Connect with us
bayburt ejderha efsanesi bayburt ejderha efsanesi

Efsane Destan Mitoloji

Bayburt Ejderha Kayaları Efsanesi

Bayburt’u Gümüşhane’ye bağlayan yolun otuzuncu kilometresinde, sağ tarafta, bir dağın eteğinde kurulmuş Nişantaşı (Datuk) köyüne doğru ejderha şeklinde, kıvrıla kıvrıla giden kayalara dair yerel efsaneler.

Published

on

Bayburt‘u Gümüşhane’ye bağlayan yolun otuzuncu kilometresinde, sağ tarafta, bir dağın eteğinde kurulmuş Nişantaşı (Datuk) köyüne doğru ejderha şeklinde, kıvrıla kıvrıla giden kayalara dair yerel efsaneler. 

Bayburt Nişantaşı / Datuk Köyü

Bayburt‘u Gümüşhane’ye bağlayan yolun otuzuncu kilometresinde, sağ tarafta, bir dağın eteğinde kurulmuş Nişantaşı (Datuk) köyü vardır. Köyün eteğine kurulu bulunduğu dağın üzerinde ejderha şeklinde, kıvrıla kıvrıla köyün üzerine doğru geliyormuş gibi görünen, yaklaşık yüz metre uzunluğunda bir kayalık dizisi mevcuttur. Görenlerin ifadelerine göre bu kayaların topluca oluşturduğu şekil şaşılacak derecede bir yılana yahut ejderhaya benzemektedir. Özellikle köyün içerisinde son bulan baş kısmı tam bir yılan başını andırmaktadır.

Kocakarı ve Ejderha Efsanesi

Bu yılan / ejderha kayaları hakkında yörede anlatılan gelen birden çok efsane söz konusudur. Eski zamanlardan birinde ejderha olarak tabir edilen dev bir yılanın köye gelmekte olduğunu görenler evlerini terk edip kaçmaya başlamışlar. Ancak çok yaşlı olduğu için fazla uzaklara gidemeyen bir kadıncağız, çaresizlik içinde bir yere çömelmiş… Burada ejderhanın gelip kendisini yemesini beklemeye başlamış. Bir yandan da Allah’tan ümid kesilmez diyerek dua etmeye başlamış: “AIlah’ım! Ya beni taş kes ya onu!” İhtiyar kadının duası kabul olmuş ve o anda köye iyice yaklaşmış bulunan ejderha taş kesilmiş. 

Kocakarı ve Hamile Kadın Efsanesi

Aynı kayalara dair benzer bir efsanede ise yaşlı kadının yerini bu sefer hamile bir kadın alır. Hamile kadın dua eder ve duasının kabulü ile ejderha köye giremeden taş kesilir. 

Evliya ve Ejderha Efsanesi

Aynı kaya dizisi ile ilgili bir başka efsane ise şu şekildedir: Ejderha köye girdiği zaman, çevrede ilmi ve Allah’a yakınlığı ile tanınan Oslu Hoca isimli bir zata müracaat edilir. Hoca orada hazır bulunanların huzurunda dua edip ejderhaya dönerek şöyle der: “Ya mübarek hayvan, dur!” Bunun üzerine ejderha oracıkta taş kesilir.

Bahsedilen ejderha şekli halihazırda bütün heybetiyle köyün üzerinde durmaya devam etmektedir. Bununla birlikte; önceleri samanlık olarak kullanılan ağız boşluğu ve çene kısımları kırılarak yerine bir okul yaptırılmıştır.  

Advertisement
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: Harput Ejderha Taşı Efsanesi - EFSANE DESTAN MİTOLOJİ

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Efsane Destan Mitoloji

Diyarbakır – Baho Gölü Efsanesi

Elaho Gölü’nün eteklerinde yer aldığı; Diyarbakır’ın Çarıklı Köy’nde, yaşayan Baho adlı bir çoban varmış. Koyunlarını hep bu gölün kenarında otlatırmış.

Published

on

By

Diyarbakır Baho Gölü Efsanesi

Elaho Gölü’nün eteklerinde yer aldığı; Diyarbakır’ın Çarıklı Köy’nde, yaşayan Baho adlı bir çoban varmış. Koyunlarını hep bu gölün kenarında otlatırmış.

Elaho Gölü’nün eteklerinde yer aldığı, Diyarbakır’ın Çarıklı Köyü—Kurtkayası Mezraası’nda, yaşayan Baho adında bir çoban varmış. Gece gündüz hiç ayrılmadığı koyunlarını hep bu gölün kenarında otlatırmış.

Efsane, Destan Mit; Diyarbakır Baho Gölü Efsanesi: Baho, mutsuz, hüzünlü bir çobanmış. Hiç insan içine karışmaz, geceleri de gölün kıyısına sırt üstü yatarak, yıldızları seyredermiş. Gökteki yıldızlardan birisi çobana aşık olmuş ve bir gece gökyüzünden kayarak Baho’nun yanına gelmiş. Uzun, yaldızlı, parlak saçları olan çok güzel bir peri kızı olmuş ve başını çobanın omuzuna dayamış. Fakat, bu yıldız kızın bacakları ve ayakları yokmuş. Bacaklarının yerinde, tıpkı deniz kızlarında olduğu gibi parlak yaldızlı bir kuyruk varmış.

O geceden sonra, yıldız kız her gece gökten kayar gelir, başını Baho’nun omuzuna koyar ve sabaha kadar öylece otururlarmış. Bazan da yanyana, gölün kenarındaki çiçeklerin, çayırların üstüne sırt üstü uzanıp, hiç konuşmadan gökyüzünü seyrederlermiş. Sabah yaklaşırken yıldız kız yine göğe dönermiş. Çoban çok mutluymuş. Bu sırrını herkesten saklar ve her gün bir an önce gece olmasını istermiş çünkü yıldız kızı çok özlermiş.

Çobanın çok kıskanç ve kurnaz bir karısı varmış. Bir gün Baho’nun omuzunda bir parça yıldız tozu görmüş. Çok merak edip hemen dostu olan cinlere koşmuş ve bunun ne olduğunu sormuş. Cinler de kendileri gibi olan gerçek dışı yaratıkların hiçbir ölümlü insanla beraber olmasını istemezler, onlanları da çok kıskanırlarmış. Bu nedenle kadına, çobanla yıldız kızın beraberliğini anlatmışlar ve “Eğer kocan bu yıldızın varlığından, bir ölümlüye söz ederse, yıldız kaybolur, bir daha da hiç görünmez.” demişler.

Kurnaz kadın, günlerce uğraşıp, ağlayıp sızlayarak, kocasının yıldızdan söz etmesini sağlamış. Çoban, tılsımı bilmediği için karısının ısrarlarına dayanamayıp, yıldız kızla beraberliklerini ve ona duyduğu sevgiyi anlatmış.

O günden sonra Baho yıldızı boşuna beklemiş. Bir daha hiç görememiş. Bir süre sonra çoban da ortadan kaybolmuş. Kimilerine göre çok uzaklara gitmiş kimilerine göre de kendisini o, çok sevdiği göle atmış. Şimdi ne zaman, gökten bir yıldız kaysı, Baho Gölü’nün suları ürperirmiş. Bu halâ, yıldız kızın dönmesini bekleyen, çoban Baho’nun ruhunun ürpertisiymiş.

Özellikle bahar aylarında, sevdikleri uzaklarda olanlar, bu gölü ziyaret edip, gölün sularına çiçekler atarlar. Atılan çiçekler kıyıya doğru yaklaşırsa sevgililere kavuşma zamanı yakın demektir. Kıyıdan giderek, gölün ortasına doğru uzaklaşırsa, kavuşmak uzak bir zamana kalmıştır.

Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Toroslar – Kanlı Mağara Efsanesi

Toros dağları yakınındaki bir oba beyinin, Konya beyinin kızını istemesinin ardından yaşanan ve belki de yüz yıllardır anlatılagelen Kanlı Mağara efsanesi..

Published

on

By

Toroslar Kanlı Mağara Efsanesi

Toros dağları yakınında yaşayan bir oba beyinin Konya beyinin kızını oğluna istemesinin ardından yaşanan ve belki de yüz yıllardır anlatılagelen Kanlı Mağara efsanesi…

Vaktiyle Toros dağları eteklerinde yaşayan bir aşiret beyi vardı. Bu bey yoksullara yardım eder, fakirlerin karnını doyurur. Çok iyilik severliği ile tanınan sevilen ve sayılan bir beydi. Bir işi yapacağı zaman aşiret büyüklerini toplar, onların fikirlerini alır, soracağı bir şey olursa sorardı.

Bey bir gün aşiret yaşlılarını topladı “Hey ağalarım, büyüklerim, akıldanelerim, bilirsiniz benim oğlum akıllı ve düzenli işlerde bulunmaz. Ne edeyim ki yerimi tutacak, töremizi götürecek, ışığımı yakacak uslu bir evlat olsun?” deyince aşiret büyükleri “İyi dersin beyim. Oğlunun senin yerini tutabilmesi için onu çekip çevirecek bir kadına ihtiyaç vardır. En iyi çare onu evlendirmektir.” dediler.

Bunun üzerine bey yerinden kalkıp düşünerek çadırına gider. Oğlunu yanına çağırarak: “Hey oğul, büyüdün delikanlı oldun. Güneş karşısında
boy atan fidan gibi boy attın ama aklın hiç büyümedi. Dağda taşta ah ile vah ile günün geçirmektesin. Ne edeyim ki benim çıramı ışıtıp, töremi götür, yokluğumu bildirme? Bana dilediğini de ki merhem olam. Evlenmekse muradın töreme uygun, gözü gözüme, yüzü yüzüme, aşı aşıma benzeyen birini
bulup isteyeyim. Altın isterse takayım. Adak isterse göndereyim. Gölük isterse sürdüreyim. Sayvant isterse döşeteyim. Bütün obalarıma davul çaldırıp, kaşık vurdurayım. Kırk gün yemek dökerek, herkesi konuk edeyim.” deyince oğlan iki dizinin üzerire gelerek:

“Babamsın” deyip elini öper. “Çok iyi edersin. Atamsın, büyüğümsün, ulusun, zenginsin, her şeye gücün yeter. Sana saygım pektir. Deki öl, ölem. Benim de sana bir deyeceğim vardır. Ben Konya beyinin kızı Ak Sultan’a vurgunum. Alırsan bana onu al, gayri dünyayı versen de istemem.”

Bey bu sözleri duyunca çadırından çıkıp biraz düşünür. Hemen etrafındakilere “Hey Çobanlarım, kızanlarım, kadınlarım, hizmetçilerim, tez elden kırk atlımı hazır edin. On tane buğur deveye hediye yükleyin. Kırk atlı önde, develer arkada yola çıkılsın.” deyince beyin etrafındakiler kaynaşmaya başlarlar. Kısa bir zaman sonra “Yola hazırız” diyerek haber verirler.

Böylece büyük kafile hazırlanıp Konya’nın yolunu tutarlar. Toros dağlarının derin vadilerinden, ormanlı yamaçlarından aşarak Konya’ya varırlar. Zaman geçirmeden Konya beyinin sarayına misafir olurlar. Yerler içerler konarlar
göçerler sözü esas meseleye bağlarlar.

“Allah’ın emri ile kızınız Ak Sultan’ı oğluma istemeye geldim. Karar ve söz senindir.” deyince Konya beyi düşünür taşınır “Senden iyisine verecek değilim ya verdim gitti. Allah bir iken bin etsin, oğulları uşak kızları hizmetli kullansın,
sürüleri ekiz doğursun, dördü sekiz doğursun.” deyip sözü keser.

Söz kesilir ama Ak Sultan’a hiç danışan olmaz. Ak Sultan bu söz kesmeden hiç memnun olmaz. Ancak ne yapsın baba sözüdür, ölüm bile olsa uymak törenin gereğidir. Konuklar oturup yiyip içip konuştuktan sonra müsade alıp vedalaşarak Konya’dan ayrılırlar. Geldikleri yollardan obalarına dönerler.

Günler haftaları haftalar ayları kovalayarak düğün günü gelip çatar. Bütün obalara haber salınır. Yemeklerin, ayranların, etlerin hazırlanması için gerekli bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra, bey kırk yiğidini alarak gelin almak üzere
Konya’ya hareket eder. Düğün alayı bir kaç gün yolculuktan sonra Konya’ya varırlar. Hoş beşten sonra yemekler yenip hazırlıklar tamamlanıp büyük bir törenle gelin uğurlaması yaparlar.

Görkemli düğün alayı günlerce yolculuktan sonra Toros dağları arasında Eğrigöl isimli bir gölün kenarındaki geniş çayırlığa konak verirler. Bu çayırlıkta gecelemeyi uygun bularak her tarafı çiğdem, sümbül, akçırağan çiçekleri
ile süslü bir vadiye gelin çadırını kurarlar. Gelin çadırına yerleşip biraz istirahattan sonra, gelinlik elbiselerinin üzerindeki kırmızı örtüyü açıp etrafı seyreder.

Gelin hanım çadırından çıkar gölün kenarındaki yamaca doğru gezer. Etrafı iyice seyrettikten sonra güneşin kırmızılıkları kaybolup da akşamın alaca karanlığı basmaya başlayınca çadırına dönmek isterken ayağı tökezleyip düşer, bayılır. Kocaman düğün alayı yolun yorgunluğu ve dağ havasının temiz ve hafif rüzgarı ile ninniler içinde uykuya dalar.

Gelin hanım sabaha kadar baygın olarak yatar. Sabahın ilk ışıkları ile gözlerini açtığı zaman baş ucunda görkemli boynuzları ile pervasız vücudu yere doğru yaslanmış bir geyik keçisi kıtır kıtır geviş getirerek beklediğini gelin yerinden doğrularak dikkatlice geyik keçisine bakar. Keçinin iki boynuzu arasında bağlı bir kutu görür. Yanaşıp kutuyu çıkarır. İçini açar. Kutunun içinde yazılı bir kağıdı görünce alıp okur.

“Hey bu dağların çiçekleri kadar güzel, havası kadar temiz, gölü kadar temiz ve berrak, toprağı kadar bereketli, güneşi kadar sehavetli, esen rüzgarı kadar alçakgönüllü dilber! Söyle muradını ne istersen merhem olayım. İstersen bin
üstüme seni mutluluk diyarına götüreyim.” Yazıyı okuyunca düşünüp taşınır, yerinden kalkıp geyiğin üzerine oturur. Geyik yerinden sıçrayıp, enginlerden seller gibi yükseklerden yel gibi giderek çok uzaklardaki pamuk yığınları gibi bulutların kırmızı duvağı ile kaybolup gider.

Arkada kalan gelini çadırında sanarak çadırın açılmasını beklerler. Bir ses gelmeyince çadıra bakarlar. Bir de ne görsünler Ak Sultan gitmiş! Hemen durumu beye haber verirler. Bey büyük bir gazap içinde etrafındakileri haşlar. Haşlar ama kaç para eder; gelin yok. Etrafı didik didik ararlar fakat bir ize rastlayamazlar.

Etraftaki aşiretlerden yardım isterler. Yaşlı ve tecrübeli bir çoban, kayıp gelini aramak üzere gelir. Dağ yamaçlarında ararken bir geyik izine rastlar. Bu izi takip ederek Torosların en yüksek yerine kadar çıkar. İz, büyükçe bir mağaranın
ağzında son bulur. Çoban arkasından gelenlere dönerek “Aradığınız gelin bir geyiğe takılarak bu dibi olmayan mağaraya gitmiştir. İz burada bitti. Gelinin kırmızı duvağından bir iplik burada bulundu. Bunların hepsinden başka bir de yıllardır bu mağarayı tanırım. Mağaranın taşları kırmızı değildi. Şimdi ise gelinin kırmızı duvağının rengi mağaranın taşlarını boyamış. Varın söylen beyinize Ak Sultan muradına ermiş. O artık dağların olmuş.” deyince hepsi birden ağlayarak geriye dönüp giderler. Hepsi bir olup bir dua yaparlar. Gözyaşları ile yollarına devam ederler.

O gün bu gündür mağaranın taşları kıp kırmızıdır. Bundan sonra o yörede yaşayan bütün aşiretler bu mağaraya kanlı mağara derler. Torosların en yüksek tepesindeki dağa da Geyik dağı, Geyik dağının bitişiğindeki dağa da Ak Sultan’ın adı olan Akdağ adı verirler…

Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Kastamonu Aşıklı Sultan Türbesinin Esrarı

Yangın başladığı vakitlerde türbede medfun bulunan zat, zamanın valisinin rüyasına girer ve “Beni kurtar” diyerek seslenir. Vali, korkuyla uyanır…

Published

on

By

Kastamonu Aşıklı Sultan Türbesi - Efsane Destan Mitoloji

Yangın başladığı vakitlerde türbede medfun bulunan zat, zamanın valisinin rüyasına girer ve “Beni kurtar” diyerek seslenir. Vali, korkuyla uyanır…

Aşıklı Sultan, Kastamonu‘nun fethinde görev alan Selçuklu komutanlardandır. 1185-1200 yılları arasındaki fetih mücadeleleri sırasında şehit düştüğü ve şehit olduğu yere defnedildiği rivayet edilmektedir. Aşıklı Sultan’a aynı zaman da “Ayağı Yanık Sultan da” denir. Bu isimle tanınmasının hikayesi ise oldukça ilginçtir. Rivayete göre; Cumhuriyet’in ilk yıllarında Aşıklı Sultan Türbesi bir yangın geçirir. Yangın başladığı vakitlerde türbede medfun bulunan zat, zamanın valisinin rüyasına girer ve “Beni kurtar” diyerek seslenir. Vali, korkuyla uyanır ancak gördüğünün sadece kötü bir kabus olduğunu düşünerek yatar ve tekrar uyur. Aynı kişi, yine valinin rüyasına girer ve bu hal üç defa kadar tekrar eder. Üçüncü seferde valinin rüyasına giren zat, bu defa valiye celalli bir şekilde “Yanıyorum; kurtar beni!” der. 

Rüyanın ard arda üç defa tekrar etmesi ve sonuncusunun diğerlerine nazaran daha dehşetli bir his bırakması üzerine vali, yardımcısından; Kastamonu’da, herhangi bir yerde yangın çıkıp, çıkmadığını kontrol etmesini ister.Yardımcısı, bir türbenin yanmakta olduğunun haberini verir ve türbeye doğru hızlıca giderler. Yangın kontrol altına alınır. Aşıklı Sultan’ın tabutunun yanan kısımından içerisi görünür. Tabutun ayak tarafında olan bir kısmı yanmıştır. Buradan; tabutun içindeki cesedin çürümemiş olduğu müşahede edilir. Sonrasında bu olay dilden dile yayılır ve çok ilgi çeker. Bunun üzerine Aşıklı Sultan, aynı türbede, ayakları gözükecek şekilde, özel cam çerçeveli bir yapının içinde, ziyaretçilerin görüşüne sunulur.

Yakın zaman kadar Aşıklı Sultan Türbesi, Şeyh Şabanı Veli Türbesi’yle beraber, Kastamonu’nun en çok ziyaret edilen yerlerden birisi imiş. Ancak 2014 yılında, cenazenin bu şekilde sergilenmesinin dinen uygun olmadığı düşüncesiyle Aşıklı Sultan’ın bedeni ziyaretçilere tamamen kapatılınca türbe de zamanla popülaritesini yitirmiş.

Kategori: Efsane Destan Mitoloji

Anahtar Kelimeler: Aşıklı Sultan Türbesi, Türbe, Kastamonu, Rüya, Şehit, 

Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Harput Ejderha Taşı Efsanesi

Günümüzde Elazığ’ın bir ilçesi olan ancak eski günlerde yani Elazığ’ın Harput’a bağlı bir belde olduğu günlerde geçtiğine inanılan ejderha efsanesi…

Published

on

By

Harput Ejderha Taşı Efsanesi

Günümüzde Elazığ’ın bir ilçesi olan ancak eski günlerde yani Elazığ’ın Harput’a bağlı bir belde olduğu günlerde geçtiğine inanılan ejderha efsanesi…

Efsaneye göre Harput’a bir ejderha musallat olur. Bu ejderha geceleri şehre yaklaşırken büyük gürültüler, korkunç homurtular
çıkarır. Halk bundan son derece korkar. Ancak yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Elleri kolları bağlıdır. Ejderhanın bu şekilde geliş gidişleri uzun bir süre böylece devam eder. Harput halkı da onun her gelişinde aynı korkuyu duyar.

Ejderhanın, yine korkunç gürültüler çıkararak şehre geldiği bir gece, bazı kimseler, devrin büyük âlimi Fetahmet Baba’ya (Fatih Ahmet Baba) koşarlar. Durumu ona anlatırlar. Fetahmet Baba halka korkmamalarını, ejderhanın onlara bir şey yapamayacağını söyler.

Ejderhanın saldırısıyla gecenin karanlığında büyük korku yaşayan Harput halkı evlerinden kaçıp canlarını kurtarma derdindeyken Fetahmet Baba, ejderhanın gelmekte olduğu istikamete doğru giderken görülür. Herkes kaçtığı için yalnız kalan Baba avuçlarını semaya açarak dua etmeye başlar. Duasını bitirip avuçlarını yüzüne süreceği sırada, üstüne gelmekte olan ejderha da taş kesilir…

Anlatıldığına göre, ejderhanın şekli bugün bile canlılığını muhafaza etmekteymiş. Fetahmet Baba’nın mezarı ise halk tarafından ziyaret ve adak yeri olarak büyük ilgi görmektedir.

Harput – Ejderha Taşı
Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Anadolu’nun En Romantik Gelin Taşı Efsaneleri

Anadolu’nun romantik olduğu kadar hemen hepsinin sonu hüzünle biten gelin taşı efsaneleri. Kavuşamayan aşıkların kayadan anıtları…

Published

on

By

Anadolu Gelin Taşı Kayası Efsanesi

Anadolu’nun romantik olduğu kadar hemen hepsinin sonu hüzünle biten gelin taşı efsaneleri. Kavuşamayan aşıkların kayadan anıtları…

Aşkale / Kandilli / Merdiven Köyü Gelin Taşı Efsanesi

Erzurum’un Aşkale ilçesinin Kandilli bucağına bağlı Merdiven köyünde, evlenme çağma gelen bir delikanlıya komşu köylerinin birinden güzel bir gelin getirilmekteymiş. Gelini getirecek alayda damadın erkek kardeşi de bulunmaktaymış. Yörenin âdetlerine göre damat, gelin getirecek alayda bulunmaz, evin damında onların gelişini beklermiş. Gelini getiren alayda bulunan ve yengesini gören damadın kardeşi, onun güzelliğine vurulmuş. İçine aşk ateşi düşmüş. Aklı gelinde kalmış.

Delikanlı geline baktıkça bir hoş oluyormuş. Gelin de bir müddet sonra onun bakışlarına karşılık vermeye başlamış. Bunlar bakışa bakışa köyün girişine kadar böylece gelmişler. Rivayete göre; düğün alayı tam köye gireceği sırada gelinle damadın erkek kardeşi taş kesilmişler. Köylüler, bu olaydan sonra köyün girişindeki bu taşlara “Gelin Taşları” adını vermişler. Hatta bu iki genç arasındaki, köylülerce uygun görülmeyen ilgiden ötürü de buradan gelip geçenler taşlara tükürür veya taş atarlarmış…

Giresun / Şebinkarahisar / Eğribel Gelin Taşı Efsanesi

Giresun ile Şebinkarahisar ilçesi arasında Eğrîbel Sıradağları bulunur. Bu sıradağların üzerinde, bir yanı geline benzetilen taş yığınları vardır. Hikayesi ise şu şekildedir: 

Bölgede zengin bir ağa yaşamaktaymış. Bu zengin ve şöhretli ağanın kızının güzelliği dillere ise destanmış. Her gören hemen aşık olurmuş. Bu güzelliğe sahip olmak isteyen pek çok zengin, ağanın kapısını çalar, damatlık dilermiş. Ama kız kendisini istemeye gelenlerin hep­sini geri çeviriyormuş. Babası da tek evladı olduğu için kızına bu konuda baskı yapmıyormuş.

Kızın gönlü, ba­basının çobanlarından Hekdi Isın adlı bir delikanlı­daymış. Kız, bu delikanlıya haber yollar ve babasından habersiz, gizli gizli buluşur, görü­şürlermiş. Bu buluşmalar bir süre böyle devam etmiş. Ancak bir gün kızın babası, kızı ile çoban arasındaki ilişkiyi öğrenmiş. Hemen kızını konağının en üst katın­daki odalardan birine hapsetmiş. 

Kız günlerce ağlamış.  Aama baba­sı merhamete gelmemiş bir türlü. Kız, yine ağla­maktan gözlerinin kızardığı bir gün odanın çatma­sında bir ip görmüş. Yastığını yatağın içine yer­leştirip uyuyor gibi yaptıktan sonra çatmadan ipi pencerenin okuna bağlamış. İpe tutunarak aşağıya inmiş. Çobanın kaldığı yere gidip onu bulmuş. Ağanın kızı ile çobanının buluşmaları böylece bir müddet devam etmişse de sonunda bu da duyulmuş. 

İlkinde fazla bir cezaya çarptırılmayan çoban bu sefer falakaya yatırı­lmış. Çoban böylece her gün dövülüp dövülüp salıverilir olmuş. Kızını çobanına vermek istemeyen ağa, onu ilk gelen dünürcüye vermeyi kararlaştırmış ve nitekim ilk gelen görücüye “Evet” cevabını vermiş. Düğün hazır­lıkları başlamış, derken düğün günü gelip çatmış. Kızı almaya gelmişler. 

Kızını, kendisi gibi zengin birine verdiği için ağa çok mutluymuş fakat kızı hiç de öyle değilmiş. Bu yüzden kız, evden gelin olarak ayrılırken babasının elini öpüp hayır duasını almamış. Öyle ki babasının yüzüne bile bakmak istememiş. Gelini almaya gelenler yola koyu­lmuşlar. Düğün alayı Eğribel’e gelince, elinin öpülmemesine sinirlenen ağa beddua etmiş ve yaşlı göz­lerle “Kızım taş ol!” demiş. Eşref saatine denk gelen dua kabul olmuş ve kız ile yanındaki gelin alayındakiler taş kesilmişler. O günden sonra da yöre ahalisi arasında bu taşa “Gelin Taşı” denmeye başlanmış. 

Yozgat Gelin Kayaları Efsanesi

Yozgat “Gelin Kayala­rı”nın efsanesi ise şu şekilde anlatılır: Vaktiyle bu kayalara yakın köylerden birinde güzel bir kız yaşarmış. Güzelliği dillere destan olan bu kızı komşu köylerden bir delikanlıya vermişler. Düğün günü gelip çattığında ise gelin alayı hazırlanmış. Alay develer üzerinde seyahat ediyormuş.

Yozgat Gelin Kayası

Ancak bu güzel kızı gizlice seven bir başkası daha varmış. Kimsenin bilmediği bu gözü dönmüş aşık, düğün günü; adamla­rıyla birlikte alayın önünü kesmiş. Alayda ne kadar erkek varsa hepsini öldürmüş. Durumunun hiç de iyi olmadığını gören gelin ellerini açarak Allah’a yal­ varmaya başlamış: “Rabbim” demiş “Eğer senin sevgili kullarından isem beni bu zalimlerin eline bırakma. Ya kuş yap uçur veya buracıkta taş ediver.”

Allah kızın bu duasını anında kabul etmiş ve gelin beraberindeki develerle birlikte taş olmuş. Bugün kayalara bakıldığı zaman şöyle bir man­zara görülür: Çökmüş develeri andıran sı­ralı iri kayalar; bunların orta gerisinde tek ba­şına duran ve ellerini önüne kavuşturmuş bir gelini andıran, tahminen üç insan yüksekliğinde dimdik bir kaya…

Malatya / Bahçekapı (Orbuzu) / Aslantepe Gelin Kayaları

Malatya Aslantepe üzerinde bir gelin alayını andıran kayaların hikayesi: Vaktiyle Aslantepe’de kızı ile yaşayan fakir bir kadın varmış. Bu kızın güzelliğini duymayan kalma­mış. Nihayet yöredeki beylerden birinin oğlu da bu güzelliği işitmiş ve daha görmeden aşık olmuş. Babası ne kadar ısrar etmiş, uğraşmışsa da oğlunu bu sevdadan vazgeçirememiş. Sonunda oğul babayı ikna etmiş ve kızı istemeye giden dünürcüler kızdan “Evet” cevabını almış. Ancak kızın anasının gönlü yokmuş bu evlilikte. 

Gün gelmiş düğün dernek kurulmuş. Sonuncu gün kızı ana evinden almışlar. Gelin alayı Aslantepe eteklerindeki Gelincik Kayaları mevkiine gelince yavaş­lamış. Alaydakilerin meraklı bakışları arasında iki at­lı Aslantepe’ye doğru süratle uzaklaşmaya başlamış. Meğer gelin hanım, anasının evinde oklavasını unutmuş imiş bu iki atlı da onu almaya gitmişlermiş. Atlılar yaslı ananın varmışlar. Durumu anlatıp ok­lavayı istemişler. Ana oklavayı gelenlere teslim etmiş. Etmiş ama başından beri hiç istemediği bu evliliğe de beddua etmekten geri kalmamış. “Gelinlik tacınla, gelinlik elbisenle, askerinle, alayınla taş kesilesin.” demiş.

Ananın duası kabul olunmuş ve atlıların getireceği oklavayı beklemekte olan gelin alayı atı ile eşyası ile bir anda taş kesilivermiş. Ve bu olaydan sonra söz konusu yerin adı yerli halk arasında “Gelin Kayası” olarak anılmaya başlamış.

Adilcevaz / Kıztaşı Efsanesi

Van’ın Adilcevaz ilçesinde Amik gölünün kıyısındaki, adına Kıztaşı denilen kayanın efsanesi: 

Vaktiyle Amik köyünden delikanlının biri Adilcevaz Dizdarının güzel kızına âşık olmuş. Delikanlı her gece koskoca gölü yüze yüze karşıya geçer, sevdiğiyle görüşürmüş. Dizdarın kızı da sevgilisi, kendisini kolayca bulabilsin diye, kıyıdaki yüksekçe bir taşın göle bakan cephesinde ateş yaktırırmış. Bu iki sevgili böyle uzun bir müddet buluşmaya devam etmişler. Delikanlı her gece gölü yüzerek ge­çer, sevgilisi de kıyıda ışığı yakar ne delikanlı gö­lün dalgalarından korkarmış ne de dizdarın kızı baba­sından…

Bir gece kuvvetli fırtına ışığı söndürmüş. Bütün aramalarına rağmen ışığı göremeyen delikanlı az­gın dalgalarla boğuşa boğuşa gölün suları içinde kaybolup gitmiş. Sevdiği gencin gelmediğini gören genç kız ise sa­baha kadar beklemiş. Sonunda sevgilisinin öldüğünü anlayan genç kız Allah’a “Allahım, ya benim de canımı al veya beni taş yap; kıyamete kadar sevgilimin başucunda kalayım.” diye dua etmiş. Duası kabul olan kız o anda taş olmuş.

İzmir / Kaynarca Gelin Taşı ve Dede Tepesi Efsanesi

İzmir’in Bergama ve Dikili ilçeleri ara­sında Kaynarca denilen büyük bir bataklık varmış. Sazlarla örtülü olan bu bataklıkta pek çok kaynak gizliymiş. Bu kaynaklara düşenler, tabaklanmış de­ riye dönerlermiş. Vaktiyle bu Kaynarca’nın olduğu yerde bir mem­leket varmış. Verimli tarlaları, besili hayvanları pek çokmuş. Bu memleketin halkı o kadar zengin ol­muşlar ki ekinlerini ekmek, hayvanlarını otlatmak için başka yerlerden işçi getirip çalıştırıyorlarmış. Fa­kat zamanla dışarıdan gelenler oranın ahlâkını bozmuş, halkı baştan çı­karmışlar.

Bir gün bu memlekete bir pîr gelmiş, halka nasihatta bulunarak akıllarını başlarına toplamalarını söylemiş. Pîrin sözlerine kimse kulak asmadığı gi­bi bir de altın ve gümüş dolu iki kuyunun arasına ekmek su vermemeksizin hapsetmişler onu. Pîrin haline acıyan bir kız, kimselere görünmeden bu ihtiyara ekmek ve su getirmiş, onu ölmekten kurtarmış.

Bir müddet sonra bu kızın düğünü olmuş. Kırk gün, kırk gece süren eğlencelerden sonra bütün halk sarhoş olmuş. Ge­lin yeni evine gitmek için atına binmiş, yola çıkılmış. O bölgenin âdetlerine göre; geline, köyün hemen ya­kınında bulunan bir kuyudan üç yudum su içirmek ve aynı kuyunun etrafında üç defa dolaştırmak ge­rekirmiş. Kuyunun başına gelinmiş. Gelin tam kuyudan su içiceği sırada o pir karşılarına çıkmış ve demiş ki “Durmadan arkamdan yürüyün! Sakın arkanıza bakmayın. Yoksa hepiniz taş olursunuz!” 

Pîrin bu sözlerinden korkan halk peşine takılıp ve koşmaya başlamış. O sırada arkalarından müthiş gü­rültüler kopmakta acı çığlıklar atılmaktaymış. Olan bitene dayanama­yan birisi arkasına dönüp bakmış. Evlerden suların fışkırdığını, memleketi kara dumanların bürüdüğünü görünce “Yandım!” diyerek kendini yere atıvermiş. Ne olduğunu anlamak için kafilede bulunanların hepsi arkalarına bakmışlar ve pî­rin sözünü dinlemedikleri için de taş kesilmişler. Kur­tarmak istediği kızın taş kesilmesine çok üzülen pîr, tepeye tırmanmış ve fazla gidemeden orada ruhunu teslim etmiş.

Bu hadiseden sonra, kızın taş kesildiği yere Ge­lin Taşı, pîrin ruhunu teslim ettiği tepeye de Dede Tepesi adı verilmiş. Rivayete göre; Kaynarca’daki memleketin batması sırasında baş­ka bir gelin de bir katar deve ile birlikte Çandarlı’ya gidiyormuş. Bu kafile de oldukları yerde taş kesil­miş. Çandarlı yolunda, Demirtaş’ın yanındaki “Katar Kayalar” adını bu hadiseden alıyormuş. O büyük felâket sırasında Kaynarca’dan kaçmak isteyen bir bezirgan “Kalarga Tepesi”ne sığınmış ancak o da bütün eşyası ile birlikte taş olmaktan kurtulamamış. Bugün Kalarga Tepesinde görülen kayalar, halkın ifadesine göre; birbiri üstüne konmuş bez toplarına ve bir adama benzemekteymiş.

Mersin / Menekşe Kalesi Efsanesi

Mersin’e 40 km. uzaklıktaki Menekşe Ka­lesi tarihi kalıntıları içindeki hemen kale girişinde duran biri erkek diğeri kız suretindeki iki heykelle ilgili olarak halk arasında anlatınlan efsane ise şu şekildedir: Vaktiyle civar köylerde oturan bir genç kız ile delikanlı birbirlerine gönül vermişler. Ancak iki gencin ailesi de bu iki genci birbirine ver­meye, evlendirmeye razı değillermiş. Bunun üzerine gençler, tek çare olarak; o diyardan kaçıp, aşklarını özgürce yaşabilecekleri bir yer bulup yerleşme kararı almışlar. 

Bir gece, planlarını uygulamak için sözleştikleri bir noktada buluşup, binmişler atlarına ve kay­bolup gitmişler gecenin karanlığında. Ancak bu işten kızın babasının geç de olsa bir şekilde haberi olmuş. He­men adamlarını yanına alıp birkaç koldan kaçak aşıkları takibe başlamışlar. Sonunda takipteki kollardan biri iki aşığı Menekşe Kalesi’nin girişinde kıstırmış. Artık kurtuluş ümidi kalmamış, aşıkların üzerlerine pek çok silah çevril­miştir.

Kız, kurtuluşu Allah’a sığınmakta bulur ve başlar dua etmeye “Allah’ım, ya bizi bu zalimlerin elinden kurta­rıp birbirimize bağışla yahut da ikimizi birden şuracıkta taş eyle.” Kızın duası kabul olmuş ve  sevdiği delikanlı ile bir­likte Menekşe Kalesi’nin girişinde taş olup kalmışlar.

Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Kıbrıs’taki Havada Duran Taş Efsanesi

Kıbrıs’ta Larnaka yakınlarında bulunan ve Hz. Muhammed’in halasının medfun bulunduğu Hala Hatun Türbesinde boşlukta duran bir taşın bulunduğuna dair bir efsane var.

Published

on

By

Kıbrıs Hala Hatun Türbesi - Havada Duran Taş

Kıbrıs’ta Larnaka yakınlarında bulunan ve Hz. Muhammed’in halasının medfun bulunduğu Hala Hatun Türbesinde boşlukta duran bir taşın bulunduğuna dair bir efsane var.

Hala Hatun Türbesi’nde Havada Duran Taş

Kıbrıs’ta Larnaka yakınlarında bulunan Hala Hatun Türbesinde boşlukta duran bir taşın bulunduğuna dair bir inanç söz konusudur. Hazreti Muhammed’in Halası (Ümmü Harem) olduğu rivayet edilen, halk arasında yaygın adıyle (Hala Hatun) denilen bu hanım ilk hemşire imiş. Kıbrıs’ın fethi sırasında katırdan düşerek şehit olmuş ve bu yere defnedilmiş. Söylentiye göre mezarı üzerine Kudüs’ten Mescid-ül Aksa’dan veya Tur-u Sinâ’dan 5 – 6 metre uzunluğunda, 1 metre kadar yükseklikte, yekpare taş, kaya geliyor ve mezarın üzerinde 4—5 metre yüksekliğinde boşlukta (muallâkta) duruyor. 

Taşı Bizzat İnceleyenlerin İzlenimleri

Ziyaretçi bir gebe kadın, öylece havada, bir yere dayanmadan duran taşı görünce, heyecan ve korkuyla çocuğunu düşürüyor. Bu olaydan sonra ziyaretçilerin korkularım önlemek üzere, taşın altına sütun şeklinde duvarlar yapılıyor.

Bu görünüş ziyaretçileri heyecana sevkediyor. Ziyaretçi bir gebe kadın, öylece havada, bir yere dayanmadan duran taşı görünce, heyecan ve korkuyla çocuğunu düşürüyor. Bu olaydan sonra ziyaretçilerin korkularını önlemek üzere, taşın altına sütun şeklinde duvarlar yapılıyor. Bunların ilmî hakikat değerini anlamak üzere yakın zamanlarda ölçen iki yüksek mühendisin, yaptıkları hesaplara göre kaidenin çok zayıf olduğu, bu duvarın üzerindeki taşı çekemeyeceğini, bunda bir sır olduğunu bildiriyorlar. Taş, hâlen sağı solu duvarlara dayanmış bir durumda bulunmaktadır. Günümüzde türbeye gidip taşı inceleyenlerin ifadelerine göre sözü edilen taş orada mevcut olmakla birlikte hiçbir yere dayanmadan, boşlukta durduğu bilgisi ise gerçek değil. 

Bahçesine Gazino Yapılmış

Hala Hatun Türbesi, Kıbrıs’ta yerli ve yabancılar tarafından ilgiyle ziyaret edilmektedir. Günümüzde söz konusu mahal restore edilmiş ancak bahçe dışında ise bir gazino yapılmış durumda. Bahçeler, havuzlar içerisinde bakımlı ve güzel manzaralı turistik bir mekan olarak kullanılmakta… 

Kıbrıs – Hala Hatun Türbesi

Hala Sultan – Hatun Kimdir

Ümmü Harâm bint Milhân, Türkler arasında Hala Hâtun, Hala Sultan veya Ümmühan Sultan adıyla bilinen, İslam peygamberi Muhammed ile teyze-yeğen ilişkisi olan sahabi. Bazı İslam alimlerine göre Muhammed’in süt teyzesidir. Bazıları ise bunun baba veya dede yönünden olduğunu iddia etmektedir. Sebebi teyze kelimesinin Arapçası olan “hâ-le” dolayısıyladır. Bugün de Anadolu’nun çeşitli yerlerinde teyzeye hala denilmektedir.

Ubade bin Samit’in karısıdır. Uhud ve Huneyn gibi savaşlarda bulunup yaralı askerlere hizmet etmiştir. Ayrıca Suriye fetihlerine katılmak için Şam bölgesine gittiği bilinmektedir. İslam tarihinde ilk deniz seferlerinin başladığı halife Osman döneminde ise Kıbrıs seferlerine eşiyle birlikte katılmıştır. Burada bindiği eşekten düşüp boynu kırılınca da hayatını kaybetmiştir. Hala Sultan Tekkesi ise günümüzde ziyaret edilen bölgelerden biridir.

Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Pepuk – Guguk Kuşu Efsanesi

Pepuk Kuşu Efsanesi, Tunceli Dersim Yöresinde geçtiğine bir efsanedir. Pepuk kuşunun güncel karşılığı Guguk Kuşu’dur. Efsane şu şekildedir…

Published

on

By

Pepuk - Guguk Kuşu Efsanesi - Tunceli Yöresi

Pepuk Kuşu Efsanesi, Tunceli – Dersim Yöresinde geçtiğine bir efsanedir. Pepuk kuşunun güncel karşılığı Guguk Kuşu’dur. Efsane şu şekildedir: 

İki küçük kardeş varmış. Anneleri ölünce babaları evlenmiş. Üvey anne çocuklara çok sert ve kötü davranıyormuş. Çocukları her fırsatta dövüyor, korkutuyormuş. Üvey anne bir gün çocukları kenger toplamaları için dağa gönderir. Kardeşlerden erkek olan, çıkardığı kengerleri kız kardeşinin boynunda asılı duran torbaya atıyormuş. Akşama kadar bir hayli kenger çıkarmışlar, fakat bir aksilik varmış; onlar fark etmeden kengerlerin hepsi, delik torbadan düşmüş. Böylece tüm emekleri boşa gitmiş. 

Erkek kardeş, bu durumdan kız kardeşini sorumlu tutmuş, kengerleri onun yediğini düşünmüş. Üvey annelerinden yiyecekleri dayağı düşününce daha da korkmuş ve sinirlenmiş. Kız kardeş, erkek kardeşe ”Eğer inanmıyorsan karnımı aç bak” demiş. Bunun üzerine erkek kardeş, kız kardeşinin karnını açıp, midesini boş görünce kengerleri onun yemediğine inanmış ama kardeşi de oracıkta ölmüş. Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abi, bu acı ve vicdan azabıyla Allah‘a yalvarmaya, dua etmeye başlamış: “Allah’ım beni Pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!”

O gece, çocuğun duası kabul olmuş.O gece erkek kardeş Allah tarafından Pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin mezarının başucundaki ağaca konup, hep kardeşi için seslenip durmuş. O gün bu gündür bu çocuk, Pepuk kuşu olarak; dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşim kardeşim diye öter dururmuş..

Guguk Kuşu’nun Hilesi
Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Şahmeran ve Lokman Hekim Efsanesi

Şahmeran, Ortadoğu mitlerinde yarı insan yarı yılan şeklinde tasvir edilen efsanevi yaratıktır. Şahmeran efsanesi ise şu şekilde…

Published

on

By

Şahmeran ve Lokman Hekim Efsanesi Hikayesi

Şahmeran Nedir

Şahmeran, Ortadoğu mitlerinde yarı insan yarı yılan şeklinde (belden aşağısı yılan, belden yukarısı ise insan) tasvir edilen efsanevi yaratıktır.

Efsanelerde betimlenen bu yarı yılan yarı insan yaratıklara maran / meran denirken bunların hiç yaşlanmayan önderlerine ise Şahmaran adı verilmiştir. Söz konusu isim, Farsça; yılanların şahı anlamına gelen “şah-ı meran”dan türetilmiştir. Şahmaran’la ilgili bilinen hemen hemen bütün bütün anlatımlarda söz edilen varlığın dişi olduğu ifade edilir. 

Şahmeran Nerede Yaşamıştır

Şahmeran’ın bugünkü Mersin’in Tarsus ilçesi sınırları içinde yaşadığına inanılır. Ceyhan ile Misis arasındaki Yılankale’de yaşadığını ifade eden bazı söylenceler mevcutsa da yaygın efsaneye göre Şahmeran bir yeraltı ülkesinde diğer maranlarla birlikte yaşamaktadır. Aynı efsane Mardin yöresinde de oldukça yaygın anlatılır.

Şahmeran’ı Gören İlk İnsan

Şahmeran’ı ilk gören insanın ismi bazı kaynaklarda Belkıya olarak geçerken, bazı kaynaklarda bu isim Cemşab olarak değişmektedir. Kimi kaynaklarda ise Şahmeran’la ilk buluşan kişinin Lokman olduğu anlatılmaktadır.

Cemşab / Lokman Hekim ve Şahmeran Hikayesi

Efsaneye göre; bundan binlerce yıl önce Tarsus yöresinde yerin yedi kat altında yaşayan yılanlar vardı. Meran adı verilen bu yılanlar, zeki ve iyicil yaratıklardı ve barış içinde yaşarlardı. Meranların kraliçesi Şahmeran ise genç ve güzel bir kadındı. 

Cemşab / Belkiya / Lokman ise geçimini sağlamak için odunculuk yapan fakir bir ailenin oğluymuş. Bir gün Cemşab ve arkadaşları bal dolu bir mağara keşfetmişler. Balı çıkarmak için Cemşab’ı aşağıya indiren arkadaşları, paylarına daha çok bal düşmesi için onu orada bırakıp kaçmışlar. Cemşab mağarada bir delik görmüş ve buradan ışık sızdığını fark etmiş. Cebindeki bıçak ile deliği büyütünce, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girmiş. Bu bahçede eşi benzeri olmayan çiçekler ve bir havuz ile pek çok yılan varmış… 

Havuzun başındaki tahtta vücudu süt beyazı renginde bir yılan oturmaktaymış. Şahmeran tarafından iyilikle karşılanan Cemşab, uzun yıllar bu bahçede yaşamış ve yılanların kraliçesinin dostluk ve güvenini kazanmış. Bu uzun yıllar boyunca Şahmeran ona tıp biliminin henüz insanlar tarafından bilinmeyen sırları ve inceliklerini öğretmiş. Bir gün Cemşab, ailesini çok özlediğini söyleyip gitmek için Şahmeran’a yalvarmış. Bunun üzerine Şahmeran da kendisini salıvereceğini ancak yerini kimseye söylemeyeceğine dair söz vermesini istemiş. 

Şahmeran’a söz verip ailesine kavuşan Cemşab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmeran’ın yerini kimseye söylememiş. Ancak bir gün Cemşab’ın yaşadığı ülkenin padişahı hastalanmış. Bütün araştırmalara rağmen sultanın hastalığına bir çare bulunamamış. Bir şekilde padişahın hastalığının tek şifasının yılanların şahının etini yemek olduğunu öğrenen vezir, Şahmeran’ı buldurmak için her yere haber salmış. 

Elinde Şahmeran’ı gören birisini kolayca tanımasını sağlayacak eşsiz bir bilgi daha varmış. Şahmeran’ı gören kişinin vücudu, tıpkı bir yılanın vücudu gibi pul pul olurmuş. Bu yüzden vezir, ülkede Şahmeran’ı gören ama bunu sır olarak saklayan kimseleri teşhis edebilmek için arama yaptırdığı bütün bölgelerdeki herkesi tek tek hamama sokup, çırılçıplak soydururmuş. Sıra Cemşab’a gelmiş. Cemşab soyununca vezir Cemşab’ın derisinde pullar olduğunu görünce Cemşab’ı konuşturmayı başarmış. 

Cemşab mecburen kuyunun yerini gösterince Şahmeran bulunup dışarı çıkarılmış. Şahmeran Cemşab’a “Benim başımı kaynatıp padişaha içir, padişah kurtulsun. Gövdemi de kaynat. Suyunu vezire içir; ölsün. Kuyruğumu da kaynatıp sen iç; böylece Lokman Hekim ol.” demiş. Cemşab’ın, kendisine söylenilenleri yapmasının ardından vezir ölmüş, padişah da iyileşip Cemşab’ı veziri yapmış. Ve rivayete göre de Cemşab böylece Lokman Hekim olmuş. 

Şahmeran’ın Öldürüldüğü Hamam

Günümüzde Mersin‘in Tarsus ilçesinin Kızılmurat Mahallesi’nde bulunan Şahmeran Hamamı’nın, Şahmeran’ın öldüğü yer olduğuna inanılmaktadır. 

Davullar Sustuğunda – Yılanların Öcü

Efsaneye göre; yılanların Şahmeran’ın öldüğünden haberi yoktur. Çünkü yeraltındaki sarayından çıkarken yılanlara önce hamama gideceğini oradan da bir düğüne katılacağını söylemiştir. Yılanlar yeryüzünde çalınan davulları duydukça düğünün devam etmekte olduğunu düşünür, Şahmeran’ın geri dönüşünü beklerler. Kıyamet Günü geldiğinde ve davullar sustuğunda yılanlar Şahmeran’ın öldüğünü anlayacak ve onun öcünü almak için yeryüzüne çıkarak, hamamlardan başlamak üzere her yeri istila edeceklerdir.

Şahmeran’ın Öldürülmesi

Şahmeran’ın öldürülmesi olayı, her değişik söylencede ortak sondur. Bu ortak sonun yani Şahmeran’ın öldürülüşünün ana amacı insanın sağlık ve şifa bulmasıdır. Hatta bazı anlatımlarda Hekim‘in Şahmeran ile karşılaşması uzun uzun anlatılmakta, şifa veren otların neler olduğu Lokman Hekim‘e Şahmeran tarafından söylenmektedir. Çukurova ve çevre illerde çok yaygın olan Lokman Hekim ve Şahmeran söylencelerinin değişik bir biçimi de İçel‘de anlatılır.

Anahtar Kelimeler: şahmeran nedir, şahmeran efsanesi, şahmeran hikayesi, lokman hekim, şahmeranı gören kişi, şahmeran hamamı, sağlık, şifa, tıp, hasta, tarsus, efsane, hikaye.

Şahmeran Cemşab Hikayesi – Youtube Video

ŞahmAran Efsanesi
Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Pyramus ve Thisbe’nin Aşkı – Karadut Ağacı

Yunan Mitolojisi Doğu ülkelerinin en güzel kızı Thisbe ile en yakışıklı delikanlısı Pyramus birbirlerine yakın evlerde, bitişik duvarların ardında komşuluk ederken birbirlerine aşık olurlar.

Published

on

By

Pyramus ve Thisbe’nin Aşkı - Karadut Ağacı - Yunan Mitolojisi

Yunan Mitolojisi Doğu ülkelerinin en güzel kızı Thisbe ile en yakışıklı delikanlısı Pyramus birbirlerine yakın evlerde, bitişik duvarların ardında komşuluk ederken birbirlerine aşık olurlar. Tutkuları duvarları delip geçer, ufak bir delikten birbirlerini görerek öpücüklerini göndererek aşklarını taze tutarlar. Evlenmek istemelerine aileleri karşı çıkınca, günün ilk ışığına kadar duvardan açtıkları delikten aşklarını birbirlerine fısıldarlar. Yasak tanımayan aşk günün birinde dayanılamaz hale gelir ve iki aşık kaçmaya karar verir. Yemişleri kar gibi beyaz olan dut ağacının altında buluşmaya söz veren Thisbe ile Pyramus güneşin bitip karanlığın çöktüğü gecenin birinde buluşmaya karar verirler.

 Pyramus ve Thisbe Efsanesini Betimleyen Bir Tablı
Pyramus ve Thisbe Efsanesini Betimleyen Bir Tablo

Thisbe, önceden geldiği buluşma yerinde bir aslan kükremesi duyması üzerine oradan kaçar. Kaçarken omuzlarına aldığı şalını düşürür ve yeni yemek yemiş, ağzında avının kanları duran aslan bu şalı alıp parçalar, sonra ormana döner. Pyramus gelince kanlı şalı ve aslanın ayak izlerini görür, sevdiğini koruyamadığı için kendini suçlar. Şalı eline alıp “Seni ben öldürdüm” deyip dut ağacının yanına gider ve kılıcını çektiği gibi kendi göğsüne saplar. Dut ağacı fışkıran kanlarla kızıla boyanır. 

Pyramus’un kanını Thisbe’nin gözyaşları temizlediği için o günden sonra kara dut ağacının çıkmayan lekesini ise ağacın yaprakları temizlemektedir.

Thisbe aslanın kaçtığını düşünüp, sevgilisini daha fazla bekletmemek için dut ağacının yanına geri dönmeye karar verir. Beyaz yemişli dut ağacını bir türlü göremeyen Thisbe, kara dut ağacını görünce birden sevgilisini de ağacın dibinde yani yerde görür. Pyramus’u kollarına alıp onu öpen Thisbe, gözlerini açması için Pyramus’a yalvarır ve genç adam gözlerini açar. Gözlerini açan adam Thisbe’ye son kez bakıp sonra tamamen kapar. Thisbe ise kılıcı eline alır ve “Benim için öldürdün kendini ama ben de cesurum, içim aşkla dolu ve bizi ayıran ölüm olamaz. Ölüm olsa olsa bizi birleştirir” diyerek kanı kurumamış kılıçla kendini öldürür.

Aileleriyle beraber tanrılar da iki sevgilinin aşk dolu ölümüne çok üzülürler ve Thisbe ile Pyramus’un ölülerini yakıp küllerini bir kaba koyarlar. Bu iki aşığın hatırasını yaşatmak için de bütün ülkelerde kara dut ağaçları yetiştirirler. Pyramus’un kanını ağacın meyvelerine, Thisbe’nin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verirler. Pyramus’un kanını Thisbe’nin gözyaşları temizlediği için o günden sonra kara dut ağacının çıkmayan lekesini ise ağacın yaprakları temizlemektedir…

Pyramus ve Thisbe’nin Aşkı – Karadut Ağacı

Karadut Ağacı, Yunan Mitolojisi, Thisbe, Pyramus, Aşk, Efsane, Hikaye,

Continue Reading

Efsane Destan Mitoloji

Mitolojiye Göre İlk İnsan

Semavi olmayan dinler ve bunlarla ilgili mitolojik anlatımlara göre ilk insanlar kimlerdi ve nasıl yaratılmışlardı?..

Published

on

By

Mitolojiye Göre İlk İnsan

İlk İnsan – İster Müslüman olalım ister olmayalım hepimiz İslam dininin ve diğer semavi dinlerin ilk insana dair az çok birbirine benzeyen yaratılış anlatılarını biliriz. Peki semavi olmayan dinler ve bunlarla ilgili mitolojik anlatımlara göre ilk insan / insanlar kimlerdi ve nasıl yaratılmışlardı?..

Yunan Mitolojisinde İlk İnsan

Yunan mitolojisine göre insan soyu “i” tarafından yaratılmıştır. İlk kadınsa Zeus tarafından yaratıldığı kabul edilen “Pandora“dır. Sözlük anlamı “Tanrılar Hediyesi” olan Pandora, kusursuz bir güzelliğe sahipti ve i tarafından Epimetheus‘a hediye edilmişti.

Mısır Mitolojisinde İlk İnsan

Antik Mısır mitlerinin çoğu Nil nehrinin yıllık taşkınlarından etkilenmiştir. Amon-Ra‘nın gözyaşı toprağa düşer ve toprakla buluşan gözyaşından ilk insan doğar. Bu noktada Grek mitolojisiyle benzerlik vardır zira Prometheus’un ilk insanı gözyaşıyla ıslattığı çamurdan yoğurduğu anlatılır. 

Hint Mitolojisinde İlk İnsan

Hint mitolojisinde insan “Purusha” adlı ilahi varlıktan meydana gelir. Hinduizm‘de kainatı temsil eden Purusha‘nın bedeni, birbirine sarılmış iki insanın şekline benzer. İlahi güç; Purusha‘nın bedenini ikiye böler ve bedenin yarısı kadın yarısı erkek olarak ayrılır. 

İran / Pers Mitolojisine Göre İlk İnsan

İran mitolojisine göre de ilk yaratılan şey Eşk / اشک” yani gözyaşıdır ve başta insan olmak üzere her şey ondan doğmuştur. Aşk /عشق kelimesinin de Eşk‘ten geldiği kabul edilir. Dolayısıyla “Aşk” kelimesinin kökeni genel olarak bilinenin aksine ArapçaAşaka‘ (Sarmaşık) kelimesinden değil, Farsça bir kelimeden gelmektedir ki nihai kökeni belki de Avesta dilinde ‘işka / işk’ (istemek) kelimeleridir. Bu kelimeler muhtemelen orta Farsça‘dan Arapça‘ya geçmiştir. Fars mitolojisinde ilk erkek “Meşy” ilk kadın “Meşyâne“dir.

Sümer Mitolojisinde İlk İnsan

Sümer mitolojisinde ilk insan “Adapa”dır. Adapa, Adaba Mezopotamya mitolojisinde yaratılmış ilk insandır. Adapa, Sümer kralları listesi’nde ulusun ilk lideri olarak geçer. Farklı biçimlerinde Oanes ve Alulim olarak da anıldığı olmuştur. Akadca‘da ismi “Adamu” erkek insan anlamına gelir.

Adapa antik Eidug şehrinin kralıydı. Enki tarafından yaratıldığına inanılırdı, bir bakıma Enki‘nin oğlu olarak düşünülmüştür. Yarı faniydi ama ölümsüzlerin kuvvetine sahipti. Evrenin tüm bilgisinin üçte birine sahip olduğu, bu bilginin ona Enki tarafından öğretildiğine inanılırdı. İnsanlığa dili öğretenin Adapa olduğuna inanılır. 

Türk Mitolojisinde İlk İnsan

Türk Mitolojisinde İlk İnsan: Törüngey
Türk Mitolojisinde İlk İnsan: Törüngey

Törüngey, Türk ve Altay mitolojisinde ilk insana verilen isimdir. Türüngey yahut Torongay olarak da bilinir. Yeryüzünde yaratılan ilk kişi olduğuna inanılır. İnsanların atasıdır. Gökte yaşamaktadır. Ne bir ulusa ne de bir boya / kabileye sahip değildir. İlk önceleri eşi de yoktur. Sonradan yeryüzüne gönderilmiştir. Yeryüzüne gönderilirken Ulukayın (veya Ulu Ata) tarafından kendisine su, ateş ve demir verilmiştir. Karısının adı Ece (Eje)’dir. 

Elli kapılı, kırk pencereli, çatısı otuz kirişli bir evi vardır. Öküzleri tarla sürmede kullanan kişidir. Köten (saban) sürmeyi bulan kişi de odur. Kımızı bulan da odur. Kımız içme töreni ona aittir. Bazen göklerden mi indiği yerden mi çıktığı belli olmayan kişi olarak betimlenir. Bazen de gökten düştüğü söylenir. Ateşi elde etmiştir. İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin etkisiyle çamurdan yaratıldığı inancı yerleşmiştir. Karısıyla birlikte adları Ecey (Ece) ve Elley (Ele) şeklinde de geçer.

https://youtu.be/FkUw96X4ezQ
İslam’a Göre İlk İnsan – Adem
Continue Reading
Advertisement

Facebook Sayfamızı Takip Edin

Advertisement
Advertisement

Popüler