Connect with us
Osmanlı Döneminde Yaşanmışmama Esrarengiz Vampir Olayı Osmanlı Döneminde Yaşanmışmama Esrarengiz Vampir Olayı

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Osmanlı’da Esrarengiz Bir Vampir Olayı

Osmanlı’nın son dönemlerinde oldukça ilginç ve korkunç bir vampir vakasının yaşandığına dair bazı iddialar mevcuttur. İddialara göre olay Büyükada’da yaşanmış..

Published

on

Osmanlı’nın son dönemlerinde oldukça ilginç ve korkunç bir vampir vakasının yaşandığına dair bazı iddialar mevcuttur. Büyükada’da gerçekleştiği iddia edilen bu esrarengiz olayın bazı kanıtlarının, günümüzde halen; Atina’daki Saray Müzesi’nde sergilenmekte olduğu da ifade edilmektedir.

Osmanlı döneminde yaşandığı iddia edilen bu ilginç vampir vakasının gelişimi ve ayrıntıları ise şu şekilde: Yıl 1805. Osmanlı Devleti’nin başında Sultan III. Selim var. Napolyon Bonapart’ın orduları Avrupa’da hızla ilerlerken Osmanlı Devleti de Rus Çarlığı desteğindeki İngiltere ile savaş halindedir.

O yıllarda Osmanlı ülkesi Müslüman teba için ne kadar çekilmez haldeyse, gayrimüslim teba için de o denli güzeldir. Şöyle ki imparatorlukta askere sadece Müslümanlar alınmakta, oluşan piyasa boşluğunda ise ticaret; Yahudi, Ermeni ve Rum asıllı Osmanlı
vatandaşlarının eline bırakılmaktaydı.

Büyükada’daki Vampir Efsanesinin Kökeni

1805 yılının Ağustos ayında, Prens takım adaları adıyla da bilinen İstanbul’un şimdiki Adalar ilçesinin en büyük adası olan Büyükada’da zengin bir kuyumcunun çocuğu olan Yorgo, çocukluk arkadaşı Manolis ile sandalla yüzmek için denize açılırlar. Sandal durmadan kıyıdaki kayalıklara atlayan Manolis, başını kayaya çarpar ve beyin kanaması geçirerek ölür.

Aradan bir süre geçtikten sonra; Yorgo, bir geceyarısı; Manolis’i, büyük, ahşap evlerinin bahçesinde gördüğünü iddia eder fakat bu sözü pek dikkate alınmaz. Bir süre sonra ada sakinleri, ahırlarındaki hayvanlarını, boğazları parçalanmış şekilde bulmaya başlarlar. Önce bunun sebebinin bir vahşi hayvan olabileceği düşünülür. Ancak Büyükada’da bu tür bir eylemi gerçekleştirecek kadar
büyük bir hayvan yaşamamaktadır.

Bu olayları seyreden birkaç ay içerisinde, adada; ikisi kadın üç genç ortadan kaybolur. Ada sakinleri arasında; kızların, İstanbul’da Müslüman sevgilileri olduğu ve onlara sandalla kaçtıkları söylentisi yayılır. Ancak çok geçmeden durumun hiç de böyle olmadığı anlaşılır. Ada sakinlerince bugünkü Rum Yetimhanesi civarındaki ormanlarda zaman zaman
gençler görülür. Bunun üzerine gençleri aramak için 15 – 20 kişilik bir grup oluşturulur. Ormanlar karış karış aranır. Gençlere ait elbise parçaları ve ayakkabılar bulunsa da ölü yada diri kimseye rastlayamazlar.

İlerleyen günlerde, adanın nisbeten daha tenha bir kısmında yaşayan yaşlı bir çift, boğazları parçalanmış halde bulunur. Bu olay adada büyük infial yaratır. Adalılar dönemin önde gelen Ortodoks din adamından bir açıklama yapmasını bu olayın ne olduğunu ve nasıl durdurulacağını kendilerine izah etmesini isterler.

İlgili din adamı ise konuyu Yunanistan’daki Ortodoks Kilisesi’ne danışacağını söyleyerek zaman ister. Vaiz Yunanistan’a gönderdiği mektupta tüm detayları açıkça anlatır fakat bu arada aynı şekilde iki kişinin daha cesedi bulunur… Yunanistan’a ulaşan mektup, dikkatle incelenir. Konunun bir vampir olayı kanaatine varılır ve vampirlere karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini anlatan detaylı bir mektup ve bir vampir kiti gönderilmek suretiyle vaize cevap verilir.

Vampir imha kitleri 18. y.y. başlarında, özellikle Doğu Avrupa ve Karpatlar’da yaygın olarak kullanılmıştı. O dönemde özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde bir vampir istilası olduğu söylentileri yaygın olduğu için özellikle bu amaçla seyahat eden vampir avcıları için üretilmiş ender bir kitti. İçindeki silahlar, kutsal objeler ve kitaplar, bir vampiri tanımlamak ve yok etmek için yeterli nitelikte sayılıyordu.

Vampir Öldürme – İmha Kitinin İçinde Neler Vardı

Yunanistan’dan Büyükada’ya gönderilen vampir öldürme – imha kitinin içinde bulunan malzemeler ise şunlardı:

  • Ahşap kazıklar ve tokmak: Bu kitlerin belki de olmazsa olmazı ve en önemli parçasını ahşap kazıklar ve tokmaklar oluşturuyordu. Kazığın yapıldığı ağaç, bazı kültürlerde farklılık gösterirken, bazen de etkisini arttırmak için kazığın sivri ucuna sarımsak solüsyonu sürülür ya da gümüş başlık çakılırdı. Bazen de kazık haç şeklinde oyulmuş olurdu. Basit bir işlem gibi görülse de aslında iki büyük göğüs kemiğinin arasına ya da birden fazla kaburganın kırılması ile kalbin içinde bir delik açılmasıyla işlem son buluyordu. Çok kanlı olan bu işlem aslında vampir öldürme ritüelindeki bitiş noktasıydı.
  • Gümüş bıçak ya da gümüş mermiler: Aynı zamanda kurtadam olaylarında da kullanılan bu iki nesne, vampirleri yaralamak ve onları güçten düşürüp öldürmek için atılan ilk adımdı. Fakat kullanılan
    gümüşün saf ve katkısız olması gerekliydi.
  • Haç: Vampir olduğundan şüphelenilen kişilere gösterilip, tepkilerine göre; vampir olup olmadıklarını anlamak ve onları uzak tutmak için kullanılırdı. Fakat çok güçlü vampirler karşısında işe yaramadığı söylenirdi.
  • Kutsal Kitap: Vampirleri uzak tutup onların içindeki kötü ruhu savmak ve rahatsız edip, güçten düşürmek için kutsal pasajlar okunmak gayesiyle kullanılırdı.
  • Vampir şişeleri: Bu şişelerin içinde vampir avında kullanılan ve vampirleri güçsüz düşürecek bazı tozlar ve kanlar bulunurdu. Bunlar: Kükürt, kutsal su, sarımsak tozu, vampir kanı, ölü kanı, kurtboğan çiçeği tozu, gümüş tozu ve vampir külünden müteşekkildi.
  • Büyük pala ya da hançer: Öldürülen vampirlerin geri dönmesini önlemek için kafasını kesmekte kullanılırdı.

Vaiz, mektubu ve vampir imha kitini aldıktan sonra durumu bütün açıklığıyla ada halkına anlatmanın, onları korkutup adadan kaçıracağını ve adanın tamamen Türklere kalacağını düşünerek, mektuptaki bilgileri sadece belli başlı bazı kişilerle paylaşmaya karar verir. İstişareler neticesinde adanın güçlü kuvvetli gençlerinden bir ekip oluşturulur. Ormanlar yeniden aranıp taranmaya başlar. Günler süren aramalar neticesinde yine bir sonuç alınamaz.

Büyükada Vampiri Yakalanıyor

Bir süre sonra Pazar ayininden evine dönerken kestirme yolu kullanmak isteyen bir adam, ormandaki patika yola sapar ve saldırıya uğrar. Saldıran kişi ise Manolis’in ta kendisidir. Orada devriye gezmekte olan bir Osmanlı zaptiyesi ve yetişen diğer halkın da yardımı ile güçlükle elleri ayakları bağlanarak, ada karakolunda nezarethaneye konulur. Bu arada Manolis’in hortladığına dair adada
söylentiler başlar.

Osmanlı Devleti savaş halinde olduğu için adada görevli sadece iki zaptiye vardır. Onlar da ne yapacaklarına karar veremeyerek, durumu İstanbul’daki zaptiye amirine bildirirler. Zaptiye amiri, daha önce İstanbul’da ada hakkında bazı dedikodular duymuştur fakat resmi kaynaklardan gelen bu rapora hayret eder ve durumu dönemin Şeyhülislam’ına bildirir.

Vampirin Kaçışı ve Esrarengiz Akıbeti

Bu sırada Manolis, nezaretin küçük demir penceresini parçalayarak kaçar. Vaiz önderliğindeki ada halkı, ada mezarlığına giderek Manolis’in mezarını açarlar ancak Manolis’in tabutunun boş olduğunu görürler. Tabutun parçaları eski bir Roma geleneği uyarınca, vampirin yaşarken ait olduğu aileye musallat olmaması için Manolis’in babası tarafından, evlerinin kapısının üzerine çakılır. Günümüzde Karadağ Sokak’ta bulunan bu ev; restore edilerek boyanmış olmasına rağmen tabutun parçaları halen görülebilmektedir.

İlerleyen süreçte Manolis ve onun dönüştürdüğü diğer gençlerin vaiz ve ekibi tarafından bulunup öldürüldüğü düşünülmekte ise de bu konuya dair bir bilgi veya belgeye rastlanamamıştır. Konu ile ilgili daha başka bir bilgi bulunmaz ve bu esrarengiz olayla ilgili yaşananlar, tarihin tozlu raflarındaki yerini alır. İnanılmaz bu tarihsel olaya biraz daha yakından bakacak olursak, bazı olayların bu konuya dair bazı iddiaları destekler biçimde geliştiğini görebiliriz.

Bunlara sırasıyla bakarsak:

  • Vaizin Yunanistan’daki patriğe yazdığı mektup hala Yunanistan Atina daki daha sonra müze olan sarayda sergilenmektedir. Mektubun orijinali 20 sayfadır.
  • Manolis’in babası tarafından evlerinin kapısının üzerine çakılan tabut parçasının olduğu ev Hristos Manastırı’nın olduğu alana çıkan sokaklardan birinde bulunmaktadır. Hristos Manastırı’nın Bizans’daki varlığı, Mikhail I. Comnenus döneminin 1158 tarihli bir kaydına dayandırılır. Ayrıca manastır 18. y.y. ortalarında detaylı bir restorasyon görür. Bu restorasyonu yapan kişinin ise Kont Moris Bostari olduğu rivayet edilmektedir.
  • Kont Moris Bosta ri gerçekten ilginç ve gizemli bir kişidir. Avrupa’da çoğunlukla da Macaristan ve Romanya’da kiliseler ve dini yapılar inşa etmiştir. Bu iki ülke de tarihinde pek çok vampir söylencesi ve efsaneleri olması ile bilinir.

Soru İşaretleri

Kont Moris Bostari’nin bu olay ile olan ilgisi ise adada kaybolan gençlerin genellikle Rum Yetimhanesi civarında görülmesidir. 1898 yılında bu yetimhaneyi yapan şirketin başındaki kişi Kont Moris Bostaridir. Bu yetimhane beş katlı bir otel olarak inşa edilmiş ancak Kont Bostari, oteli açmak için izin alamayınca otel satılığa çıkmış ve hayırsever bir Rum olan; Elini Zafiri oteli satın almıştır.

Yetimhanenin bulunduğu yere biraz dikkat edersek, ada içinde bir otel için fazla uzak ve sarp bir yerdedir. Sahile yakın ve manzaralı pekçok yer varken, ada halkından uzak ve sarp bir noktada, tabiri caizse gözlerden uzak bir yerde bu otelin yapılmasının nedeni acaba vampirler için bir
toplantı ve barınma yeri mi oluşturmaktı?

Kont Moris Bostari ile ilgili detaylı bilgilere ulaşmak istesek de tıpkı bir hayalet gibi neredeyse isimsel bir kişi görülmektedir. Günümüzde internette aradığımız her şey hakkında yüzlerce sayfalık bilgilere ulaşsak da bu gizemli kont hakkında yazılanlar iki üç cümleyi geçmemektedir. Sanki onunla ilgili her bilgi saklanmış ya da silinmiştir.

Fakat ulaşılan en önemli bilgilerden biri Kont Moris Bostari’nin aforoz edilmiş olduğudur. Kiliseler, manastırlar, dini yapılar yapmakla ilgilenen bu kişinin ne gibi büyük bir günah işleyip de aforoz edildiği ise halen büyük bir gizemdir. Manolis’in evinin sokağında bulunan bu gizemli Manastır günümüzde kapalıdır. Ancak bakımları düzenli olarak yapılmaktadır. Coca Cola firmasınca manastırın restorasyonu için bağış toplandığı da internette dolanan söylentiler arasındadır.

Fenerbahçeli efsane futbolcu Lefter, çocukluğunu Büyükada’da geçirmiş ve vefatının ardından oraya defnedilmiştir. Hayatını ve anılarını anlattığı kitaplarda ve yazılarda şu nokta dikkat çeker; efsane futbolcu, çocukken yaramazlık yaptığı vakitlerde, büyükleri tarafından “vampirler gelir, seni götürür” diye korkutulurmuş.

Bu noktada ada gibi kapalı sayılabilecek bir ortamda ve toplumda çocukları korkutmak için vampir söylemi nereden çıkmıştır? Genelde çocukları korkutmak için kullanılan ve evrensel sayılan ve her toplumda farklı isimle bilinen öcü-hortlak yerine, daha korkutucu oldukları düşünülen vampirler kullanılmıştır? Ve neden bunu sadece
adada bulunan kesim kullamıştır. Ana kara yani İstanbul’da bu tür bir söylem kullanılmamıştır.

Söz edilen mezarlık, çoğunlukla kapalı halde durmakta ve çok özel izinler ile defin kabul edilmektedir. Vampire ait olduğu söylenen mezarın ise uğursuzluk ve geri dönmesinden korkulduğu için tahrip edilip, yok
olduğu söylenmektedir. İlginç olan ve kayda değer önemli başka bir şey de; nedeni tam olarak açıklanamasa da Emniyet’in istatistiklerine göre; İstanbul ilçelerinde en
çok kaybolma vakası Büyükada’da olmaktadır…

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Mısır Piramitleri Uzaylı Yapısı Değil

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu, Mısır Piramitlerinin yapımında dünya dışı varlıkların rol aldığı iddialarını reddeden bir açıklama yayınladı.

Published

on

By

Mısır Piramitlerini Uzaylılar Yapmamış

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu, Mısır Piramitlerinin yapımında dünya dışı varlıkların rol aldığı iddialarını reddeden bir açıklama yayınladı. 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu’nun, Mısır Piramitlerinin yapımında dünya dışı varlıkların rol aldığı iddialarını reddeden açıklaması şu şekilde: “Mısır Piramitlerinin yapımında dünya dışı varlıkların yardımı olduğunu düşünmek hem insanların hem de uzaylıların inşa edebilme potansiyeline bir hakarettir. Mısır Piramitleri hakkında yeteri kadar bilgiye sahibiz. Kullanılan malzemelerin cinsi, nereden elde edilip nasıl taşındıklarını ve hangi aletlerin kullanıldığını biliyoruz.

Her blok 20 kişilik bir ekip tarafından rahatlıkla taşınabilir. Piramit yapımında 20,000-30,000 işçinin çalıştığını da göz önünde bulundurursak, piramit yapımı imkansız bir şey değildir.

Sanılanın aksine piramit yapımında kullanılan taşın büyük bir çoğunluğu aynı bölgeden elde edildi, bunları uzaktan getirmek hem eziyetli hem de vakit kaybına neden olurdu. Aynı zamanda Büyük Piramit‘te yer alan 2.3 milyon blokların hepsi 15 ton ağırlığında değildir, bunlar sadece tabanda kullanılmıştır ve tepeye doğru gittikçe ortalama ağırlık 2.5 tona düşmektedir, her blok da 20 kişilik bir ekip tarafından rahatlıkla taşınabilir. Piramit yapımında 20,000-30,000 işçinin çalıştığını da göz önünde bulundurursak, piramit yapımı imkansız bir şey değildir.

Elimizde birden fazla teorinin bulunması nasıl yapıldıklarını anlamadığımız anlamına gelmez. Bununla beraber Mısır Piramitlerinin insan üstü olduğunu belirten çeşitli mitler üretilmiş ve matematiksel mucize iddiaları öne sürülmüştür ancak bunların çoğu araştırmalara değil rivayetlere ve saptırılmış bilgilere dayandığı bilinmektedir. Ve destekleyecek herhangi bir kanıt bulunamamıştır.

Bu iddiaları ısrarla öne sürenler ise akademik çalışmalar yürüten Arkeologlar, Mimarlar, İnşaat Mühendisleri ve Mısır Bilimcileri değil, şahsi düşüncelerine uyacak şekilde bulguları kendilerine göre yorumlayan antik uzaylı teorisyenleridir.”

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu

Piramitleri Uzaylılar Yapmamış – İzle

Mısır piramitlerini uzaylılar yapmamış
Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Tapınak Şövalyeleri’nin Gücünün Kaynağı

İllüminati denilince akla para, güç, mistik güçler gibi kavramlar geliyor. Tapınak Şövalyeleri’nin temelini oluşturduğu Masonluk, bunlara nasıl sahip oldu?

Published

on

By

Tapınak Şövalyeleri

Tapınak Şövalyeleri olarak bilinen tarikat, Fransız Hugues de Payen tarafından 1119 yılında Kudüs’te kuruldu. Öncelikli amaçları Hristiyan hacıları korumak olan ve başlangıçta 9 şövalyeden oluşan bu grup on yıl sonra, 1129 yılında Katolik Kilisesi tarafından resmen tanındı.

Tapınak Şövalyeleri’nin Yükselişi

Savaşlarda elde edilen başarılarda pay sahibi olan bu Tapınakçılar, zamanla Papa tarafından imtiyazlı hale getirildiler.

Kudüs’ün fethi sırasında gösterdikleri üstün başarılar sayesinde Kudüs Kralı tarafından fazlaca değer gören 9 şövalyeye konaklamaları için ‘Süleyman Mabedi’ tahsis edildi. Başlangıçta 9 şövalyeden oluşan tarikat, gün geçtikçe sayısını artırdı ve sayıları 15.000’leri buldu.

Savaşlarda elde edilen başarılarda pay sahibi olan bu Tapınakçılar, zamanla Papa tarafından imtiyazlı hale getirildiler. İstedikleri yerde rahatça hareket edebilen bu tarikata katılmak, birçok Avrupalı soylu tarafından hedef haline gelmiş ve bu bağlamda tarikata oldukça yüklü miktarda para vermişlerdir.

Tapınak Şövalyelerinin Yeraltına Çekilişi

IV. Philippe’in kafirlik, eşcinsellik, dinsizlik ve putperestlik gibi suçlamaları yönelttiği Tapınakçılar, Papa tarafından aforoz edilmiş ve birçoğu yakılarak idam edilmiştir.

İşin içine ‘maddiyat’ girince bozulan her şey gibi Tapınakçılar da zamanla asıl hedeflerinden sapmışlar ve Tapınakçı kelimesi zenginlik ve güç kavramlarını kapsayan bir olgu haline gelmiştir. Elde ettikleri güç sayesinde artık Avrupalı krallar tarafından tehdit olarak görülen Tapınakçılar, 70 senelik bir hükümranlık sonunda, 1189’da Kudüs elden çıkınca güç kaybetmeye başlamışlar.

Fransa Kralı IV. Philippe’in kafirlik, eşcinsellik, dinsizlik ve putperestlik gibi suçlamaları yönelttiği Tapınakçılar, Papa tarafından aforoz edilmiş ve birçoğu yakılarak idam edilmiştir. İlk yakılarak öldürülme 13 Ekim 1307 yılı, Cuma günü gerçekleşmiştir. 13 rakamının uğursuzluğu ve ‘Kanlı Cuma’nın kaynağı bu engizisyon kararıdır.

Bu engizisyon kararlarından kaçabilmeyi başaran Tapınakçılar’ın bir kısmı yer altına saklanmış, daha sonra ‘Masonluk’ olarak bilinecek kavramın temellerini atmıştır.

Tapınak Şövalyeleri’nin Güçlerinin Kaynağı

Şimdi gelelim işin ilgi çeken kısımlarına… Tapınak Şövalyeleri‘nin itham edildiği suçlardan birisi, dinsizlik yani Katolik Kilisesi‘ne karşı başkaldırı idi. Ayrıca putperestlik ile suçlandılar. Peki bu suçlamalar ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Kahin ve büyücülerin bu bilgilere sahip olduklarını öğrenen Hz. Süleyman’ın derhal bu sihir ve büyülerin yazılı olduğu kağıtları toplattığı (Ahit Sandığı) ve kendi mabedine gömdürdüğü söylenir.

Bu konularda çok çeşitli iddialar var. Hatta çoğumuz günlük konuşmalarımızda İllüminati ve Masonlar’a zaman zaman değiniriz. Dünyayı yönettiklerinden, herkesi etkileri altına aldıklarından dem vururuz. Nereden çıkıyor bu söylentiler? Kaynağı nedir? Bilindiği gibi ‘İllüminati’ denilince akla direkt olarak para, güç, mistik güçler gibi kavramlar geliyor. Tapınak Şövalyeleri‘nin temelini oluşturduğu Masonluk, bunlara nasıl sahip oldu?

Bu konuda en geçerli sebep elbette ki zamanında Avrupalı soyluların, Tapınakçılara katılabilmek için verdikleri servetler gösterilebilir. Daha önce Tapınak Şövalyeleri’nin, Kudüs’te Süleyman Mabedi olarak da bilinen mabette ikamet ettiklerini belirtmiştik. Burası önemli işte. Hadi birazcık bu mabetten bahsedelim.

M.Ö. 970 – M.Ö. 930 yılları arasında yaşadığına inanılan Hz. Süleyman, yüzyıllar sonra bile halen konuşulmaya devam eden bir ihtişam içinde yaşadı. Döneminin en zenginlerindendi. Hz. Süleyman, hükümdarlığının 4. yılında, Süleyman Mabedi, Süleyman Tapınağı veya Kutsal Ev olarak bilinen mabedin yapım emrini verdi.

Bu mabet Süleyman’ın ölümünden sonra fazlasıyla tahrip olmuş olsa da bir duvarı halen ayaktadır. Şu an bilinen ismi ile Ağlama Duvarı. Bu mabedin yapılmasının Tanrı tarafından kendisine rüyasında tebliğ edildiğini söyleyen Süleyman, mabedin yapımında her kesimden insanı çalıştırdı. Kuran kaynaklı olmak üzere, çalışanlar arasında cinler de vardı.

Kuran’da Hz. Süleyman‘dan sık sık bahsedilir. Emrine verilenlerin sadece insanlar değil bunun yanında cin topluluklarından da bahsedilir ve Hz. Süleyman’ın bunları yönetebildiği ve işlerinde kullanabildiği anlatılır. Kuran’da da bahsedilen bu cinlerin büyü yapmayı bildikleri fakat bu büyüleri insanlara anlatmalarının, onlarla bu gizli öğretileri paylaşmalarının yasak olduğu geçer.

Buna rağmen bu cinlerin bildikleri bu büyü ve sihirleri, dönemin falcıları ve kahinleri ile paylaştıklarından ve kahinlerin bu büyüleri kullanmalarından dolayı ahirette uğrayacakları ziyandan bahsedilir. (Bkz. Enbiya Suresi – 81, Bakara Suresi – 102, Neml Suresi 16 – 17)

Kahin ve büyücülerin bu bilgilere sahip olduklarını öğrenen Hz. Süleyman’ın derhal bu sihir ve büyülerin yazılı olduğu kağıtları toplattığı (Ahit Sandığı) ve kendi mabedine gömdürdüğü söylenir.

Dinsizlik, puta tapma gibi suçlamalar yöneltilen Tapınakçıların bu gizli öğretilere ulaşarak sihir ve büyü ile uğraşmış olmaları ve bunun sonucunda da maddi güç elde etmiş olmaları ne kadar olası?

Gelelim can alıcı noktaya. Kudüs Kralı tarafından konaklamaları için Süleyman Mabedi tahsis edilen Tapınak Şövalyeleri‘nin yada şu anki ismiyle Masonların zenginliğinin altında yatan sebeplerden birinin de bu gömüleri bularak kullandıkları iddiası vardır.

Dinsizlik, puta tapma gibi suçlamalar yöneltilen Tapınakçıların bu gizli öğretilere ulaşarak sihir ve büyü ile uğraşmış olmaları ve bunun sonucunda da maddi güç elde etmiş olmaları ne kadar olası? Masonlar dediğimiz topluluğun şu an elinde bulundurdukları söylenen ‘gücün’ kaynağı bu kitaplar ve içlerinde yazan sihir ve büyüler mi yoksa illegal derin faaliyetleri ile bağışlar mı? Ya da zamanla her ikisi mi? Bilen yok. Tahminler ve söylentiler…

Günümüzde Vatikan ile aforoz ettikleri Tapınakçılar arasında yeniden bir bağlantı ve işbirliği sağlanmış mıdır? Vatikan’ın bu gücünün sadece inanç ve bağışlardan gelmesi ne kadar olasıdır? Yada aforoz edilen Tapınakçılar ile Kilise arasında hala derin bir kopuş ve güç savaşı devam edegelmekte midir?

Pekiyi, İsrail’in Kudüs’e sahip olma ve sürekli kazı aşkının ana hedefi “vadedilmiş kutsal topraklar” adı altında sadece bu Ahit Sandığı’nı bulmak mıdır? Eğer bu sandık Tapınakçılar tarafından zamanında bulunduysa İsrail Kudüs’te ne arıyor?

İlluminati, Tapınak Şövalyeleri, Masonlar
Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Genlerimizi Uzay Kökenli Anunnakiler mi Programladı

Anunnakilerin dünyayı tohumladığını ve burada köle olarak kullanmak üzere bir ırk yarattıklarını belirten metinler oldukça detaylı tasvirlerle dolu.

Published

on

By

Genlerimizi Uzay Kökenli Annuakiler mi Programladı

Anunnakiler – Sümer metinlerinde adı geçen Anunnakiler ve yaradılış sırları sonrasında dinsel metinlerin birçoğunda görülüyor. Anunnakilerin dünyayı tohumladığını ve burada köle olarak kullanmak üzere bir ırk yarattıklarını belirten metinler oldukça detaylı tasvirlerle dolu.

Anunnaki veya Anunnaku esas olarak bir grup Sümer ve Akad tanrısı olarak da tanımlanabilir. Söz konusu isim bazen “da-nuna”, “da-nuna-ke-ne” veya “da-nun-na” olarak yazılır ki bu bir tür “kraliyet kanından olanlar” gibi bir anlama gelir.

Anunnaki’nin insanın yaratıcıları olduğuna inanılıyor. Bu güçlü Tanrılar, bir gün geri döneceklerine söz vererek uzak geçmişte Dünya’yı terk ettiler. İlginç bir şekilde, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdaki kadim kültürlere baktığımızda da tanrılarının çoğunun bilhassa “Yaratıcı Tanrıları”nın Dünya’yı terk edip bir gün döneceklerine söz vermiş olduklarını görürüz.

Örneğin Türklerin yaratılış destanının sonunda dahi; yaratıcı tanrı Kayra, bir gün geri döneceğine söz vererek Dünya’yı terk eder ve yerine birtakım vekiller bırakır. Bazı araştırmacı ve yazarların iddialarına göre; Anunnaki, spiritüel uyanışı ve insan bilincinin evrimini hızlandırmak için önceden “yanlış yaptıkları işi düzeltmek” amacıyla Dünya’ya geri dönecektir.

TÜRKLERİN YARATILIŞ DESTANI

Sümer mitolojisinde Anunnaki, Dünya’ya gelen ve sonunda insan ırkını yaratan iyi ve kötü tanrı ve tanrıçalar grubuydu. Dünya çapında birçok yazar tarafından Anunnakilerin dünyaya gelmiş olduğuyla ilgili sayısız kaynak toplandı. Antik bir geçmişte dünyaya gelen Anunnakiler, araştırmacılar tarafından uzun bir süreden beri tartışılıyor. Varlıkları ve dünya gezegenine gelişleri farklı kültürlerde sayısız metinde işleniyor.

Bazı Afrika kültürlerinde, dünya dışı varlıkların on binlerce yıl boyunca Dünya’yı ziyaret ettiğine inanılıyor. Örneğin, Zulu efsanelerinde yıldızlardan gelen ziyaretçilerin altın ve diğer doğal kaynakları çıkardığını, bu kaynakların çıkarılması için köleler yarattıklarını söylüyor.

Annuakiler Dünya Gezegeni’ne Niburu’dan mı Geldi

Bazı kaynaklar bu tanrıların Niburu adı verilen bir gezegenden geldiğini söylüyor. Asuriler ve Babiller ise söz konusu gezegeni Marduk olarak adlandırıyorlar. Sümerler, Nibiru’da bir yılın Dünya’da 3.600 yıla eşdeğer olduğunu söylüyorlar. Gerçekte Niburu diye bir gezegenin var olup olmadığı ise büyük bir tartışma konusu. Güneş sisteminin dışında muazzam bir gezegenin olduğunu gösteren çok sayıda bilginin mevcut olduğunu savunan bazı bilimadamları var. Bu bilimadamları bu gezegene Planet X ismini veriyorlar.

Washington Post’a göre: “Muhtemelen Samanyolu’ndaki dev gezegen Jüpiter kadar büyük ve bu güneş sisteminin bir parçası olan, Orion takımyıldızının yönünde yeni bir gezegen ABD’deki bir teleskop tarafından bulundu.

R. Harrington, 1988’de Astronomical Journal’da çok ilginç bir yazı kaleme aldı. Harrington, Dünya’dan üç ya da dört kat daha büyük bir gezegenin var olduğunu ve Pluto’ya göre Güneş’ten üç ya da dört kat uzakta bir yerde olduğunu söyledi. Sunulan matematiksel modellere göre, Niburu ya da Planet X olarak isimlendirilen gezegen 30 derecelik son derece eliptik bir yörüngeyle hareket ediyor. 2008’de bazı Japon araştırmacılar, yaptıkları hesaplamalara göre; Dünya gezegeninin üçte ikisine kadar bir büyüklüğe sahip yaklaşık 100 AU uzaklıkta bir “keşfedilmemiş” gezegen bulunması gerektiğini açıkladılar.

Sümerlere Göre Annuakiler Dünyaya Ne Kadar Hükmettiler

Eski metinlere göre Anunnaki’nin ortalama ömrünün 120 SAR olduğuna, yani 120 x 3.600 ya da 432.000 yıl olduğuna inanılmaktadır. Sümerlerde ortaya çıkan kral listesinde binlerce yıl boyunca hükmeden krallardan söz etmektedir. Metinde, “Krallığın cennetten inmesinden sonra krallık Eridug’daydı. Eridug’da, Alulim kral oldu; 28800 yıl hükmetti. Alaljar 36000 yıl hükmetti. 2 kral; 64800 yıldır hükmetti. ” ibareleri bulunuyor.

Annuaki, Annuakiler, Sümer, gen, DNA, uzay, gezegen, uzaylılar, Marduk, Niburu, mitoloji, gizem, esrarengiz, yaratılış, insan, insanoğlu, yaratıcı, Sümerler
Annunaki’yi betimleyen bir Antik Sümer mührü

Genlerimizi Annuakiler mi Programladı

Anunnakilerin yarattığı insan ırkıyla ilgili olarak da muhtelif iddialar mevcut. Kazakistan’dan bazı araştırmacıların ortaya attığı hipotez; daha gelişmiş bir dünya dışı medeniyetin farklı dünyalarda yeni hayat tohumladığı ve dünyanın da sadece onlardan birisi olduğu yönündedir. Bu iddia sahipleri DNA kodumuzun ilk bölümünün Dünya üzerinde yazılmadığına ve onlara göre doğrulanabilir olduğuna inanmaktadır. İkincisi ve en önemlisi, genlerin tek başına evrim / ani evrim sürecini açıklamak için yeterli olmadığı ve oyunda bir şey daha olması gerektiği yönünde. 

Araştırmacı Makukov “Er ya da geç Dünya’daki tüm yaşamların uzaydaki kuzenlerimizin genetik kodunu taşıdığını ve evrimin bizim düşüncemiz olmadığını kabul etmeliyiz” diyor. Bu bilimsel bulguların sonuçları, insanlara benzeyen uzaylılarla temas kurduğunu iddia eden diğer kişiler ve gözlemciler tarafından ortaya atılan iddiaları güçlendiriyor. İnsan benzeri uzaylılar insan evrimi için gerekli bazı genetik materyali dünya insanı için sağlayabilir.

Amerikalı bir New Age edebiyat yazarı olan ve 2012 olayı hakkında yazan ve yeryüzünün manyetik kutupluluğunun tersine döneceği iddiasıyla kaydedilen Gregg Braden’e göre; sadece “açık” kodumuzda bulunan 64 koddan 20’sine sahibiz. Birileri ‘Neden yaratılışın kaynağı, DNA’nın çoğunu kapatarak genetik yeteneklerimizi sınırladı’ diye sormalı. Ortaya atılan bir teoriye göre DNA’mız Anunnaki yaratıcılar tarafından kontrol içerisinde kalabilmemiz için sınırlandırıldı.

Birçok araştırmacı Anunnaki’nin milyonlarca yıldır bizi kontrol eden kişiler olduğuna inanıyor ve insanoğlunun gerçek genetiğini onların bildiğini düşünüyor. Çoğu yazar, bir gün dönmeyi vaat eden ve kendilerinden sayısız kültürde bahsedilen Tanrı olabilecek Anunnaki’nin, insanın yaratıcıları oldukları için bizi tamamen kontrol edebildiğini iddia ediyor.

Bir ufo araştırmacısı olan Simon Parkes, 12 şerit DNA’ya sahip olduğumuzu ve her bir kolun belirli bir galaktik ırkla ilintili olduğunu söylüyor. Varsayımsal olarak, DNA’daki latentkodonları tutuşturmanın bir yolunu bulabilirsek, pratik olarak gezegenimizdeki her insanın iyileşmesi ve gezegenimizin iyileşmesi gibi konular başta olmak üzere neredeyse her şeyi yapabiliriz.

Büyük Annuaki İmparatorluğu – Yotube
Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Esrarengiz Olay: Fillerle Konuşan Adamın Ölümü

2 Mart 2012 tarihinde, Afrika’da yaşayan Lawrence Anthony adında bir doğa korumacının vefatının ardından akıl almaz bir olay gerçekleşti. Fillerle konuşan adam olarak bilinen Anthony’nin ölümün ardından gerçekleşen bu esrarengiz olayın gizemi hala çözülebilmiş değil…

Published

on

By

Esrarengiz Olay: Fillerle Konuşan Adamın Ölümü

2 Mart 2012 tarihinde, Afrika‘da yaşayan Lawrence Anthony adında bir doğa korumacının vefatının ardından akıl almaz bir olay gerçekleşti. Fillerle konuşan adam olarak bilinen Anthony’nin ölümün ardından gerçekleşen bu esrarengiz olayın gizemi hala çözülebilmiş değil…

Fillerle Konuşan Adamın Ölümü

2 Mart 2012’de Afrika‘daki bir insanın ölümünün ardından, gerçekleşen esrarengiz olay; akıllara durgunluk veren cinsten. Lawrence Anthony adında bir çevre korumacı, Afrika‘da yaşadığı evde geçirdiği ani bir kalp krizi nedeniyle vefat etti.

Anthony, sıra dışı bir şekilde fillerle iletişim kurabilmesiyle tanınıyordu. Bu sayede kontrol edilemez derecede agresif filleri sakinleştirebiliyordu ve yeteneğinin yardımıyla birçok filin hayatta kalmasını da sağlamıştı. Çünkü arazilerine girdikleri veya kendilerine saldırdıkları için insanlar tarafından vurulan filler, Anthony sayesinde sakinleşmiş ve insanlar için tehdit olmaktan çıkmışlardı.

Fillerin Yası

Gizemi halen tam olarak çözülemeyen, esrarengiz olduğu kadar şaşırtıcı da olan olay ise Anthony’nin vefatından yaklaşık on iki saat sonra gerçekleşti… Anthony’nin kurtardığı fillerden oluşan bir grup, tek sıra halinde yürüyerek cenazesinin bulunduğu evin önüne geldi. On iki saatlik mesafeden geldiği sanılan bu filler, iki gün boyunca da Anthony’nin evinin etrafından ayrılmadılar…

Ancak yaşanan bu garip olay; bu noktada son bulmadı. Aynı gün içinde başka bir yerden başka bir fil sürüsü daha geldi. Yeni gelen fil sürüsünün kat ettiği mesafe araştırıldığında; yola, Lawrence Anthony’nin hayatını kaybettiği saatte çıkmış oldukları anlaşıldı.

Fillerin Sıra Dışı Özellikleri

Bu iki fil sürüsü; kendilerine bakan, iletişim kurabildikleri, sevdikleri insanın ölümü için yas tutmaya gelmişlerdi. Bilindiği kadarıyla filler, ölüme yas tutan ender hayvan türlerinden biridir. Ölü fil gördüklerinde kendi gruplarından olsun olmasın, yas tutar, bedeni açıkta kaldıysa üzerini dallarla ve yapraklarla örterler. Aynada kendilerini tanır, suyu daha sonra içebilmek üzere çukurlara gömer ve inanılmaz derecede güçlü bir hafızaya sahiptirler.

Gizemi Hala Çözülemedi

Anlaşılan o ki filler, bütün bu sıra dışı özelliklerine ilaveten; bağlantı kurdukları bir kalbin durduğunu kilometrelerce öteden hissedebilecek kadar da hassas canlılar. Fillerin, Anthony’nin öldüğünü nasıl anladıkları halen gizemini korumakta olan bir soru işareti…

Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Kabri Açılan Kadının Mezardaki Hali

Azerbaycan’da oldukça ünlü olan bir program sunucusunun vefatının ardından, kızının gördüğü rüyalar üzerine kabrinin açılmasının tüyler ürperten hikayesi….

Published

on

By

Kabri Açılan Kadının Mezardaki Hali - Esrarengiz Olaylar - Korku Hikaye

Azerbaycan’da oldukça ünlü olan bir program sunucusunun vefatının ardından, kızının gördüğü rüyalar üzerine kabrinin açılmasının tüyler ürperten hikayesi….

Gülşen Hanım’ın naaşı defnedildikten bir hafta sonra; kızı, uykuda garip şeyler görmeye başlamış. Gülşen Hanım, kızına uykuda “Kızım, ben ölmedim ki..“deyip ağlamışmış.

Kabri Açılınca…

Tüm Azerbaycan’ın şok olduğu olaylardan birisidir bu. Arkadaşlar, ben Azerbaycan’dan Araz. Türkçe hatası yaparsam beni bağışlayın. Lider TV’de yayınlanan yemek programının sunucusuydu kendisi. Gülşen Qurbanova… İyi bir kadındı. Daima yüzü gülerdi. Çocukluğumdan televizyon vasıtasıyla tanıyordum onu. Öncesinde oyunculuk yapmıştı. Sevdiğim birkaç filmi vardır. Gün ortasında programları başlardı. Her sabah onun programını izlerdim. Yemeği severim; bir gün yine sabah açtım televizyonu, baktım; başka sunucu! “Değerli arkadaşımızı kaybettik” diye duyurdu… Şoka girmiştim. Epey üzüldüm…. 

Sonra bir ay gibi bir zaman geçti Gülşen Qurbanova’nın vefatının üzerinden. Önemli patlamalar oldu medyada, nasıl patlama ama… Gülşen Hanım’ın naaşı defnedildikten bir hafta sonra; kızı, uykuda garip şeyler görmeye başlamış. Gülşen Hanım, kızına uykuda “Kızım, ben ölmedim ki..“deyip ağlamışmış. Kızı hocaya (Biz Azerbaycan’da molla diyoruz, işte Kuran okuyan, sizde nasıldır bilmiyorum) götürmüşler.

Dua okutmuşlar, annesi rüyasına giriyor diye… Ama sonraki gün yine aynı şeyi görmüş uykusunda. Yine hocaya gidip dua okutmuşlar. Üçüncü defa da aynı rüyayı görünce; akrabaları ve hoca kabrin açılmasını istemiş. Kız itiraz etmiş. “Annem rahat uyusun” demiş. Ama akrabaları ısrar etmiş. Hoca da; her gün aynı kabusu görmesine bir hikmet olduğunu söylemiş Gülşen Hanım’ın kızına… 

Nihayetinde kabri açmışlar. Ne görsünler?! Gülşen Hanım’ın kefeni yırtılmış, tırnakları ile kefeni ve yüzü derinden çizilmiş. Cesedi tekrar defnetmeden önce iyice araştırmak maksadıyla morga götürüp, yeniden otopsi yaptırmışlar. Gülşen Hanım’ın kalbi patlamış ve vücudu acayip renklere girmiş. Yüzünde sanki korkunç bir şey görmüş gibi bir ifade vardı… Olay birkaç yıl önce oldu. Tüm televizyon, radyo ve gazetelerde yayınlandı arkadaşlar. Böyle şeyler oluyor.

Paranormal Deneyim: Kabir Azabı

Paranormal Deneyim: Kabir Azabı

Issız Cuma Mezarlığı Gizemi

Issız Cuma Mezarlığı Gizemi

Mezarlıktaki Yılan Yuvası

Mezarlıktaki Yılan Yuvası

Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Türk Hun İmparatoru Attila ve Kayıp Mezar Gizemi

Naziler Attila’nın Mezarını Neden Aradı? ,Attila’nın Esrarengiz Ölümü, Attila’nın İlginç Cenaze Töreni, İç İçe Altın Gümüş ve Demir Tabutlar, Mezar Yerini Bilenler Neden Öldürüldü?, Attila’nın Gizli Mezarı Macaristan’da mı?

Published

on

By

Attila - Kayıp Mezar

Naziler Attila’nın Mezarını Neden Aradı? ,Attila’nın Esrarengiz Ölümü, Attila’nın İlginç Cenaze Töreni, İç İçe Altın Gümüş ve Demir Tabutlar, Mezar Yerini Bilenler Neden Öldürüldü?, Attila’nın Gizli Mezarı Macaristan’da mı

Büyük Türk Hun İmparatoru Attila… 5. yy.’ın başlarında tüm Avrupa’yı dize getirmeyi başaran Türk hükümdar. Attila, beraberindeki Asyalılar ve Slavlardan oluşan dev bir ordu ile Roma İmparatorluğu’nun parçalanmasına neden oldu. Attila dev imparatorluğu öylesine hırpalamıştı ki şahsen kendisi yapamasa da ardından gelen Alaric, zayıflayan Roma’yı fazla zorlanmadan yıktı.

Avrupa’yı Titreten Türk Hükümdar

Attila – Temsili Bir Resmi

Attila, 20 yıl boyunca, Orta Avrupa’dan; Hazar Denizi’nden başlayıp, Ren Nehri’nde biten dev bir imparatorluğu yönetti. Milattan sonra 451 yılında Tuna boylarından, Galya’ya kadar uzanan bir harekata başladı. İçlerinde batılı Hristiyanların, pek çok Balkan ulusunun hatta Batı Anadolu’dan gelenlerin bulunduğu birleşik ordular kurdu.

Attila, eğitimli bir asker veya bir general değildi ama doğal kurnazlığın doruğunda usta bir taktisyendi. Nitekim, Galya’da ummadığı bir direnişle karşılaşınca kendisini ve ordularını hiç zorlamadı. Bu işi sonraya bırakarak yavaş yavaş geri çekildi ve bir yıl bekledikten sonra İtalya´ya yöneldi. Kuzey İtalya’ya bir kasırga gibi girerek, Padua, Verona ve Milano başta olmak sayısız yerleşim merkezini neredeyse haritadan sildi.

Attila Roma’yı Neden Bağışladı?

Venedik’e ulaştığında, halk kenti çoktan terk etmişti korkudan. Antik Venedik tarihten silinmenin eşiğine gelmişti. Sırada Roma vardı veya öyle olması bekleniyordu. Ama hala öğrenilemeyen bir sebepten ötürü Attila son anda durdu ve ordusunu Po Ovası’na yayarak Papa ile görüşmeyi kabul etti. Tarihin en önemli görüşmelerinden birisi, Po Irmağı kıyısında sıcak bir yaz günü yapıldı. İki adam buluştuklarında Papa’nın yanında sadece ilahi söyleyen birkaç rahipten başka kimse yoktu. Neler konuşuldu, birbirlerine neler söylediler? Bunu kimse bilmiyor ve bilemeyecek ama Attila’nın tavrını değiştirmesi etkilendiğinin kanıtı.

Ruhunun Ölümsüzlüğünü Kaybetme Korkusu mu?

Vatikan kaynaklarına göre, Papa Attila’ya, Roma’yı yok ettiği takdirde ruhunun ölümsüz olamayacağını söylemişti. Ki Attila’nın pagan ve şaman karakterinde yerleşik olan tanrı ve lanet korkusu göz önüne alındığında; bu uyarının, onun için ne kadar önemli olabileceğini tahmin etmek çok da güç değil.

Her ne sebeple olursa olsun sonuçta Attila, Papa ile yaptığı görüşmenin hemen ertesi gününde karargahını topladı ve hızla geri çekilirken rivayete göre; “Tanrının Annesi’ni barış içinde bırakıyorum.” dedi.

Attila’nın Esrarengiz Ölümü

Attila poligamdı, sayısız karısı vardı ve sonraki kışın başında yeni bir evliliğe karar verdi. Gelin, başdöndürücü bir güzelliği olan İldico adlı bir Alman kızıydı. Düğün törenini, ordularını yöneten komutanları toplayıp baharda çıkacakları savaşın kampanyasına rastlattı. Düğün gecesi tam bir safahat yaşandı, Attila o kadar çok içmişti ki, birkaç kez burun kanaması geçirdi ve sabaha karşı gelinin çığlıklarına koşanlar Attila´yı ölü buldular; büyük bir olasılıkla kanamadan boğularak ölmüştü.

Roma Kayıtlarına Göre Attila’nın İlginç Cenaze Töreni

Roma kroniklerinde yazdığına göre Meryem Ana, Roma´yı kurtararak Attila´yı cehenneme yollamıştı, Roma´da bayram ilan edildi, günlerce kutlamalar yapıldı. Attila´nın cesedi geleneksel yas dönemi sırasındı cenaze hazırlıkları yapılıyordu. Sonrasını Roma elçisi Priscus´un ağzından dinleyelim;

” Geleneklerine göre, Attila´nın saçlarının bir kısmını kestiler, korkunç savaş yaralarıyla dolu yüzünü örttüler. Bütün büyük komutanlar ağlıyordu ama bu ağlayış kadınca bir sızlanma ve gözyaşı değildi, acımasız ama mert olan bu korkunç savaşçılar kendi kanlarını akıtarak yas tutuyorlardı… Ovanın ortasında dev bir ipek çadır yürüyordu, çadır sayısız arabanın üzerine kuruluydu ve Attila´nın cesedi çadırın önüne yatıyordu, cansız yatarken bile saygı duyuluyor, korku veriyordu. Seçkin Hun süvarileri çevresindeydiler sanki Roma hipodromunda yapılan muhteşem bir araba yarışındaydık ama burada hiç insan sesi yoktu. Koca ovada kimse konuşmuyordu, sadece tekerlek gıcırtıları, nal sesleri, at kişnemeleri, silah şakırtıları ve perde perde yükselen yas ilahileri, cenaze şarkıları duyuluyordu, yüzbinlerce insanın liderlerine böylesine bir saygı gösterdiği hiç görülmemişti.

Cenazede Yas ve Eğlence

Yas töreninin ardından “Strava” adı verilen sızlanma ve inleme töreni yapıldı. Irk, inanç ve dil farklılıklarına sahip bu kadar çok insanın çeşitli duygular içinde olmalarına rağmen tek bir noktaya böylesine odaklanması inanılmazdı. Hun geleneklerine göre sonra, eğlence başladı; ölümü eğlenerek kutluyorlardı ve eğlence sırasında gömü yapılacaktı.

İç İçe Altın Gümüş ve Demir Tabutlar

Aslında eğlence, gömüyü saklamanın bir yoluydu, geceyarısı Attila önce altın bir tabuta kondu, altın tabut gümüş bir tabuta, ikisi birden sonunda demir bir tabuta kondu. Bu uygulama ancak çok büyük krallar için yapılırdı, demir kralın fethettiği ülkeleri, altın ve gümüş ise onun şerefini, gücünü ve imparatorluklarını simgeliyordu. Attila´nın düşmanlarından alınan silahlar, sayısız mücevher ve takı tabutun yanına kondu, bir kral için gereken herşey ona sunuldu.

Mezar Yerini Bilenler Öldürüldü

Artık sıra onu insanların merakından uzak tutmaktaydı. Tüm bu hazırlığı yapanlar ve tabutla, eşyaları mezara taşıyanlar boğazlandılar, çalışmalarının karşılığı mezarın gizli kalması için hayatları alınarak ödenmişti. Sadece hemen ölmeleri için çabuk davranıldı…”

Priscus bu kadar yazıyor; bilindiği kadarıyla tarihte çok az kral veya imparator bu kadar zenginlikle beraber gömüldü. Başka kaynaklara göre tüm Avrupa’yı yağmalayan Hunların elindeki zenginliği ölçmek bugün dahi mümkün değil.

Eski Asya Geleneği: Mezarların Gizlenmesi

Tabutu ve hazineleri mezara götürüp, gömenlerin öldürülmesi çok eski bir Asya geleneğiydi. Gerek Türk-Moğol İmparatoru Cengiz Han, gerekse de Çin İmparatoru Qin Shi Huang Di bilinen iki örnektir, her ikisi de böyle gömüldüler, Çin İmparatorunun mezarı bir rastlantıyla bulundu, çevresi ölülerle doluydu, Cengiz Han´ın mezarı da Attila’nın ki gibi bulunmuş değil. Aradan 15 yüzyıl geçti ve Attila hala bir yerde yatıyor ve keşfedilmeyi bekliyor.

Attila’nın Gizli Mezarı Macaristan’da mı

Attila’nın mezar yerinin nerede olduğuna dair sağlıklı bir tahmin yürütebilmek için öncelikle Attila’nın son karargahının nerede olduğunu bilinmesi gerekiyor. Diğer bazı soruların da cevaplarının bulunması yahut gerçeğe en yakın biçimde tahmin yoluyla da olsa yanıtlanması… Bu soruların başlıcaları ise şunlar: Düğün acaba Attila’nın son karargahında mı yapıldı? Eğer öyleyse ölümden sonra nereye gidildi, ne kadar yol alındı, gömü eğlencesine kadar süren yas dönemi kaç gün sürdü? Ve nerede durulup, eğlenceye ve gömü törenine geçildi?

Elçi Priscus, cenazeyi ziyaret ettiğini yazıyor. Orada bulunan basit bir ahşap yapıdan da söz ediyor ama nerede? Hiçbir iz kalmadı mı? Priscus´un yazılarında bir tek ipucu var; Romalı elçi, Tigas, Tiphesas ve Drekon nehirlerini geçtiklerinden söz ediyor ama nereden geçtiler? Birçok tarihçi, Priscus´un geçtiği ana ırmağın Macaristan’daki Tisza Irmağı veya Theiss olduğu düşüncesinde. Attila’nın karargahının Körös’un kuzeyindeki stepte olabileceğini düşünüyorlar. Sözü edilen yer bugünkü Budapeşte’nin doğu bölgesinde yer alıyor. Priscus’dan yapılan sonraki alıntılarda isimlerin hatalı kopya edildiği de düşünülüyor. Ortak görüş Budapeşte bölgesinde ama bu bilgi yetersiz çünkü orası çok büyük bir yer…

Bugüne kadar Attila´nın mezarını bulmak için hiç resmi bir araştırma bilindiği kadarıyla organize edilmedi. Ama bunu yapmak zaten imkansız gibi. Samanlıkta iğne aramaktan farkı yok.

Naziler Attila’nın Mezarını Neden Aradı

Nazi Almanyası egemenliğinde, gizemli konuları araştırmakla görevli bir SS grubunun, Attila’nın mezarı başta olmak üzere, bazı gizemleri araştırdığı söylentileri savaştan sonra duyulmuştu ama hiçbir kanıt ele geçirilemedi…

Göründüğü kadarıyla kazara bulunmadığı takdirde Attila’nın ölümlü kalıntısı ve hazineleri yerinde kalacaklar. Bir ihtimal daha var; gizli hazine avcılarının mezarı bulup, soymuş olmaları ve halihazırda Attila’nın tabutu ve hazinelerinin şu anda bilinmeyen bir antika tutkunu milyarderin gizli deposunda saklanıyor olmaları.

Altay Prensesinin Laneti

Altay Prensesinin Laneti

Anadolu’da Dev Mezarları

Anadolu’da Dev Mezarları

Piri Reis Haritasının Gizemleri

Piri Reis Haritasının Gizemleri

Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Piri Reis Haritası’nın Gizemleri

Piri Reis Haritası’nın Gizemleri: Henüz Keşfedilmemiş Kıtalar Piri Reis Haritalarında, Piri Reis Haritalarındaki Antarktika Dağları, Piri Reis Haritaları Uzaydan mı Çizildi?, Piri Reis Haritaları Çalındı mı?, Amerika’daki Kitab-ı Bahriye Nüshası, Piri Reis Kimdir – Hayatı Hakkında Bilinenler…

Published

on

By

Piri Reis haritasının gizemleri, uzaydan mı çizildi, çalındı mı, kitabı bahriye

Piri Reis Haritası’nın Gizemleri: Henüz Keşfedilmemiş Kıtalar Piri Reis Haritalarında, Piri Reis Haritalarındaki Antarktika Dağları, Piri Reis Haritaları Uzaydan mı Çizildi?, Piri Reis Haritaları Çalındı mı?, Amerika’daki Kitab-ı Bahriye Nüshası, Piri Reis Kimdir – Hayatı Hakkında Bilinenler…

18. yüzyılın başlarında, Topkapı Sarayında, Osmanlı donanmasının Amirali Piri Reis’e ait birçok eski harita bulunmuştu. Berlin Devlet Kütüphanesi’nde saklanan ve Akdeniz’le Lût gölü çevresini tam olarak gösteren atlaslar da yine Piri Reis’e aitti.

Henüz Keşfedilmemiş Kıtalar Piri Reis Haritalarında

Bir süre önce bütün bu haritalar incelenmek üzere Amerikalı haritacı Arlington H. Mallery’e verildi. Mallery, yaptığı incelemelerin sonucunda; bütün coğrafi konuların Piri Reis’in haritalarında mevcut olduğunu ancak gerçek yerlerinde bulunmadıklarını söyledi. Bunun nedenini anlayabilmek için Amerikan donanması haritacılarından Walters’tan yardım istedi. Walters ve Mallery, uzun ve zorlu bir çalışma sürecinin ardından; haritaları, modern bir küre üzerinde uygulamayı başardılar.

Ortaya çıkan sonuç bilim çevrelerinde sarsıntıya yol açtı: Haritalar kesinlikle doğru çizilmişti. Üstelik Piri Reis haritaları sadece Akdeniz ve Lüt gölü çevresini göstermekle kalmıyor, çizildikleri dönemde henüz tam olarak keşfedilmemiş olan Kuzey ve Güney Amerika kıyılarını hatta Antarktika kıtasının ana hatlarını da çiziyordu. İşin daha da ilginci; Piri Reis’in haritalarında; yalnız kıtaların dış hatları deği, dağ sıraları, zirveler, adalar, nehirler ve ovalar kusursuz bir doğrulukla gösteriliyordu.

Piri Reis Haritalarındaki Antarktika Dağları

Jeofizik yılı olan 1957’de; Piri Reis Haritaları, hem Weston Gözlemevi yönetmeni hem de Birleşik Devletler Donanması haritacısı olan Cizvit Rahibi Lineham’a verildiler. Lineham, titiz araştırmalardan sonra haritaların akıl almaz ölçüde doğru olduklarını, üstelik o günlerde bile doğru dürüst keşfedilmemiş bölgeleri açıkça gösterdiklerini bildirdi.

İşin en akıl almaz yanı, haritalarda ayrıntılarıyla görülen Antarktika dağlarıydı. Çünkü bu dağlar 1952 yılında, ses yansıtıcı araçlarla keşfedilebilmişti. Daha önce varlıkları bilinmiyordu ve Antarktika tarih boyunca hep buzlarla kaplı kalmıştı!

Piri Reis Haritaları Uzaydan mı Çizildi?

Prof. CharlesH. Hapgood ve matematikçi W. Strachan’ın Piri Reis Haritaları üzerinde yaptıkları çalışmalarsa daha da esrarengiz bazı bilgileri açığa çıkardı. Uydulardan çekilmiş dünya fotoğrafları, Piri Reis’in haritalarıyla karşılaştırılınca ortaya şaşırtıcı bir benzerlik çıkmış. Bilim adamları bu haritaların asıllarının çok yükseklerden çekilmiş fotoğraflar oldukları sonucuna varmışlar. Peki bu durum nasıl açıklanıyor?

Bir uzay mekiği Kahire’nin tam üstünde fakat çok yükseklerde uçarken fotoğraf makinesini aşağıya doğrultuyor. Film banyo edilince ortaya şöyle bir görüntü çıkıyor: Kahire merkez olmak üzere, 5.000 kilometrelik bir dairenin içinde kalan bölgeler, doğru olarak görünmekte. Çünkü bu bölgeler merceğin tam altına gelmiştir. Ancak resmin merkezinden uzaklaştıkça ülkeler ve kıtalar büzülmeye, gerçek biçimlerini yitirmeye başlıyorlar.

Bunu nedeni Dünya’nın küre biçiminde olması. Dünyanın küre biçiminde olması sebebiyle merkezden uzaklaşıldıkça kıtalar “Aşağı doğru batmaktadır”! Şöyle ki Güney Amerika, uzunlamasına bir büzülme göstermektedir. Aynı büzülme; Piri Reis’in haritalarında ve A.B.D. uydularından çekilen fotoğraflarda da var.

Yani anlayacağınız Piri Reis haritalarının sahip oldukları mükemmellikte yapılabilmeleri için çok ileri bir tekniğin bulunması gerekiyordu… Havadan üstelik çok yükseklerden fotoğraf çekebilecek seviyeye ulaşmış gelişmiş bir teknoloji!
Haritaların çizildiği dönemlerde böyle bir teknoloji bulunmadığına göre, ne yolla çizildiklerini nasıl açıklayacağız?

Piri Reis’in haritaları, kuşkusuz asıllarının kopyasının, kopyasının, kopyasıydı. Bununla birlikte, asılları olduğunu ve on sekizinci yüzyılda çizildiklerini kabul etsek bile, nasıl çizildikleri yolunda en ufak bir açıklama yapamayız. Çünkü onları çizen kimse ya da kimselerin, uçabilmeleri ve fotoğraf çekmesini bilmeleri gerekmektedir! Piri Reis’in de kalyonlarından başka bir aracı olmadığına göre…

Piri Reis Haritaları Çalındı mı?

Piri Reis’in haritaları hakkında uzaydan çekilen fotoğraflar aracılığıyla çizildiği yahut cinlerin yardımıyla yapıldıkları gibi bazı aşırı senaryolar mevcut bulunsa da bunların yanı sıra daha somut bazı başka iddialar da mevcut. Nasıl çizildikleri hususu kadar, haritaların orijinalleri ve tarihi kopyalarının akıbetleri de önemli. Çizimlerine dair spekülasyonlar bir tarafa, bu haritalar ülkemizin kültürel birikimi, tarihi ve tanıtımı açısından eşsiz öneme sahipler. Sırf bu yüzden bile çalınma iddialarının üzerinde, yapılış efsanelerinin üzerinde durduğumuzdan daha öncelikle ve ısrarla durmamız gerekiyor.

Amerika’daki Kitab-ı Bahriye Nüshası

Aslında Piri Reis haritalarının kahir ekseriyetini içeren en önemli eser Piri Reis’in haritalarını derlediği “Kitab-ı Bahriye”. Piri Reis, bu eserini; ilk kez 1521 yılında hazırladı ve 1524-1525 yıllarında Kanuni Sultan Süleyman’a arz etmek üzere yeniden gözden geçirdi. Eserin son hali 434 sayfa ve 290 haritadan oluşuyordu.

Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'sinden Bir Sayfa: Dünya Haritası
Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinden Bir Sayfa: Dünya Haritası

Kitab-ı Bahriye’de çeşitli haritaların yanı sıra denizcilik bilgileri, koylar, sahiller ve coğrafi diğer birçok bilgi de yer alıyordu. Şu anda kitabın kaç nüshasının günümüze ulaşabildiği hususunda muhtelif iddialar mevcut.

Bunlardan en bilinenlerinden biri Amerika’da The Walters Art Museum’da “Book on Navigation” ismiyle sergileniyor. “W.658” envanter numarasına sahip. Kitab-ı Bahriye‘nin bu nüshası 1525 tarihli nüshaların birinden 17.yüzyılda çoğaltılan kopyalardan biri. 1931 yılında müze koleksiyonuna bağış yoluyla dahil olmuş. Ancak üzerindeki muhtelif vakıf ve şahıs (ki biri Osmanlı Sultanı) mühründen anlaşıldığı kadarıyla Ayasofya Kütüphanesinden çalınma yoluyla (tahminen 1800’lerin son yıllarında) Amerika’ya ulaşmış.

İkinci önemli çalıntı iddiası ise daha vahim görünüyor. 1987 yılında Amerika’da düzenlenen Muhteşem Süleyman sergisine götürülen meşhur Piri Reis Haritası’nın bir daha geri gelmediği iddia ediliyor. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan özel korumalarla Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait 210 parça mücevher, taht, değerli kılıç, vazo, el yazması kitaplar, kaftanlar, halılar vb. tarihi eser 25 Ocak 1987 tarihinde Washington’da Ulusal Sanat Galerisi’nde sergilenmek üzere gönderilmiş. Sergisi için Topkapı Sarayı’ndan giden tarihî eserler 1987 yılı Mayıs ortalarına kadar Washington’da kalmış, Temmuz ayında Chicago’da ve son olarak Ekim ayında New York’ta sergilenmiş.

Ancak çeşitli kişi ve çevrelerce Piri Reis haritasının bu sergiden bir daha geri gelmediği ve Topkapı Sarayı’ndaki haritanın sahte olduğu iddiaları dillendirilmekte. Orijinalinin ise NASA tarafından saklandığı dahi ileri sürülmekte. Hatta Piri Reis’in 1513’te çizdiği ve denizcilik tarihine geçen dünya haritasının orijinalinin akıbetine dair 2013 yılında Meclis’e CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk, tarafından bir soru önergesi dahi verilmiş.

Piri Reis Kimdir – Hayatı

(1465-1470 Gelibolu – 1554, Kahire), Osmanlı denizci ve kartografı. Asıl adı Muhyiddin Piri Bey’dir. Amerika’yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır. 

Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhyiddin Pîrî’nin ailesi II. Mehmed devrinde sultanın emri ile Karaman’dan İstanbul’a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul’da yaşamış, sonra Gelibolu’ya göç etmiştir. Babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis’tir.

Denizciliğe Başlaması

Denizciliğe amcası Kemal Reis’in yanında başladı. 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz’de korsanlık yaptılar. 1486 yılında İspanya’da Müslümanların hakimiyetindeki son şehir Gırnata’da katliama uğrayan Müslümanlar Osmanlı Devleti’nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis’i Osmanlı Bayrağı altında İspanya’ya gönderdi. Bu sefere katılan Piri Reis, amcası ile birlikte müslümanları İspanya’dan Kuzey Afrika’ya taşıdı.

Donanmanın Hizmetine Girişi

Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Bayezid’in Akdeniz’de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine 1494’te amcası ile birlikte İstanbul’da sultanın huzuruna çıktı ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.

Pîrî Reis, Osmanlı Donanması’nın Venedik Donanması’na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Pîrî Reis, 1495-1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı.

Piri Reis Haritası

Barbaros Kardeşler’in idaresi altındaki donanmada hala oğlu Muhiddin Reis ile Akdeniz’de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu’da kalıp haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika’nın batısı ile yeni dünya Amerika’nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan Kristof Kolomb’un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.

İskenderiye’nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile sultanın takdirini kazandı ve sefer sırasında haritasını sultana sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı sultanı dünya haritasına bakmış ve “Dünya ne kadar küçük…” demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve “biz doğu tarafını elimizde tutacağız..” demiştir.. Sultan, daha sonra 1929’da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu’nun ve onun Baharat Yolu’nun kontrolünü ele geçirmek için Sultanın yapacağı muhtemel bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir.

Pîrî Reis, 1523’deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması’na katıldı. 1524’te Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525’te gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye’sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni’ye sundu.1528’de, ilkinden daha geniş içerikli ve detaylı ikinci dünya haritasını çizdi.

Hayatının Son yılları

1533 yılında; Barbaros Hayreddin Paşa, Kaptan-ı Derya olunca Pîrî Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) unvanını aldı. Barbaros’un 1546 yılındaki ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı. Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi’ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev; idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu (1554 – Kahire).

Osmanlı döneminde yaşanmış esrarengiz bir vampir vakası.
Evliya Çelebi’nin en ilginç anılarından biri: Cadılar Savaşı
Osmanlı’nın kudretli cinci hocası: Cinci Hüseyin Efendi
Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Kutsal Ahit Sandığı Nerede

Kutsal Ahit Sandığı Nedir ve Nerededir, Kutsal Ahit Sandığı’nın İçinde Neler Var, Kutsal Ahit Sandığı Neden ve Nasıl Yapıldı, Kutsal Ahit Sandığının Önemi, Kutsal Ahit Sandığı Nerede, Tevrat’ta Ahit Sandığı, Kuran’da Ahit Sandığı, Hadislerde Ahit Sandığı, Ahit Sandığı Hatay’da mı İstanbul’da mı?

Published

on

By

Kutsal Ahit Sandığı Nerede, Kutsal Ahit Sandığı'nın İçinde Neler Var, Kutsal Ahit Sandığı Neden ve Nasıl Yapıldı, Kutsal Ahit Sandığının Önemi, Kutsal Ahit Sandığı Nerede, Tevrat'ta Ahit Sandığı, Kuran'da Ahit Sandığı, Hadislerde Ahit Sandığı

Kutsal Ahit Sandığı Nedir ve Nerededir, Kutsal Ahit Sandığı’nın İçinde Neler Var, Kutsal Ahit Sandığı Neden ve Nasıl Yapıldı, Kutsal Ahit Sandığının Önemi, Kutsal Ahit Sandığı Nerede, Tevrat’ta Ahit Sandığı, Kuran’da Ahit Sandığı, Hadislerde Ahit Sandığı, Ahit Sandığı Hatay’da mı İstanbul’da mı?

Kutsal Ahit Sandığı Nedir

Kutsal Ahit Sandığı; İbrani dilinde “Aron Ha-Kodeş veya Aaron Aberit”, Arapça’da “Tabutü’l- Ahd” denilen Kuran’da ise “Tabut” şeklinde (Bakara, 248) söz edilen sandıktır. Osmanlıca ifade şekli ise “Ahd-i Atik Sandukası” dır.

Kutsal Ahit Sandığı’nın İçinde Neler Var?

İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışlarından sonra Sina Dağı’nın eteklerinde imal edildiği düşünülen sandukada, Hz. Musa’dan kalan taş levhalar ve Hz. Harun’dan kalan bazı eşyaların iddia edilmiştir.

Taş levhalar, Müslümanların “Şehadet Levhaları” dediği ve “On Emir”i içeren taş yazıtlardır. Hazreti Harun’dan eşyaların ise Hazreti Harun’un asası, bazı elbiseleri ve bir sancaktan ibaret olduğu sanılmaktadır. Sandığın içine sonradan Şeriat Kitabı’nın da eklenmiş olduğu iddia edilmiştir. Daha sonradan sandığın içine; kudret helvası dolu bir testinin de koyulduğu bazı tarihi kayıtlarda ifade edilmektedir ancak bu testi ve içeriğinin özellikleri ve hangi amaçla bu sandığın içine konulduğu bilinmemektedir.

Ancak ilerleyen zamanlarda Hazreti Süleyman tarafından açılan Kutsal Ahit Sandığı’nın içinde sadece iki taş levha bulunduğunun görüldüğü rivayet edilmiştir. 

Kutsal Ahit Sandığı Neden ve Nasıl Yapıldı

Kitab-ı Mukaddes’e göre Kutsal Ahit Sandığı’nın yapılması ve yapımında dikkat edilecek detaylar bizzat yani şekli ve ölçüleri bizzat Tanrı tarafından bildirilmiştir. Akasya ağacından yapılması emredilen bu sandığın uzunluğu 2,5 eni ve yüksekliği ise 1,5’ar arşın olacaktır. İçi ve dışı altınla kaplanacak, iki uzun kenarına ikişer altın halka konacak, bunlara akasya ağacından yapılmış ve altınla kaplanmış birer kol takılacaktır. Halis altından ince bir levha ile sandık örtülecek, altından yapılmış kanatlı iki melek tasviri bu kapağın iki tarafında yer alacaktır (bk. Çıkış, 25/10-21). Bu sandığa on emirin yazılı bulunduğu levhalar (şahadet levhaları) konacaktır (bk. Çıkış, 25/16, 21). Ayrıca bir çadır kurulacak, sandık çadırdaki özel yerine konulacak ve bir perde ile saklanacaktır (bk. Çıkış, 26/1-36, 40/3).

Ahid sandığı emredilen şekilde yapılmış (bk. Çıkış, 37/1-9), şahadet levhaları sandığa konmuş (bk. Çıkış, 40/20-21), sandığı bekleme ve koruma görevi de Kohat / Kohen soyundan Levililer’e verilmiştir (bk. Sayılar, 3/29-31).

Kutsal Ahit Sandığının Önemi

Tanrı’nın iki melek arasında oturarak Mûsâ ile konuştuğu kabul edildiğinden (bk. Çıkış, 25/22, 30/6; Sayılar, 7/89; Birinci Samuel, 4/4), ahid sandığı büyük önem taşıyordu. Ona yaklaşmak hem yasaktı, hem de ölümle sonuçlanıyordu (bk. İkinci Samuel, 6/1-11; Birinci Târihler, 13/1-14). İsrâiloğulları Tanrı’nın ve O’nun kudretinin sembolü, Tanrı’nın kendileriyle olan beraberliğinin bir nişanesi şeklinde kabul ettikleri sandığı devamlı surette yanlarında taşımışlar, sıkıntılı anlarında ondan medet ummuşlardır (bk. Sayılar, 10/33-36; Birinci Samuel, 4/3-9).

Kutsal Ahit sandığının yanlarında bulunması İsrâiloğulları’na moral veriyor, bunu uğur sayıyorlar, savaşta cesaretleri ve zafer ümitleri artıyor, ahit sandığı yanlarında oldukça kendilerini güven içinde hissediyorlardı. Buna göre İsrâiloğulları ahid sandığının bir tür ilâhî zuhur ve tecelliyi yansıttığına inanıyorlar; bu inanç onlara güven veriyor, morallerini yükseltiyordu.

Kutsal Ahit Sandığı Nerede

Tarihi kaynaklara göre; Ahid sandığı Hz. Mûsâ’dan sonra Hârûn’un yanında kalmış, daha sonra gelenler de onu korumuş, bir ara Filistîler’in eline geçmiş, ancak Tâlût (Saul) zamanında geri alınmıştır. 

Yahudi kaynaklarına göre Filistinliler İsrailoğulları’nı yendiklerinde; kutsal sandığı da onlardan almışlar ve gövdesi balık, kafası insan şeklinde tasvir edilen ilahları Dagon’un bulunduğu tapınaklarına götürmüşlerdi. Ahit sandığı burada yedi ay kaldı. Bu esnada Filistinlilerin başına birçok bela ve felaket geldi. Bunları ahit sandığını alıkoymalarına bağladıkları için bir araba hazırladılar; önüne iki sağılan inek koştular. Ahit sandığını bu arabaya yüklediler ve inekleri kendi başlarına bıraktılar. İnekler arabayı İsrâiloğulları’nın memleketine getirdi. Onlar da büyük bir sevinç içinde onu bir eve koydular, oraya bir görevli tayin ettiler (I. Samuel, 5/1-7/2).

Hazreti Davut tarafından sarayda muhafaza edilen sandık, daha sonra Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mabede konulmuştur. MÖ. 587 yılına kadar ise  Beytülmakdis’te muhafaza edilmiştir. Aynı yıl içinde Babil İmparatoru Buhtunnesar -Babil’in Asma Bahçeleri’ni yaptıran kral- Kudüs’ü işgal etti ve o tarihten sonra yaklaşık 500 yıl ortadan kaybolan sandukanın, tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından mabedin altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında ise Roma valisi Titus’un Beytülmakdis’i yıktırdıktan sonra bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandukayı da Roma’ya götürdüğü varsayılmaktadır.

Ahd-i Atik Sandukası, M.Ö. 587 yılından bu yana bulunamamıştır. Bununla beraber, Yahudiler sandukanın ancak Mesih’in gelişinden sonra ortaya çıkacağına inandıklarından, tarih boyunca sandukayı arayanlar genellikle Yahudiler değil Hıristiyanlar olmuştur. Mabed Tepesi’nde yapılan ve kaydedilmiş ilk “sanduka kazıları”nı 19. yüzyılda Haçlılar döneminde Tapınak Şövalyeleri yapmıştır.

Tevrat’ta Ahit Sandığı

Taş tabletlerin birisinin Sina dağında Hz. Musa’ya verildiği ve bu taş tabletlerin Horeb dağında sandığa konmuş olduğu Tevrat pasajlarında şöyle bildirilmektedir: “Ve Sina dağında, Musa ile söyleşmeyi bitirince, şahadetin iki levhasını ona verdi.” (Kitabı Mukaddes. Çıkış. Bap. 31)

İsrailoğulları Mısır’dan çıktıkları zaman, Rabbin onlarla ahdettiği Horeb dağında, sandığın içine Musa’nın koymuş olduğu iki levhadan başka içinde bir şey yoktu.” (Kitabı Mukaddes /Tarihler II. Bap5)

Daha sonra bu sandığın Hz. Davud tarafından taşındığı ve Hz. Süleyman tarafından yerine konduğu ise yine Tevrat’ta şu şekilde haber verilmektedir:

“Ve Davud kalktı ve isimle, kerubiler üzerinde oturan ordular Rabbinin ismiyle çağrılan Allah’ın sandığını Baale-Yahudadan çıkarmak için yanındaki bütün kavimle oraya gitti. Ve Allah’ın sandığını yeni bir arabaya koydular ve onu tepede olan Abinadab’ın evinden kaldırdılar; ve Abinadab’ın oğulları Uzza ve Ahyo yeni arabayı sürüyorlardı. Ve Allah’ın sandığı ile beraber onu tepede olan Abinadab’ın evinden kaldırdılar; ve Ahyo sandığın önünde yürüyordu”. (Kitabı Mukaddes / Samuel II. Bap.6)

Kuran’da Kutsal Ahit Sandığı

Kuranı Kerim’de Bakara Suresi 248. ayette Kutsal Ahit Sandığı’ndan şu şekilde söz edilmektedir: “Peygamberleri onlara “Onun hükümdarlığının alameti, içinde rabbinizden bir sekinet, Musu ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiye bulunan ve meleklerin taşıdığı sandığın size gelmesidir” dedi. Gerçekten inanıyorsanız bilin ki bunda sizin için büyük bir işaret vardır.”

Hz. Musa’nın Sandığının Yeri ve Yolculuğu Hakkında Öne Çıkan Görüşler

Kudüs şehri, Hz. Süleyman’ın yaptırmış olduğu mabed ve “Ahit Sandığı” ile anılan bir tarihe sahiptir. M.S. 70 yılında Kudüs’teki tapınağın tahrip edilip yakıldığı ve kutsal eşyaların Roma’ya götürüldüğü, en yaygın olan görüştür. Ancak öne çıkan diğer bir görüş ise, M.Ö. 587 yılından itibaren kayıp olan sandığın Kudüs’te saklandığı ve Romalı veya başka kavimler tarafından tahrip edilmesin diye muhafaza edilmek üzere -Kudüs güvenli görülmeyip- daha kuzeye, yani Şam yakınlarındaki Taberiye’ye, Hatay’a, Mekke’ye götürüldüğüdür. 

Hadislerde Kutsal Ahit Sandığı

Ahd-i Atik Sandukası, Kuran’da belirtildiği gibi, Allah’ın “inananlar için bir delili” (Bakara Suresi, 248) olmasından dolayı, uzun yıllardan beri tüm inananlar tarafından bulunmaya çalışılmaktadır. 

Kutsal Ahit Sandığı ile ilgili birkaç hadis mevcuttur. Ancak sözü edilen hadisler, geleneksel anlamda sahih sayılan, saygın ve yaygın kaynaklarda mevcut değildir. Bu konudaki birkaç hadis şöyledir:

“Mehdi, Tabut-u Sekine’yi (Kutsal Sandığı) Taberiye gölünden çıkaracak.” (Ikdı’d Dürer, sf.51-a)

Ahir zamanla ilgili geçen başka hadislerde de sandığın yeri ile ilgili olarak başka yer isimleri verilir. Bu yer isimlerinin ayrı ayrı olmaları da kutsal emanetlerin yerinin net olarak bilinmediği ve belki de Hz. Mehdi için özel olarak korunduğu anlamında olabilir. 

“Ona Mehdi denilmesinin nedeni, gizli olan bir şeyin yolunu göstermesidir. Antakya denilen bir yerden Tabut’u (Kutsal Emanetler Sandığı’nı) ortaya çıkaracaktır.” (Suyuti, el- Havi li’l Feteva, II. 82)

“Ona Mehdi denilmesinin nedeni, Şam’da bulunan dağlardan birine yönelmesidir. Oradan (gerçek) Tevrat kitaplarını çıkaracak, Yahudilere karşı delil getirecektir.” (Suyuti, el-Havi li’l Feteva, II. 81)

Ahit Sandığı Hatay’da mı İstanbul’da mı

Hadislerde geçen ve “Taberiye gölündedir” şeklinde belirtilen yer İslam alimlerince, bir benzetmeye işaret kabul edilmektedir. Taberiye, Şam’a yakın bir yerdedir ve Şam, ahir zaman hadislerindeki anlatımlarda uzak bir yer, Mekke ve Medine’ye uzak olan anlamını da taşır. Bu benzetme, Taberiye için de söz konusudur. Hatta buradan yola çıkan bazı yorumcu ve araştırmacılar sandığın, Kudüs’te, Mekke’de, Taberiye’de, Hatay’da olabileceğine dikkat çeker ve ek olarak İstanbul’a da işaret ederler. 

Altay Prensesinin Laneti
https://paranormalhaber.com/index.php/2018/04/26/cinlerin-yazdigi-iddia-edilen-yasakli-kitap/
Cinlerin Yazdığı İddia Edilen Yasaklı Kitap: Kitabül Azazil
Mekke’nin Altın Oran ve Ley Hatları Gizemi
Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

Mekke’nin Altın Oran ve Ley Hatları Gizemi

Müslümanların kutsal şehri Mekke’nin hiç bilinmeyen bazı başka özellikleri de var. Dünyanın altın oran merkezi ve ley hatlarının kesişme noktası olması gibi…

Published

on

By

Mekke'nin Altın Oran ve Ley Hattı Sırrı - Esrarengiz Olaylar

Daha çok Müslümanların kutsal şehri olmasıyla tanınan Mekke‘nin, aslında hiç bilinmeyen bazı başka özellikleri de var. Dünyanın altın oran merkezi ve ley hatlarının kesişme noktası olması gibi…

Altın Oran Nedir

  • Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısı olarak bilinir. Eski Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından mimaride ve sanatta kullanılan bu orana; uygun biçimde bölünmek istenen bir doğru parçasının, uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan bölünmelidir ki küçük parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın bütün doğruya oranına eşit olsun.
  • İşte bu oran; Pi sayısı gibi irrasyonel bir sayı olup, ondalık sistemde yazılışı l,618033…’tür. Bu oranın kısaca gösterimi ise “(1+J5)]2 ” olur. Bu oran doğal olan veya gözümüze mükemmel görünen herşeyde karşımıza çıkar. Özellikle de yaratılışta…
  • İnsan vücudunun neredeyse her yerinde altın oran mevcuttur. Parmak boğumlarının orantısı buna en güzel örneklerden biridir. Göze güzel görünen insanların vücutları ve yüzleri de ölçümlendiğinde daima altın orana uygun çıkar. Hatta kalp atışlarında ve DNA’nın en ve boy oranlarında dahi bu oran mevcuttur. Tarihte ilk ne zaman keşfedildiği tam olarak bilinmemekle birlikte tarih boyunca birçok defa yeniden keşfedilmiş olma olasılığı kuvvetlidir.
  • Örneğin Mısırlılar Keops Piramidinin tasarımında hem Pi oranını hem de altın oranı kullanmışlardır. Leonardo Da Vinci eserlerinde sürekli olarak bu orana bağlı kalarak mükemmeli yakalamıştır. Hatta bu oranı sürekli kullandığı için altın oran cetvelini icat etmiştir. Bu cetvel Leonardo cetveli olarak da bilinir. Ünlü astronot Johannes Kepler bu sayı için büyük bir hazine ifadesini kullanmıştır. Benzer örneklerin daha çoğaltılması mümkün tabii ki…

Ley Hattı Nedir

  • Ley hatlarına da kısaca bir göz atacak olursak; ley hatları, dünyadaki enerji akımının oluşturduğu belirli çizgilerden ve istikametlerden oluşan hatlara denir. Bu hatlarda dünyanın gizemli enerjisi sürekli dolaşım halindedir. Tıpkı vücudumuzdaki damar sistemi gibi tüm dünyayı sarmış olan bu hatların kesişim noktaları, tarih boyunca büyük kiliselere, camilere, hipodromlara, stadyumlara ve dev yapılara ev sahipliği yapmış olup, insanlar tarih boyunca bu enerjiden yararlanmak için deli saçması denebilecek çatal çubuk yöntemiyle bu hatları keşfetmiş ve hatlar üzerine ana yollarını, kesişim noktalarına ise ibadethanelerini yapmayı tercih etmişlerdir.
  • 1921 yılında Arkeolog Alfred Watkins, aslında Britanya’nın kullandığı yollara temel teşkil eden eski Roma yollarını inceleyerek, aynı yolların eski uygarlıklara ait yolların üzerine kurulmuş olduğunu keşfetmiştir. İnsanlar, bir şekilde gözle görülmeyen bir akışı takip etmişler ve ley hatlarına sadık kalmışlar.
  • Bu hatlar aynı insan vücudundaki “akupunktur” hatlarına benzer bir şekilde dünyamızı sarmış olması sebebiyle; insanlar, tarih boyunca bu hatları ellerinden geldiğince işaretlemişler ve dengeyi sağlamak amaçlı belli yapıları, kesişim noktalarına, tabiri caizse adeta saplamışlardır. Bunlara örnek verecek olursak; Avrupa’daki eski toplumlardan Druidler ve Keltler Avrupa üzerinde bir hat şeklinde uzayıp giden şekilde kendilerine ait taş yapılar, megalitler, altarlar, dolmen ve menhirlerini dizmişlerdir. Tahmin edeceğiniz üzere bu hatlar ley hatları ile uyuşmaktadır.
  • Piri Reis’in haritasındaki garip çizgiler de ley hatlarını gösteren çizgilerdir. Amerika kıtasında Meksika’dan başlayarak devam eden piramit serisinin üzerinde bulunduğu hattın, Mısır’da Krallar Vadisi’ne kadar uzanan piramit serisinin diziliş ekseninin ve dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İstanbul’da da bulunan dikili taşların dizilişinin ley hatları ile birebir örtüşmekte olduğu tespit edilmiştir.
  • Aynı şekilde meşhur Çin Seddi dahi ley hatları ile kesişecek şekilde o hat üzerine inşa edilmiştir. Ley hatları Nikola Tesla tarafından da dile getirilerek elektriğin, Dünya üzerinde kablosuz iletiminden bahsetmiştir. Ancak Edison’un siyasi çevresinin gücü yüzünden Nikola Tesla‘nın bu buluşu dünyaya yayılamayarak elektrik telleri dünyamızı sarmıştır.

Mekke’nin Altın Oran ve Ley Hatları Gizemi

  • Bu iki konu hakkında verilen genel bilgiden sonra konumuzla alakalarını inceleyelim. Altın oran konusu üzerinden başlayalım; araştırmacılar yıllarca altın oranı her yerde aramalarına ve dahi bulmalarına rağmen yakın tarihlere kadar dünyamızın altın oran noktasını bulmayı ihmal etmişlerdi. Ancak yakın zamanda araştırmacılar titiz bir süreç içerisinde bu konuya yöneldiler.
  • Peki Dünya’mızın altın oran noktası nerededir? Mekke şehrinin kuzey kutup noktasına olan uzaklığı (7.631,68 km) ile güney kutup noktasına olan uzaklığının (12.348,32 km) oranı tam olarak 1,618 sayısını verir, yani altın oranı. Aynı şekilde, olması gerektiği gibi Mekke şehrinin güney kutup noktasına olan uzaklığı ile iki kutup noktası arasındaki uzaklığın birbirine oranı da 1,618 dir. Ayrıca tüm dünyanın ortak yer belirleme dili haline gelmiş enlem boylam haritasına göre de Mekke‘nin gün dönümü çizgisine doğu uzaklığı ile batı uzaklığının birbirine oranı bize yine 1,618 sayısını vermektedir.
  • Tüm harita sistemlerinde bu nokta birkaç kilometre sapma ile asla Mekke şehri sınırları dışına çıkmaz ve ekseriyetle Kabe‘yi de içine alan Mescid-i Haram bölgesi içerisinde kalır. Bunu Google Earth programı ve bir hesap makinesi ile evinizde dahi test edebilirsiniz. Ayrıca araştırmalar göstermiştir ki pozitif enlem ve boylam değerleri ile deniz yerine karaya düşümü açısından dünyanın tek altın oran noktası, Mekke olabilir.
  • İslam dininin kutsal kitabı Kur’an—ı Kerim’de Mekke‘nin kutsallığından bahseden tek bir ayet vardır. Al-i İmran suresi 96. ayet… Bu ayette dahi altın oran görünmektedir. Ayet toplam 47 harften oluşmakta olup sadece bir yerinde Mekke lafzı geçmektedir, bu kelimeye kadar bu kelime dahil ayetin başından itibaren 29 harf vardır. 47/l,618 işlemini yaptığımızda ise bize 29,0… sayısını verdiğini göreceğiz. Bir harf fazla yahut eksik olsa idi bu oran oluşamayacaktı.
  • Altın oran dünyada yaşayan en küçük yapılardan biri olan DNA’da, deniz kabuklularında, insan uzuvlarında ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz birçok varlıkta kendini göstermektedir. Bakıldığında en küçük varlıktan en büyüğüne kadar belirli bir oran (altın oran) görülebilmektedir. Elbette düşünüldüğünde tarih boyunca milyarlarca insanın yöneldiği bir noktanın koordinatlarının da bir oranı yansıta bileceği kesinlikle akla uzak gelmemektedir.
  • Ley hatları bakımından konumuzu inceleyecek olur isek batıda özellikle İngiltere’de adına ley hatları denilen bu pozitif enerji akım hatlarının negatif olanlarına ise kara akım hatları tabiri kullanılmakta ve üzerinde halen yoğun şekilde araştırmalar yapılmakta. İşte halen devam eden bu araştırmalar neticesinde dünyanın bedeni içindeki bu pozitif enerji hatlarının kesişip sanki bir enerji santrali gibi yayın yaptığı en önemli noktanın Mekke‘de bulunan Kabe ve bunun uzantısı içerisinde Arafat Dağı olduğu tespit edilmiş.
  • Bu pozitif enerji hatlarının bu noktada kesişmesi neticesinde öyle bir pozitif enerji ortaya çıkıyor ki, Mescid-i Haram bölgesine giren insanların beyinleri muazzam derecede etkilenip güçlü bir faaliyet içerisine giriyor. Bu noktada şu mealdeki hadis-i şerifi de burada anmakta fayda var: “Başka yerlerde sadece fiillerinizden sorumlusunuz. Harem-i Şerif’te ise düşüncelerinizden de sorumlu olursunuz”. Müslüman alimler tarafından bunun sebebi olarak Harem-i Şerif’te beynin aldığı güçlü enerji dolayısıyla düşünceleri dahi fiil düzeyindeki bir güçle ruha yüklemesi gösterilmektedir.
  • Bununla ilgili başka bir örnek olarak da şu gösterilebilir; Peygamber (sav.) Medine’ ye geldiğinde herkes ona kendi evini açar, açtıkları yerin kendisinin olmasını teklif ederler, buna karşın, Hz. Muhammed (sav.) bunu kabul etmeyerek yer seçim işini devesine bırakır. Deve ise serbest bırakılır bırakılmaz belli bir mesafe gittikten sonra bir sahabenin evinde durur. Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) orada kalmaya karar verir.
  • Herkes bu olayı normal olarak, sosyolojik açıdan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kimseyi kırıp gücendirmemek için yaptığını düşünür. Oysa işin gerçeği, pozitif enerji titreşimlerini en iyi algılayabilen hayvanların başında gelen devenin o bölgede en yüksek pozitif akımını bulması için bırakılmış olmasıdır. Velhasıl kelam Dünya gezegeninin merkezi olarak Mekke şehri bize kendisini gösteriyor.
Continue Reading

Esrarengiz Olaylar & Gizem

İstanbul Semalarında Gizemli Ateş Topları

Geçtiğimiz perşembe günü (27 Eylül 2018) İstanbul semalarında gözlemlenen ve bazı İstanbulluların cep telefonu kamerasına kaydetme şansı yakaladıkları gizemli ateş topları tartışma yarattı. 

Published

on

By

İstanbul semalarında gizemli ateş topları.

Geçtiğimiz perşembe günü (27 Eylül 2018) İstanbul semalarında gözlemlenen ve bazı İstanbulluların cep telefonu kamerasına kaydetme şansı yakaladıkları gizemli ateş topları tartışma yarattı.

Sirius Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi ışıklı cisimlerin bilinen hiç bir teknolojiye uymadığını açıkladı. Sirius tarafından yapılan açıklamada “Yapılan her türlü teknik ve bilimsel analizler sonucunda, videoya alınan ışıklı cisimlerin ‘Tanımlanamayan Uçan Cisimler/UFO’ oldukları sonucuna varmış bulunmaktayız…” ifadelerine yer verildi.

İstanbul semalarında gizemli ateş topları

İstanbul semalarında gizemli ateş topları

Paranormal Haber paylaştı: 1 Ekim 2018 Pazartesi

 

Motorsikleti Çalıştıran Gizemli Güç

Altay Prensesi’nin Laneti

Issız Cuma Mezarlığı Gizemi

 

Continue Reading
Advertisement

Facebook Sayfamızı Takip Edin

Advertisement
Advertisement

Popüler