Connect with us

Edgar Allan Poe – Bon Bon – 1. Bölümü Okumak İçin Tıklayın

Kahramanımız bu aydınlanmış bakışla karşısındaki centilmeni oturttu, sonra ateşe çabucak biraz çalı çırpı atıp sehpayı tekrar doğrulttuktan sonra üstüne birkaç şişe Mousseux koydu.

Bu işleri çabucak hallettikten sonra koltuğunu yabancının karşısına çekti ve diğerinin sohbete başlamasını beklemeye koyuldu. Ama en becerikli ve olgun kişilerin planları bile çoğunlukla uygulanmalarının başlangıcında ters gider ve “Restaurateur” de ziyaretçisinin konuşmasının başlangıcının kendisini şaşırttığını gördü. “Beni tanıdığım görüyorum, Bon—Bon,” dedi: “Ha! Ha! Ha! He! He! He! Hı! Hı! Hı! Ho! Ho! Ho! Hu! Hu! Hu!” Ve şeytan, bir anda tavırlarının kutsallığını bir kenara bırakarak ağzını kulaklarına kadar açtı ve sivri, eskin dişlerini gösterdi. Sonra da uzun, yüksek, kötülük dolu bir kahkaha attı. Bu arada arka ayaklan üstünde çömelen siyah köpek de gür sesiyle koroya katıldı ve tekir kedi kaçıp odanın en uzak köşesine giderek sırtını kabarttı ve çığlık attı.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Felsefeci ikisini de yapmadı. Bir köpek gibi gülmeyecek ya da bir kedi gibi çığlık atıp münasebetsiz korkusunu ele vermeyecek kadar görmüş geçirmiş biriydi. Ziyaretçisinin cebindeki kitabın sırtındaki “Rituel Cathotique ” yazısını oluşturan beyaz harflerin renk ve mana değişikliğine uğradığını ve birkaç saniye sonra ilk başlığın yerini parlak kırmızı harflerle yazılmış “Regitre des Condamnefs” yazısının aldığını görünce biraz şaşırdığını itiraf etmeliyim. Bu hayret verici değişim, Bon Bon’un ziyaretçisine yanıt verirken farklı bir durumda muhtemelen hissedilmeyecek olan bir çekingenlik havası sergilemesine yol açtı. “Bayım,” dedi filozof “Bayım, açık konuşmak gerekirse sanırım siz – inanın ki en yani demek istediğim bence – inanıyorum ki bu büyük onura dair çok çok küçük bir fikir sahibiyim” “Oh! Ah! Evet! Çok güzel!” diye sözünü kesti Majesteleri; “Yeter, daha fazla konuşma. Her şeyi görüyorum.” Ve sonra yeşil gözlüğünü çıkarttı ve camlarını ceketinin koluyla özenle sildikten sonra cebine koydu.

Bon Bon kitap olayından hayrete düşmüşse şimdi karşısındaki görüntü iyice şaşırmasına yol açmıştı. Ziyaretçisinin gözlerinin rengini belirlemek için büyük bir merak duygusuyla bakışlarını kaldırınca onların beklediği gibi siyah olmadığını gördü. Sanılabileceği gibi gri de değillerdi. Ela ya da mavi de değillerdi. Sarı ya da kırmızı da değillerdi. Mor da değillerdi. Beyaz da değillerdi. Yeşil de değillerdi. Yukarıdaki gökte, aşağıdaki yeryüzünde ya da denizlerde bulunan herhangi bir renge de sahip değillerdi. Kısacası Pierre Bon Bon yalnızca Majesteleri’nin gözsüz olduğunu apaçık görmekle kalmadı, bir zamanlar gözlere sahip bulunduğuna ilişkin bir belirtiye de rastlayamadı; çünkü normalde gözlerin olması gereken yerde yalnızca cansız bir et tabakası vardı. 

Böylesine tuhaf bir fenomenin kökenlerini araştırmamak metafizikçinin doğasına aykırıydı. Majestelerinin yanıtı hızlı, vakurca ve tatmin ediciydi. “Gözler! Sevgili Bon Bon! Gözler mi dedin? Oh! Ah! Algılıyorum! Ortalıkta gezen gülünç kitaplar, ha? Sana kişisel görünüşüm hakkında yanlış fikir vermişler. Gözler!!! – Doğru. Gözler, Pierre BonBon, kendilerine uygun yerdeler. Burası baş mı diyorsun? Evet; bir solucanın başı. Senin için de bu görseller vazgeçilmez. Yine de benim görüşümün seninkinden keskin olduğuna seni ikna edeceğim. Köşede duran bir kedi görüyorum. Güzel bir kedi. Bak ona! Onu iyice incele! Şimdi Bon Bon, beynindeki düşünceleri – düşünceleri, diyorum sana – fikirleri algılayabiliyor musun? İşte! Algılayamıyorsun. Kuyruğunun uzunluğuna ve zihninin derinliğine hayran kaldığımızı düşünüyor. Şimdi benim rahiplerin en seçkini, senin de metafizikçilerin en gereksizi olduğuna karar verdi. Böylece görüyorsun ki, tamamen kör değilim:

Ama benim mesleğimden biri için, sözünü ettiğin gözler, yalnızca her an bir şiş ya da yaba tarafından oyulabilecek engeller olurdu. Bu görselliğin senin için vazgeçilmez olduğunu kabul ediyorum. Onları iyi kullanmaya çalış Bon Bon; benim görme gücüm ruhtur.”

Ziyaretçi daha sonra masadaki şaraptan bardağına koydu ve Bon Bon’unkini de ağzına kadar doldurduktan sonra onu gönül rahatlığıyla içip kendisini evinde gibi hissetmesini söyledi. “Zekice bir kitap yazmışsın Bon Bon” diye devam etti Majesteleri, dostumuzun omzuna, o verilen emri tam anlamıyla yerine getirdikten sonra bardağını bırakırken hafifçe, bilgiç bir tavırla vurarak. “Kesinlikle zekice bir kitap. Tam benim sevdiğim türden bir eser. Ancak özdeğe ilişkin tasarımın geliştirilebilir ve fikirlerinin pek çoğu bana Aristoteles’i anımsatıyor. O filozof en yakın tanıdıklarımdan biriydi. Onu hem korkunç huysuzluğundan hem de pot kırmak gibi eğlenceli bir yönünden dolayı severdim. Bütün o yazdıklan arasında tek bir somut gerçek var ki onun ipucunu da kendisinin absürtlüğünü sevdiğim için ben verdim. Pierre Bon Bon, hangi yüce ahlaki gerçekten bahsettiğimi biliyorsun sanırım, değil mi?”

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – “Bildiğimi söyleyemem” “Evet! Aristoteles’e insanların hapşırırken gereksiz fikirleri burunlarından dışarı attığım söyleyen bendim.” “Bu -hık!- gerçekten de doğru” dedi metafizikçi, kendisine bir bardak daha Mousseux koyarken ve ziyaretçisinin parmaklarına enfiye kutusunu sunarken. “Platon’a da,” diye devam etti Majesteleri, enfiye kutusunu ve içerdiği iltifatı alçak gönüllükle geri çevirerek “Platon’a da bir zamanlar arkadaşça hisler beslemiştim. Platonla tanıştın mı Bon Bon?Ah! Hayır, binlerce kez özür dilerim. Benimle bir gün Atina’da, Parthenon’da karşılaştı ve bana bir fikirden bunaldığını söyledi. Ona O NOUS EST İN ANGOS’yu” yazmasını önerdim. Bunu yapacağını söyleyip eve gitti, ben de piramitlere çıktım. Ama vicdanım beni bir arkadaşa bile olsa birine gerçeği söylediğim için kınadı ve apar topar Atina’ya geri dönüp Aglos’yu yazarken filozofun sandalyesinin arkasında durdum. Kağıda parmağımla dokunarak ters çevirdim. Böylece cümle şimdi ‘O nus estin aglos” olarak okunuyor ve gördüğün gibi metafiziğinin temel doktrini.

“Hiç Roma’da bulundunuz mu?” diye sordu “Restaurateur” ikinci Mousseux şişesini bitirdikten sonra dolaptan büyük bir şişe Chambertin alırken. “Sadece bir kez sevgili Bon Bon, sadece bir kez. Bir ara” dedi Şeytan, sanki bir kitaptan okurcasına “Bir ara beş yıllık bir anarşi dönemi olmuştu ve o sırada bütün memurlarından yoksun kalan cumhuriyetin halkın seçtiklerinden başka yargıcı yoktu. Bunlar da yasal idari yetkiye sahip değildi. O zaman, Mösyö Bon Bon yalnızca o zaman Roma’daydım ve bu yüzden onun felsefesine ilişkin dünyevi bir tanıdığım yok.”

“Epicurus hakkında ne -hık!- düşünüyorsunuz?” “Kimin hakkında?” dedi şeytan şaşkınlıkla, “Epicurus’ta kusur bulmak istiyor olamazsın! Epicurus hakkında ne düşünüyormuşum! Beni mi kastediyorsunuz bayım? Epicurus benim. Diogenes Laertes tarafından adı anılan üç yüz bilimsel incelemenin her birini yazan filozof benim.” “Bu bir yalan!” dedi metafizikçi çünkü şarap biraz başına vurmuştu. “Çok güzel! Gerçekten çok güzel bayım! Gerçekten çok çok güzel bayım!” dedi, epey koltukları kabarmış görünen Majesteleri. “Bu bir yalan!” diye tekrarladı “Restaurateur” dogmatik bir şekilde, “bu -hık!- bir yalan! “ “Peki, peki! İstediğin gibi olsun” dedi şeytan uzlaşmacı bir şekilde ve Majestelerini bir tartışmada yenmiş olan Bon Bon ikinci bir Chambertin şişesini bitirmenin görevi olduğunu düşündü.

“Dediğim gibi” diye devam etti ziyaretçi “Az önce belirttiğim gibi kitabında bir takım çok autre fikirler var, Mösyö Bon Bon. Mesela ruh hakkında bütün o palavraları sıkarken ne demek istiyorsun? Lütfen söyle bana, ruh nedir?” “Ruh -hık!-“ diye yanıtladı metafizikçi “Hiç şüphesiz” 

“Hayır efendim!” “Hiç kuşkusuz” “Hayır efendim!” “Hiç tartışmasız” “Hiç tereddütsüz” “Hayır efendim!” “Hık” “Hayır efendim!” “Ve şüphe yok ki bir” “Hayır efendim! Ruh böyle bir şey değildir.” Bu noktada filozof bir kaşık suda boğacakmış gibi bakarak üçüncü Chambertin şişesini bitirme fırsatını anında değerlendirdi. “Öyleyse -hık!- lütfen söyleyin bayım nedir nedir ruh?” “Ruh ne buradadır, ne orada, Mösyö BonBon” diye yanıtladı Majesteleri düşünceli düşünceli. “Bazı çok kötü ruhları tattım yani tanıdım. Çok iyilerini de.” Burada dudaklarım şapırdattı ve, elini bilinçsizce cebindeki kitabın üstüne koyduktan sonra, şiddetli bir hapşırık krizine tutuldu.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Devam etti: “Cratinus’un ruhu fena değildi. Aristophanes’inki canlıydı. Platon’unki enfesti. Senin Platon değil, komik şair Platon. Senin Platon Cerberus’un midesini kaldırırdı. Öğğ! Sonra, bir bakalım! Naeivus vardı, Andronicus, Plautus ve Terentius. Sonra Lucilius vardı, Catullus, Naso ve Ouintus Flaccus, sevgili Ouinty! Beni eğlendirmek için şarkı söylerken ona böyle hitap ederdim, bir yandan da sırf keyfim yerinde olduğundan, onu bir çatalın ucunda kızartırdım. Ama bu Romalılar tatsız. Tek bir tombul Yunanlı onların bir düzinesine bedel. Hem besleyiciler de. Bir Ouirite içinse aynı şey söylenemez. Senin Sauteme’ni bir tadalım bakalım.”

Bon Bon artık “İl Admirari”de karar kılmıştı ve söz konusu şişeleri uzatmaya girişti. Ancak odada kuyruk sallamasına benzeyen tuhaf bir ses vardı. Bu Majestelerine hiç yakışmasa da filozof duymazdan geldi. Köpeği tekmeleyip susmasını söylemekle yetindi. Ziyaretçi devam etti: “Horace’nin tadının Aristoteles’inkine çok benzediğini gördüm. Çeşitlilikten hoşlanırım bilirsin. Terentius’un tadını Menandefink’inden ayırt edemiyordum. Naso’nun gizlenmiş Nicander olması şaşırmama yol açtı. Virgilius’ta güçlü bir Theocritus tadı vardı. Martial bana Archilochus’u anımsattı ve Titus Livius kesinlikle Polybius’tu.” “Hık!” diye yanıtladı Bon Bon. Majesteleri devam etti: “Ama bir düşkünlüğüm varsa. Mösyö Bon Bon, bir düşkünlüğüm varsa bu filozoflaradır. Evet bayım, kesinlikle her şeytan yani her centilmen bir filozof seçmeyi bilmez. Uzun boyluları iyi değildir; en iyileriyse, kabukları iyi soyulmazsa, safra yüzünden biraz kokulu olur.”

“Kabukları soyulmazsa!!” “Cesetten çıkarılmayı kastediyorum.” “Doktorlar -hık- hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Onlardan bahsetme! Öğğ! Öğğ!” (Burada Majesteleri şiddetle öğürdü.)

“Sadece bir tanesini tattım. O Hippocrates denen keratayı! Şeytantersi kokuyordu. Öğğ! Öğğ! Öğğ! Onu Styx’te yıkarken soğuk aldım bir de bana kolera bulaştırdı.” “Vay -hık- alçak!” diye bağırdı Bon Bon. “Bir hap kutusunun -hık!- düşüğü! ” Ve filozofun gözünden bir damla yaş süzüldü. “Ne de olsa,” diye devam etti ziyaretçi “Ne de olsa eğer bir şeytan, bir centilmen yaşamak istiyorsa bir ikiden fazla kabiliyete sahip olmalıdır ve bizim için şişman bir surat diplomasinin kanıtıdır.”

“Nasıl yani?” “Bazen karnımızı doyurmakta çok zorlanırız. Benimki gibi sıcak bir iklimde bir ruhu iki üç saatten fazla hayatta tutmak genellikle olanaksızdır ve ölümden sonra, hemen turşuları kurulmazsa (ki turşusu kurulmuş ruh güzel değildir) -kokarlar- anlıyorsun ya? Ruhlar bize normal yoldan teslim edildiğinde kokuşmalarından her zaman korkulur.” “Hık! Hık! Ulu Tanrım! Nasıl katlanıyorsunuz!” Bu noktada demir lamba iki misli şiddetle sallanmaya başladı ve şeytan koltuğundan kalkar gibi oldu. Ancak hafif bir iç çekişle sükunetini geri kazandı ve sadece kahramanımıza alçak bir sesle “Bak ne diyeceğim, Pierre Bon Bon, artık bu küfürlere bir son vermeliyiz,” dedi.

Ev sahibi ağzına kadar dolu bir kadehi daha boşaltarak anladığım ve boyun eğdiğini belirtti. Ziyaretçi devam etti: “Aslında katlanmanın pek çok yolu var. Çoğumuz açlık çekiyor: Bazılarımız turşuyla idare ediyor: Bense vivente Corpora satın alıyorum. O zaman tatları çok güzel oluyor.” “Ama beden… Hık! Beden…”  “Beden, beden – Ne olmuş bedene? – Oh! Ah! anlıyorum. Beden bu işlemden hiç etkilenmiyor bayım. Zamanımda sayısız alışveriş yaptım ve bu kişiler kesinlikle bir rahatsızlık hissetmedi. Kabil ve Nemrut, Neron ve Caligula, Dionysius ve Pisistratus ve – ve başka binlercesi vardı ki yaşamlarının son kısımlarında ruh sahibi olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmediler. Yine de, bayım, bu adamlar toplumu süslediler. En az benim kadar iyi tanıdığın A…. yok mu? O zihinsel ve fıziksel yetilerine hakim değil mi? Kim daha keskin nükteli cümleler yazabilir ki? Kim daha zekice mantık yürütebilir? Kim – ama dur! Cep defterimde onun sözleşmesi var.”

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Bunu söyledikten sonra kımızı bir deri cüzdan çıkardı ve içinden birkaç sayfa aldı. Bon Bon bunlardan bazılanın üstünde Machiavelli, Maza, Robespierre, Caligula, George, Elizabeth sözcüklerini anlık olarak gördü. Majesteleri dar, uzunca bir kağıt parçasını seçip okumaya başladı:

“Belirtilmesi gereksiz bir takım zihinsel yetilerin karşılığında, ayrıca bin 1 Ouis d’or karşılığı olarak, yaşı bir yıl ve bir ay olan ben bu sözleşmeyi elinde bulunduran kişiye ruhum adı verilen gölgenin tüm haklarını, tapusunu ve eklentilerini devrediyorum.” (İmza) A (Burada Majesteleri daha açık söyleme hakkını kendimde görmediğim bir adı tekrarladı ) “Akıllı biriydi” diye devam etti; “ama senin gibi, Mösyö Bon Bon, o da ruh konusunda yanılmıştı. Ruh bir gölgeymiş ha! Ruh bir gölgeymiş! Ha! Ha! Ha! He! He! He! Hu! Hu! Hu! Ama yahni yapılmış bir gölgeyi düşün! “

“Yahni yapılmış bir gölgeyi – hık! – bir düşün!” diye haykırdı, yetileri Majestelerinin diskurunun derinliği karşısında epey keskinleşmiş olan kahramanımız. “Yahni yapılmış bir gölgeyi bir – hık! – düşün!! Şimdi, kahretsin! – hık! – hıh! Eğer ben böyle bir – hık! – avanak olsaydım. Benim ruhum, Bay – hık!” “Senin ruhun mu Mösyö Bon Bon?” “Evet, efendim – hık! – benim ruhum” “Ne dedin?” 

“Gölge değil, kahretsin!” “Yani demek istediğin…” “Evet efendim, benim ruhum -hık!- Hıh! Evet, efendim.” “Öyle bir iddiam yoktu” “Benim ruhum -hık!- kesinlikle uygundur -hık!- bir yahniye, sufleye.” “Salçalı yahniye.” “Gerçekten!” “Ragout ve Fricandeauya – bak sevgili dostum! Onu almana izin vereceğim  -hık!- kelepir.” 

Burada filozof Majestelerinin sırtına bir şaplak indirdi. “Böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmem.” dedi diğeri istifini bozmadan, koltuğundan kalkarken. Metafizikçi bakakaldı. “Şu anda yeterince tedarikliyim” dedi Majesteleri. “Hık! Ha?” dedi filozof. “Elimde hazır fon yok hem bana hiç yakışmaz” “ Bayım, şu andaki iğrenç ve centilmenlikten uzak durumundan istifade etmek.”

Burada ziyaretçi eğilip selam vererek çekildi -bunu nasıl yaptığı belli değildi- ama metafizikçi o “hain herifin” kafasına bir şişe fırlatmaya çalışırken tavandan sarkan ince zincir kopup lamba kafasına düşünce yere kapaklandı. 

1835

Continue Reading
Advertisement
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: Edgar Allan Poe Hikayeleri - Bon Bon - Korku Hikayeleri

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir