitabı? Belki kitaptan kurtulmak istiyordu. O yüzden sana kitabı verip, kitaptan kurtuldu.” dedim.

Komplo teorileri kuruyorum kafamda. “İlgimi çekti.” dedi Atakan. Adam buna övmüş de övmüş kitabı. İşte: “Her türlü isteğini yaparsın, herkesten üstün olursun…” filan diye. Yılan gibi diliyle etkilemiş. Kolyeyle de kitabın bağlantısı varmış. Kitabın içindeki bazı ritüelleri yapmak için bu kolye gerekiyormuş. Bu, odada geçirdiği o saatlerde hep bunları denemiş; saatlerce, günlerce. Adam buna şöyle bir şey öğretmiş ve tembih etmiş “Kimin yanında olacaksan bu tarifi yap. Eğer sana bir kötülüğü dokunursa onu cezalandırırsın.” demiş.

Bu yüzden Akif’le benim yatağın altından çıkan şeyleri daha öncesinde koymuş. “Peki, benim sana ne gibi bir ihanetimi gördün de bana onca kabusu yaşattın?” dedim. Gözlerimin içine baktı. Anlatmaya başladı… Ben bir dönem Nuran diye bir hatunla takılmıştım. Bu kızla takılma hadisesi de şöyle oldu. Eve yeni çıktığımız zamanlar, bu kızı sahilde görürdüm devamlı içerken. O da mal apaçi arkadaşlarıyla takılırdı sahilde. Arada beni kestiğini fark ediyordum. Burnum da kalkmıyor değildi hani.

O zamanlar Atakan’la çok sık takılırdık. Yeni ev arkadaşı olmuşuz… Kendimizi bir şey zannediyoruz. Genelde beraber içerdik yani yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Bir gün gidip kıza açıldım. Birkaç gün konuştuktan sonra bıraktım kızı. Meğer bizim Atakan bu kızdan hoşlanıyormuş. gerçekten ciddi bir şeyler düşünüyormuş ama ben kıza açılınca laf etmemiş; saygı duymuş. Taa ki ben kızı eve atıp, sonra kızı bırakana dek.

Tam da onun odasına kapandığı zamanların başına rast geliyor bu olay. Ondan sonra yüzüme gülmüş ama benden nefret etmiş. Bu kitabı almasında da bunun etkisi çokmuş. Zaten ailevi problemleri olan biriydi. Beni kendisine çok yakın görürken bu yaptığımı yedirememiş. Atakan bir taraftan ağlıyor, bir taraftan anlatıyordu. “Peki, hala nefret ediyor musun benden?” dedim. Gözlerinde artık o nefreti göremiyordum. Sadece bitmiş bir adamın gözleriydi karşımdakiler.

“Sen ettiğinden fazlasını buldun zaten.” dedi. “Atakan, sana yalvarıyorum, haftalardır ızdırap çekiyorum. Hayallerimin almayacağı şeyleri gördüm. Kurtar beni!” dedim. “Yapamam.” dedi. “Ne diyorsun sen birader?! Bu rüya alemine tıkılıp kalmışım. Kimseye anlatamıyorum. Nereden gelecekleri belli olmuyor. Anam babam uyku uyumuyor. Her gece benim Arapça bağırmalarıma kalkıyorlar. En bilindik hocaya dahi benim yüzümden zarar geldi. Öz dedem beni evinde istemiyor. Ucubeden farksız olmuşum. Okul hayatım bitmiş. Daha üç ay önce dünyanın en mutlu insanıyken düştüğüm duruma bak. Sadece bir kız için miydi bunlar? Bunların binde birini yaşayacağımı bilsem o sahilin yanından geçmezdim.” dedim.

“Bir çaresi var ancak buna ne senin ne de benim gücüm yeter.” dedi. “Nedir o?” dedim. “Onlar seni alıp dağlara götürmeden, sen onları yok edeceksin.” dedi. “Nasıl olacak bu?” dedim. “Ece’nin amcasına gideceğiz.” dedi. O adı burada anmak dahi istemem; yılan dilli adamın tekiydi. “Kardeş, seni şurada parçalamıyorsam tek sebebi, son umudumun sen olmandır. Ben pislikten kurtulmaya çalışırken, sen beni bu pislikleri başlatan adama götürüyorsun?” dedim.

“Benim bilgim kısıtlı; ben neyim ki?” dedi. “Ulan madem hiçbir şey değilsin başıma bunları nasıl açtın?” dedim. “Eğer imkanım olsa her şeyi başa sarardım ama nefret gözümü bürümüştü o zaman.” dedi. “Peki” dedim “gidelim.” Ne olabilirdi ki daha? Zaten bu adamlar yüzünden hayatım alt üst olmuştu. Korkacak ne vardı ki? O an aklımdan şu geçti “Bütün bunları bana yaşatan ve içi nefretle dolu olan bir adam acaba doğruyu mu söylüyordu, yoksa beni daha büyük bir pisliğin içine mi çekmekti amacı?”

Ama ona güvenmekten başka ne yapabilirdim ki? Üniversiteyi okuduğumuz şehirdeydi Ece ve amcası. Oraya gidecektim. Bütün bunların sebebi olan adamla, bir başıma sonunu bilmediğim bir yolculuğa çıkacaktım. Babam gelmek için çok ısrar etse de sadece ikimizin gitmesi gerektiğini söyledim ve evden çıktık Atakan’la. Atakan yanımdayken sürekli bir bunalma hali oluyordu bende. Belki bu yaşananlardan ve ona olan nefretimden dolayıydı bu bunalma hissi. Belki de yine işin içinde başka şeyler vardı. Artık her şeyden şüpheleniyordum çünkü gördüklerim ve yasadıklarım kolay şeyler değildi.

Vardık üniversiteyi okuduğum şehre. Bir işhanına geldik. Eski püskü, pis bir iş hanıydı. İki kat çıktıktan sonra bir kapının önüne geldik. Atakan “Burası.” dedi. Sadece isim yazıyordu. İçeri girdik. Adam Atakan’ı görünce ters ters baktı. “Bir sorun mu var?” dedi. Atakan bir taraftan bana bakıyor yan yan bir taraftan da adama bir şeyler anlatıyordu.

Adamın İnternet sitesi dahi var; medyum *** diye geçer. İfşa yasak diye, bir de böyle pisliklerden uzak durun diye vermiyorum adını. Adam sonra bana baktı. El hareketleriyle “Gel bakalım buraya.” dedi. Adamın yüzüne bakmak bile insanın içine bir ızdırap veriyordu. Yavaş yavaş vardım yanına. Kurtuluşum mu olacaktı yoksa zaten battığım bu aleme, en dibe kadar beni çeken biri mi olacaktı bu adam bilmiyorum.

Bu; Ece’nin amcası olacak adam, sorular soruyordu bana. Yaşımı filan sordu; cevap verdim. “Sen Atakan’ın kitabını gördün mü?” dedi. “Evet, gördüm. dedim. “Peki, hiç bir ritüel düzenledin mi?” dedi. Düzenlemeye çalışırken yangın çıkardığımı anlattım. İlk ne zaman bir ritüele şahit olduğumu sordu. Atakan’ın odasında sadece sessizce oturmam gerekirken, ses çıkardığımı ve o ritüelin ilk şahit olduğum ritüel olduğunu, aynı zamanda kötü sonuçlandığını söyledim.

Ritüel harici yaşadığın ilk olay bu muydu?” dedi. Daha öncesinde Atakan’ın odasından sesler duyduğumu filan söyledim biraz düşündükten sonra… “Sana *** kabilesinden beş tanesini yollamışlar. Bunlar gerçekten güçlüdür ancak herkesin zayıf bir noktası vardır.” dedi. Sonra benden bazı malzemeler istedi. Malzemeleri buraya yazmıyorum; onları buldum getirdim. Malzemeleri adama verdim. Arka tarafta bir oda vardı; orta büyüklükte bir oda. Ancak penceresine tuğla ördürmüştü bu odanın, iç bunaltıcı ve zifiri karanlıktı.

Işığı açtı biz odaya girerken. Işığı açmasına rağmen o iç bunaltıcı atmosfer hakimiyetini kaybetmemişti. Belki de bunun sebebi daha önce burada sayısız kere gerçekleştirmiş olduğu ritüellerdi. O günahlar, tıpkı örümcek ağları gibi yuvalanmıştı bu odanın her bir köşesine… Genel hatlarıyla boştu oda lakin bir köşede duran masa, ilk etapta göze çarpan şeydi. Detaylı olarak odaya göz gezdirince; yönü duvara çevrilmiş, yerde duran büyük bir boy aynası, dört sandalye ve masanın üzerinde duran kağıt, kalem, mumlar, ve çukur bir tabak göze çarpıyordu.

Adam sandalyelerden birine oturmadan, ayak üstü; benim getirdiğim malzemeleri masanın üzerine koydu. Bunları ayrıştırıp tabağın içine koydu. Masanın üzerinde duran kağıtlardan birine yine masanın üzerindeki kalem vasıtası ile yazmaya başladı. Ben sadece izliyordum. Atakan’ın yaptığından çok daha ciddi bir ritüel olduğu bu kadar hazırlıktan belliydi. Sandalyelere oturmamızı söyledi. O dakikaya kadar “Ne olursa olsun!” diyen ve korkularımı bastırmış olan ben, artık iş bu noktaya gelince yaşadıklarıma, gördüklerime ve kabuslarıma rağmen içimdeki ürpertiye hakim olamıyordum.

Bize söylediği şekilde sandalyelere oturduk. Sandalyenin biri boş kalmıştı. Masada duran mumları yaktı. Aynayı masanın üzerine … şeklinde koydu. Mumları tek tek … şeklini elde edene kadar özenle aynanın üzerine yerleştirdi ve hepsini yaktı. Biraz evvel bir şeyler yazmış olduğu kağıdı ikiye böldü ve birini bana, birini Atakan’a verdi. Bunları o bize dediğinde; aynı anda okumamızı söyledi. Atakan’ın benden çok şey bilmesine, bu işlerle çok daha alakalı olmasına rağmen yüzündeki korku ile karışık tedirginlikten, bu ritüelden ne kadar çekindiği belli oluyordu. Onun bu tedirginlik dolu yüz ifadesine baktıkca; içimde türlü korkular filizleniyordu.

Ancak burada bırakıp gitsem bu kabuslar devam edecekti; hiçbir şeyi halledememiş olacaktım. Ne olursa olsun burada kalıp, bunu yapacaktım. O adama ve bunların sebebi olan Atakan’a güvenmekten başka elimden gelen bir şey yoktu. Adam ayağa kalktı. Işığı söndürdü. Mumlardan biraz olsun aydınlanıyordu içerisi ancak yine o zifiri karanlık etkisini tamamen kaybetmemişti. Geldi, oturdu, tabaktaki malzemelere de bir kibrit çaktı. 

Bize “Başlayın!” dedi. Başladık okumaya. Adam da gözlerini kapatıp, ezberinden bir şeyler okuyordu lakin Atakan ile adamın okuduklarını dinleyince üçümüzün okuduğu şeylerin farklı olduğunu duydum. Bunu o zaman bilmiyordum. Üzerinde de fazla durmamıştım ancak şimdi çok iyi biliyorum ki üçümüz de ayrı ayrı ritüel yapıyormuşuz. Bunun nedeni ise uğraştığımız şeylerin son derece güçlü olmasından kaynaklanıyormuş.

Bu sefer Atakan’ın evinde yaşadığım deneyimden çok daha korkunç, çok daha derin tedirginliklere götüren bir deneyim yaşayacaktım. Bunlardan habersiz, sadece kurtulmak umuduyla okuyordum mumun yaydığı hafif ışıkta kağıdı. Atakan’ın sesi, adamın sesi, benim sesim; o günahlar odasında birbirine karışıyordu. Mumların ışığı hafif hafif titremeye başladı. Adam ezbere okumaya devam ederek gözlerini açtı. Okuyor, okudukça da aynanın ortasına bakıyordu. Birden gözleri dev gibi oldu.

Sesi hızlandı. Bağırarak okuyordu. Mumların alevleri yükseldi, dumanlar arttı. Odada hareket ediyorlardı. Duvarlardan net biçimde görülüyordu; artık içerideydiler. Hoca bağırarak adını sordu. “… oğluyum.” dedi. Tekrar adını sordu. “… oğlu …’yım.” dedi. “Ne istiyorsun …oğlundan?” dedi. Benden bahsediyordu. Adım anılınca içimdeki korku iki kat daha büyümüştü. “O katil. dedi benim için…

Şu anda çok iyi Arapça biliyorum. Şimdi düşününce çok iyi hatırlıyorum çağırdığımızın neler söylediğini. Sebebini ben de bilmiyorum ama çağırdıklarımızın ya da biz istemeden gelenlerin hepsi Arapça konuşuyorlar. Arapça bilmeyen adamla da konuşabilirler. Siz onu anlarsınız, cevap da verebilirsiniz ancak bunu fiziksel bir olay olarak düşünmeyeceksiniz. Ben rüyamda konuşurken de babam yemin ediyordu Arapça bağırdığıma. Lakin o zamanlar tek kelime dahi Arapça bilmiyordum. Buna benzer şeyleri yaşamış olanlar bu durumu anlayacaklardır.

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 9

Adam sordu “Kimin katili?” diye “…oğlu …’nın.” dedi. Her yeri kapalı odanın içinde bir rüzgar geziyordu sanki. Belki sadece bana öyle geliyor diye düşünürdüm bunu son zamanlarda gördüklerimden sonra ama mumların ateşinin bir o tarafa bir bu tarafa sallanması bunu kanıtlar nitelikteydi. Uğultular geliyordu. Duvarlarda zaten gölgeler hareket ediyordu. “Kanıtla eğer öldürdüyse!” dedi adam. “Kolye takan Ademoğlu çocuğumuzu öldürdü.” dedi.

Atakan’ın bana verdiği kolyeden bahsediyormuş meğer. Atakan denen şerefsizin kolyeyi bana vermesinin, içine benim resmimi koydurmasının sebebi buymuş. Adam bana baktı “Sen mi öldürdün?” dedi. “Hayır, bilerek ve isteyerek öldürmediğime yemin ederim.” dedim. Adam gözlerini tekrar aynaya çevirirken ağzımdan o cümle; pek istemeyerek de olsa çıktı. “Atakan yaptı bunu!” dedim. Atakan bana baktı. Gözleri kocaman olmuştu ama nefretle bakmıyordu bana. Sadece korkuyordu. Korktuğu ben değildim; çağırdığımızdı.

Adam Atakan’a döndü “Doğru mu bu?” dedi. Atakan hiçbirşey demedi. “Yalan” da demedi “Ben öldürdüm” de demedi. Adam “Hemen size verdiğim kağıtları okuyun tekrar.” dedi. Kendi de okuyordu ezbere. Okumaya başlayınca “Yalancı!” dedi çağırdığımız şerli. Adam aynanın üzerine iyice eğildi. Yüzü aynaya değiyordu. Bağıra bağıra okuyordu. Sadece “Yalancı!” diyordu çağırdığımız şerli.

O gün yaptığımız şey ve okudukla rımız, ona (gelen şerliye), çocuğun katilini vereceğimize dair bir çağırma şekliymiş, yoksa gelmezlermiş. Ondan dolayı adama “Yalancı!” diyordu çünkü katili vermeyi sözlerle taahhüt ediyor ancak çağırdığını geri yollamaya çalışıyordu. Bize de bu yüzden “Kağıtları okuyun.” diyormuş. Adam okuyordu, biz okuyorduk. Lakin sadece “Yalancı!” diyordu, gitmiyordu. Birden adam sustu. Birdenbire çenesi kilitlendi sanki. Aynaya yüzünü dayamış bağıra bağıra okurken, sadece aynaya bakıp susmuştu.

Biz çağırdığını tekrardan gönderdiğini düşündük; sadece adamın yüzüne baktık. O sırada ayna ince bir şerit halinde çatladı. Adamın elleri istemsizce hareket ediyordu. Sanki içinde biri vardı ve kollarını omuzlarının arkasına götürüyor gibiydi. Oturduğu yerden yere düştü. Kaskatı kesilmişti. Kolları omuzlarının arkasına gidiyor içinden biri ızdırap veriyordu. Çenesi öyle  kilitlenmişti ki dişlerinin gıcırtısı duyuluyordu.

Adam birden çığlık atmaya başladı. Alnında görünmez bir el, küllerle bir şey yazıyordu. Ağır ağır ve derinden yazıyordu çünkü çığlıklar bunu gösteriyordu. Ama o kadar derinden bir çığlıktı ki bu derece pislik bir adama dahi acıyorsunuz o anda. Biz çoktan okumayı kestik; olanları izliyoruz. Alnına yazdığı şey bitince gölgeler kayboldu, rüzgar yok oldu sanki. Kalkıp hemen ışığı açtım. Adam yerde hareketsiz yatıyordu. Atakan benden daha çok korkmuştu zira alnında yazan şeyi okuyordu. Biliyordu Arapça’yı, yazılan şey de Arapça‘ydı.

Atakan’a baktım. Adamın anlındaki yazıyı okuyordu. Ağzından çıkan kelime “ke-fe-re” idi. Ambulansı aradık. Kriz geçirmiş adam. İlk müdaheleyi yaparken hemşire “Bu yazı nedir?” dedi adamın anlını göstererek. “Bilmiyoruz. Tanıdığımız olur. Ziyarete geldiğimizde böyleydi.” dedik. Islak mendil ile sildi adamın alnını; bildiğin kül idi. Hastaneye götürdüler oradan. Yaşıyordu ancak o günden sonra düzelemedi. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesindeydi en son. Hala orada mı bilmiyorum. Belki de yaptıklarının cezasını çekiyordu.

Bu karmaşanın ardından, çağırdığımız şerlinin hala gidip gitmediğini bile bilmiyorduk. Ne kadar nefret etsem de Atakan’a ihtiyacım vardı. Oturduk konuştuk. Son çare kalmıştı; her ne kadar bir insan öldürmek kadar günahsa da cinleri öldürmek yine de öldürecektik. Ama bu sefer Atakan’ın lafıyla hareket etmiyordum. Atakan’a, cinlerin çocuğunu ne zaman öldürdüğünü sordum. Kitapta bir ayin varmış, “… çocuğu öldürürsen onları kendine köle yaparsın” diye. Bu Atakan da hırsla onlardan birinin çocuğunu çağırmış. Sonra öldürmüş. Ama ters tepmiş. Ters tepmemesi imkansızdı zaten…

O zaman da düşünüyordum hala da düşünüyorum; bunlar tuzak bence. Hırs uğruna insanın hayatını zehir eden şeyler. Onlarla baş etmek zordu çünkü. Atakan, hırsları uğruna bunca belaya sebep olmuştu. İçten içe ona olan nefretim yüzüne her bakmamda katlanarak artıyordu. İlk yaptığı ayini tekrar yapacak, onları cağıracak ve öldürecektik. İsimlerini biliyorduk.

Bütün bunları konuşurken telefonum çaldı; arayan babamdı. Dedemgilin köydeki evin alt katı ve ahırı yanmış. Ölen yoktu ama evin çoğu harap olmuş. “İstersen köye bir gel oğlum.” dedi. Atakan’ı buldum bu sefer kaçırmazdım elimden. Onu da yanıma alıp köye gittim. Hiç hoş karşılamadılar beni. Evin üst katında pek zarar yoktu ancak alt kat ve hemen bitişikteki ağıl bayağı yanmış, harabe olmuş.

Vardığımızda; üst katta dedem, babannem, annem ve babam oturuyorlardı. İçeri girince dedem yüzüme dahi bakmadı. “Hoşgeldin” bile demedi. Babannem de gözlerini yere dikmiş, halının desenini süzüyordu. Kısacası benim orada olmamın ve yaşadıklarımın; dedemin de babannemin de umrunda olduğu söylenemezdi. Yanan evlerine üzülüyorlar, suçlu olarak da beni görüyorlardı. Dedem yüzüme baktı “Bize zarar veriyorsun.” dedi. Başkalarının yaptıkları neyse de öz dedemin böyle demesi çok üzmüştü beni.

“Ne yaptım ben dede, bilerek isteyerek sana ne zararım oldu şu yaşıma kadar?1 dedim. “Ev senin yüzünden yandı. Onları başımıza topladın, uğursuzluk getirdin.” dedi. Yangın da şöyle çıkmış: Dedem inekleri yemlemeye gitmiş. Babannem o sırada mutfakta kahvaltılık hazırlıyormuş. Mutfağın kapısında dedemi görmüş. Dedem gözlerini yere dikmiş, ayakta duruyormuş öylece. Babannem bakmış dedeme “Ne istiyorsun?” demiş. Dedem hiç konuşmamış. “Konuşsana efendi! Niye tuhaf tuhaf dikiliyorsun orada?” demiş. Dedemin babanneme bakmasıyla, babannemin çığlığı köyü inletmiş. Gözlerinin içi alev gibi kıpkırmızıymış!

Bunu görünce babannem direkt ayaklarına bakmış dedemin. Dedemin ayakları tersmiş. O görüntüyle korkusu daha da artmış, dili tutulmuş. Çığlığı duyan dedem, ağıldan koşmuş gelmiş. Babannem kekeliyormuş ne olduğunu anlatmaya çalışırken. Tam bu sırada ağıl, alev almış; oradan eve sıçramış. Ancak yangın ikinci kata sıçramadan söndürmüşler. Bunun suçlusu olarak beni görüyorlardı. Bana destek vereceklerine, zaten psikolojisi altüst olmuş birine, iyice ağır bir yük yüklüyorlardı.

Dedemin tavırları, söylediği sözler, babamın da ağırına gitmişti ama belli edemiyordu. O yaşına kadar saygısızlık yapmadığı babasına o anda ses etmedi. Sadece “Baba, çocuk arkadaşıyla gelmiş. Biz eve gidelim. Sığmayız şimdi buraya. Yarın yine geliriz.” dedi. Bunun bahane olduğu belliydi. Yoksa koca eve bir yatak fazla sersek de sığardık. Annem, babam, ben ve Atakan eve vardık. Annem sağ olsun; ben evde değilken odamı temizlemiş. Ancak yangının izleri yine belliydi. Boyanması lazımdı odanın.

Atakan’la ben bizim odaya geçtik. Annem yatmadan yanımıza geldi. Elinde o baş belası kitap vardı. “Oğlum, odanda bulduk. Dışındaki sayfası kararmış ama kitap sağlam. Odanın köşesindeydi. Ne kitabı bu böyle?” dedi. Atakan da ben de şok olduk. Kitabın o yangından sağlam çıkması imkansızdı. Hemen kitabı annemin elinden aldım. Diyecek hiçbir şey bulamadım. Kitap elimde anneme bakarken, bir taraftan ne söylesem diye düşünüyordum.

O sırada Atakan imdadıma yetişti “Benim büyük dedemden kalma bir günlük. İncelemesi için verdim.” dedi. İlk defa işe yaradı şerefsiz. Nedense kitabı görünce Atakan’ın gözleri iyice parlamıştı. Zaten olmayan güvenim onun gözlerindeki kitaba karşı olan hayranlığı gördükçe daha da azaldı. Belki kitap işimize yarardı onları yok etmek, daha doğrusu öldürmek için. Daha kuvvetli şeyler olabilirdi içinde, kim bilir…

Annem iyi geceler diledikten sonra çıktı odadan. Biz hemen kitabın içini açıp, sayfalarını incelemeye başladık. Gayet sağlamdı. Bu da onların işi miydi hiçbir zaman öğrenemedim. Zaten bu kadar eski bir kitabın bu zamana kadar gelmesi de zor bir şeydi. Demek ki birileri kitaba bir şey olmasını istemiyordu. Dikkatimi çeken şey; Atakan’ın, direkt bana bahsettiği sayfayı açmasıydı.

Kitabın üstüne elimi koyup “Birader, aklından ne geçiyorsa sonra yap. Buraya beni bunlardan kurtarmaya geldik. Benim işimi hallet sonra kitabını da al ne yapacaksan yap. Onlara mı katılırsın, namaza mı başlarsın bilmem ama bu kez beni karıştırma.” dedim.

“Direkt bul şu sayfayı, çağırıp öldürelim.” dedim. Şu an belki korkunç geliyor size ancak zaten her günü korkunç ve onlarla geçen biri, onlardan kurtulmak için her türlü şeyi yapardı zaten. Atakan 28. sayfayı açtı. Şekiller vardı; onları bir kağıda çizdi. Yine büyük bir boy aynası, mumlar -fakat bu sefer hepsinden farklı olarak hepimizin günlük hayatta kullandığı türden- da vardı. Artık onlardan kurtulmayı, normal hayatıma, üç ay önceki mutluluğuma dönmeyi dört gözle bekliyordum…

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 10

Salona gittim. Annemle babamın odalarında uyuduğunu düşünerek, çekmeceden mumları aldım. Annemin odamdan kaldırdığı boy aynasını tekrardan koliden çıkarıp odama götürürken annem kalktı. Artık en ufak şeyde iyi miyim diye beni kontrol ediyorlardı. “Ne yapıyosun oğlum, niye uyumadın?” dedi. “Artık iyiyim anne. Aynamı filan geri koyacağım.” diyordum iyi olacağımı umarak. Böyle bir bahane bulmuştum o anda. “Tamam da oğlum, gece gece derdin neydi?” dedi. Aynamı filan geri asınca, daha iyi hissedeceğimi söyledim.

Halbuki hiç alakası yoktu. Aynalardan korkuyordum. Halen de korkarım yaşadıklarımdan sonra… “Tamam oğlum, nasıl iyi hissediyorsan öyle yap, iyi geceler sana.” deyip yattı tekrardan. Bütün malzemeler odamdaydı. Yanımda ne kadar güvenmesem de Atakan malzemeleri düzenliyordu. Aynayı yüzü tavana bakacak şekilde koydu. Üzerine mumlardan … şekli yaptı. İsimlerini ikimiz de biliyorduk zaten. Kitaptan yazdığı kağıdın yarısını bana verdi. “Aynı anda okumaya başlayalım.” dedi. Diğer kağıda da yine o sayfadan yazdığı bazı şeyleri mumda yakıp, mutfaktan aldığım … larla karıştırıp, aynanın üzerine serpecekti.

“Işık açık kalsın mı?” dedim. “Hayır. Kapat ışıkları.” dedi. Sadece mumun ışık verebileceğini, başka türlü başarıya ulaşamayacağımızı söyledi. Belki de yalan söylüyordu. Kendini belki de karanlıkta iyi hissediyordu; bilmiyorum. Kapattım ışığı oturdum. Bir taraftan Atakan’a bir taraftan yangından kalma siyahlıklara bakıyordum. Onları gördükçe kendime verdiğim cesaret azalıyordu ama her şeye rağmen iyi şeyler düşünüyordum. Onlardan kurtulacaktım.

Bu düşüncelerle otururken, Atakan “Hadi artık; başlıyoruz.” dedi. Mutfaktan getirdiğim … ları yaktı, kitaptan kopyaladığı sözleri yaktı, ikisini de aynanın üzerine gelişigüzel serpiştirdi. “Hadi; okumaya başlayalım.” dedi. İkimiz de aynı anda okuyorduk. Biz okudukça tekrardan evin içine giren rüzgar artıyordu. Mumların üzeri titriyordu. Bir müddet sonra duvarlarda gölgeler hareket etmeye başladı. Rüzgar arttıkça, gölgeler çoğaldıkça, Atakan aynaya doğru kafasını yakınlaştırıyordu. Bu bir refkles miydi bilmiyorum diğer adam da aynısını yapıyordu çünkü.

Aynaya yüzü değdi değecekti. Kendi suretine bakıp okuyordu. Ben ona eşlik ediyordum sadece. Belki ben kendi suretine doğru okuyor zannediyordum, belki o aynada gördüğü kendisi değildi çünkü aynadan korkarak okuyordu. Sanki biri ona bakıyordu. Sonra hızlandı, hızlandı… Benden ayrıldı. Kendi kendine çok hızlı şekilde okuyordu. Okumanın sonuna geldiğimizi şuradan anladım: İsimleri söyledi. Diğer adam da en son isimleri söylemiş, sonra susmuştu.

Atakan sustu. O hızdan eser kalmadı. sadece yüzünü aşağıya eğdi. Aynaya bakıyordu. Birden kafasını kaldırdı. sonra konuşmaya başladı. “Kendini tanıt!” dedi aynaya doğru. Ben hepsinde sadece sözleri söyleyendim. Onların bildiklerinin hiç birisini bilmiyordum. Denileni yapıyordum sadece. Bunu da kurtulmak için yapıyordum. Birden niye sessizleşiyorlardı nasıl hissediyorlardı asla bilmiyorum.

Kitabı veren adamın orada yaptığımız gibi rüzgar yoktu. Ayna hala sağlamdı. Aynadan ses gelmedi. “Kendini tanıt!” dedi tekrardan. Bu sefer uğultu geliyordu. Tıpkı kitabı veren adamın orada olduğu gibi ama daha hafifti. “… oğlu …yım.” dedi. “Bizden ne istiyorsun?” dedi. Duvarda beş gölge vardı. Biri cevap veriyordu. Sesi aynadan geliyordu. Yine aynı şeyi diyordu: “Katil!” dedi sadece. “Rahat bırak bizi … oğlu! Ceddin adına, kabilen adına emrediyorum! dedi Atakan. O anda hiç beklemediğim bir refleksle, yakıp aynaya serptiği şeylerin, sol elinde tuttuğu kısmını, birden aynanın üzerine fırlattı. Sonra tekrardan okumaya başladı.

Tuzağa düşürmüştü onları ya da ben öyle zannediyordum. Ayna çatladı. Bu sefer dört yerden çatladı. Diğer adamla yaptığımızdan daha derin çatlaklardı bunlar. Çizik gibi değildi. Mumların hepsi söndü. Daha fazla duramadım hemen ışığı açtım. Atakan’ın sol kolu ters dönmüş; bağırıyordu. Annemle babam koştular. Manzarayı görünce telaşlandılar iyice… Hemen ambulansı çağırdılar. Atakan’ın çok acı duyduğu belliydi. Annemgile bir sürü açıklama yaptım hastanenin orada. Zaten endişeleniyorlardı.

Artık kabuslardan, rüya ile gerçeği aynı anda yaşamaktan kurtulmuş muydum? Hepsini öldürmüş müydük? Bunu sadece bir şekilde öğrenebilirdik. Atakan’ın kolunu alçıya aldılar. Adamın kolu iki yerinden kırılmış, bildiğin sırt tarafına doğru dönmüştü. O görüntü hala aklımda. Hastanede biraz muhabbet etme fırsatımız oldu. “Sence kurtuldum mu Atakan?” dedim. “Hayır; tam emin değilim. İçimdeki o karanlık halet daha gitmedi.” dedi.

“Nasıl yani, hani bundan sonra düzelecekti her şey, hani artık normal insanlar gibi sevgili yapacaktım, normal insanlar gibi uyuyacaktım, anam babam günler sonra rahat edecekti, kandırdın mı lan beni?!” dedim. “Hayır. Yazanları yaptım ancak bilmek için tekrar uygulayacağız. Gelen olmazsa bil ki başardık.” dedi. Annemle babama, ailesinin Atakan’ı böyle görmemesini, görürlerse endişe edeceklerini söyledim. Yani onlara, Atakan’ın bir müddet bizde kalması gerektiğini söyledim.

Ben tepki verirler sanırken aksine; sevindiler. Yanımda bir arkadaşımın olması, normalleştiğimin göstergesiydi onlar için. Lakin her şey bu şerefsizin yüzünden olmuştu. Benim de planlarım vardı. İlk defa burada itiraf edeyorum; kurtulduktan sonra öldürmeyi düşünüyordum ama buna gerek kalmadı sonrasında her neyse…  Bizim evdeydik. Bu olaydan tam dört gün sonraydı. Bu süre zarfında tekrar çağırmayı denemedik, bu dört gün içinde de hiç kabus görmemiştim.

O gece artık tekrar çağıracaktık ancak bu sefer ben yönetecektim çünkü kolu kırıktı adamın. Gece her şeyi hazırladık. Aynı şeyleri yapacaktık. Atakan’ın yerine ben geçtim. Bana bir şey ezberletti. “İlk başlarda kâğıttan oku. Ancak bir müddet sonra hızlanman gerekecek. İşte o zaman kağıda bakamayacaksın ve ezberinden okuman gerekecek.” dedi. Okulda iki şiir ezberlememiş, andımızı dahi bilmeyen ben, köpek gibi ezberledim bir sayfa yazıyı kelimesi kelimesine…

Yine aynı şeyleri yaptık. Okumaya tırsıyordum gördüklerimden sonra ama içimi rahatlatmaya çalışıyordum. Nasılsa dört gündür rahattım. Demek ki artık gittiler diye düşündüm. Sadece bunun garantisi için yapmamız gerekiyordu. Özellikle dört gün bekledik. Kendimi iyi gösterdim anne ve babama ki birazcık beni yalnız bıraksınlar da Atakan’la yalnız kalıp rahat rahat yapalım ritueli diye.

O gece komşuya ziyarete gittiler. Biz de akşam ezanı okunduktan yarım saat sonra başladık. Çünkü hiç güneş ışığı kalmamalıydı. Aynayı hazırladık, mumları yaktık, ışığı kapattık. Yine sadece mum ışığıyla başladık okumaya. Bir müddet kağıttan okudum. Sol elimde, yakıp aynanın üzerine atacağım şeyler vardı …. Aynı şekilde devam ettim. Bir müddet sonra, geçenki gibi hafiften bir rüzgar cıktı. Ben de gelmişler mi diye aynaya bakıyordum. Bu sefer hiç gölge yoktu ama onu hissedebiliyordum; gelmişti. Bir tanesi kurtulmuştu ama nefretini yüzlerce kat çoğaltarak gelmişti. “Kendini tanıt!” dedim. Bu sefer ilk diyişimde cevabını verdi “Ben … kabilesinden oğlu …” dedi. “Ne istiyorsun bizden?é dedim yine cevabı aynıydı “Katil!” dedi.

Sol elimde tuttuklarımı yakıp, aynanın üzerine fırlatmak istedim. Daha doğrusu fırlatamadım. Onu yok etmek, bir insanı yok etmekle aynı seviyede idi. Gerçekten katil olacaktım bunu yapsaydım. Atakan, kolu kırık halde karşımda duruyor, sadece izliyordu. Katil değildim, en çok koyan haksız yere bunları yaşamış olmamdı. Tek suçlu olduğum nokta, sahildeki kızla birkaç gece geçirmemdi. “Seni öldürmek istemiyorum. Rahat bırak bizi, ey dumansız ateşin oğlu!” dedim.

“*** kabilesinden oğlu! Rahat bırak beni. Suçsuz yere bu ademoğluna bulaşma. Şerrini hak edene ver.” dedim. Sadece “Katil!” diyerek fısıldıyordu. Artık ne sabrım ne vicdanım kalmıştı. Gerçekten katil olacaktım. Eğer ben katil olmasam, sonum tımarhaneydi. Sol elimdeki yakılmışları aynaya fırlatmak üzere elimi havaya kaldırdım. O anda onu öldürecek şeyi haykırdım “…”. Sol kolum hareket etmiyordu. Buz kesmiş gibiydi. Bir duvarda sıkışmıştı sanki. Bağırarak tekrar ediyordum …” 

Bana Atakan da eşlik ediyordu. Rüzgar kolumu tutuyordu sanki. Fiziki bir şey yok ama kolum hareket etmiyor. Yavaşça bu okumalar sayesinde kolumu çok az da olsa kımıldattım. Soğanların çoğu aynanın dışına dökülmüşse de bir kısmı aynanın üzerindeydi. Mumlar söndü. Aynada uzun bir yarık daha oluştu. Kolumda büyük bir ağrı vardı, kramp benzeri bir şeydi. İnanılmaz bir acı hissediyordum. Karanlıkta oturuyorduk. Gücüm tükenmiş gibiydi. Hiç konuşmadık.

O anda, evin içinde ateş yanmaya başladı. Kitap kendiliğinden alev almaya başlamıştı. Nasıl olduğunu anlamadan Atakan ceketini atıp söndürdü, yanmadan kurtardı kitabı. Nasıl oldu bu? Hepsinden de kurtulmuştuk. Kitap nasıl kendi kendine yanar ya da hangi şerli yakmıştı kitabı? Biz, boş yere savaş veriyorduk. Cinleri yenmemiz imkansızdı. İnsanların kabul etmediği, her şekle giren cinlerle, sadece sözlerle savaşmak zordu.   

Baş edemiyordum artık cinlerle. Denenleri yaptım, gezmediğim, gitmediğim adam kalmadı. Son çare katil olmayı bile göze aldım hatta olduğumu düşünüyordum. Çünkü yazanları uygulayıp, yanan soğanların birazını aynaya fırlatabilmiştim. Bu şekilde ölüyordu şerliler. Yaktım, yaptım, denedim. Peki hepsi yok olduysa, onlardan kurtuldum derken; bu kitap niye yandı, niye?.. Kim yaktı kitabı? Kendisi yanamazdı. Bunu yaşayan anlar: Delirtmeden bırakmayacakları anlaşılan beni…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 1

Atakan’a “Neden yandı bu kitap?” diye sordum. “Onlar gider şerleri kalır. İlelebet cedleri ve aileleri seni takip eder. Sadece seni değil, yedi ceddini de rahat bırakmazlar, bırakmayacaklar!” diyordu. Asla normal biri olamayacak mıydım artık? Bunu düşünmek çıldırmama hatta bir insanın kafasına sıkmasına bile sebep olabilir o anda. 

Bir rüya değildi; gerçeğin içindeydim ve beni asla bırakmayacaklardı. Muskalar ve okumalar işe yaramayacak mıydı? Ben onları yok etmeye çalıştıkça, daha büyük nefretle, onların ceddi beni takip mi edecekti? Yaşamanın ne anlamı vardı peki? İnsan değil bir meczup oluyordum. Belki artık gerçekle rüyayı ayırt edemeyecektim. Çünkü bundan kurtulamayanın sonu ya ölmek ya delirmek ya da cinlere biat etmekti.

Kitabı yakmayı teklif ettim Atakan’a. Kabul etmedi. “İşimize yarar. dedi. “Hayır, yakalım artık bitsin her şey.” dedim. “Kitabı yakınca her şeyin biteceğini mi düşünüyorsun?” dedi. “Bitmeyecek mi?” dedim; “Hayır.” dedi… Ortalığı temizledik topladık. Sonra odamda oturup muhabbete başladık. “Birader, senin bu konulardaki ilmi bilgin kısıtlı değil mi? dedim. “Tabii ki benden çok daha iyi olarak bu işleri bilen insanlar var kardeşim.” dedi. “Peki, niye hep senin dediğin oluyor? Kısıtlı bilginle onlardan ve soylarından nasıl kurtulacağız? Bu işlerden kim çok iyi derecede anlıyorsa ona gidelim, kitabı gösterelim.” dedim.

Kitap bahsi geçince gözlerini kaçırıyordu. Besbelli kitabı kendine saklayıp; kimsenin bilmemesini, ona ulaşamamasını istiyordu. “İşi daha da büyütmeyelim kardeşim. Kendimiz hallederiz. Her şey bu kitapta zaten. Onların da yapacağı, bunları okunaklı şekilde çevirmek. Kendimiz de tercüme edebiliriz.” diyordu. Cümlesini bitirince, direkt aldım elinden kitabı. Eğer en ufak bir hareket yapsa, diğer kolunu da ben kıracaktım. Hiçbir şey diyemedi.

“Yarın sabah ilk iş hocaya gideceğiz.” dedim. Hoca lafını duyunca yüzü ekşidi. “Ne hocası?” dedi. “Bir köyde yalnız yaşayan, çok bilgili bir adam var. Hem de ne zamandır ziyaretine gitmemiştim. Benim yüzümden daha doğrusu senin yüzünden çok iş aldı başına. Hem ziyaretine gidelim hem de kitabı gösterelim. Belki dermanımız ondadır.” dedim. Hiçbir şey diyemedi. Eşşek gibi gelecekti benimle. Sessizce oturuyorduk. Kitabı kapalı şekilde kucağıma aldım. Ben yatağın üzerinde oturuyordum o ise yerde oturmuş parkelere bakıyordu.

Bir müddet böyle oturduk lakin bir yorgunluk çökmüştü üzerime. Gözlerim ağır ağır kapanırken anahtar sesiyle uykum açıldı. Annem ve babam gelmişti. Onların birazcık da olsa normalleştiğini görmek en büyük mutluluktu benim için. Odanın kapısını çaldılar. Derhal kitabı yorganın altına sakladım. O sırada bir sürü soruyla uğraşmak istemedim. “Ne yapıyorsun gece gece o günlükle?” diyeceklerdi. Sonra kalkıp kapıyı açtım. Yüzüme sahte bir gülümseme takındım. Onlar da da sahte bir gülümseme vardı ama benimki kadar sahte değildi. Muhtemelen bunun sebebi iyiye gidiyor olduğumu, normalleştiğimi düşünmeleriydi.

“Nasılsın oğlum? dedi annem. “İyiyim anne. Muhabbet ediyorduk Atakan’la.” dedim. Babam, Atakan’a ters ters bakıyordu ama hiç ses etmedi. “Hadi oğlum; siz muhabbet edin, istediğiniz bir şey varsa yapayım?” dedi annem. “Sağol anne. yatarız birazdan zaten.” dedim. “Tamam oğlum. İyi geceler size.” dedi ve odadan çıktı. Onlar çıktıktan sonra da hiç konuşmadık Atakan’la. Gözlerim yine yavaş yavaş kapanıyordu ama kapanmamalıydı  zira yanımdaki adama hiç güven olmazdı. Bu düşüncelerle zihnimi açık tutmaya çalışıyordum. Uyumamalıydım… Ancak geçirdiğim günlerin ağırlığı ve uykusuzluğu daha ağır bastı, bayağıdır rüya görmüyordum. 

Uyandığımda çok güzel bir gündü. İçerisi güneş ışığıyla doluydu. Yalnız… Bir tuhaflık vardı. Burası benim odam değildi; Hocanın eviydi! Kalktım yataktan. Birden aklıma Atakan’ın da benimle birlikte olduğu geldi. Atakan’ı aradı gözlerim ama yoktu. Dışarıya baktım; dağ manzarası vardı. Hiçbir canlı görünmüyordu yakınlarda. Yalnızca göğün açık mavisi ve ladin ağaçlarının koyu yeşilinin muhteşem ahengini görüyordum.

Arkamı döndüm; kimse yoktu. Odam ışıl ışıldı lakin odanın kapıdan çıkış yani antreye bakan kısmı zifiri karanlıktı. Oraya baktım gözlerimi dikip. Aralıksız bakıyordum, bakıyordum… Arkamdaki pencereye vurdular. Hemen boynumu çevirdim ancak kimse yoktu arkamda. Kafamı tekrar antre kısmına çevirmemle gelini görmem bir oldu. Yüzüyle yüzüm arasında 10 santim yoktu. Nefesini hissediyordum. Gözleri yere bakar vaziyetteydi. Sonra kafasını kaldırıp gözlerime baktı; alev alevdi. Ama kötülük gözükmüyordu. Ben öyle bir şey hissetmiyordum en azından.

Gözleriyle bana bakıyordu ama konuşmuyordu. İnsan suretinde sadece bakıyordu. Birden hocanın sesini duydum “Kurtar oğlum! Senin uğruna kaybolanı kurtar!” diyordu. Ses, hocanın odasından geliyordu. Oraya gitmek için antreye çıkmalıydım. Zifiri karanlığa doğru ilerledim. Hocayı bu sefer yalnız bırakmayacaktım. İlerledim o karanlığa doğru. Gelin önüme geçti. İzin vermiyordu gitmeme. Ama gidecektim; engel olamazdı bana, hocam yardım istiyordu çünkü. Gelini dinlemeyip girdim antreye. Kapkaranlıktı antre.

Hiçbir şey göremiyordum. Geline bakmak için arkamı döndüm. Odanın kapısı yoktu. Zifiri ve bomboş bir karanlıktı. Ayakta duruyordum. Gülüşmeler vardı. Arapça fısıldaşıp gülüyorlardı. Etrafıma bakıyordum sadece… Birden sol yanıma dönmemle hocamı görmem bir oldu. Karanlıkta bana bakıyordu. Gözlerinden kanlar akıyordu ama gülüyordu. Nefret uyandıran bir gülümsemeydi bu. Arapça konuşuyordu. Sesi çok az çıkıyordu. “Kurtulacağını mı sandın?” dedi.

Kocaman gözlerle ona bakıyordum ama konuşamıyordum. Arkamdan biri dokundu. Hemen döndüm; hocamdı yine. “Kurtulacağını mı sandın?” diyordu yine. Sesi boğuk boğuk ve sözleri Arapça’ydı. O anda aklıma ritüeller sırasında ezberlediğim şey geldi. Gözlerimi kapattım; bağıra bağıra okuyordum. Birden boğazımdan çamurlar akmaya başladı. Külle karışık bir çamurdu bu. Gülüyordu… Sadece o değil hepsi fısıldaşıp gülüyorlardı. Ben boğuluyordum ama onlar için zevkliydi bu.

Tüm gücümü toplayıp; hayatımda hiç bağırmadığım kadar yüksek sesle bağırdım. Kendi bağırmamın şiddetiyle uyanmışım. Yine bir kabus görmüştüm. Terler içindeydim. Saat gece 02:30 du. Atakan oturmuş bana bakıyordu. Kitap yanımdaydı. Kucağımdan düşmüş ama hala yanımdaydı. Atakan bana bakıyordu… Biraz kendime geldikten sonra “Niye uyandırmadın lan beni?!” dedim. “Ben de şimdi senin bağırtınla uyandım.” dedi.

Yalan söylüyordu; gözlerinden belliydi. Ben uyuduğumdan beri beni izliyor olmalıydı. O gece sabaha kadar hiç uyumadım. Sabah babamdan arabayı alıp, hocanın köyüne doğru Atakan’la beraber yola çıktık.

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 2

Bindik arabaya gidiyoruz Atakan’la. Babamın aklı bende bunu biliyorum ama bunu kendim yapmalıydım; babam olmamalı yanımızda. Kitabı arka koltuğa attık, ben sürüyorum, Atakan yanımda oturuyor. Yaklaşık yarım saat hiç konuşmadık. Yarım saat sonra Atakan ötmeye başladı. “Emin misin kitabı hocaya gösterme kararından?” dedi. Bir taraftan yola bakıyorum, bir taraftan boynumu sağa çevirdim buna cevap veriyorum. “Birader, bu sefer benim dediğim olacak. Eğer sen gelmek istemiyorsan durayım burada defolup git, otostop çeke çeke gidersin.” dedim.

Hiçbir şey demedi önüne baktı. Ben de arabayı kullanmaya devam ettim. Tek muhabbetimiz bu olmuştu yol boyunca. Hocanın köyüne geldiğimzde hava kapalıydı. O bölge dağlık olduğu için genelde yağmur filan çok yağardı. Hocanın evinin önüne durdum. İndi Atakan isteksiz tavırlarla. Ben de indim. Kitabı aldım arka koltuktan. Hocanın kapısını çaldık. Ses veren olmadı. Tekrar çaldım; yine ses veren olmadı.

“İçeri girip bekleyelim. Hoca oduna gitmiştir.” dedim. Kapının kolunu indirdim ama kilitliydi. Niye kilitliydi bu kapı? “Oturalım biraz şurada Atakan.” dedim. Bahçe tarafında oturduk. Benim elimde kitap, hocayı bekliyoruz. Yaklaşık 20 dakika kadar bekledik; kimse gelmedi. İçten içe akşam gördüğüm rüya geliyordu aklıma ama hoca çok çok bilgili bir adamdı; kendini korurdu… Böyle rahatlatmaya çalışıyorum kendimi. Atakan’la ise hiç konuşmuyoruz. Kim bilir o neler düşünüyordu o an. Birden küçük köy camisinin olduğu taraftan hocayı gördüm. İçim o kadar ferahladı ki anlatamam.

Bize doğru geldi. Beni görünce tebessüm etti. Vardım elini öptüm. “Nasılsın oğlum?” dedi. “Çok şükür hocam. Daha iyiyim lakin size göstermek ve anlatmak istediğim şeyler var.” dedim. Atakan benim arkamda duruyor. “Sen de hoş geldin oğlum.” dedi hoca Atakan’a ama ona bakarken o uzun kaşlarını çatmıştı. Anladım ki hoca hoşlanmamıştı Atakan’dan. Sonra elime baktı ve kitabı gördü “Bu nedir oğlum? dedi. “Hocam bütün bunları başımıza musallat eden şey; işte bu.” dedim.

“Gelin oğlum; içeride konuşalım.” dedi. İçeri girerken kapının kilidini açıyordu. “Hocam siz hiç kapıyı kilitlemezdiniz. Niye böyle bir şey yaptınız?” dedim. “Artık eskisi gibi güvenli değil oğlum. Evdeki halımı çaldılar.” dedi. “Kim yapmış olabilir hocam?” dedim. “Bilmiyorum oğlum fakat hiçbir insan benim evime girip, bir şeyimi çalmaz.” dedi. Kapıyı açtı. İçeri girerken anlatmaya devam ediyordu. “Oğlum, burası küçük bir köy. Geceleri ışık olmaz, ses olmaz. Onların (Cinlerin) düğünü oluyor, kafileleri köyün dağ yamaçlarından geçiyor. Belki onlar çaldılar, belki bir ademoğlu…Bilmiyorum; günah almak istemiyorum.” dedi.

İçeri girdik. Hoca köşesine oturdu. Biz de yan yana minderlere oturduk. “Uzat oğlum kitabı.” dedi. Uzattım ben de. Kitabın üzerine bakmasıyla hayli şaşırdı. “Nereden buldun bunu?” dedi. “Bu arkadaşın bir tanıdığı vermiş hocam.” dedim. “Bu yazma ve mühür nebati mührü oğlum.” dedi. Hiçbir şey anlamadığımı belirtircesine yüzüne baktım. “Bunlar ifritlerle düğün yapan, çöllerde yaşayan insanlar.” dedi. “Bu çok uzaklardan gelmiş buraya. Çok şerli bir kitap.” dedi.

Atakan’a bakıp “Sana bunu veren kefere neden verdi, senden ne istedi?” diye sordu. Atakan sadece yüzüne bakıyordu. Hocaya cevap veremedi. “Hiç kullandınız mı bu kitabı?” dedi hoca. “Kullandık hocam.” dedim.  Hocanın yüzü düştü. Hayal kırıklığına uğramıştı bu cevabım karşısında. Dikkatimi çeken şeyşu oldu: Kitabın sadece dışına baktı ama içini açmıyordu. “Hocam incelemeyecek misiniz?” dedim. “İnceleyeceğim oğlum ama önce karnımızı doyuralım.” dedi.

Hoca’da bir gariplik vardı. Ne olduğunu anlamamıştım ama vardı… Yemek filan yiyelim derken akşam oldu. Oturduk tekrardan. Kitap hocanın yanında duruyordu. Güneş tam olarak battıktan sonra, sanki bu anı bekliyormuş gibi hoca, gözlerini Atakan’a dikti. Arapça konuşuyordu “Kimin hizmetindesin?” dedi. Atakan’ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Hocaya bakıyordu. Hoca ayağa kalktı ve Atakan’ın üzerine yürüdü. Hocanın amacının; bizi akşam olana kadar oyalamak olduğunu anladım o an.

Gözlerine baktı Atakan’ın “Kim o ifrit?” diyordu. Hocanın bu anlamsız hareketlerinden hiçbir şey anlamıyordum. Ayağa kalktım “Hocam ne oluyor?” dedim. Duymuyordu beni. Sadece “Nerede o?é diyordu. Atakan korkarak hocaya bakıyordu. “Kapıda mı?” dedi hoca. Atakan’a iyice yaklaştı. Yüzüne karşı bağırdı birden. “Kapıda mı o?!” dedi. Atakan eğdi boynunu. Ağlıyordu. Sanki çok üzgündü. Hoca bağırmaya devam etti. Atakan hala ağlıyordu susmadan.

Sonra hoca Atakan’ı omuzlarından tutup sarstı. Bağırıyordu hoca, “Eyne” dedi (Nerede o?”. Atakan artık yere; dizlerinin üzerine çömelmiş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hoca bıraktı onu. Kapıya yöneldi. Atakan hocanın koluna yapıştı “Ene” yani “Ben” dedi. Hoca gözlerine baktı Atakan’ın. “Eyne beytüke?” dedi. “Nereden geldin?” buraya diyordu. Ağlayan üzülen Atakan, birden sırıtmaya başladı. Gülüyordu. Hocaya bakıp, boynunu tuhaf tuhaf sallıyordu.

Hoca “Git buradan şerli!” dedi. Sesli şekilde gülüyordu artık Atakan. Gitmiyordu. Sadece gülüyordu. Zevk alıyordu sanki bu durumdan. Hoca bana baktı “Tut kollarını şunun!” dedi. Hemen tuttum kollarını. Hoca ağzını açtı. Bir eliyle çenesini aşağı doğru çekiyor, diğer elinin baş parmağını alnına bastırıyordu. Bir şeyler okumaya başladı; gülmesi durdu Atakan’ın. Hoca “Eyne beytüke” dedi tekrardan. Atakan gözlerine nefretle baktı hocanın. Sonra bağırdı yüzüne karşı “Nabat” dedi ürpertici bir ses ile. O anki görüntüyü hiç unutamam…

Hoca, alnına daha sıkı bastırıyor, konuşmasını engellemek için çenesini iyice sıkı tutuyordu artık. Birden, Atakan’ın alnında; siyah sanki kül gibi “ke-fe-re” yazısı çıktı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı! Sadece izliyordum. Hoca “Git kapıyı aç!” dedi. Koşup açtım kapıyı. Atakan kapıdan hışımla çıktı. Kendisi çıkmıştı bu sefer gecenin karanlığında. Hoca kan ter içinde kalmıştı. Tuttum kolundan “Oturun hocam.” dedim. Oturdu köşesine. Betim benzim atmıştı benim zaten. Hiçbir şey anlamadım; kitabı veren adamla aynı yazı çıkmıştı çünkü. Hocaya bakıyordum ayakta dikilip. “Otur oğlum anlatacağım.” dedi…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 3

Hocaya baktım; kaşları çatık, düşünceli düşünceli yere bakıyordu. Oturdum ben de mindere. Kısa bir müddet yere bakarak sustu, sonra anlatmaya başladı. “Başından beri tahmin ediyordum lakin olmaması için dua ediyordum oğlum.” dedi. Hiçbir şey anlamadım. Aynı zamanda hiçbir şey de demedim; sözünü tamamlamasını bekliyordum. “Anlaşma yapmış oğlum… Gözünü nasıl bir hırs, nasıl bir şer bürüdüyse, kendini onlara mühürlemiş.” dedi.

Sadece anlamazca bakıyordum yüzüne. “Bu kitap çok uzaklardan gelmiş. Kitaba sahip olan kişi aynı zamanda onun verdiği bilgilerin yanında, şerrine de ortak olur. Güce kavuştuğunu zannedersin ama bu sahte bir güçtür. Bu kitabın yazarı da ademoğlu olarak doğan lakin onlara mühürlenmiş biridir. Kitap sana hayırlı bir şey öğretmez oğlum. Eğer fark ettiysen; kitabı açmadım daha. Bunu açmak dahi çok büyük belalara sürükleyebilir insanı. Bu çocuğa bu kitabı veren adam neden verdi bilmiyorum lakin arkadaşın mühürlemeyi bu kitaptan öğrenmiş olmalı.”

“Bu kitaptan yaptığınız şey, nasıl bir şeydi, neler kullandınız oğlum?” dedi. Kullandıklarımızı, kitaptan alıp söylediklerimizi tek tek aktardım. Hocanın zaten düşünceli olan yüzü, iyice karışık bir ifade aldı. “Sen hiç konuştun mu ateşten gelenle?” diye sordu bana. Kısa bir müddet hocaya baktım, sonra konuştum. “Hocam.” dedim. Gözlerini bana dikti. Bir şeyler görmek istiyordu sanki. Uzunca bir müddet, sessizce gözlerini dikerek bana baktıktan sonra yumuşak bir ses tonuyla “Oğlum, biraz önceki mühürlenmişe yaptığımız şeyi sana da yapacağız zira senin şu anki hal-i vaziyetini anlamanın tek yolu bu.” dedi.

Sessizce tamam der gibi kafamı sallayabildim. Elinin birini alt çeneme bastırdı, diğeriyle alnıma bastırmaya başladı. Arapça bir şeyler okuyordu. Ben ise hocanın gözlerine bakıyordum sadece. Bir müddet böyle devam etti. Sonra doğruca dik bir şekilde gözlerime bakıp çekti ellerini. “Çok şükür oğlum, seni mühürleyememişler.” dedi. Yine sadece hocanın yüzüne bakıyordum anlamsızca ancak içimde umutların filizlenmesine sebep olmuştu hocamın bu cümlesi. Zira son zamanlarda yaşadıklarımdan sonra, ilk defa ben galip gelmiştim. Tohumlarını bana bulaştıramamışlardı.

Kısa bir müddet sessizce durduktan sonra “Hocam, Atakan nereye gitti, durumu nedir, düzelecek mi?” diye sordum. “Bu meseleden bahsedeceğim zaten sana oğlum” dedi ancak bu sorularımdan sadece birine yanıt verip “Hiçbir yere gidemez. Bu kitaptan ayrılamaz.” dedi. Daha sonra kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Sonra beni çağırdı. Vardım hocanın yanına. Atakan’ı işaret etti eliyle. Karanlıkta zor seçilse de; Atakan dışarıda duvar dibinde, boynunu eğmiş vaziyette, yere bakıp sallanıp duruyordu. İçler acısı bir hali vardı, yaptıklarını çekiyordu. Bir yandan düşününce de acıyordum haline, sonuçta oda insandı. Ne kadar da mühürlenmiş olsa…

Dışarı çıktık beraber. Küçük bir köy olduğu için hiç ışık yok. Var olan aydınlatma direklerinin lambaları da ya kırılmış ya da elektrik gitmiyordu. Hoca ile beraber Atakan’ın yanına gittik. Hoca Atakan’a “Gel oğlum; eve girelim.” dedi. İçeri getirdik Atakan’ı. “Nasıl hissediyorsun kendini?” diye sordu. Atakan, bembeyaz bir yüzle sadece susuyordu, hiç bir şey demeden. “Benim odama git oğlum. Halının en uç köşesinin alt kısımda bir muska olacaktı; al gel.” dedi. Alıp geldim.

Atakan’la çok yumuşak konuşuyordu hoca. Onu da konuşturmaya çalışıyordu. Getirdim muskahocaya verdim. Atakan’a döndü hoca “Gel oğlum. Tak şunu boynuna.” dedi. Atakan kafasını hayır anlamınsa sağa sola sallıyor “Takmam!” diyordu. Hoca sevecen bir sesle takmasını istedikçe o “Takmam!” diye diretiyordu. Hoca bana işaret etti gözüyle “tut” dercesine. Hemen tuttum kollarını. Hoca yaklaştıkça elinde muskayla, bağırmaya başladı ama öyle bağırıyordu ki sanki vücuduna bıçaklar saplıyorduk.

Hoca muskayı takınca sesi kesildi. Gücü tükenmiş gibiydi. Tuttuk hocayla oturttuk mindere. Hoca “Su getir oğlum.” dedi. Gidip su getirdim. Suyu içirdi Atakan’a. Daha sonra başını okşayıp “Ah be oğlum! Bu kadar şerre bulaşmanın sebebi neydi böyle? Daha gencecik, fidan gibi çocuksun…” diyor, onu teskin ediyordu. Atakan daha iyiydi şimdi. En azından şimdi daha az korkuyordu gibiydi. Hoca ona nasihat veriyordu bu sırada. “Eğer çıkarmanı isteyenler olursa çıkarma bu muskayı oğlum. Eğer ailen suretinde biri gelip çıkarmak isterse, derhal sana öğreteceklerimi oku. Onların lafına uyma.” diyordu.

Atakan dikkat kesilmiş, hocayı dinliyordu. “Hocam, bu kitabı dışarı çıkıp, şu gecenin karanlığında yaksak ne olur?” dedim. “O zaman arkadaşın da yanar oğlum. Maddi olarak değil ancak diğer türlü yanar.” dedi. “Ne yapacağız peki?” dedim. “Anlaşma yapacağız oğlum. Onlarla görüşüp, kabilesinden kimsenin gelmemesi için anlaşma yapacağız.” dedi. “Hocam, ne anlaşması, nasıl oluyor bu?” dedim. “Oğlum, benim sen yaşlarda, böyle bir derdi başına sarmış bir evladım vardı yıllar önce…” deyip, oğluyla gelinini anlatmaya başladı.

“Oğlum, bundan 37 sene evveldi. Daha dün gibi hatırlıyorum. Benim gözümün nuru bir evladım vardı. Annesini doğumda kaybettik. Hem analık hem de babalık yapıp, gözümden sakındım. O da bana can yoldaşlığı yapardı. Çok üstün bir ahlaka sahip, karakterli bir çocuktu. 21 yaşındaydı o sene. Beraber oduna gidiyorduk sık sık. Benden daha iyi bir oduncuydu o yaşına rağmen. Yine bir gün, oduna ihtiyacımız vardı lakin ben hasta yatıyordum.

‘Oğlum bugün sen git.’ dedim. Sağ olsun beni hiç kırmazdı. Derhal baltasını sırtına yükleyip, oduna gitti. Ancak normalde dönmüş olması gereken saate göre hayli gecikince başına bir musibet gelmesinden korktum. Akşamın ilk ışıklarıyla beraber, hasta halimle köyden birkaç ahbabımın kapısını çalıp, ormana aramaya gittik. Gaz lambaları vardı o zamanlar; elektrik ne arasın? Aldık elimize gaz lambasını evladımı arıyoruz…

Ormanda hepimiz farklı yönlere dağıldık ki oğlumu daha kolay bulalım. Gaz lambasının verdiği azıcık ışıkta, ilerideki bir ağacın karşısında ayakta dikilip, hareketsizce ağaca bakan bir insan silueti fark ettim. Yaklaştıkça daha net belli oluyordu. Evet; bu oğlumdu…  Aceleyle yanına vardım. ‘Oğlum!’ dedim ses vermedi. Hala ağacın dibindeydi ve ağaca bakıyordu. Arkası bana dönüktü. ‘Oğlum!’ dedim ikinci kez. Yine ses vermedi. Adeta bir heykeldi. Taştandı sanki. En ufak bir kıpırtı yoktu. Hiçbir tepki vermiyordu. Omzuna dokunmamla büyük bir hızla yüzünü bana dönmesi bir oldu. Tam yüzünü görecekken kayboldu… Ama ben yüzünü görmüştüm..

Bundan sonra gözlerimi açtığımda, oğlumu aramaya çıktığım dostlarım yanımdaydı. Anladığım kadarıyla halen ormandaydık. Ben ağaçların dökülen yapraklarının üzerinde oğlumu gördüğüm ağacın dibinde yatıyordum. Dostlarım, loş ışığın verdiği hafif parlaklıkta bana bakıyorlardı. Kendime gelmem birkaç dakikayı bulmuştu. ‘İyi misin?’ diyorlardı. Kendimi toplayınca ‘İyiyim. Oğlum nerede?’ diye sordum.

‘Oğlunu bulamadık.’ dediler. “Nasıl olur? Şimdi buradaydı…” dedim. ‘Hayır. Senin bağırmanla geldik buraya. Geldiğimizde de sen yerde, baygın yatıyordun.’ dediler. Sonra zihnimi topladım ve oğlum yüzünü bana döndüğünde gördüğüm o dehşet verici manzarayı hatırladım. Hayatımın her günü o yüzü hatırlıyorum. Her saat her dakika aklımda o görüntü…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 4

“Nasıl bir görüntüydü hocam, söyleyin?” dedim. “Oğlumdu lakin gözlerinde ve saçlarında bir gariplik vardı.” dedi. “Nasıl yani?” dedim. Bana nefretle bakıyordu. Saçları normalden daha uzundu; bir günde uzayamayacak kadar. Öz babasını öldürmek ister gibi bakıyordu. Yüzüme bakıp kısık bir sesle konuştu. Arapça sadece bir kelime çıktı ağzından.” dedi. “Nedir o hocam? dedim. ‘Hum’ diyordu oğlum; sadece ‘Hum’. Acı çekiyor gibiydi. Birileri ızdırap veriyordu sanki oğluma. Daha fazla dayanamadım o görüntüsüne biricik evladımın. Gözlerimden yaşlar boşaldı.” diyordu.

“Oğlumu o halde görünce kahroluyordum adeta. Fiziken oğlumdu ama ruhen o gitmişti. Sanki başkasıydı benimle konuşan. Bayılmışım o görüntüyü görünce. Daha sonra uyandığımda arkadaşlarım yanımdaydı. İşte; o güne dek bu kadar kendimi ilime bağlamamıştım lakin tek varlığım; oğlumu, o halde görünce işim gücüm onlar oldu.” dedi. “Peki gelininiz bu mevzuyla alakalı mı?” dedim. “Mevzunun ta kendisi oğlum!” dedi. “O gece; gelinimin soyundan gelenler oğlumu o hale getirenler.” diyordu.

“Oğlunuzu gördünüz mü bir daha?” dedim. “Gördüm oğlum. Gelinimle beraber geldiler.” Anlatmaya devam ediyordu… “Sen hiç onların düğününü duydun mu oğlum?” dedi. “Hayır hocam. Anlatın.” dedim. “Anlatayım.” dedi. Hocam onların düğünlerini anlatmaya başladı. “Oğlum iyi dinle! Nasihatlerime kulak ver. Ormanlık ve ıssız birtakım alanlardan taplu halde geçerler. Bazı bölgeler onların yolları üzerindedir. Düğünlerini de böyle yerlerde yaparlar. Eğer bir gün yalnızken böyle bir düğün alayı görürsen bir gariplik hissedersen bu düğün alayı fazla sessiz ise yüzlerinde garip bir ifade ve bir duygusuzluk var ise sakın ola bakma o tarafa! Kendi yolundan git. O alaya takılıp gitme.” dedi.

“Tamam hocam.” dedim. Ama bu telkinden sonra yalnız kalmaya korkuyordum ki halen yalnızken geceleri bir yere gitme konusunda çekincelerim olur; düğünlerini göreceğim diye. “İşte benim kendi oğlum da onların arasına katılmıştı. Her zaman tembih ederdim, bu konuda uyarırdım ama nefsine hakim olamayıp onlara bakmış ve oğlumu almışlar.” dedi. “Bu benim suçum; onu yalnız yollamamalıydım. Lakin ben de onlardan, oğlumu almalarına karşılık, ‘gelinim’ dediğimi aldım.” dedi.

“Nerelere baktıysam da oğlumu bulamadım.” dedi. Ancak bu olayların üzerinden bir hayli zaman geçmişti: Bir gün güneş battıktan sonra, kendi kendime oturmuş, gaz lambasının ışığında düşünürken kapı çaldı. Açmamla hayrete düşmem bir oldu. Oğlum karşımda bana bakıyordu. Hem de hiçbir anormallik yoktu. Gözlerine baktım… Evet; bu yavrumun gözleriydi. Sarıldım ona ancak o bana sarılmıyordu. Aceleci bir tavrı vardı ‘Gitmem gerek baba.’ dedi sadece. ‘Dur!’ dedim. Aylardır hep bu anı beklemiştim. Hazırlıklıydım. Omuzlarından tutup, okumaya başladım. Birden oğlumun arkasından göründüler.” dedi.

Oğlumu alamadım ama onlardan da ben bir şey aldım: o gece ‘gelinim’ dediğimi aldım.” diyordu. “Peki, oğlunuz hala onlarla mı?” dedim. “Bilmiyorum oğlum ancak hislerim bana onlarla olduğunu, hala hayatta olduğunu söylüyor.” dedi. “Hocam, Atakan’ın durumu ne olacak?” dedim. “Önce mührü bozacağız. Eğer bozamazsak ilelebet rahat bırakmazlar.” dedi. “Nasıl bozacağız hocam?” dedim. “Bozacağız inşallah oğlum.” dedi ve gerekli malzemeleri söyledi.

Bu malzemelerin bir kısmı ormandan getirilecekti. “Ben giderim hocam. Toplar gelirim gerekli şeyleri.” dedim. Zaten sabah güneş ışığında bir şey olmaz diye düşünüyordum. “Hayır oğlum! Tek başına gitme; beraber gidelim.” dedi. “Hocam yalnız gideyim. Zaten bugün çok yoruldunuz. Siz istirahat edin.” dedim. Atakan’a da “Gel sen de istersen. Hava alırsın, kendine gelirsin.” dedim. O şaşkınlığı üzerinden atmış olsa da yine de bir tuhaflık vardı ama kafasını sallayarak gelmek istediğini belirtti.

Her şeye rağmen onu da rahatlatmaya çalışıyordum. İhtiyacım vardı şu aşamada ona. Atakan’la beraber ormana; hocanın bize tarif ettiği şeyleri toplamaya gittik. Hoca, bizi ormana gitmeden evvel bazı hususlarda uyarmıştı. Bazı yazılardan ve bazı çizgilerden bahsetmişti. Eğer birtakım ağaçlarda Arap harflerine benzer şekilde yazılar görürsek derhal geri dönmemizi sıkı sıkı tembih etmişti.

Hocanın evinin arka tarafından girdik ormana doğru. Hocanın tarif ettiği şeyleri aramaya koyulduk. Zaten çok uzakta olmayacağını söylemişti. Bir taraftan yürüyor, bir taraftan da göz ucuyla Atakan’a bakıyordum. Yüzünü yere eğmiş, düşünceli bir şekilde yürüyordu. Bir müddet böyle yan yana yürüdük. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Sadece kuş ve böcek sesleri vardı bu derin sessizliği bozan. İlerledikçe güneş ışığı azalıyor, ağaçların dalları her yeri kaplıyordu.

Elimi Atakan’ın omzuna vurdum, hafiften gülümsedim “Ee bulabilecek miyiz hocanın istediklerini?” dedim. Amacım; yaptıklarından çok pişman olan bir adamı teselli etmekti. Yüzüme bakıp sahte bir gülümsemeyle “Buluruz be dostum.” dedi. Ben de hafiften gülümsedim ama nedendir bilinmez ona karşı içim yumuşamıyordu. Aksine onu her gördüğümde nefret duyuyordum. Biraz daha yürüdükten sonra hocanın tarif ettiği bölgeye geldiğimizi anladım zira yerde; içisarı adındaki çiçekler vardı. Bu çiçeklerin ortasındaki kısmı istemişti hoca; onlardan topladık.

Ancak işimiz henüz bitmemişti. Hocanın dediğine göre bu çiçeklerin yakınında, bu çiçeğe benzeyen mor renkli başka çiçekler de olacaktı. Biraz daha ileri gidip, bu çiçekleri aramaya koyulduk. Etrafa bakarak ağır ağır yürürken birden gözüm bir ağaca çarptı. Diğerlerinden çok farklıydı. Çok kalın bir gövdesi vardı ama dikkatimi çeken bu değildi. Üzerinde bir şekil vardı sanki. Yaklaştım ağacın yanına. Arapça‘ya benzer bir şeyler kazınmıştı üzerine. Ancak bıçakla değil. Sanki; o, ağaçta her zaman olan bir şeydi ya da biri ağacın içinden kazımıştı.

Çok ilginçti. Direkt aklıma hocanın nasihati geldi. Hemen geri dönecektim ancak arkama baktım Atakan yoktu! Sonra tekrar yazılı ağaç tarafında dönünce; Atakan’ın, ağacın diğer tarafına geçtiğini gördüm. “Atakan! Hadi gidelim buradan. Diğer çiçeği bulamadığımızı söyleriz.” dedim. Atakan, ayakta; ağacın diğer tarafında bir şeye bakıyordu. Tekrar seslendim “Atakan sana diyorum. Hadi birader gidelim!” dedim. Duymuyordu sanki beni. Hocanın söylediklerini bir an boş verip ben de yanına doğru gittim.

Yüzüne baktım; hiçbir gariplik yoktu. “Ne oluyor birader, nereye bakıyorsun?” dedim. “İşte; çiçekler orada.” dedi. Gösterdiği tarafa baktım. Gerçekten de hocanın tarif ettiği diğer çiçekler vardı. Yazıları falan unuttum; sevindim bir an. “Hadi hemen toplayıp gidelim.” dedim. Topladık beraber lakin son çiçekleri de toplayıp hocanın evine dönecekken dikkatimi bir şey çekti… Tam karşı tarafımda duran ağaçta da bir takım yazılar vardı.

Kalkıp o ağaca doğru yürüdüm. Baktım; diğerinin aynısı yazıyordu. Bir hayli şaşırdım ama artık alışmıştım böyle tuhaf şeylere. Atakan’ı çağırdım yanıma “Birader, gel bir saniye buraya.” dedim. Geldi. “Şuna bak! Biraz önce de şuradaki ağaçta gördüm aynısını. Ne yazıyor?” dedim. Dikkatlice baktı. Yüzü sarardı birden! “Hemen gidelim buradan!” dedi. “Niye?” dedim. “Giderken açıklayacağım.” dedi. Hızlı adımlarla geldiğimiz yoldan tekrar geri gidiyorduk artık. “Birader konuşsana! Neydi anlamları bu ağaçlarda yazan şeylerin?” dedim. Anlatmaya başladı…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 5

“Bunu mühürlü kitapta görmüştüm. Kardeşim, bu bir çeşit sınır.” dedi. “Nasıl yani, ne sınırı?” dedim. “Onlarla ademoğluları arasında yapılmış bir anlaşma.” dedi. Sessizce dinliyordum. Bir taraftan da hızlı bir şekilde yürümeye devam ediyorduk. “İyi ki güneş ışığı altındayız.” dedi. “Niye?” dedim. “Emin ol, o kitapta bu sınırlar hakkında yazılanları duysan; değil geceleri bu ormana girmek, yanından dahi geçemezsin.” dedi. “Ne olur peki? Diyelim ki gece geldik, o yazılı ağaçların ortasına durduk…” dedim. “Sınırı ihlal etmiş olursun. Bu durumda senin vebalini onlar almaz. Her türlü işkenceye ve ızdıraba kendin davetiye çıkarmış olursun.” dedi. 

Bu sözlerden sonra sustum. Sadece ilerliyorduk. Nihayet ormandan çıktık, hocanın evine vardık. Kapıyı açınca hayli şaşırdım: Evde genç bir kız ve babası olduğunu tahmin ettiğim, orta yaşlarda, kasketli bir adam oturuyordu. Selam verip girdik içeri. Hoca bizim sağ sağlim döndüğümüzü görünce sevindi. Hiç oturmadan, direkt lafa girdim. “Hocam şimdi ne yapacağız?” dedim. “Şu an hiçbir şey yapmayacağız. Güneşin batmasını bekleyeceğiz. Daha sonra mührü bozmak için elimizden geleni yapacağız oğlum.” dedi.

Hocamın yanına yaklaştım; hiç ormanda gördüğüm sınır mevzusunu açmadım başkaları da var diye. Kulağına eğilip “Bu adam ve kız kim hocam?” dedim. “Otur oğlum. Yabancı değiller. Onlar da senin ve arkadaşının derdine benzer bir dertten muzdaribtiler lakin dermanlarını buldular.” dedi. Sessizce oturdum mindere. Birkaç dakika kimseden ses çıkmadı. Herkes yerdeki desenlere bakıyordu. Bu sessizliği hocam bozdu. 

Yüzünü bana çevirip “Oğlum, Tuğba kızıma zamanında aşık olmuş bir tanesi.” Tuğba dediği; adamın yanındaki yani evdeki kızdı. “Çok güçlüydü ona bulaşan mahluk. Lakin ar ve namus sahibi olan, aynı zamanda iffetini koruyan bu kızımın azmi ve bir takım şeyler sayesinde uzaklaştırdık.” dedi. Şaşırmıştım. Hocamı dinliyordum dikkatlice. “Bundan iki sene evveldi oğlum; Tuğba kızım banyo yapıyormuş lakin banyoda avret yerlerini örtmemiş. Bu tehlikeli bir durumdur oğlum.” dedi.

Dikkatimi iyice çekmişti anlattıkları. Sadece dinliyordum. “Bu hatası yüzünden bunu görmüşler. Bir tanesi buna aşk-ı musallat olmuş.” dedi. “Günleri geceleri korku ile geçiyordu. Bizzat şahidim oğlum.” dedi. “Geceleri kalkıp; kimi zaman ahıra gidiyordu kimi zaman ormana… Oralarda yatmak istiyordu ama bunu istemeden yapıyordu. Babası ve annesi perişan bir halde, neredeyse her gece kapımı çalıyordu ve kızlarını eve götürmemi rica ediyorlardı.” dedi.

Babası söze girdi. “Sağ olun hocam, sizin yardımlarınız sayesinde kurtardık kızımızı.” dedi. Ama ben sadece kıza odaklanmıştım. Tuhaf bir çekiciliği vardı. Bir an; kız kafasını kaldırıp bana baktı. Hemen gözlerimi diğer tarafa çevirdim. Utanmıştım çünkü. O günlerde ilk defa bir umut ışığı doğmuştu içimde bu kızı görünce. Hocam bana doğru baktı. “Oğlum, Tuğba kızımı kurtarmaktan çok daha zor mühür bozmak. Ancak sağ olsun; kendisi bize yardım edecek. Bozmak için gerçekten çok ama çok kötü şeyler gerekiyor.” dedi.

“Nasıl yani hocam? dedim. Tam bu sırada kızın babası konuşmanın kalanını dinlemek istemiyormuş gibi müsaade isteyip aniden kalktı gitti ancak kız hala duruyordu. Odada; hocam, Atakan, Tuğba ve ben kalmıştık. “Tekrardan “Hocam bu kötü şeyler neler, nasıl şeyler açıklayabilir misiniz?” dedim. Hocam bir müddet durakladıktan sonra zar zor söyledi. “Hayız kanı gerekiyor oğlum.” dedi. Şaşırdım, direkt kıza baktım bu sefer. 

Hoca sözlerine devam etti “Hayızlı halde, bekaretini yitirmemiş bir hanım kişinin hayız kanı.” dedi. Kız kıpkırmızı oldu ama ben daha çok utandım bunları duyunca. “Gerçekler oğlum… Yapılması gereken bu. Ne kadar arsızca, utanmazca gelse de yolu bu, devası bu.” dedi. Odada bir sessizlik oldu. Kimseden çıt çıkmıyordu. Zar zor kıza baktım “Aynalardakini gördün mü?” dedim. Kız bir müddet gözlerimin içine baktı ve kafasını evet manasında salladı çekinerek. Belki kız bu yüzden ilgimi çekmişti. Benim aynaların içinde gördüğümü o da gördüğü içindi belki. Yalnızca ben bunları yaşadım zannederken, içime atarken… Onun da benzer şeyleri yaşamasıydı, aslında ilgimi çeken. şimdi düşününce daha iyi anlıyorum.

Kıza bakıp “İyi misin peki şimdi?” dedim. “İyiyim.” dedi sadece. Sesi de kendi kadar güzeldi. Bu kısa konuşmanın ardından yine bir sessizlik oldu. Aslında hiç bahsetmiyorduk ama içten içe korkuyorduk akşamki mühür bozma olayından. Hepimizin de aklı oradaydı; gecedeydi…

Gece yakındı artık ve o yaklaştıkça üzerime bir ağırlık, bir hezeyan çöküyordu. Sanki duvarlar üzerime geliyor gibiydi. Daha fazla dayanamadım. “Birader!” dedim Atakan’a dönerek. Bana baktı. “Dışarıda oturalım mı biraz?” dedim. Asıl amacım sigara içmekti. Sonra hocama döndüm onay bekliyorum anlamında. Kafasını “Çıkabilirsiniz” manasında salladı. Çıktık evin dışına. Orman tarafında bir taşa oturduk bununla.

“Hatırlıyor musun?” dedim. “Neyi kardeşim?” dedi. Hiç cevap vermedim. Cep telefonumu çıkardım ve mp3 açtım. Çok dinlerdik çünkü. Özellikle rakı içerken iki iyi dostken. Bıraktım ortamıza telefonu. Birer tane sigara yaktık. Sessizce dinlemeye başladık. Atakan’a baktım; gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyordu. Onu öyle görünce başımı diğer tarafa çevirdim sessiz sessiz ağlamaya başladım. Bir taraftan gözlerimizden yaşlar akıyordu, bir taraftan da düşünüyordum: normal insanlar gibi niye değildim diye. Niye normal bir sevgilim yoktu, normal bir yaşantım yoktu?..

Bir müddet böyle oturduk. Yarım saat filan geçmişti sanırım. Hiç konuşmadık. Arka arkaya sigaraları içtik. Sonra içeri girdik tekrar. Hoca yalnızdı. Kız mutfak tarafındaydı. Atakan, hocanın bulunduğu tarafa; mindere oturdu. Ben hızlı adımlarla mutfak tarafına geçtim. Kız beni görünce biraz tedirgin oldu, hafiften de utandı. “Senin yalansöylediğini hissediyorum.” dedim. Başı yere eğikti. Sonra gözlerime baktı “Nereden anladın?” dedi.

Bu olaylar başladığından beri hislerim kuvvetlenmişti gerçekten de; ona da bunu söyledim. “Doğru; yalan söyledim.” dedi. “Niye yalan söyledin? dedim. “Artık annemin babamın üzüntüsüne dayanamıyordum.” dedi. Gülümsedim, o duyguyu çok iyi biliyordum. “Sana hala musallat olan cin mi var?” dedim. “Evet var.” dedi. Ben sormadan ismini söyledi; ismi *** ydı. “Rüyalarında mı geliyor, insan ya da hayvan suretinde mi?” dedim.

“Benim çok sevdiğim biri vardı evvelden ama artık o yok. İşte onun suretinde geliyor. Direkt onun kılığında. Uyku halinde olmadığım zamanlarda bile geliyor.” dedi. “Sana nasıl oluyor?” dedi. “Ben rüyalarımda görüyorum.” dedim. “Peki, o sevdiğin ne oldu?” dedim. O da anlatmaya başladı.

“Buralarda biz odunlarımızı ormandan kendimiz getiririz. Bir gün babası ile ormana oduna gitmişti. Babası onu kucağında getirdi. Ormanda fenalaşmış. Ondan sonra da düzelmedi ve artık o yok. Öldü.” dedi. “İlk başta rüyalar ile başladı. Her gece aynı rüyayı görüyordum. Orman daydım. O da karşımda ancak hep yere bakıyor. Orman zifiri karanlık. En ufak ses yok. Sadece karşı karşıyayız. Onun başı öne eğik ama suret onun sureti. Böyle devam ediyor. Sonra karşımdan kayboluyor. Arkama geçiyor ama onu göremiyorum. Kulağıma eğilip, rüzgardan gelen bir fısıltı gibi ‘ene be hibbek’ diyor. Her gece, bu sözü duyduğumda sanki bir rüzgar beni uyandırıyordu. Uyanıp sabaha kadar uyuyamıyordum. Bir gün hocama gelip anlamını sordum. Bu Arapça ‘seni seviyorum’ demekmiş dedi.

Betim benzim atmıştı bunu duyunca. “Sana aşkını söylüyordu yani!” dedim. “Evet.” dedi. “Peki, rüyalardan gerçeğe geçiş nasıl oldu?” “Bir gün yine aynı rüyayı gördüm ‘ene be hibbek’ cümlesiyle yine sanki biri uyandırdı beni. Ama farklı bir şey vardı. Saat gece yarısını geçmişti. Annemle babam uyuyordu. Her zamanki gibi sabaha kadar uyumamayı planlıyordum; yine aynı kabusu göreceğim diye. Ancak bu sefer farklı bir şey vardı. Kapıdan ses geliyordu. Köyümüzde zaten az insan var; bu saatte ses gelmesi imkansız ama geliyordu işte… Kapı çalması gibi değil… Bu onun sesiydi. Evet oydu: beni çağırıyordu…”

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 6

“Dışarısı karanlık, ev karanlık ama o çağırıyordu… Gitmeliydim; o bana gelmişti. Gittim kapıya doğru, kapıyı açtım. Kapının on metre uzağında rüyalarımdaki gibi kafası yere bakar vaziyette bir heykel misali; en ufak bir kıpırtı olmadan duruyordu. Yanına gitmek istiyordum ve gidiyordum ağır ağır. Ağlıyordum; mutluluktan; o yaşıyordu. Nasıl olmuştu bu? Rüya değildi! Emindim olmadığına; o karşımdaydı. Yanına yaklaştım. Kafasını kaldırdım. Gözlerini ağır ağır bana çevirdi. Hayatımın en büyük korkusunu o an yaşadım!

Bunlar sevdiğimin gözleri değildi! Dehşetin gözleriydi bunlar! Alevli şerlilerin gözleriydi. Göz çukurları dumansız ateş ile doluydu. O an dilim kilitlendi, dondum kaldım. Çığlık atmak istedim atamadım. Gözlerine bakıyordum sadece yani alevlere. Babamın sesiyle irkildim. Arkamı döndüğümde babam bana doğru koşuyordu… Tekrar önüme döndüğümde, o gitmişti. Olduğum yere yığıldım. Uyandığımda yatağımdaydım. Babam ve annem yanımdaydı. Onu ilk görüşüm, onunla fiziki bir şey yaşayışım bu şekilde olmuştu.” dedi.

“Artık alıştım.” diyordu. “Peki, madem ondan kurtulamadın, hocam niye kurtulduğunu söyledi ya da onun gibi ilim sahibi birisini nasıl yanılttın?” “Kurtulmuştum. En azından uzaklaştırmıştım. Hocam bana bir muska yazdı ve bu muskayı yanımdan ayırmamam gerektiğini söyledi. Özellikle şunu tembih etti: ‘Eğer bu muskayı anan baban dahil her kim olursa olsun senden çıkarmanı isterse asla çıkarmayacaksın. Banyoda bile boynunda tutacaksın!’ dedi. Öyle de yapıyordum. 

Artık kabuslarım azalmıştı. Hatta hiç yok gibiydi. Lakin bir gün banyoda ayna karşısında saçlarımı tararken muska yine boynumdaydı. İçeri annem girdi. Hiç konuşmadan arkama geçti. Aynadan görüyordum. Boynumun dibinde nefesini hissediyordum annemin ama hiç konuşmuyordu. Sonra muskamın ipine dokundu. Onu, ağır ağır, boynumdan çıkarıyordu. Ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Donmuştum sanki. Birden içeriden annemin sesi geldi. Beni çağırıyordu yemeğe yardım etmem için.

O an öyle bir çığlık attım ki annem koştu geldi yanıma. Ayaklarına baktım; normaldi. Su içirdi bana, biraz sakinleştim. Sonra olayı anlatım ona. O da babama anlattı. Çözüm yolu arıyorlardı. Muskamı alamamıştı ama korkularım tekrar başlamıştı. Bundan bir hafta kadar sonra, gece uyurken susuzlukla uyandım. Hemen elimi boynuma götürdüm; muskam yoktu. Uyurken yastığa takılıp düşmüş olmalıydı.

Çılgınca bir telaşla arıyordum yatağı, yeri, halıyı ama yoktu. Bu telaş sırasında kapıda tekrar onun sesini duydum. Durdum sadece. Aramayı bıraktım. O an bağıramıyorsun; sadece gitmek istiyorsun onunla. O nereye götürürse orada olmak istiyorsun. Gittim kapıya; yine oradaydı. Yanına gittim sadece, elini tuttum. Gidiyorduk ama nereye bilmiyorum. Gözlerine bakmıyordum, düşünemiyordum, sadece gidiyordum.

Götürdü beni ve uyuduk sadece ya da be öyle görüyordum o an. Sonra gözlerimi açtığımda annem ve babam korku içinde bana bakıyorlar. Yanlarında hocam vardı ve bir şeyler okuyordu. En kötü tarafı ise ahırdaydık. Mutlulukla yattığım yerler samandı. Hala geceydi. Hocam evime götürdü beni, başımda bekledi. Aklımı yitirme noktasına geliyordum. Tekrar muska verdi bana. Bak; boynumdan çıkarmıyorum.” deyip gösterdi bana muskayı..

“Eskisi kadar olmasa da hala benimle; görüyorum, hissediyorum.” dedi. “Ama saklıyorum.” Söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Acıdım sadece kıza. Muhabbet esnasında güneş batmıştı. Artık mührü bozacaktık. “Hadi, içeri gidelim.” dedim. Sessizce içeri geçtik. Hocam ve Atakan oturuyorlardı. “Vakit geldi, hazırlanın!” dedi hocam. “İlk olarak bu odanın boşaltılması gerekiyor.” dedi hocam. “Nasıl yani? Niye böyle bir şey gerekiyor?” dedim.

“Mührü bozmak için birtakım şeyler gerekiyor. Bunlardan biri de odada sadece ritüelde kullanacağımız şeyler kalmalı ve dikkatimiz dağılmamalı. Odadaki her şeyi benim yattığım diğer odaya taşıyın oğlum size zahmet.” dedi. “Tamam hocam.” dedik. Ne var ne yoksa hocanın yattığı odaya taşıdık. Ayini yapacağımız oda artık bomboştu. Bunlar olurken hocam bir taraftan da elinde bir kağıt yakıyordu. Kağıdın külünü avucunda topladı. Tuğbaya dönüp “Kızım biraz su kaynat. Suyun içine şu elimdeki sana vereceğim külü at. Daha sonra ise sana başka bir kağıt vereceğim. Kağıdı kaynayan suya atıp, kağıdın üzerindeki yazıların suya karışmasını bekle. Sonra suyu buraya getir.” dedi.

Tuğba, hemen hocanın söylediklerini yapmaya başladı mutfağa gidip. Sonra hocam bize dönerek, “Çocuklar, biriniz köydeki evleri dolaşıp dört tane ayna bulsun. Dört taneyi bulunca derhal geri; buraya gelsin. Fazlasına gerek yok. Diğeriniz ise … yaksın ve külünü bana getirsin. Evin arka kısmında ahırın o tarafta bolca mevcut ancak toplayıp gelin ve kapının önünde yakın. Orman tarafında sakın ha yakmayın. Toplayıp gelin, evin önünde yakın.” dedi. Üzerine basa basa vurguladı bunu.

Bir müddet düşünerek durakladı hoca. “Ayna toplamaya giden kişi, evlerin kapısını çalınca açan olmazsa şu kelimeyi söylesin bir taraftan …” dedi. Kelime “Ene racül” idi. “O zaman kapıyı açarlar.” dedi. Atakan ile birbirimize baktık “Tamam hocam.” deyip, dışarı çıktık. Kapının önünde Atakan’a baktım. Ben aynaları toplayayım, sen …ları yakma işini yap.” Tamam manasında kafa salladı. Sonra o orman tarafına yani ahırın olduğu bölgeye doğru gitti. Ben, köydeki evlerden aynaları toplamak için ayın verdiği loş ışıkta toprak yolda ilerlemeye başladım.

Köyde zaten az ev olduğunu biliyordum da niye bu kadar aralıklı yapmışlardı evleri diye düşünerek yürümeye devam ettim. Dikkatimi çeken başka bir husus ise; köyde neredeyse kimseyi görmeyişimdi. “Bir insan niye böyle bir yerde yaşar ki?” diye düşündüm bir an. İlk ev, hocanın evine bayağı uzaktı. Hocanın evi orman tarafındaydı; diğer evler ormana zıt tarafta kalıyordu. Toprak yolda ilerlerken ilk evi gördüm. Yanında ahır olan, tek katlı, eski püskü bir evdi. Ahırın kapısı yoktu. İçerisi dışarıdan daha karanlıktı. Ahıra baktım birkaç saniye, hemen gözlerimi ev tarafına çevirdim, bu kez gözüm direkt kapıdaydı.

Hızla ilerlerken aniden zincir ve havlama sesiyle irkildim. Sol tarafta köpek bağlıydı; iki adım daha atmış olsam bacağımı kapacaktı. Biraz daha sağ tarafa geçtim. Köpeğin zinciri yetişmiyordu o tarafa. Köpeğin gözlerine baktım, havlaması kesildi. Parlıyordu gözleri ve büyük bir hırsla dişlerini sıkıyordu ama hiç havlamıyordu o andan sonra, sadece bana bakıyordu. Bir müddet ona baktım. Bu manzaradan rahatsızlık ve korku duyup hemen çaldım kapıyı.

İçeriden hiç ışık gelmiyordu. Bunun haricinde en ufak bir ses dahi yoktu. Daha sesli çaldım bu sefer kapıyı. Sağ tarafta kalan pencerenin perdesi bir an için kalktı ve bir kafa bana baktı sanki ama anlıktı bu olay. Emin olamadım. Pencere tarafına gidip bu sefer pencereye vurdum. “Hoca yolladı beni.” diyordum, “lütfen açın kapıyı.”. Sadece benim sesim yankılanıyordu ayın loş ışığında. Ne evden ne dışarıdan, nede köpekten en ufak bir ses gelmiyordu ve azıcık bir kıpırtı dahi yoktu. Pencereyi kıracaktım art arda vuruyordum cama. “Lütfen açın kapıyı!” diyordum.

Sonra hocamın söylediği şey aklıma geldi ve “Ene racül” dedim ard arda ama bu sefer bağırarak. Kapının kilit sesini duydum; hemen o tarafa gittim. Bir erkek çocuğuydu bu “Ama racül” dedi. Kafa salladım “Evet.” manasında. “İçeri gel.” dedi eliyle. Şöyl bir süzdüm; içerisi de karanlıktı. “Tamam.” deyip içeri girdim.

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 7

Çocuk önde ben arkada ilerliyorduk. Evin en ucunda sağ tarafa döndü çocuk. Ben de onu takip edip girdim odaya. Bir tane yanmakta olan mum vardı ortada. Mumun yanında oturan yaşlı iki kadın vardı. Hiç pencere yoktu odada; ilk dikkatimi çeken bu olmuştu. Duvarlara baktım; hiçbir tablo ve benzeri şey gözükmüyordu. Çocuk kadınlara dönüp beni işaret etti ve “Ene racül” (Ben, erkek bir insanım) dedi.

Bunu söyleyince, kadınlar direkt yüzüme ve ayaklarıma baktılar. Gayet yumuşak bir ses tonuyla birisi “Otur oğlum; buyur.” dedi. Oturdum ”Beni hoca yolladı eğer sizde varsa ayna istiyorum.” dedim. “Hayır mı şer mi oğlum?” dedi kadın. Diğeri hiç konuşmuyor, sadece yaşlı gözlerle beni süzüyordu. “Şer.” dedim. Kadının yüzü düştü. “Evimizin içinde ayna yoktur oğlum. Zamanında bütün aynaları ahıra kaldırmıştık; orada olacaktı, onları alabilirsin.” dedi.

Yanındaki küçük çocuğa Arapça bir şeyler söyledi. Kafasıyla beni işaret etti. Sanırım “Yardımcı ol!” diyordu. Çocuk, kendisini takip etmemi istedi. Ayağa kalktım; tam odadan çıkacakken hiç konuşmayan kadın birden bana seslendi ve “Yanındaki bizim evimize giremez ancak kapıda seni beklemeliydi. Neden seninle?” dedi. Dilim tutuldu sanki! “Yanımdaki kimmiş?!” dedim. “Kapıda seni bekleyen.” dedi. “Kapıda kimse yok. Ben yalnızım.” dedim. “Emin misin?” dedi. Hiçbir şey diyemedim. Direkt kapıya yöneldim; çıktım odadan.

Bu yaşlı kadın niye öyle demişti bana? Kimdi yanımdaki? Bu gibi sorular beynimi istila etmeye başladı bir anda. Aklıma; içerideki kadınların, ayakları üzerine oturdukları geldi birden. Dikkat etmemiştim ayaklarına. Geri dönüp baksa mıydım acaba? Bu düşünceleri beynimden kovup, çocuğu takip ederken gözlerim ayaklarına kaydı. Normaldi ayakları. Bir anda rahatladım. Kapıyı açtı çocuk. Dışarı çıkmıyordu. “Gel; ahırdan ver aynaları.” dedim. “Sağ tarafta duvara dayalı aynalar. Ahır orası.” dedi ve kapattı kapıyı yüzüme.

Köpeğe baktım. Sanki karşısında biri var gibi dört ayak üstünde dikilmiş, dişlerini sıkarak bakıyordu. Beni görmüyordu bile sanki. Hiç bakmadım köpeğin baktığı tarafa doğru. Ağır ağır ahıra doğru ilerledim. Hiç girmek istemiyordum oraya. Baktım içerisi zifiri karanlık hemen hızlıca girip sağ taraftan aynaları alıp çıkacaktım. Girdim ahırın kapısından içeri. Ortalık kapkaranlık. Hiçbir şey görünmüyordu. Sağ tarafa dönüp elimi uzattım. Ne var ne yok kucakladım. Ter içinde kalmıştım ama o bir dakikada elime bir şey dokundu. Tutup kaldırdım. Dışarı çıkardım elimdekileri. Evet; aynalardı bunlar.

Beş tane ayna vardı. Rahatlamıştım. Aynaları alıp çıkınca; köpek, birden zincirini koparacak derecede tedirgin oldu. Havlıyordu ama bana değil, karşı tarafına bakıp havlıyordu. Hemen arkasından kapı açıldı. Çocuk beni çağırdı “Gel çabuk!” dedi. Sonra köpeğin baktığı yere baktı ve sustu. O oraya bakınca ben de kafamı kaldırıp refleks olarak oraya çevirdim ve: görünüyordu! Loş ışıkta oradaydı, köpeğin karşısındaydı. Yüzü yere eğik biçimde duruyordu. Kendi sıfatındaydı kimse gibi değil doğruca kendisi idi!

Ne annem ne babam nede arkadaşlarım kılığında değil. Saf doğal benliğiyle köpeğin karşısında duruyordu. Kadının bahsettiği, benimle gelen bu muydu? Evden çıkmayan çocuk, nedense bana doğru koştu. Kolumdan tuttu “Bakma!” diyordu. Onun olduğu tarafı eliyle kapatıp beni çekiyordu. “Hadi eve gir!” diyordu. Çekti kolumdan eve doğru. “Bakma” diyordu. Bunu belki yüzlerce kez tekrar etti. Birden irkildim. Koştum çocukla eve doğru. Aynalar arkada kalmıştı. Köpek havlıyordu aşırı tedirgindi.

Eve girdik .Kapıyı kapadık. Çocuk bana baktı. Özellikle alnıma doğru bakıyordu. “İyisin. Bir şeyin yok.” dedi. “Kimdi o, niye burada?” diyordum, sorular soruyordum çocuğa. Çocuk hiç cevap vermiyordu. Bir taraftan onu takip ediyordum. Kadınların olduğu odaya girdik ancak onlar yoktu. İki adet saç teli vardı upuzun; kadınların oturduğu yerde. Çocuğa baktım “Korkma, otur.” dedi. “Kimsin sen?” dedim. “Otur, anlatacağım.” dedi. Hala oturmuyordum. Sonra selam verdi bana Arapça, ben de selamını aldım.

“Kötü biri selam veremez değil mi?” dedi. Çok olgun konuşuyordu. Küçük bir çocuktu ama konuşması ve hareketleri, yaşlı bir adam gibiydi sanki. Oturdum. “Gözlerini kapatır mısın?é dedi. “Niye?” dedim. Zahar ve Tilmun’u yani onları çağıracağım lakin sen bu anı görürsen aklını yitirirsin. Kendi iyiliğin için kapat; beş saniye sonra açarsın.” dedi. “Zahar ve Tilmun onların adıdır. Tam isimleri …’dir.” dedi. 

Kapattım açtım gözlerimi. Kadınlar oturuyordu tekrar o saç tellerinin olduğu yerde ve bana bakıyorlardı. Odadan çıkarken benimle konuşan kadın “Gördün mü?é dedi. Kafa salladım “Evet.” manasında. Birden kapı çaldı. Çocuk “Sessiz ol! dedi bana. Ses duyuldu, hocamın bana söylediği kelimeyi söyleyen bir sesti bu. Çocuk kapıya yöneldi. Biraz sonra içeri geldi yanında Atakan ve Tuğba vardı. “Seni merak ettik.” dediler. Ayaklarına baktım normaldi.

FİNAL

Beni aramaya çıkmışlar. Tuğba yalnız gelecekmiş. Tahmin etmiş burada olduğumu ancak hocam Tuğba’yı yalnız yollamamış. O yüzden Atakan’la gelmişler. Hocanınkine en yakın ev bu olduğu için ilk buraya gelmişler. “Dışarıda birşey gördünüz mü?” dedim. İkisi birbirine baktı “Hayır.” dediler. “Tamam. dedim. Tuğba “Niye, ne oldu, bir şey mi görmemiz gerekiyordu?” dedi. “Yok, önemli değil.” dedim.

Kadınların ikisi de yere bakıyordu. Hiç konuşmuyorlardı. Tuhaf olan şu idi; Atakan ve Tuğba kadınlara doğru hiç bakmıyorlardı. Sanki onlara göre odada sadece ben ve çocuk vardık. Bu düşünceleri kafamdan attım ve “Hadi gidelim.” dedim. Çocuğun bana anlatacakları vardı aslında.  Merak da ediyordum. Çok bilgili bir çocuktu veya çocuk suretindeydi, bilemiyorum…

Çıktık dışarı. Dışarıda; bıraktığım yerde duruyordu aynalar. Köpek, yatmış; sakince dışarıyı izliyordu. Biraz önceki hırçınlığından eser kalmamıştı ama ben biraz öncekini yani onu bir kere görmüştüm. Gözümün önünden o sureti gitmiyordu. Aynalardan üçünü ben aldım, ikisini Atakan’a verdim. İlerliyorduk. Dört tane ayna lazımdı fazlasıyla bulmuştuk yani. “Atakan, o odada kaç kişiydik?” dedim. “Sen ve küçük çocuk vardı. Niye sordun?” dedi. “Boşver!” dedim sadece. Gözlerim dolmuştu bu cevabı duyunca. Artık görülmeyenleri gören birine mi dönüşüyordum?

Tuğba’nın sesiyle irkildim “Her şeyi hazırladım. Sadece aynalar kaldı. Bir de şekillerin çizimi.” dedi. “Tamam.” dedim. Hocanın evine varmıştık artık. Hocam içeride; yere bir şeyler çiziyordu. Bizi görünce sevindi. “Çok merak ettim; oğlum nerede kaldın?” dedi. Başımdan geçenleri ve gördüğüm şerliyi bizzat anlattım. Hoca “Bir önce başlayalım. Yoksa biz onlardan kurtulmazsak, onlar bizi ateşlerinde yakacak.” dedi.

Hemen odadaki ocakta, ufak bir ateş yaktı. Lanetli kitabı, kolyeyi ve …ları ateşin içine attı. Bir yandan ateşi izliyor, bir yandan Kuran-ı Kerim’den ayetler okuyordu. Kitabın lanetiyle ocakta çok büyük bir alev oluştu. Sanki kitap, cehennemin en ücra köşesinde yanıyor gibiydi. Kitap yanıp bittikçe. dağlardan korkunç sesler geliyordu… Evet bu sesler; acı ile kıvranan cinlerin sesiydi… Kitap tamamen yanıp yok oldu. Sadece yerde bir avuç külü kalmıştı. Her şey yolunda gidiyordu. Artık elimden dua etmekten başka bir şey gelmiyordu.

Hoca şekilleri çizdi. Atakan’la aynaları hocanın dediği gibi yerleştirdik. Bir tane ayna yerdeydi, diğer aynaları duvara yaslamıştık. Hoca “Her şey hazır.” dedi ve perdeleri çekti. Gidip kapıyı kontrol etti ve yere oturdu. Hepimiz yerdeki aynanın etrafına toplanmıştık; ben, Atakan, Tuğba ve hoca. Hocam, ocaktaki külleri alıp, Arapça bir şeyler söyleyerek, yerdeki aynanın üzerine serpti. Serptikçe diğer aynalar kararıyordu. Diğer aynalar karardıkça, hoca daha da bağırıyor, sesi odanın içinde yankılanıyordu.

Bir den susup Atakan’a çevirdi aynada olan gözlerini. Atakan’ın gözlerinde ise sadece korku vardı. Hoca tekrar aynaya dönüp, Arami dilinde büyü bozma duasını okudu. Hoca okudukça, yerde duran ayna da kararıyordu. Aynanın üstüne kanı damlatmaya başladı (adet kanını). Kan damladıkça siyah dumanlar tütüyordu. Geri kalan külleri serpmeye başladı kanların üstüne. Küllerden “ifrit” yazılmıştı bir anda… İfrit, besmelesiz yapılan ilişkiye ortak olur. Doğan çocuk mutlaka ifritin huylarını taşır… 

Camın önünden alaycı bir şekilde gülme sesleri geliyordu. Sesimi çıkaramıyordum çünkü yine başıma bir bela daha ekleneceğinden korkuyordum. Tam o sırada.. Duvara yaslı aynalardan çatlama sesi geldi. Aynalar çatlayınca, camın önündeki sesler ciddileşmeye hatta kızgınlaşmaya başladı. Sanki bir telaş içindeydiler. Hoca, durup gözlerini kapattı ve aynaya doğru yaklaştı. Konuşmuyordu fakat mimiklerinde ani değişimler oluyordu.

Birden yerdeki ayna da kırıldı. Parçaları her yere savrulmuştu. Hocamın eli yüzü kanlar içindeydi. Ayna parçaları her yerini kesmişti. Ama hoca bırakmadı; okumaya devam etti. O okudukça; kapı arkasından ve cam önünden, ızdırap sesleri geliyordu. Yenilmek üzere olan cinlerin sesiydi bu… Sonra odanın kapısı açıldı. İçeri biri giriyordu. Korkudan nefesim kesiliyordu sanki. İçeri giren hocanın oğluydu. Hoca, oğluna bakakaldı bir müddet. Sonra “Hoş geldin oğlum, hoşgeldin.” dedi. Hüngür hüngür ağlıyordu.

“Baba, tüm şerliler gitti artık. Edebini koruyan namuslu kızın (Tuğba’nın) kanı; zina yapan edepsiz kızın büyüsünü bozdu… Beni merak etme. Ben Müslüman cinlerin yanında huzurluyum. Şeytanlaşmış Adem oğlundan daha iyiler onlar.” Bunları söyledi ve bir anda kayboldu gözden… Ben korkudan bayılmışım zaten…

***

Uyandığımda hastanedeydim. Yanımda babam ve annem vardı. Hemen ayağa fırlayıp hocamı ve Atakan’ı sordum. Babam Atakan’ın öldüğünü söyledi. Kalp krizi teşhisi koymuşlar. Beni de köyün çıkışında; ağaçlık bölgede bulmuşlar… Aradan 5 yıl geçti. Hala eski yaşadıklarımın korkusu vardı üzerimde. Atakan ölmüştü. Tuğba’yı tanıyan yoktu. Hoca kayıptı. Kaç defa hocamı bulmak için uğraştıysam da bulamadım. Çünkü hocanın yaşadığı köy 50 yıl önce komple boşaltılmış ve kimse yaşamıyordu. Babama sorduğumda “Ne hocası oğlum?” diyerek bilmediğini söylüyordu.




Continue Reading
Advertisement

Facebook Sayfamızı Takip Edin

Advertisement
Advertisement

Popüler