Connect with us
Cinlerin Savaşı - Korku Hikayesi -Cin Vakası - Cinler Alemi Cinlerin Savaşı - Korku Hikayesi -Cin Vakası - Cinler Alemi

Korku Hikayeleri

Cinlerin Savaşı

Published

on

Hikaye; ilk olarak İnci Sözlük sitesinden, Majestyk adlı yazardan alınmış. Ancak ben tabii alıntılayan başka bir kişiden alıntılamış oldum. Her ne kadar gerçekten yaşandığı iddia edilen bir cin vakası olsa da şahsen; kurgulanmış bir korku hikayesi olduğu kanaatini taşıyorum. Ancak hikayenin daha ilk satırlardan itibaren başlayan gizemi, ilginç konusu, diğer pek çok cin hikayesinde olmayan bazı farklı unsurlar içermesi ve akıcılığı takdire şayan. Bu sebeple sitemiz takipçilerine tavsiye etmeyi görev bilirim. 

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı

  • Yıllar önce askerlik görevimi Kosova’da yaptım. Ekim aynın başlarında askeriyenin mutfağından sürekli eşyalar çalındığını fark ettik. Hiçbir şekilde yiyecek, içecek eksilmiyor; sadece kazanlar ve kepçeler çalınıyordu. “Ulan kim ne yapıyor bunları” diye düşünmeye başladık. Askerlik yapanlar bilir; koca kazanı, askeriyede elini kolunu sallayarak girip alıp çıkamazsın. “Askerler çaldı desek alıp ne yapacak? Satacak halleri yok ya” diye düşündük.
  • Sonra mutfakta nöbet tutulmasına karar verildi. İlk üç gece hiçbir şey olmadı. Dördüncü gece yani 17 Ekim gecesi, saat üç ila beş arasındaki nöbete beni yazdılar. Sabaha karşı saat üç, ortalık ayazdan kırılıyor. Kosova burası; her yer dağ taş. Derken mutfağa girdim. Sinirle oturdum duvar yanındaki masalardan birine. Kafayı da duvara yasladım. Ha uyudum ha uyuyacağım… “Bari iyice soteye gireyim de komutan gelirse beni uyurken görmeden ben toparlanırım” dedim kendi kendime…
  • Soğuktan da uyunmuyor bu yerde. Tencereleri, kazanları, kepçeleri sayıyorum can sıkıntısından… Sonra, kafama ufak çakıl taşı fırlattı birisi! Etrafta kimse yok. Arkamda ve sağımda duvar var, önüm zaten mutfağın içine bakıyor. Tek giriş sol tarafım. Orada da kimse yok… Sonra ikinci bir taş geldi omzuma. “Şerefsizin birisi beni korkutmaya çalışıyor herhalde” dedim içimden. Mutfak askeriyenin içinde. Dışarıdan siviller taş atamaz. Kimsenin de içeri sızıp bana taş atmaya yüreği yetmez.
  • Kesin bizim koğuştakiler benimle oyun oynuyor derken, kafama bir taş daha geldi. O ara silaha sarıldım. Dışarı çıkıp kontrol edeyim dedim ama nöbet yerini de terk edemiyorum. Kafamda senaryolar kuruyorum: “Kesin ben dışarı çıkınca mutfağa girip kazanları çalacaklar” diye.
  • Önce içeride biri var mı diye kolaçan ettim ışıkları yakıp. Sonra; dışarı çıkmadan; nöbetteki askerlere bağırdım giriş kapısından. Askerin esas nöbet yeri bizim yukarımızda kalıyordu. O oradan her şeyi görüyor diye; bağıra bağıra sorayım dedim. Lakin nöbet yerinde uyuyakalmış. Duymuyor beni.
  • Etrafta kimse yok, sürekli taş atıyor birileri. Ama kim atıyor göremiyorum. Duvarın arkasına saklandım taş gelmesin diye. İçeri biri girse silahla kafasını yaracağım şerefsizlerin. Durmadan; caydırıcı ateş gibi, sürekli kapılara pencerelere taş fırlatıyorlardı… Sinirden uyarı ateşi açacağım ama Kosova’dayız: NATO birliği dibimizde. Komutan özellikle uyardı. Bir uyarı ateşi açsam günlerce onun hesabını veremem. Yani gözüm yemedi ateş açmaya. Ama taşların ardı arkası kesilmedi.
  • En son; bir tencere kapağını siper edip dışarı çıkayım dedim. O kadar sinirliyim ki “Bir bulsam yatırıp boğacağım şerefsizin çocuğunu!” diye içimden geçiriyorum. Taşlardan birini aldım elime. “Önce etrafı kolaçan edip, sonra nöbetçiye yaklaşıp; taş atıp, birini uyandıracağım. O arada mutfağa koşup, hırsızları kıstıracağım.” diye plan yaptım. Önce tencere kapağını aldım. Kapak zaten bir metre eninde. Neredeyse zırh gibi; kalkmıyor yerinden.Elime de bir taş aldım; fırlatabileceğim kadar. Benim dışarı adımımı atmamla taş atmalar kesildi. “Korktu kaçtı şerefsiz” dedim içimden.
  • Yemekhanenin ışıklarını açık bırakıp, nöbetçinin yerine koştum. Arada 50 metre var yok. Çakılı fırlattım uyansın diye. Uyanmadı. Bağırıyorum; duymuyor. Ortalığa da sis çökmeye başladı. Saat zaten 04:30’a geliyordu. Yani 30 dk sonra nöbet devri var. “Zaten taşı atanlar da korktu kaçtı” diye düşünüp mutfağa döndüm. Işığını açık bıraktığım yemekhanenin ışıkları kapalıydı. Önce “Nöbeti devredeceğim asker gelip, ışıkları söndürdü galiba” diye düşündüm. “Şimdi beni yerimde bulamayıp komutana bilgi verir, nöbet yerini terkten ceza alırız” diye tırsıp mutfağa koştum. 
  • Bu sefer mutfaktan sesler geliyordu. Ortalığa beş dakikada öyle yoğun bir sis çöktü ki yemekhanenin kapısını göremiyorum… İçeriden sesler geliyor. “Hah!” dedim “Şimdi kıstırdım hırsızı.” Kapının hemen ağzına geldim. 30 cm. önümü göremeyecek vaziyetteyim. “İçeri dalıp, ışıkları yakacağım. Sonra büyük ihtimal silahı görünce teslim olur” diye düşündüm. “En kötü; saldırmaya kalkarsa uyarı ateşi ederim. Sorarlarsa ’mecbur kaldım’ derim” diye düşündüm. İçeri dalıp ışıkları yakmak için şarteri kaldırmamla, şarterlerin atması bir oldu.
  • İçeride gürültü almış başını gidiyor. Biri tencerelerle kazanları birbirine vuruyor yemekhanede resmen! Kulak patlatacak gürültü var. Bir koğuş asker bir anda bağırsa o kadar ses çıkmaz. Bu sefer; karanlıkta, tencerelerin oradan biri taş atmaya başladı. Yemekhaneye koşacağım diye siperlik olarak aldığım tencere kapağını da uyuklayan nöbetçinin orada bırakmıştım. İçeriden öyle bir taş geliyor ki suratıma; ileri adım atamıyorum.
  • Hemen geri çıktım kapı ağzına. Silahı içeri doğrultum. “Vurma emrim var! Teslim olmazsan ateş açarım! diye bağırdım. O anki adrenalin öyle lanet bir şey ki bir türlü dikkatimi toparlayamıyorum. “Ulan! Ya NATO askerleri ibnelik yapıyorsa? Herifler Türkçe de bilmiyor. Şimdi bir tanesini vurup başımıza bela almayalım” diye düşünüyorum. Kazanların olduğu yerle kapı arasında o kadar mesafe varken, öyle bir taş atıyorlar ki silaha çarpıyor taşlar. “En azından nöbet değişimine 10 dakika kaldı. 10 dakika daha mutfakta tutarsam, iki kişi bunun ağzına tükürürüz” dedim.
  • Ben bağırıyorum “Teslim ol!” diye, o taş atıyor durmadan. Yemekhanede kıyamet kopuyor. 50 metre ötedeki nöbetçi uyuyor hala. “Yarın seni şikayet edecem şerefsiz! dedim. Bir ara ses kesildi. Pencereler yerden iki metre ve insan geçecek kadar geniş değil. Tek çıkış yolu benim tuttuğum kapı. “Taşı bitti herhalde” dedim. İçeri daldığım anda bir şey ile burun buruna geldim! Daha doğrusu bir şey ile çarpışacak gibi oldum. O an silah patladı yanlışlıkla.
  • Yüzünü göremiyordum ama öyle bir şey hayatımda görmedim! Hala anlatırken sesim ve ellerim titrer, saçmalarsam kusura bakmayın. Uzundu boyu; resmen göğüs kısmına bile gelemiyordum yanyanayken. Yüzüne bakamadım; içerisi puslu, göz gözü görmüyor. Silah patladığı anca acayip bir ses duydum. Geri doğru kaçtı o devasa şey o ara. Tam şoktayım! İçeri; nöbeti devralacak arkadaş girdi. Şarteri kaldırması ile ışık yandı. 
  • Işık yandığında ikinci bir kere şok oldum. Ortalık savaştan çıkmış gibi darmadağın. Duvarlarda kırmızı ve siyahlar ile yazılmış acayip şekiller ve Farsça olduğunu tahmin ettiğim yazılar… Yerler çakıl tanesi, tencereler kullanılmaz hale gelecek gibi yamulmuş. Sanki içeride fırtına kopmuş, bir tabur asker kavga etmiş gibiydi. Az önce yanmayan ışıkların şimdi yanması ayrı bir olaydı. Silah sesini duyunca komutan hemen koştu. Sonradan söylediklerine göre benim o an şuurum kapanmış, rengi atmış. Revire almışlar beni. Kaskatı kesilmişim saatlerce. 
  • Birlikten Hataylı bir arkadaşı çağırdık. Arapça biliyordu. Başta yazıların Arapça olduğunu sanmıştık. Arkadaş geldi ama okuyamadığını, Farsça’ya benzediğini söyleyerek, birlik dışından tanıdığı bir çevirmeni çağırdı. Bu arada kendime geldiğimde komutana olanları anlattım. Önce psikologa yolladılar. O ara Farsça bilen çocuk gelmiş. Duvarda sadece bir kelimeyi okuyabildiğini söyledi. Diğerlerini okuyamıyormuş. Okuyabildiği tek kelime ise “Çağır” anlamına gelen bir sözcükmüş.
  • “İsterseniz Priştine’de Türk bir hocam var. Çağırayım; o okur” dedi. Neyse; yemekhaneye dokunmadık komutanın emriyle. Birkaç gün sonra hoca geldi. Ne yaptılar ettilerse hocayı kapıdan sokamadık. “Ben buraya girmem” demiş yazıları okuduktan sonra. “Kim sebep olduysa çağırın gelsin” demiş. Komutan odasına çağırdı beni. Hoca bir koltukta oturuyordu. “Geç evladım karşıma. Otur. Hoca bir şeyler soracak” dedi. Geçtim oturdum. Komutan da “Ben çıkayım; siz konuşun” dedi..
  • Ben o ara tırstım. Ceza alacağım diye bekliyordum; nöbet yerimi terk ettim diye. Kafamı toparlayamıyorum, olan bitene bir anlam vermeye çalışıyorum… Neyse; komutan çıkınca hoca başladı konuşmaya… “Sen ne yaptın?! Neden çıkmasına izin vermedin?” dedi. Benim o an jeton düştü zaten. “Ben birini mi öldürdüm” dedim. “Hayır ama musallat aldın” dedi.
  • “Komutanına rica ettim; Kosovayı terk edeceksin. Nakil işleri bitene kadar bende kalacaksın” dedi. Komutan hepsine onay vermiş. Sonradan öğrendim: Benim revirde olduğum süreçte; askeriyede iki kere yangın çıkmış. Geceleri nöbet tutanlara taş atılıyormuş sürekli. Hoca, beni aradıklarını söylemiş “Benimle gelsin yoksa başınıza dert olur” demiş. Komutan da mecburen “Gitsin” demiş. Hoca “Gece olmadan seni eve götüreceğim. Davut ile tanıştıracağım. Davut’la tanışmazsan sana görünürler artık” dedi. 
  • Komutanı çağırdı. Komutan beni göndermeye dünden razıymış zaten. Neyse; apar topar çıktık gittik hocayla. Saat 19:00 gibi hava iyice karardı. Akşam ezanı filan okundu. Yatsı namazına anca yetiştik hocanın evine. Hoca namazı kıldırıp geldi eve. “Davut gelir şimdi. Cünüpsen abdest al, güzelce temizlen. Onun karşısına kirli çıkma” dedi. Güzelce boy abdestini aldım, üstümü giyindim. O ara kapı çaldı. Hocanın anlattığına göre; hırsız bir cini kendime musallat etmişim… 
  • Ben Davut’u normal insan sanıyordum. Onun da cin olduğunu kapıdan girer girmez anladım. 
  • Çok uzundu. Üzerinde koyun derisinden yapılmış bir parka vardı. Ölü hayvan gibi kokuyordu ama vücudunun tamamı kaplı olduğu için neye benzediğini göremedim. Gözlerinin orası karartıdan ibaretti. Hocanın söylediğine göre Davut Müslüman bir cinmiş. Hoca ile zaman zaman bir araya gelip, sohbet yaparlarmış. “Sen Davut’la konuşmayacaksın” dedi. Zaten Farsça mı ne olduğunu bilmediğim bir dil konuşuyorlardı.
  • Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. Hoca “Olanları Davut’a anlatacağım” diyerek saatlerce konuştu. Sonunda hoca bana dönüp anlatmaya başladı. “Beni arıyorlarmış. Aralarından birini yaralamışım. Müslüman değilmiş ölen; yakalayıp öldürecekler seni” diyordu. Hoca “Davut; sen Kosova’dan kaçana kadar burada bekleyecek” dedi. Davutların kabilesi ile düşmanlarmış zaten. Aralarında husumet varmış. İnsanlara musallat olmayı seven cinlerdenmiş. O ara komutandan telefon geldi hocaya. Dört gün sonra Türkiye’ye dönebilecekmişim. “Dört gün; hiç çıkmadan burada Davut ile kalacaksın” dedi. 
  • Yaşadıklarıma inanamıyordum. Hayatımda hiç bu kadar aklımı kaçırmaya ramak kaldığını hatırlamıyorum. Bir cinle aynı evi paylaşıyordum. Davut’un ayakları kalın ve sanki komple nasırla kaplıydı. Parmakları biçimsizdi ve üç tane parmağı vardı ayağında. Tırnakları yoktu. Üzerindekiler yüzünden mi yoksa kendi özelliği mi bilmiyorum ama ölü hayvan gibi kokuyordu. Ellerini ve yüzünü asla görmedim. Hoca “Sakın Davut ile konuşmaya kalkma” dedi. Belirli bazı adab ve usülleri varmış. “Yoksa musallat olur, dost iken düşman kazanırsın” dedi. Normalde Davut; perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde, hocanın yanına gelip, sabaha kadar Kuran okurlar ve sohbet ederlermiş. Yer yer hocadan erzak alır ve hocaya da önemli bilgiler verip gidermiş.Hoca hiç evlenmemiş. Davut ise evliymiş. Nerede nasıl yaşadığını asla anlatmazmış ama düşmanı çokmuş.
  • Bir süre sonra hoca namaza kalkınca ben de camdan dışarı bakmaya başladım. Zaten ne olduysa o ara olmaya başladı. Beni; doğal olarak gece boyu uyku tutmadı. Ne olduğunu, ne ile karşı karşıya olduğumu anlamaya çalışıyordum. “Neden bunlar başıma geldi?” diye düşünüyordum. Sanki rüya görüyordum. Gerçek dışı onca şey oluyordu ki, karabasanlı bir rüya gibiydi. Böyle camdan boş Kosova dağlarına bakarken bir anda içeriden sanki boğazına bıçağı sapladığınızda kurbanlık öküzden bir son nefes çıkar ya… İşte öyle bir hırıltı ve bağırtı geldi.
  • Bir anda bü bağıra bağıra dua okumaya başladı. O an Davut’tan az önce bahsettiğim hırıltı geliyordu. Elim ayağım boşaldı korkudan. Artık akıl sağlığımı oynatmak üzereyken hoca “Geldiler!” diye bağırdı. Beni geri çekip, perdeyi örttü. Mutfağa koşup ekmek aldı. Sonra bir bakır tasa su koyup, ekmekleri içine atıp, Davut’a verdi. Davut’tan tarif edilemeyecek bir hırıltı çıkıyordu. Sanki o kadar sinirlenmişti ki tam bağıracakken biri onu gırtlaklıyor gibiydi. Davut; ekmekleri alıp, üzerilerine Farsça bir şeyler söyleye söyleye dışarı çıktı.
  • Hocam, ne oluyor?” diye sordum. Hoca bana “Abdestli misin?” diye sordu. Sonra elime bir dua verdi ve “Bunu devamlı oku” dedi. Boynuma muska tarzı bir şey taktı. Hoca hemen içeri, az önce namaza durdukları odaya koşup, beni divana oturttu. Baş parmağı ile alnıma bastırıp bir şeyler  okumaya başladı. Hayatımda ilk defa korkudan ağladığımı hatırlıyorum. Namaza durulan odada pencere yoktu. Bizim az önce bulunduğumuz odanın penceresi bir taş ile kırıldı. Biri uzaktan taş atıp, camı kırmıştı.
  • Ben korkudan hocanın bana verdiklerini bile okuyamıyordum. Nutkum tutuldu; konuşmayı bile beceremez hale geldim. Hoca bizim oturduğumuz odanın önüne, Davut’a verdiği bakır tasta
  • ıslattığı ekmeklerden koydu. Birileri hayvanlar gibi kapıya vurmaya başladı. O an resmen içeri taş yağdırmaya başladılar. Ne var ne yoksa içerideki her şeyi parçalamaya çalışıyorlardı sanki. “Hocam!” diyebildim sadece. Bana “Sus!” dedi. “Ne oluyor hocam? Kurban olayım; neler oluyor böyle? diye yalvarmaya başlamıştım.
  • Hoca bana “Seni almaya geldiler” dedi. O an Davut içeri girdi. Bizim odaya geldi. Hoca ile kavga eder gibi konuşuyorlardı. Davut’u evin etrafına ekmek bırakırken görmüşler. Okunmuş ıslak ekmeğe yanaşamıyorlarmış. “Beni öldürecekler” demiş hocaya. Normalde Müslüman olmayan cinler ile, Müslüman olanlar arasında zaten bir husumet varmış. Bir de insan ile iletişime geçip yardım ediyor ise yakıyorlarmış evini. “Dönersem beni yakalayıp yakacaklar” demiş hocaya.
  • Ya beni verecekler ya da Davut’u yakacaklar. Ben o an olanları kavrayamıyordum; olaylar sona erince anlatıldı hepsi. O konuşmaların ardından Davut tekrar çıktı dışarı. Biz köyün dışındaydık. Hoca, Davut gelebilsin diye derme çatma bir ev yapmıştı köyden uzağa. İnsanların yoğun olduğu yere gelemiyor diye köy dışına yapmış evini. “Hocam, askeri arayalım” dedim. “Kimsenin gücü yetmez bunlara” dedi. O ara çığlıklar duyulmaya başladı. Hayatımda hiç bu kadar kasvetli çığlıklar duymamıştım.
  • Davut köye koşup bir koç kaçırmış. Sonra bunu parçalayarak, kanını üzerine dökmüş. Müslüman olmayan cinler, koç kanından nefret ederlermiş. Yaklaşamazlarmış. Davut, bunu üzerine sürüp, Müslüman olmayan, beni almaya gelenler ile kavgaya tutuşmuş. Çığlıklar öyle lanetli öyle kasvetli ve rahatsız ediciydi ki hocanın ağladığını gördüm.
  • O an işte tamamen kendimden geçtim. Tek güvencem olan, bana destek veren gücün; ne kadar korktuğunu hissediyordum. O lanetli çığlıkları dakikalarca dinledikten sonra, sabah ezanı saati gelince hoca, cama koşup, ezan okumaya başladı. O an çığlıklar bıçak gibi kesildi. 
  • Birkaç dakika sonra Davut geldi. Sabah, hava ağarana kadar hocayla tartışır gibi konuştular. Davut “Bu gece gelip burayı yakacaklar. Geri dönersem beni de öldürecekler.” demiş. “Birkaç saat önce üç cin gelmişler ama akşam yüzlercesi gelir” dedi. “Burayı, gerekirse tüm köyü yakacaklar” dedi. Sabah güneş doğana kadar hoca okumaya devam etti. Hocayla dışarı çıktılar ekmekleri toplamak için. Hocanın dediğine göre; ekmekleri toplayıp uzağa gömmek gerekirmiş. Cinler ekmeğin olduğu yeri ev sanıp oraya giderlermiş.Hep birlikte dışarı çıkıp, kıvırcık tarlasının bittiği yere ekmekleri gömdük. Hoca evde bir muska yazmıştı. O da oraya gömdü. 
  • Bu arada ben hala askeriyede içtimalarda var gözüküyordum. Komutan o kadar korkmuş ki beni birlikte gösteriyormuş. Yani burada ölsem cesedimi bulamazlardı. “Hocam, şimdi ne olacak?” diye sordum. “Eve dönemeyiz” dedi. Davut yüzünden şehre de inemiyorduk. Sultan Tepesi’ne çıkıp, bir mağarada saklanalım diye düşündük. Yardım istemek için Türk birliklerinin bulunduğu askeri alana gittik. Amacımız bir araba alıp, Sırbistan‘a geçmekti. Hocanın bir tanıdığı varmış. Sırbistan ile Kosova Priştine sınırlarına yakın yerlerde bu tür olayların çok sık olduğunu sonradan anladım.
  • Hocanın bahsettiği yakını, karısı lohusa dönemindeyken bir alkarısı yakalamış zamanında. Karısına musallatken yakalamış. O da derin bir hoca diyorlardı hep hakkında. Sırbistan’da Rus’u, Sırp’ı, Makedon’u hep bu hocaya koşarmış; derdi olduğunda. “O yardım eder anca” dedi. Askeriyeye gidip araç bulmaya karar verdik. Önce Davut’u Sultan Tepesi’nde gizledik, sonra askeriyeye döndük. 
  • Komutandan araç tahsis etmek zor olmadı. O benden daha çok korkmuş haldeydi. Sırbistan‘a gidip gelene kadar uçuşa yetişmem imkansızdı. Burada kalsam gece katledilecektim. Uçuşu iptal etmekten başka şansım yoktu. Devletin askeriydim; öyle kafama göre araba ile ülkeyi terk etsem kaçak gözükeceğim. Elim kolum bağlı bir şekilde Sırbistan‘a kaçmaktan başka bir çarem olmadı.
  • Aklımdaki sayısız sorudan sonra Davut’u almak için Sultan Tepesi’ne gittik. Davut’un arabaya sığması imkansızdı. Zaten gündüz olduğu için biz geceden ne kadar korkuyorsak o da gündüzden o kadar korkuyordu. Sığındığı yerden çıkamadı. Hoca ile konuştular “O, gece gelir; bir yolunu bulur.” dedi. Biz yola koyulduk ama Davut’suz ve tamamen savunmasızdık.

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı – Bölüm 2

  • Sırbistan sınırından içeri sızabilmek zordu. Her yer Türkiye sınırı gibi yol geçen hanı değil. Hele Kosova Sırbistan sınırı NATO tarafından korunuyordu. Araç ile bir yere kadar gidecektik. Sonra; hocanın tanıdığı bizi alacaktı. Askeriyeden hoca tanıdığını aramış, durumu anlatmış, yalvar yakar kabul etmiş yardım etmeyi. Gittiğimizde alkarısı yanındaydı. Hayatımdaki en büyük diğer şoku yaşadım. Aslında ben onun alkarısı olduğunu sonradan öğrendim. İlk başta hocanın karısı sanmıştım. Yolda öğrendim alkarısı olduğunu.
  • Üstü başı pasaklıydı. Saçları kıpkırmızı, normal insan gibiydi ama dişleri yoktu. Sonradan anladık dişlerini söktüklerini. Alkarısı, geceleri insanları rahatsız ediyormuş. Tırnaklarını kemiriyormuş yeni doğmuş bebeklerin. Bir de kaşık çalma huyu varmış. Sakinleştirmek için kaşık veriyorlarmış buna. Alkarısı hep yanında gezdiriyormuş. Alkarısı elini neye sürse bereketi artar ve beladan korurmuş. O yüzden bu tip durumlarda yanından ayırmazmış.
  • Bir de cinlerin bazıları alkarısına yaklaşmazmış. Onu da arabada hoca konuşurken öğrendik. Yani Davut gelse de aralarında sorun çıkacaktı. Neyse kazasız belasız Sırbistan’a kaçabildik. Akşam dokuz gibi hocanın evine vardık. Evi iki katlıydı. Sağda solda boynuzlar, duvarlar dışkı ile sıvanmış, içeride ağır bir koku vardı. Önce alkarısı zincirle bağladı. Odasına girdik; resmen bir hayvanmış gibi muamele yapıyordu.
  • Evin tam ortasında tandır gibi bir şey vardı. İçindeki ateş hala yanıyordu. Isınmak için etrafına toplandık. Çok geçmeden hoca konuyu anlattı yine. Bu sefer Türkçe konuşulduğu için çok iyi anlamıştım olayın asıl boyutunu. Hoca öncelikle tasvir istedi; “Cinden cine değişir” dedi. Ama biz görmemiştik önceki gece gelenleri, Davud çıkmıştı dışarı. Biz hocaya Davut’un geleceğini söyleyince alkarısı huysuzlandı.
  • Hoca “Getirmeyin buraya. İçeri giremez” dedi. “Dışarıda bir kulübe gibi bir şey vardı odunları yığdığım. Gelirse oraya geçsin” dedi. Sonra hoca bana olayı anlattırdı. O an içinde bulunduğum durumda bana kolunu kes deseler kesecek vaziyetteydim. Ne sorduysa söyledim. Hoca, duvar yazılarını ve geçen geceki olayı duyunca zaten “İfrit cin işi bu dedi. Anlattığına göre cin soylarının en tehlikelisiymiş. Hastalık ve ölüm verebilirlermiş. İnsanları en çok rahatsız eden, musallat olan cinlermiş. 
  • Peygamber Mirac’a çıkarken toplanıp, peygamberi de yakmak istemişler. “En lanetli cinlere bulaşmışsın sen.” dedi bana. “İfrit cinler insanlar ile anlaşmaya yanaşmaz, kabilelerini öğrenip; konuşup, anlaşmak lazım. Yoksa sana rahat vermezler ama bu da imkansız” dedi. “Eğer gelirlerse seni öldürmeden gitmezler. Konuşamayız onlar gelirse. Bizim onlara gitmemiz gerek. Kabileyi bulursak alkarısı ya da Davut’u yollar; ara yol bulmaya çalışırız.” dedi.
  • Hoca bana bunları anlatırken dışarıdan bir at sesi duyuldu. Hemen cama koştuk. Bilmiyorum hayatında hiç paranormal aktivite yaşayanınız var mı ama Allah kimseye; iki ayağının üzerinde yürüyen at görmeyi nasip etmesin. Cinler kılıktan kılığa girer. Özellikle ifrit cinleri bu konuda başarılıdır. Ama bu ifrit olmadığından; at kılığına girse bile başarılı olamamış, gözlerinden belliydi. İnsan gibi iki ayağının üzerinde yürüyüp, acayip bir şekilde hırlıyordu.
  • Hoca “Yalnız geldiğine göre Davut bu. Eve yaklaşamıyor alkarısından dolayı. Dışarı çıkar, ben konuşurum.” dedi. Davut olması için dua etmeye başlamıştım. O ara artık cinlerle iç içe yaşayanları anlıyordum. Zararlısı olduğu gibi yardım edeni de vardı. Hatta hayatımda ilk defa bir cinin, o an bulunduğum ortamda olması için dua etmiştim. Bizi onlardan koruyacak tek varlıktı. Hoca dışarı çıkınca; at geri geri yürüdü. Karanlık olduğundan, gözden kaybolunca hoca da karanlığa pek yürümedi. Olduğu yerde bekledi. Birkaç dakika sonra Davut’u gördük.
  • Hoca hemen yanına koştu Davut’un. Davut, alkarısı hissetmiş, gelemiyordu eve. Dışarı; kulübeye geçti. O ara alkarısı da ayağa kalkmış bağırıyordu. Hoca ona ekmek götürünce sustu. Sonra benle konuşmaya başladı “Ya hepsini öldüreceksin ya da onlara bir şey vereceksin.” dedi. “Cinleri öldüren insan yoktur.” dedi sonrasında. “Zamanında bir kabile ile 5.000 koyun karşılığı anlaşmışlar ama ifrit cinler koyunu alsa bile peşini bırakmaz. O yüzden işimiz zor.” dedi.
  • Hocanın çaresiz konuşması beni iyice gerince “Hocam, Türkiye’ye döneceğim zaten birkaç güne. Yeter ki dört beş gün daha koruyun beni.” dedim. “Döndürmezler. Dönsen de peşinden gelirler.” dedi. O ara diğer hoca girdi içeri nefes nefese. Davut yolda gelirken, kabileyi; tepenin başında, Priştine tarafında yangın çıkarırken görmüş. Bizim terk ettiğimiz araziyi yakıyorlarmış. “Bütün kabile oradaydı.” diye söylemiş hocaya
  • Biz eve sığındık iyice. Hoca ışıkları kapattı. Ortalığı iyice karanlık bastı. Davut dışarıdaki kulübedeydi. O kadar uykum vardı ki… Korkudan kaç gecedir gözüme uyku girmedi. Gözlerim seğiriyordu artık. Hoca “Davut nöbette. Sen uyu; korkma.” dedi bana. “Zaten burayı bulamazlar. Bulsalar da ifritler buraya yanaşamaz dedi. Bu lafı unutmayın beyler; ileriki yazımda anlatacağım. Kısaca bahsetmek istiyorum ama…
  • Evinde kaldığımız hoca, daha sonradan duyduğuma göre; bahçesine alkarısının üç oğlunu gömmüş. Alkarısı insan tarafından yakalanınca; çocuklarını öldürüp, alkarısına yollarlarmış. Hoca yollamamış, oğullarını da evin üç köşesine gömmüş. “Cinler buraya isteseler de giremezler.” demişti. Bu olayla ilgili sonraki yazımda daha detaylı anlatacağım ama önce o gece yaşadığım bir tuhaflığı size söyleyeceğim. 
  • O gece evin camına bir karga kondu. Saatlerce içeriyi; bizi izledi. Önce rüya sandım. Sonra evinde kaldığımız hoca, kargaya bakır tas içinde okunmuş, ıslatılmış ekmekten yedirdi. Karga, hocanın elinden ekmeği yedikten sonra, sabah ezanından hemen önce uçarak uzaklaştı. Hocanın derinliği her saat farklı bir boyut kazanıyordu. Karga hocaya hizmet etmekteymiş. Ekmekleri aslında yemiyor, ebabil kuşu gibi ağzında evin uzaklarına taşıyormuş. Bu ekmekler cinlerden uzak durmak için evin bahçeni dışına gömülür.
  • Hoca, kargaya verdiği ekmekleri, cinler burada olduğumuzu anlarlarsa yanaşamasınlar diye gömdürmüş uzaklara. Sabah ezanı bizim için kurtuluş çanı gibiydi. Bir sonraki yatsı namazına kadar… Hoca bana “Sakın dışarı çıkma. İşemek için bile… Gerekirse ateşin içine işe.” dedi. “Sakın terleme ve çok sesli konuşma.” dedi. Hoca alkarısı alıp dışarı çıktı. Biz, bizim hoca ile evde kaldık. Sonra Davut’u çağırdı hoca ama Davut kapı eşiğinin ötesine geçemedi. Sebebini hiç öğrenemedim ama Davut içeri giremiyordu.
  • Hoca bir minder çekti kapı eşiğine. Beraber oturup konuştular. Ben camdan bakmaya başladım. İlk defa annem geldi o an aklıma. O kadar özledim ki “Öleceksem de bari bir kere göreyim de öyle öleyim!” diye yalvardım Allah’a. Neyse; Davut da bir süreliğine uzaklaştı. Sanırım etrafı kontrol etmek için. Hoca içeri geldiğinde ben ağlıyordum. Ağladığımın farkında bile değildim.
  • Hoca biraz bu işe bulaştığına pişmandı. Her halinden belliydi. Belki Davut’la beni teslim etmek için konuştular; bilmiyorum… O konuşmayı asla anlatmadı bana ama Davut çok pişmanmış. Kabileyi öğrenip özür dilemeye gitmek istemiş ama hoca “Yerimizi bulurlarsa hepimizi öldürürler.” diye yalvar yakar ikna etmiş Davut’u.
  • Akşamüstü Davut döndü. Davut’un anlattığına göre bizim kaçtığımız hocanın eski evini yakıp kül etmişler. Etrafta; köpek, eşek, at; ne varsa katletmişler. Her şeyi yakıp yıkmışlar. Cinler, arasında dava olan insanı bulamayınca oradaki hayvanları katledermiş. Yani cinler bizim o evde olmadığımızı biliyorlardı. Kaçtığımızı biliyorlardı. İfrit olduklarından peşimizi de bırakmayacakları için aslında pek de güvende değildik. 
  • Sıkıntılı bir gün sona erdi ve bir şekilde gece oldu. Alkarısı ile hoca geldiler. Ellerinde lavaş gibi ekmekler vardı. Peynir vs. bulmuşlar bir yerlerden. Önce onları yedik. Hoca namaza durunca aynı karga yine cama geldi. Bu sefer gözlerinden kan akıyordu. Sanki mübarek hayvan kan ağlıyordu. Hoca namazını bitirince sanki hemen namazı bitirdiğini anlayıp, ses çıkarmaya başladı. Hoca hemen camın kenarına koştu. Biz, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken “Işıkları kapatın!” dedi.
  • Hocaya “Hemen Davut’u çağırın.” dedi. Önce kapının eşiğinden; düğüm düğüm edilmiş bir halat çıkarıp, odanın içindeki tandır ocağında yanan ateşe attı. Alkarısına iyice tembih verip, zincirlerini çözdü. Davut bu sefer içeri hiç sıkıntı yaşamadan girdi. Sonra anladık ki hocanın evini düğümlü halat koruyormuş. Halatı yakarken bize camları kapattırdı. Sonra ateşe kuyruk yağı attı duman çıksın diye. Halat yanıp; dumanı duvarlara sinsin diye uğraşıyordu.
  • Neyse; Davut’u içerideki odada tuttuk. Halat dumanının sindiği odada biz oturuyorduk. Hoca önce oturup Yasin Suresi’ni okudu. Sonra 40’ar kere Felak ve Nasr surelerini okuduktan sonra “Bu gece ziyarete gelecekler.” dedi. “Sen burada kalacaksın.” dedi gözlerimin içine bakarak. Sonra beni buraya getiren hocaya dönüp “Hoca sen istersen git; alkarısı seni uzaklaştırsın.” dedi. “Çok vesveseli şeyler olacak, kalma istersen burada.” dedi. Hoca zaten günlerdir zor duruyor, bir çıkış yolu arıyordu ama beni şaşırtarak; kalmayı tercih etti.
  • Gece saat 11’i gördüğünde karga tekrar geldi. Ağzı hayvan pisliğine bulanmış, bir ayağı da kopmuştu. Hoca “Çok yakındalar; sessiz olun, Davut’u uyarın.” dedi. Davut, hemen kaldığımız gecekondudan bozma binanın çatısına çıktı. Alkarısı bizimle kaldı. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. İfrit cinle ilk karşılaştığım gecedeki gibi pis bir sis çökmeye başladı. Davut hemen aşağı inip “Yedi tane ters başlı koç geliyor.” dedi. Bu sefer Davut’u da içeri aldık.
  • Hoca perdenin gerisinden camdan dışarı bakarken, gayrıihtiyari ben de baktım. Evin yüz, yüzelli metre ilerisinde; çenelerinin altından boynuzlar çıkmış, gözleri mavi mavi parlayan, yedi adet koç benzeri hayvan gördüm. Yaklaşıyorlardı. Cin oldukları belli idi. Davut, “İfritlerin kabilesinin çok büyük olduğunu” söyledi. Her yerde bizi arıyorlarmış. O ara iyice sis çökünce; camdan bir metre önümüzü göremez olduk. Hoca “Islak ekmekleri geçtiler ise bu cinlere benim gücüm yetmez.” dedi.
  • Alkarısı huzursuzlanmaya başlamıştı. Oturduğu yerde titriyordu. Aramızda en sakinimiz Davut’tu.  Ondan hiçbir ses çıkmıyordu. Bizim hoca da camdan dışarı sessizce okuyup üflüyordu. Hoca Davut’a “Burada olduğumuzu anladılar mı?” diye sordu. O ara koçların sadece ikisinin gözleri seçiliyordu. Evin 20 metre kadar yakınına kadar geldiler. Davut “Diğerleri gittiyse burada olduğumuzu biliyorlar; kabileyi çağırmaya gitmişlerdir.” dedi. 
  • Hocam onlar gelmeden kaçalım. Şehre inelim.” dedim. “Dışarı çıktığımız an bizi çarparlar” diye tembihledikten sonra “Ev üzerine yıkılsa yine de terk etmeyeceksin! dedi. Hoca sukunetini koruyordu. Ters başlı koçlar 20 metre öteye geçememeye başladılar. O an alkarısı “Oğlum!” diye bir çığlık attı. Hoca hemen alkarısı yakaladı; sakinleştirmek için. Alkarısı dışarı çıkmaya çalışıyordu. Anladığımız kadarıyla cinler, alkarısının ölen oğullarının mezarlarını deşmeye çalışıyorlarmış.
  • Hoca, alkarısı zapt edemeyince; alkarısı kendini dışarı atıp, sisler içerisinde koçlara doğru koşmaya başladı. Sis yüzünden olan biteni göremiyorduk. Derinden; gırtlaklanan bir atın kişnemeye çalışması gibi bir ses ile alkarısının çığlıkları duyuluyordu. Hoca hemen kapıyı kilitledi. O an Davut da dışarı çıkmak istedi. Hocaya bir şeyler anlatıp çıktı alkarısının gittiği yöne doğru. Birkaç dakika sonra Davut döndü. Alkarısının başı ile vücudunu birbirinden ayırıp, kafasını alıp kaçmışlar. Davut elinde alkarısının cansız bedeniyle döndü. Bedenden kafa kısmı parçalanıp, koparılmış şekildeydi.
  • Ben zaten o ara kendimden geçmişim. Tam olarak ne olduğunu şu an hatırlayamıyorum ama kendime geldiğimde Davut, alkarısının bedenini gömmeye çalışıyordu. Saat 02:30 gibi kendime geldim. Davut gömme işlemini yarıda bırakıp içeri koştu. Hocaya bağırarak bir şeyler söyledi. Hoca “Geldiler hocam!” diye bağırdı. Hocalar ile Davut ne yapılacağını tartışıyorlardı Farsça. Bir anda evin üzerine taşlar yağmaya başladı. Duvarlara çarpan taşlar resmen parça parça evin dış cephesini kemiriyordu. Hatta cama isabet eden taşlar oldu.
  • Evin içinde ne varsa kırılıp dökülmeye başladı. Taş bulamayan ifritler, kafası koparılmış sıçan ve karga atmaya başladılar. Evinde kaldığımız hoca Davut’a “Kabileden bir sözcü çağır. Buyur edelim, konuşalım.” dedi. Davut kulakları yırtacak bir ses ile daha önce duymadığım bir dil ya da sesler bütünü ile ses çıkarmaya başladı. Sanki hayvanlara özel çıkarılan sesler gibi Davut ve diğer cinler bu sesler ile anlaşıyormuş. Yani onların dilleri buydu.
  • O ara taşlar kesildi. Davut bir süre sonra içeri dönüp, hocaya Farsça bir şeyler söyledi. “Alkarısının tohumlarını topraktan çıkarın, ekmekleri toplayın!” demişler. Sanırım cinler eve pek yaklaşamıyorlardı. Ama öyle yoğun taş yağdırıyorlardı ki eve; devam ederlerse evi başımıza yıkacaklardı. Fakat ifritlere güven olmaz diye, dışarı çıkıp dediklerini yapmak istemedik.
  • Az sonra taş yağmuru tekrar başladı. Evin her yerine taş fırlatıyorlardı. Davut tekrar aynı sesle bağırmaya başladı “Ekmekleri toplayıp bir cin alacağım. O kişi sınırı geçince ekmek ile kapatacağım.” dedi. Davut dışarı çıktı. Biz, cin gelince onunla ne konuşacağımızı düşünüyorduk. “5.000 koyun için anlaşalım.” dedi hoca. “En azından zaman kazanırız.” Evinde kaldığımız hoca “Anlaşmaya yanaşmayabilirler.” dedi. Biz tam tartışırken kapı çaldı.
  • Kapı açıldı. Beni içeri odaya aldılar. “Sen sakın çıkma. Gözükme.” dediler. İçerideki odada; divanın altına girdim. Nefes bile almayı bıraktım. Hayatımın en korku dolu anlarıydı. Sonra konuşmalar başladı. Kimin ne konuştuğunu anlamak mümkün değildi. İçeriden bir ağlama sesi duyuldu. Sonra hoca girdi benim odaya. Evdeki tüm Kuran ve dua yazılarını toplatmış; içerideki odaya taşıtmış. İfrit cinler çok rahatsız olur Kuran ve Arapça dualardan.
  • Hocanın yüzünün rengi bembeyazdı. Yıllardır cinlerle münasebeti olan adamın bile rengi atmıştı. “Hocam ne oluyor?” dedim. Adam yüzüme bile bakmadı. Sanki aklı çıkmıştı yerinden. “En azından Kuran kitapları yanımda. Belki yanaşamaz.” diye düşündüm. Fakat şunu söyleyeyim: İfrit cinler gayrımüslimdir. İslam inancı olmadığı için Kuran onları sadece rahatsız eder. Yani Kuran ve ayetler ile ilgili şeylerin olduğu yere girebilirler ama huzursuz olurlar. Her neyse hoca odadan çıkıp, kapıyı üzerime kilitledi.
  • Ben zaten kaskatı kesildim. Koskoca adam ne idrarını tutabiliyordu ne ağlamamayı başarabiliyordu. Hayatımın en kötü anıydı. Bir ara sesler yükseldi. Kapının öbür tarafında bağırış vardı ama bu Davut’un çıkardığı seslere benzeyen bir bağırıştı. Bir anda kapı açıldı! O an nutkum tutuldu. İki hoca da içeri girip hemen kapıyı kilitlediler. Orası filmin koptuğu andı zaten. Cinlerin kavgası başlamıştı. Davut ve ifrit cin kabilesinden gelen cin içeride kavga ediyordu.
  • Hocaların ikisi de odada “ya sabır ya hak” çekmeye başladılar. Evinde kaldığımız hoca belinden halatı çıkarıp okudukça düğüm atıyordu. Düğüm atıp kapının koluna sardı. Öteki hoca zaten nefes verdikçe okuyordu. Yer yerinden oynamaya başladı. Resmen zelzele oluyordu evin içinde. Cinler evi taş yağmuruna tutmaya başladılar. İçeride ifrit cin ile Davut kavga ediyordu. Hayatımda böyle bir an yaşamadım. Allah kimseye yaşatmasın. O çıkan seslerin, o hiddetin haddi hesabı yok.
  • İfrit cinin çıkardığı seslerdeki hiddet, nefret ve vesvese resmen insanı kaskatı kesiyordu. İçeride olan biteni göremesek de o sarsıntı, o duvarı döven taşlar ve Davut ile ifritin kavgasındaki çığlık ve feryat bize kalp krizinden de kötüsünü yaşattı. Hoca yanımda Allah‘a “Canımı al” diye yalvarıyordu. “Beni onların ellerine bırakma. Al canımı ya Hak.” diye ağlamaya başladı. Bu olay tam üç dakika sürdü. Sonra bir anda seslerin tamamı durdu. Taş atmayı kestiler. Ortalıkta olağanüstü bir sessizlik oldu. 
  • Tam o sessizlikte “La ilahe illallah” diye uzaktan gelen ezan sesini duyduk. Hayatımda hiçbir ezan bana bu huzuru yaşatamamıştı. Hocalar hemen içeri koştu. Ben yalnız kalmaktan korktuğum için peşlerinden gittim. İçerisi; hayvan ölüleri, kafası kopuk sıçanlar ve fındık fareleriyle dolmuştu. Davut ortalıkta yoktu. Kapı parçalanmıştı; ne cam kalmış ne de kapı. Ev yaşanmaz hale gelmişti. Hemen dışarı çıktık. Davut uzaktan geliyordu. O an ilk defa Davut’un yüzünün bir kısmını gördüm ve dehşete düştüm.
  • İfritler ezanı duyunca kaçmışlar. Ezan, sabah vaktinin habercisi. İfritler asla gündüzleri dışarı çıkmazlar. Onların gayb kapıları sabah ezanından sonra kapanır, akşam ezanıyla açılır. Davut’un karısını öldüreceklermiş. Peşlerinden koşmuş ama yetişememiş. Akşam ezanına kadar da beklemekten başka çaresi yokmuş. Artık sadece beni değil, hocaları da öldürüp yakacaklarını ve Davut’un bütün ailesini katledeceklerini söylemiş ifrit Davut’a.
  • Davut’un her yeri parçalanmıştı. “Akşam da gelecekler.” dedi. Yollara tuzak kurmuşlar “Etrafı terk edemeyiz.” dedi Davud. Zaten etraftaki tüm köylerdeki telefon hatları, elektrik tellerini parçalamışlar. Burada kısılı kalmıştık. Gece gelip bizi avlamalarını beklemekten başka çaremiz olmadığını bilmek, o korkuyla düşünmemizi engelliyordu. Önce hep birlikte dışarı çıktık. Kapının önünde alkarısının başsız bedeni vardı. Davut toprağa tam gömememiş; gelen taşlar paramparça etmiş bedenini. Biraz ötede ölü oğullarının cesetleri vardı. Bir tanesinin bacaklarını kemirmişler. Alkarısı ve soyundan gelenlerin cesetleri çürümez. Bin yıl toprak altında kalsa aynı şekilde çıkartırsınız.
  • Biraz Davut’tan bahsedeyim size. Davut’un yüzü kıllıydı. Keçi derisi gibi derisi vardı. Sık ama kısa; tüy gibi. Ağzı yine kuzu ağzı gibi, dişleri kurt gibi ama çok inceydi. Kulakları yoktu, burnu içeri doğru oyulmuş gibiydi. Boynuna doğru indikçe kıllar gidip yerine nasırla kaplanmış gibi duran çatlamış bir deri geliyordu. Gözleri simsiyahtı. Gözlerine baktığınızda zifiri karanlığa bakmış gibi hissedersiniz. Yüzünü tarif edebilecek ya da benzetebileceğim bir canlı yok. O yüzden şuna benziyor diyemem ama bir kere bakabildim daha bakamadım. 

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı – Bölüm 3

  • Amacımız Sırbistan’da şehir merkezine inmekti hava kararmadan. Davut’a suratını kapatacak bir şeyler bulduk. Ayaklarını vs. sararak vücudunda görünecek yer kalmayacak şekilde gizledik. Ama boyu o kadar uzundu ki her halükarda dikkat çekiyordu. Etrafımızda şehir yoktu. En yakın yerleşim merkezi 100 kişilik bir Türk köyü idi ki köyde elektrik bile yoktu. Gece hayatımızı kurtaran ezanı bile hoca minareden bağırarak okuyordu. Hoca “Bu köye girersek bizi gizlerler.” dedi. 
  • Şimdi burada gerçekleşen bir olayı anlatmadan önce size bir bilgi vereceğim. Bu bilgi sonrasında olayın tam olarak nasıl olduğunu anlayacaksınız. Daha önce dediğim gibi Kosova ve Sırbistan sınırında, zamanında milyonlarca insan katledildi. Bu yüzden buralarda aşırı derecede paranormal olaylar olduğu rapor edilir. İki ülke de NATO birliği hariç bu araziye asker yollamaz. Çünkü burada açıklanamayan birtakım olaylar olup, üzerleri kapatılmıştır.
  • Özellikle bizi evinde saklayan hoca ve ilerideki Türk köyündeki insanlar için; cinler, alkarıları, ermişlerin ruhları ile sürekli bağlantıda olmak normal bir şey. Onlar genelde Müslüman cinler ile zamanında alim ve ermiş olarak vefat eden hoca ve hacıların ruhları ile ve alkarıları ile iletişim halindedir. Hatta bazı evlerde cinler misafir olarak ağırlanır. Bizim hocanın evinde de alkarısı vardı, bildiğiniz üzere. Bu insanlar ifrit ve şeytan soyundan gelen cinlerle muhatap olmaz genelde.
  • Bir rivayete göre ifrit ya da şeytan soyundan gelen cin bir insana tecavüz eder. Kadın evinde banyo yapıp temizlenirken tecavüze uğrar. Birkaç dakika sonra kadının kocasının köy kahvesinde alev alev yanarak öldüğü anlatılır. Sabah ezanından önce gayb kapısından geçemeyen cinler Müslüman değilse, tutsak kaldı sanılarak kabileden dışarı atılır. Bir daha geri dönemezler. Bu cinler insanlara hastalık verir. Bir kısmı insan çarpar ya da içine girip kontrol eder. Onları rahatsız etmekten hoşlanır. Köyde bu tip olaylar olmasın diye köyün etrafında bir takım gömüler vs. vardır. Cinler bu yüzden tuzak kurmakta ustadır. Yolda yürürken her an bir aksilik yol açabilir ve ölümle sonuçlanacak yaralanmalara yol açabilir bu cin tuzakları.
  • Amacımız gece çökmeden köye inip yardım istemekti. Alkarısı hakkında da bazı bilgiler vermem gerekirse: Alkarıları insanlar gibidir bazı açılardan. Her biri birbirinden farklı olabilir. Tek bir alkarısı ele alıp genelleme yapılamaz. Alkarıları erkeklerle münasebete giremez. Doğalarında öyle bir şey yoktur. Lohusa kadınların yeni doğurduğu bebekleri çalıp, kendilerine tohum yaparlar. Yani yeni doğan bebekleri kaçırıp, bir şekilde gebe kalırlar. Bunu nasıl yaptıkları bilinmez.
  • Alkarıları erkek ya da kız doğurabilir. Erkekler genelde ölü doğar. Yaşayanları ise cinler avlar genelde. Bu yüzden erkekler hayvan kılığına girer. Sayıları o kadar azdır ki denk gelmek imkansız gibidir. Dişiler ise alkarısı olur. Elleri çok bereketlidir. Bir ekmek çıkacak hamura el sürdü mü on
  • ekmek çıkar. Bazı yörelerde gümüş çuvaldız ve iğne batırılarak yakalarlar ama bu boş bir yöntemdir; zira alkarısı enerjisi düşük bir varlıktır. Normal kadın kadar güçsüzdür. Bir erkek tarafından kolayca yakalanabilir. 
  • Cinler gibi özellikleri yoktur. Gaipte yaşamazlar. İnsanlar arasında yaşarlar ve sürekli insanlara görünürler. Görünmezlik özellikleri yoktur yani. Genel olarak çok çirkindirler. Alkarısı olduğunu anlamak zordur. İnsana benzer tıpatıp. Dişlerinin yapısından anlaşılır. Saçları koyu kırmızı, gözlerinin çoğu gözbebeksizdir. Yani bembeyaz. Yeni doğum yapan kadınlara musallat olur, evlatlarını çalarlar. Alkarısı bebeği 40 günlük olmadan çalar. Aksi takdirde onu tohum edemez kendine.
  • Bazıları kıskançlığından hamile kadınlara musallat olup bebek düşürtür. Alkarıları, cinler ile kan davalı gibidir. Birbirlerini asla sevmezler. Cinler, alkarısı ve soyundan gelenleri sorgusuz sualsiz öldürür. Genelde kafaları kopartılır. Kafa, kabileye götürülüp yakılır. Alkarıları çounlukla toplu halde yaşarlar. İnsan tarafından yakalanan, bir daha geri dönemez ve evlatları var ise öldürülüp alkarısının yakalandığı evin kapısına bırakılır. Bu saatten sonra alkarısı yakalayana köle gibi olur. Alkarısına yemek verdiğin sürece her işi yapar. Evinde kaldığımız hoca alkarısına temizlik, yemek vs. her şeyi yaptırıyordu.
  • Köye doğru yürümeye başladık. Davut bizden 200 metre kadar ötede yürüyordu. Cinlerin kurduğu tuzaklar var ise bizi uyaracaktı. Hocaların ikisi de yaşlıydı. Bense dermansız kalmıştım. Ezanı duyalı tam bir buçuk saat olmuştu ama ortalık hala zifiri karanlıktı. Biz bu olaya ancak köye yaklaşınca anlam verebildik. Tuzağa rastlamadan köye girdiğimizde, köydeki herkesin kaçmış olduğunu gördük. Ne hayvan kalmıştı ahırlarda ne insan.
  • Sonradan öğrendik ki köylüler olanları anlamış ve hoca minareye koşup var gücü ile ezan okumaya başlamış. İfrit cinler de sabah oluyor sanıp korkudan tuzak bile kuramadan kaçmışlar. O muhterem hocanın ani kararı ile ezanı bir buçuk saat önce okumasa biz çoktan ölmüştük. Köy, hayalet köy gibiydi. İnsanlar olacakları sezip kaçmıştı. 100 kişilik köyde canlı bir böcek bile kalmamıştı neredeyse.
  • Hoca minareye çıkıp bizim durumumuzu anlayıp ezanı önceden okuyup hayatımızı kurtarmıştı. Ama o an köyde bize yardım edebilecek bir Allah‘ın kulu bile yoktu. Olayın en ilgi çekici kısmı ise bu insanların bu kadar kısa sürede nereye kaçabileceğiydi. Tamamı cinlerle, alkarıları ile ermiş ruhları ile iç içe yaşayan yüz kişiyi korkutup kaçıran bu illetten kurtulmak için sürekli aklım Allah’a yalvarıyordu.
  • İfritler gece geldiklerinde; önce bizim bıraktığımız binaya bakıp sonra buraya geleceklerdi elbet. Onlara karşı koyma gibi bir şansımız yoktu. Hava daha yeni ağarıyordu. Gecekondudan dönüştürülen camiye girdik. Kapısı kilitli olmayan tek yer oydu. O an içimizi ferahlatacak bir şey oldu. Bizi kurtaran ezanı okuyan hoca olduğunu düşündüğümüz sakallı, uzun yeşil cübbeli bir muhterem zat camide namaza durmuştu. En azından birtakım sorulara cevap buluruz diye namazını bitirmesini bekledik.
  • O ara bizim hocalar da namaza durdular. Ben de hocalara katıldım. Davut dışarıda dururken biz hocalarla namaz kıldık. Biz namazı bitirdiğimizde ihtiyar adam hala namazdaydı. Çok uzun süre geçemedi ki “Allahu ekber kebira”yı okumaya başladı. Yaklaşık 11 tekrar yaptıktan sonra “Selamun aleyküm” diye sohbete girdi hoca. “Faezeh ile görüştünüz mü?” dedi ihtiyar bizim hocalara. Faezeh ifrit cinlerin kabilesinden bizim eve giren sözcüymüş. “Evet” dediler.
  • “Yüzünüzü gösterdiniz mi? dedi, bizimkiler yine “Evet” dedi. “Anlaşmaya yanaşmadılar mı?” dedi.  Bizimkiler “Anlaşmayı dinlemedi bile. Beni göstererek ‘Ya onu alırız ya hepinizi’ dedi.” dediler. Ben dayanamayarak “Hocam Allah razı olsun. Bizi kurtarmak için mi ezanı erken okudunuz?” dedim. “Ben okumadım.” dedi. “Ben köyün dört günlük misafiriyim. Size yardım eden hoca, köyün geri kalanı ile tepenin arkasına yürüdüler saklanmak için. Vazifem bitmeden bu köyü terk edemem.” Vazifesini sorunca “Allah bilir, kader yazar biz uyarız” dedi.
  • “Bu gece bu köyden iki ölü çıkacak. Ben onları yıkayıp gömeceğim. Benim görevim bu.” dedi. “Hocanın iki kişi ölecek; ben de yıkayıp gömeceğim” demesi ile bizim birbirimize bakmamız bir oldu. O an herkes kendi canının derdine düştü. Beni kurtarmak artık konu dışıydı. Asıl önemli olan kendini kurtarmaktı. İki hocanın da giriştikleri bu olaydan ne kadar pişman oldukları yüzlerinden okunuyordu.
  • Ben o gece beni öldüreceklerine emindim çünkü benim için geliyorlardı ve ben ölene kadar bitmeyecekti. Hocaya sorduk “Hocam bir yolu yordamı yok mu?” diye. Hoca yukarı bakıp “O yazdıysa biz bozamayız.” dedi. Bir ara çıkıp koşup kaçmayı düşündüm. Ama o insanların benim için yaptıklarından sonra bu düşünce, sadece düşünce olmaktan öteye gidemedi.
  • Hoca bizi bir eve soktu “Gusüllerinizi tazeleyin, abdestinizi alıp tövbe namazınızı kılın.” dedi. “Davut’u çağırın o da alsın abdestini.” dedi. Hoca uzun boylu ve uzun cübbeliydi. Yüzünde ifade yoktu; ne korku veriyor ne de huzur ve cesaret verebiliyordu. Sadece bilgi vermek için orada gibiydi. Davut köydeki hiçbir evin kapısına sığamadığı için hep beraber bahçede oturduk.
  • Davud cebinden 6 tane hurma çıkardı. Hurmalar yumruk büyüklüğündeydi. O kadar açtım ki bir ara yerdeki naneleri kopartıp yemiştim. Ama Davut’un verdiği hurmayı yiyemedim. Hurmanın üzeri Davut’un derisi gibi çatlaklaşmıştı. “Yanımda dursun; açlığa dayanamayınca yerim” diye cebime soktum.
  • Aradan birsüre geçince, hocanın bacağı kopan, kan ağlayan kargası gezmeye başladı etrafta. Bir süre kafamızın üzerinde turladıktan sonra yanımıza yanaştı. Belli ki Davut’tan çekiniyordu. Hoca el edince hemen kondu yanımıza. Sol kanadındaki tüyler yolunmuş, kanadının altına keskin bir şey ile yazı gibi bir şekil kazınmıştı. Ben görünce şekli şok oldum. Bu benim ilk ifritle karşılaştığım askeriyenin mutfağındaki yazılardan biri ile aynı idi.
  • Hoca bana, bunun şeytanı öven bir kelime olduğunu söyledi. Biz nasıl darda kalınca “Ya Rab” diyorsak karganın kanadında da “Ya iblis!” yazılıydı. Cinler kargayı yakalayıp tırnakları ile hayvana acı çektirerek yazmışlar. Gerçi hayvan diyemem. O an hoca bize bir şey itiraf etti. Bu karga,
  • kafası koparılan alkarısının hayatta kalan oğullarından birisiymiş. Alkarısını anlattığım kısımda dediğim gibi alkarısının oğlu hayvan kılığında gezer. 
  • Bu karga hoca için değil annesi için geliyormuş. Annesini katlettiklerinde oğlunu da yakalayıp işkence yaparlarken okunan ezan kurtarmış onu da. 
  • Öğle vakti gelirken cübbeli dede minareye çıkmaya başladı. Boş köye ezan okumak için hazırlanıyordu. Önce anlam veremedim. Zamanı gelince ezanı okudu. Nasıl bu kadar sakin olduğunu anlamak güç. Bu gece burada iki kişinin öleceğini nereden bildiğini asla anlayamadım. 
  • Hoca minareden inerken yanına yaklaşıp “Hocam kurban olayım! Günlerdir çekmediğim kalmadı.” diye sızlanıp durdum “Bir yolu yordamı yok mu?” diye ağladım. Gerçekten birkaç gün içinde o kadar kilo vermiştim ki vücudum allak bullak olmuştu. Ayakta duracak takatim yoktu. Cümle bile kurmakta zorluk çekiyordum. 
  • Bana “Sana ulaşamadıkları her gün yenileri ölecek.” dedi. “İfritin nefreti yavru kancık gibidir. Hızlı büyür. İfrit cinlerin nefreti ateş ile yoğrulmuştur. İfrit cinlerin kabileleri en sapkın cin kabilesidir. Şeytana tapıp, Allah’ı reddederler. Diğer tüm alemler ile husumetleri vardır. İnsan ırkını sevmezler. İnsan ırkına çaresiz hastalık, şifasız dert ve vesvese verirler. Alkarıları ve tohumlarını avlarlar. İfrit cinlerin kabilelerinde sapkınlık vardır. Kendi aralarında bile savaş halindedirler. İfrit cinler bizim dünyamızın Yahudileri gibidir; sürekli fitne fesat ile düşmanlık yayıp kaos ortamlarında büyürler. 
  • İfrit cinlerin en rahat ettikleri yerler pis ve hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar alçak alanlardır. Özellikle sıçanların kafalarını koparıp evlerine asarlar. Ölülerini asla gömmezler. İfrit cinler kendi ölülerini yiyebilir. İfrit kabilesinden biri bir insan tarafından rahatsız edilirse, tüm kabile onu düşman beller. İfritler kurbanlarını hemen öldürmez; ifrit cinin çarpması çok ağır olur. Kemikler birbiri ile kaynar, yüz ve surat şekilsiz bir hal alır. İnsan ucubeye döner. Sonra bu haldeki insanları kabilenin yaşadığı yerde orta yere atıp sürekli rahatsız ederler. Belki aylarca hatta yıllarca acı çektirirler.
  • İfrit cinlerin kabileleri çok büyüktür. Binlercesi birarada yaşar. İfrit cin seni çarpıp kabilenin yaşadığı yere götürdüğünde, iki omuz aranı üç günlük yol gibi hissedersin. Öyledir ki her hücren acıyı ayrı bir tadar. Her gün farklı bir cin tarafından rahatsız edilirsin. Ölmeyi dilesen de seni öldürmezler. Çarpılan insan vücudunu kontrol edip kaçamaz. Öyle ucube bir beden ile her gün cinlerin vesvesesine maruz kalırsın.” dedi. Hoca, ben ona yalvarırken namaza durdu. Kafasını son secdeye koyduğunda ikindi ezanına kadar kaldırmadı. 
  • Bu arada dışarı çıktığımda Davut ortalıkta yoktu. Köyün arkasında tepeler vardı. Davut cinlerin köyü basacağı yere doğru gidip nöbete durmuştu. Bir ara köyden kaçıp saklanmak istedik ama köy bizim için en güvenli yerdi. Hoca “Köyden ayrılan ifritin kucağına düşer.” dedi. Ne yapacağımızı ne edeceğimizi bilmiyorduk. Köyde yaklaşık 20 hane vardı. Tuvaletler, barakalar, ahırlar vs. işin içine katınca 35’e yakın içinde saklanacağımız yer vardı.
  • Hoca, ikindi ezanını okuduktan sonra yanımıza geldi. “Kargayı salın. Alkarısı bulup, saçlarını getirsin buraya.” dedi. Hoca kargayı saldı. Alkarısı saçını düğüm düğüm edip, köyün girişindeki ağaçlara asacaktık. Hoca Davut’a bir yer gösterip, buraya işemesini istedi. Benim koluma bir çizik atıp Davut’un işediği yere damlattı.
  • Çok zaman geçmeden karga ağzında bir tutam saç ile döndü. Cübbeli hoca karganın gözlerine bakıp “Hayvanı terk et! dedi. İçindeki alkarısının oğluna seslenmişti. Karga önce huysuzlanıp sonra uçarak uzaklaştı. Aradan bir dakika geçmedi ki 17 – 18 yaşlarında, sol tarafı felçli bir çocuk belirdi. (Alkarısının oğlu) Suratı orantısızdı. Bir gözü diğerinden büyük, ağzında dişleri yoktu. Sol tarafı felçti. 
  • Hoca beni yanına aldı. Diğer iki hocanın camide kalmasını istedi. Hocalar ikindiyi kıldıktan sonra okumaya başladılar. Cübbeli hoca, “Sabah ezanını duymadan yer bile yarılsa okumayı kesmeyin!” dedi. Alkarısının oğlu ile Davut’tan çatılara çıkmasını istedi. Alkarısının oğlunun boyu benden kısaydı. Felçli haline aldırmadan çok hızlı hareket ediyordu. Davut ise daha önce söylediğim gibi benden çok daha uzun ve iriydi.
  • Biz, hocayla caminin arkasındaki ahırın kapısına geldik. Hoca eline avuç avuç at pisliği alıp, benim diz kapaklarımdan aşağısına sürmeye başladı. Sonra yerden bir avuç toprak alıp toprağa bir şeyler söyleyip üfledikten sonra başımdan aşağı döktü. “Bu binanın etrafında yedi tur at ve öğreteceğim kelimeleri söyle.” dedi. Bu kelimeleri şu an bu yazıda söyleyemeyeceğim; yanlış telaffuz ile başınız derde girmesin diye.
  • Hocanın dediklerini yaptım. O ara hava kararmaya başladı. Korkudan başım dönmeye başlamıştı. Hocaya ne yapacağımızı sordum. “Yed-i Emin’i çağıracağız.” dedi. Yed-i Emin, sizin bu bildiğiniz hukuk vs. olaylarındaki yedi emin değil. Burada çağrılan varlık, zamanının en muhterem evliyasının adıymış. Yedi ermişler ona güvenilirliğinden dolayı “Emin” lakabı takmış. Yed-i Emin pek bilinen varlık değildir. Genelde erenlere yardım eder. Öldükten sonra dahi insanlara olan yardımı dolayısı ile Emin adı verilmiş.
  • Hocanın anlattığına göre bu ermiş, zamanının en muhterem evliyasıymış. Şu anki Türkiye sınırları içerisinde hiç yaşamamış. Hayatını şu an bizim sıkıntı çektiğimiz bölgeye yakın yerlerde, buralar Osmanlı toprağıyken geçirmiş. Öyle heybetliymiş ki yolda yürüdüğünde şeytan bile korkup yolunu değiştirirmiş. İnsanlar ifrit cinden nasıl korkar ise ifrit cin de Yed-i Emin hocadan öyle korkarmış görünce. Yed-i Emin hoca yerine; uzun uzun yazamamak için “Emin hoca” diyeceğim yazının bundan sonrasında.
  • Cübbeli hoca, Emin hocayı çağırmak için “İki kere gusül ve 7 rekat namazın ardından, benim dediklerimi tekrarlayacaksın.” dedi. Hoca “Sana yardım edeceği için sen çağıracaksın.” dedi. “Tamam.” dedim. Boş evlerin birinde bulduğum iki kazan su ile gusül alıp, 7 rekat nafile namazı kıldım. Arkasından cübbeli hocanın yanına gidip, dediklerini tekrarlardım. Hoca elime bir tespih verip bir cümleyi 777 kere tekrarlatacak şekilde 7 cümle söylettirdi.
  • Emin hoca ikindi ile akşam arası çağrılır. Emin hocayı yardım için değil akşam namazı için çağırmak gerekir. Usul budur. Hoca gelir; seninle akşam namazını kılar, yatsıya kadar sohbet edilip, Kuran okunur. Eğer hoca haline acır ise yanında kalır; yardım eder. Aksi halde yatsıyı kıldıktan sonra gider. Hocayı bizle akşam namazı kılsın diye, cübbeli hocanın tarifine göre çağırdık. Hocayı çağırırken, akşam namazına bir saatten az süre vardı. 
  • Bu arada Davut ve alkarısının oğlu da çıktıkları evlerin üzerinde namaza durmuşlardı. Beni korumak için başını derde sokan iki hoca da camide sürekli okuyorlardı. Biz köyün girişine gelip hocayı beklemeye başladık. Akşam ezanı okunmaya başlayana kadar gelmez ise bir daha gelmeyeceğini biliyordum. Bu yüzden umudumu yitirmeye başladım çünkü cübbeli hoca akşam ezanını okumak için teyemmüm abdesti almaya başlamıştı.
  • Hoca teyemmümü alırken benim gözüm bir anda Davut’a gitti. Davut çıktığı çatıda gözükmüyordu. Gözlerim Davut’u ararken cübbeli hoca bir anda avazı çıktığı kadar “Allahümme salli” duasını bağıra bağıra okumaya başladı. O an irkilip hocaya döndüğümde, donup kalmıştım!

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı – Final

  • Gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği o noktada; uzun, omuzları geniş, sakalı göbeğinin üstüne kadar gelen, elinde benim boyumu bile aşan asası ile yüzüne baktıkça bakılası mübarek bir insan geliyordu. Ne kadar uzun olduğunu yanıma gelene kadar fark edemedim. Önce korkmuştum, çünkü sadece silüeti gözüküyordu. Bir anda cübbeli hoca da bağırarak dua okuyunca ifrit cinlerin geldiğini sandım, fakat emin hoca yaklaştıkça o yüzünün nuru öyle etkilemişti ki beni, günlerdir içim ilk defa o kadar rahatlamıştı.
  • Aradan birkaç saniye geçti ki Davut’u Emin hocaya koşarken gördüm. O iri devasa Müslüman cin, Emin hocanın yanında neredeyse çelimsiz kalıyordu. Daha Emin hoca köye yaklaşmadan; Davut, hocanın ayaklarına kapandı. Bizim cübbeli hoca da koşmaya başlayınca ben ne yapacağımı şaşırdım. Hocanın arkasından gidip yetişmeye çalıştım. Emin hoca öylesine heybetliydi ki şeytanın bile onu görünce yolunu değiştirmesini anlayabiliyordum.
  • Yüzünden nur akıyordu. Cübbeli hoca ile Davut, resmen hocanın ayağına kapanma yarışına girmişlerdi. Hoca ikisini de doğrultmak için eğildiğinde hocanın ellerini öpmeye başladılar.  Ben de çok geçmeden onlara yetiştim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Emin hoca, cübbeeli hocaya “Ezanı oku, namazımızı geciktirmeyelim.” diyerek, benimle gözgöze gelmeksizin sanki ben orada yokmuşum gibi yanımdan geçti gitti.
  • Emin hoca hakkında kısa bir bilgi vereyim nasıl göründüğü ile ilgili: Ben Davut’un göğüs kısmına geliyorsam, Davut da hocanın omuzlarına anca geliyordu. Emin hoca; göbeksiz, sırtı dik, omuzları geniş, yüzü tertemiz bir hocaydı. Sakalları bembeyaz ve göbeğinin üstüne kadar iniyordu. Hoca yaşlı gözükmüyordu. 50’Ii yaşlarında gösteriyordu. Sakalları olmasa belki daha genç dururdu. Kaşları kalındı, alnının üzerinde yedi çizgi vardı. Kafasında yeşil bir sarık vardı. Üzerinde ise keçeden yapılmış, renkleri birbirine karışmış bir hırka vardı.
  • Hoca akşam ezanını okuduktan sonra; hocalar, ben, Davut ve alkarısının oğlu; hep beraber köyün girişinde namaza durduk. Emin hoca hırkasının içinden lavaş ekmeği çıkardı. Mübarek; böldükçe ekmeği, ekmek hiç azalmadı. Toplam yedi kişi karnını doyurdu o ekmekle. Önce biraz Kuran okundu. Ama ben gerilmeye başlamıştım. Çünkü gaybın kapılarının açılmasına dakikalar kalmıştı. İfritler saat 11 gibi basmışlardı önceki gece evi. Bu gece de aynı saatlerde gelirler diye düşündüm.
  • Ben bu düşünceler ile boğuşurken Emin hoca gür sesiyle “Hak bir çaresini bulur. Şeytanın soyundan gelen Şeytan gibi lanettir.” dedi. Hoca resmen aklımı okumuştu. Tam ben konuşacakken, alkarısının sahibi olan hoca konuşmaya başladı. Olayları benim yapabileceğimden daha düzgün bir üslup ile anlattı. Emin hoca bana dönüp “Sen mi onlara gittin onlar mı sana geldi?” diye sordu. Ben de askeriyedeki olayı anlattım. Emin hoca beni dinledikten sonra hiç yorum yapmadı. “Yatsıyı kaçırmayalım. Mümkün mertebe erken kılalım. Ziyarete geldiklerinde kılamayız.” dedi.
  • O an Emin hocanın gece yanımızda kalacağını anlamıştım. Yatsıyı da kıldık. Gece ayazı üzerimize inince, hocalar camiye geçti ve okumaya devam ettiler. Cübbeli hoca beni ahırın oraya yolladı. Fakat bu sefer Emin hoca, Davut ile alkarısının oğlunu yanına alıp, ileri doğru yürümeye başladı. Ben hemen cübbeli hocanın yanına koştum ne olduğunu anlamak için. Bizi yalnız bıraktıklarını, beni cinlere teslim edeceklerini zannetim. Meğer Emin hoca, sis çöktüğünü görüp, ifritlerin geldiğini anlamış. Onlar köye varmadan karşılaşmak istemiş. Ama “Karşılaşınca ne yapacağını kendi bilir.” dedi cübbeli hoca.
  • Bana ahıra girmemi söyledi. Ahırın kapıları hocanın okuyup düğümlediği halatlar ile bağlanmıştı. (Alkarasının sahibi olan hoca) Ahırın oradan izliyordum olanları. Daha önce ifrit cin görmemiştim. Evi bastıklarında camları olmayan odaya saklandığımdan; onları görme imkanım olmamıştı. Ama ahırın içinden her şey görünüyordu. Emin hoca sisin içinde kayboldu. Köyün girişine 250 metre kala sis durdu ama ötesi gözükmüyordu.
  • Aradan çok geçmeden Emin hocanın sesini duymaya başladık. Öyle gür sesi vardı ki çok net duyuluyordu. Hoca bağırarak Felak ve Nas surelerini okuyordu. Davut ile Faezeh kavga ederken çıkan sesleri duymaya başladık. Emin hocanın sesi ifritlerin çığlıklarını bastırsa da o sesin verdiği kasvetli hava bana resmen acı veriyordu. Çığlıklar yavaş yavaş uzaklaşır gibi derinleşe derinleşe azalmaya başladı. Bir süre sonra sesler kesilince sis de dağıldı.
  • Emin hoca, Davut ve alkarısının oğlu ile geri yürüyordu. O an bir rahatlama geldi bana. Emin hoca cinlerle savaşıp yendi diye düşünürken bir anda köyün arka tarafında bir patırtı koptu. Hocaların okudukları yere taş yağmaya başladı. Resmen gökten taş yağıyordu. Alkarısının sahibi olan hoca kendini dışarı atarken, diğer hoca (Davut’un sahibi olan ilk hoca) içeride kalmıştı. Cinler önce kaçıp, köyün arkasından dolanıp, köyü basmışlardı. Ben hemen ahırda görünmeyecek şekilde saklanıp, saman çuvallarının altına girdim.
  • Cübbeli hoca köyün en yüksek binasının tepesine çıkıp, “Allahu ekber kebira”yı okumaya başladı. O an Emin hoca taşların yağdığı yerin önüne geçerek kendini siper etti. Taşlar Emin hocaya doğru geliyor ama hocaya çarpmadan yere düşüyordu. Taşlar bile Emin hocadan çekinip ona zarar vermekten korkar gibi ya yön değiştiriyor ya da hemen önüne düşüyordu. Yüzlerce taşa kendini siper etti ama hiçbir taş ona çarpmadı.
  • Bu sefer cübbeli hocanın oraya da taş atmaya başladılar. Emin hoca kendini iki yere birden siper edemediği için alkarısının oğlu ile Davut’a “Koşun! Siper yapın!” dedi. “Bu köyde bu gece Kuran sesi işitilmez ise hepimizi çarpacaklar.” dedi ve hemen Felak ve Nas surelerine başladı. Hocalardan dışarı kaçabilen, bir köşede okurken cübbeli hoca en yüksek çatıda “Allahu ekber kebira okuyor, Emin hoca ise Felak ve Nas surelerini okuyordu.
  • Ortalığa sis çökmeye başladı. O an en korktuğumuz andı. Eğer sis çökerse cinler bizlere görünmeden hareket edebilirdi. En azından ben göremezdim. Tam o korku ile kafamı kaldırıp bakmışken, Emin hoca iki elini kulaklarının arkasına götürüp “Allahu ekber diye en gür sesi ile bağırdı. Hayatımda böyle bir bağırışı, böyle bir gür sesi ilk defa duymuştum. Kulakları yırtan o ses sanki Emin hocanın son anına kadar sakladığı bir şeydi.
  • Hocanın ağzından çıkan nefes, tüm sisi dağıttı. Taş yağmuru durdu. Hoca bir adım ileri atıp bir “Allahu ekber” daha dedi. Sis kalktığında, tam hocanın 100 belki 150 metre ötesinde, hayatımda
  • bir daha görmemek için günde saatlerce dua ettiğim varlıklar vardı. Hem de binlercesi. Hoca her “Allahu ekber” dediğinde elleri ile yüzlerini kapatıyorlardı. Kaskatı kesildim. Ayakları toynak şeklinde, bedenleri çıplak ve tüylü, kemiklerinin bazıları dışarıda, kanbur, elleri diz kapaklarına kadar uzun, boyunları şekilsiz ve uzun.
  • Kafaları koç kafası gibi dört boynuzlu, göz çukurlarının içi boş, uzun kulakları kuzu kulağına benzeyen, saçları olmayan, ucubelerin en çirkini varlıkları gördüm. Hatırlamamak için uzun zamandır gördüğüm tedavi dolayısı ile şimdi daha fazla detaya girmek istemiyorum. Hoca “Allahu ekber” çekerek üzerilerine yürümeye başladı. Hoca yedinci adımı atınca durdu. Farsça bir şeyler söylemeye başladıktan sonra, yerden eline aldığı ucu sivri bir kaya parçası ile bileğini kesip kanını akıtarak köyün etrafında hızlıca dolaştı.
  • Resmen ifrit cinlerin topluluğuna karşı tehdit edercesine konuşuyor bizleri korumaya çalışıyordu. Cinler o yere dökülen kana yaklaşamadılar bile. Bir süre sonra aralarından birinin yanaştığını gördük. Emin hoca öne çıkınca ifrit cin uzaktan bir şeyler söyledi. Sonra kabilesine döndüğünde hepsinin uzaklaştığını gördük. Cübbeli hocanın yanına gittim. Davut ortalıkta yoktu. Alkarısının oğlu ve cübbeli hoca Davut’un taş atanların olduğu yöne doğru koştuğunu söylediler.
  • Davut’u aramaya çıkamadık çünkü kan ile çizilen yeri sabah ezanından önce geçemezdik. O arada öteki hoca (Alkarısının sahibi hoca) camiden, beni ilk önce evine davet eden hocanın (Davut’un sahibi olan hoca) cansız bedenini çıkarıyordu. Hoca kafasına aldığı bir darbe ile yere yığılmış, diğer taşlar vücudunu paramparça etmişti. Bizi parçalayan asıl görüntü ise hocanın bedenini Kuran‘a siper etmiş olmasıydı. Saatlerce ağladım.
  • Cübbeli hoca sabah ezanına kadar, ölen hocanın bedenini yıkadı ve gömdük. Sabah ezanından hemen sonra Davud’u aramak için ilerledik. Cinler Davut’u katletmişlerdi ama o kısmı anlatamayacağım. Cesaret bulduğum bir zaman olursa o görüntüyü size anlatacağım. Cübbeli hocanın dediği gibi iki ölü çıktı o geceden: Davut ve beni ilk kollayan hoca. Bu görüntüden sonra kendimi sorguladım. Eğer ölen ben olsaydım belki onlar yaşıyor olurdu.
  • Emin hocaya gidip ağlayarak düşüncelerimi anlattım. İntihar edersem olayların bitip bitmeyeceğini sordum. Hoca dün gece cinlerden birinin yaklaşıp, hocaya “Kan borcunuzu ödediniz. Yarın diyet için geleceğiz” dediğini söyledi. “Cinler can almaya değil mal almaya gelecekler. Bu köyü onlara bırakacağız, yağmalayıp gidecekler.” dedi. Bunun ne demek olduğunu sorunca; cübbeli hoca “Askeriye alanına geri dönebilirsin. Senle işleri kalmadı, mallarını alıp gidecekler.” dedi.
  • İfritler kan borcunu aldıktan sonra diyet için gelirler. Alamazlarsa ya da vermezsen çalarlar.” dedi. O an hocaya “Diyet söz konusu değilse, bir ifrit cinin hırsızlık yapıp yapmayacağını” sorduğumda, verdiği cevap “Hayır.” oldu. O an çok büyük bir boşluğa düşmüştüm. Çünkü ifrit cin askeriyeye diyet borcunu almak için geliyordu. Daha sonradan öğrendiğime göre; ifrit cinler içeri taş yağdırırken uyandırmaya çalıştığım nöbet tutan asker, aslında uyumuyormuş.
  • O askerin sebebini bilmediğim bir nedenden dolayı bir ifrit cin ile husumeti olmuş ve hayatta kalan hoca ona yardım edip, ifrit cinle 5.000 koyuna anlaşmış. Zaten yazımda söylediğim 5.000 koyun ile anlaşma olayı, nöbette uyuyor numarası yapan askere aitmiş. Bu askerin, son saldırıda hayatını kaybeden hocayı öneren asker olduğunu sonradan hatırladım.
  • Bu asker, 5.000 koyunu ödeyemeyince ifritler askeriyeye dadanmış. Bu zaten olayı bildiği için ve olaya müdahale edip başına bela almamak için o gece uyuyor numarası yapmış. Olaylardan sonra, yemekhanede ortaya çıkan yazıları ilk o görmüştü ve “Ben bunu okuyamam.” deyip hocayı çağırmıştı. Ben gece yüzünü göremediğim için o an o askeri teşhis edememiştim. Aslında her şeyin farkındaymış ama olaya bulaşmamak için bilmiyor numarası yapıp, ifritlerin hırsızlığına göz yumuyormuş.
  • Cübbeli hocanın zaten erenlerden olduğunu herkes anlamıştır; söylememe gerek yok. Emin hoca geldiği yönde geri gitti. Gitmeden önce helallik aldık verdik, namaz kıldık. Cübbeli hoca “Beni burada bırakın.” diyerek, bizi gönderdi. Sırbistan’dan evine sığındığımız hoca, ben ve alkarısının oğlu Kosova sınırından geçtik ve askeriyeye geldik. Komutan zaten beni görünce şeytan görmüşe dönmüştü. O gün aynaya ilk kez baktığımda kendimi tanıyamadım. Hala tanıyamıyorum.
  • Hoca, olanları komutana anlattıktan sonra alkarısının oğlu ile askeriyeden çıktı. Ben olanları komutana anlatıp, nöbetçi asker durumundan bahsettim. Nöbetçi askerin ben askeriyeyi terk ettikten sonra; gece, nöbet yerinde, bilinmeyen bir yangından dolayı yanarak öldüğünü söylediler. Cesedi Türkiye’ye gönderilmek üzere temizlenirken nasıl olduğu hala bilinmeyen bir şekilde kaybedilmiş ya da benim inandığım şekilde çalınmış.
  • Ben nöbetçi askerin olayını daha sonra araştırdıkça buldum. Yaklaşık bir buçuk senemi aldı her şeyin onun yüzünden başladığını anlamam. Komutanın ayarladığı gibi bir iki gün sonra uçak ile Türkiye’ye döndüm. Kosova ve Sırbistan’dan kimseyle bağlantım kalmadı, kimseyle görüşmedim. Görüşmek de hatırlamak da istemiyorum. Yapılan muayeneler sonunda erken tezkere verdiler zaten.
  • İlk dokuz ay uyku problemleri çektim. Ailem perişan oldu. Hiçbir işte çalışamıyorum. Psikolojik destek görsem de nafile. Yaşamayan bilemez; bilmeyen yardımcı olamaz. Sonuçta döndüğümden beri hiçbir normal dışı aktivite yaşamadım. Sanki o ara başka bir boyutta yaşamışım da geri dönmüşüm gibi. Hayat çok garip; insanlar etraflarında ve dünyada neler olduğundan bihaber yaşıyorlar…
Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi – İlk Kurban

Ergenliğe yeni girmiş bir bireyin babasıyla ilk kez kurban kesimine gitmesini anlatan ancak sonu büyük bir sürprizle biten bir korku bilim kurgu hikayesi

Published

on

By

Ergenliğe yeni girmiş bir bireyin babasıyla ilk defa kurban kesimine gitmesini anlatan ancak sonu büyük bir sürprizle biten bir korku bilim kurgu hikayesi…

Korku Hikayeleri – Heyecanla yatağından kalktı. Bugün bayramdı. Kıyafetleri akşamdan hazırlanmış, özenle yatağının başucuna yerleştirilmişti. Sevinçle bayrama özel hazırlanmış yepyeni kıyafetlerine baktı. Neşe içinde koşarak banyoya gitti. Şanslı günündeydi! Banyo boştu. Sıradan günlerde ne zaman sabah banyosu için kapının önüne gelse kilitli bulurdu.

Ablası, okula gitmesi gerektiği için hep erkenden kalkıp, banyoyu işgal ederdi. Bitişiğindeki odada kalan ablasıyla aynı banyoyu paylaşmak işkenceydi. Ablası, ergenliğe yeni girmiş bir genç kız olarak, okuldaki oğlanlara güzel görünmek için olacak ya da rakibelerinden daha havalı görünmek için; oldukça uzun zamanlar geçirirdi banyoda. Eskiden böyle değildi ama. Ergenliğin; büyümekle, yetişkin olmakla ilgili bir safha olduğunu biliyordu da ergenlikte ablasını bu kadar çekilmez yapanın ne olduğundan emin olamamıştı bi’ türlü. Kendisi ergenliğe girdiğinde böyle olmayacaktı. Buna emindi.

Hem ilk defa babasının kendisini kurban kesmeye götüreceği bir bayram sabahına uyanmanın hem de banyoyu boş bulmanın sevinciyle; çabucak çişini yapıp, dişlerini fırçaladı. Başka zaman olsa bunun keyfini çıkarmak, biraz da ablasının, dolu mesaneyle kendisine yaşattıklarını ona yaşatmak için işini uzattıkça uzatmak isteyebilirdi. Ama bugün değil… Bugün babası onu, ilk defa olarak kurban kesmeye götürecekti. Bu; artık büyüyüp, gerçek bir erkek sayıldığına dair ilk işaretti. Babası bu sene, sadece kesimi izleyebilmesi için yanında götürecekti onu. Ama seneye… Seneye; derslerine iyi çalışıp, ödevlerine gereken özeni gösterir ve evdeki bütün sorumluluklarını yerine getirirse belki bir tane de kendisinin kesmesine izin verebileceğini söylemişti. İşte o zaman tam bir erkek sayılacaktı. Gerçek erkek! Bunun için sabırsızlanıyordu.

Banyonun kapısı sabırsızca tekmelenmeye başladığında, ablasının da uyanmış olduğunu anladı. Kapıyı hızla açarak çıktı ve yatağının başucunda kendisini bekleyen bayram kıyafetlerini, alelacele ama yine de büyük bir özenle giymek için koşar adım odasının yolunu tuttu. Giyinmeyi bitirir bitirmezse geniş evlerinin giriş katındaki büyük salona doğru koşturdu. Ebeveynleri de uyanmış, hazırlıklarını çoktan bitirmişlerdi hatta. Normal günlerden birinde olsalardı eğer güne, neşeli ama daha çok da telaşlı bir kahvaltıyla başlayacakları geniş mutfak masasının etrafında buluşurlardı. Ama bugün bayramdı ve bu bayramda; kurban sahiplerinin, kurban etiyle açacakları bir oruç tutmaları adettendi. 

Babası “Seni bu kadar erken hem de kendiliğinden uyanmış olarak görmek gerçekten de ender rastlanan bir durum. Bugün gerçekten de olağanüstü bir gün olmalı” diyerek, şakacıktan takıldı biricik oğluna. Ama o kadar heyecanlıydı ki babasının bu sözlerini ya gerçekten duymadı ya da duymazlıktan gelmeyi yeğleyerek doğruca sadede geldi. Zira babasının sözleri, bir espri olarak dahi pek parlak sayılmazdı. Doğrudan bir cevabı hak etmiyordu. “Ne zaman gidiyoruz baba? Beni de götüreceksin değil mi? Bak söz vermiştin! Unutmadın değil mi?” Oğlunun bu çocukluk heyecanını oldukça sevimli bulan babası “Ağzımızdan çıktıysa söz vermişiz demektir. Hazır mısın bakalım?” diyerek çocuğu yanıtladı. Babası da en az oğlu kadar heyecanlı görünüyordu. Yine ablasını her zaman olduğu gibi beklemeleri gereken zamandan daha uzun bir süre bekledikten sonra; ailece evden çıktılar.

Kesim mahalli, evden çok uzak olmadığı için herhangi bir araca binmek yerine yürüyerek gitmeyi tercih ettiler. Kurban bayramlarında; halkın, bu kutsal etkinliği kolayca gerçekleştirebilmesi için hemen her yerleşim biriminin yakınlarına geçici kesimhaneler kurulurdu. Üç gün boyunca aralıksız hizmet verecekleri festival sona erdiğinde kaldırılır, ilgili alanlar, öncesinde hangi işlev için kullanılıyorduysalar, o işleve geri dönerlerdi. Kurbanları bu modern kesimhanelerde boğazlamak, yasal olarak mecburi değildi ama seçkin aileler tarafından çoğunlukla tercih edilen yöntemdi. Daha az medeni ya da sonradan görme olanlar, evlerinin bahçesinde yahut yol kenarlarında kesmeyi tercih edebiliyorlardı. 

Şükür; kendi ailesi, birden çok kurban kesebilecek olduğu kadar kestikleri kurbanları komşular görsün diye yol kenarlarında boğazlamayacak kadar da zengin ve medeni idi. Kurban kesim alanına doğru acelesiz yürüyüşleri devam ederken tam yeri ve zamanının geldiğini düşünerek, bir süredir kafasını kurcalayan bir meseleyi sormak üzere babasına seslendi: “Baba! Yeni komşularımız dinsiz mi?” “Önce bu fikre ner’den kapıldığını sorabilir miyim?” “Çocukları benimle aynı sınıfta, yan sıramda oturuyor. Aynı zamanda komşumuz da olduğu için ders sonrasında tanışmak, arkadaş olmak için yanına gittim.” “Eee? Anlaşabildiniz mi bari? İyi bi’ çocuk mu?”

“Sanırım öyle. Genelde sessiz. Pek arkadaş edinemiyor ya da daha doğrusu arkadaş edinmeyi pek sevmiyor gibi. Ders aralarında diğerlerine katılmak yerine; tek başına kitap okumayı tercih ediyor…” “Bence bu iyi bir şey… Peki komşularımızın dinsiz olduğunu sana düşündüren nedir?” “Kitap okuması değil tabii ki. Onunla sohbet ederken konuşacak konu bulmak zor. Soru sorduğunda; kısa cümlelerle cevap veriyor çoğunlukla. Ben de konu açmak için bu sene kaç tane kurban keseceklerini sordum. Kesmeyeceklerini çünkü bunun barbarca olduğuna inandıklarını söyledi. Gerçekten de öyle mi baba?” 

Korku Hikayeleri – Babası cevap vermeden önce düşüncelerini toparlamak maksadıyla kısa bir süre duraksadı. Hassas bir konuydu. Kendileri dindar bir aile sayılırlardı ama yobaz, koyu softa da değillerdi. Ayrıca konu salt dini bir mesele değildi. Kurbanın, bulundukları toplumda dini olduğu kadar, toplumsal statü göstergesi olarak da büyük önemi vardı. Bir bayramda Tanrı‘ya ne kadar çok kurban adayabilirsen o kadar zenginsin demekti. Ayrıca o kadar da dindar sayılırdın ki toplumda dindarlık, neredeyse zengin olmak kadar itibar getiren bir sıfattı. Bazı marjinal gruplar, her ne kadar bu kurban olayına karşı çıkıyor olsalar da onların bir önemi yoktu.  Bi’ kere onların hepsi dinsizdi. Dinsiz olmaları, her ne kadar yasalar veya toplum nezdinde suç sayılmasa da itibarlarını artırmadığı da bir gerçekti. 

Ayrıca bu konudaki tezlerinin hepsi de saçmaydı. Çünkü “Kendisine olan sevgilerini kanıtlamaları için kullarından fedakarlık bekleyen ve bunun için de başka canlıların boğazlanmasını emreden bir tanrı, asıl fedakarlığı yapanın kurban kesenler değil de kurbanlıklar olduğunu fark edecek kadar zeki olmalıydı” şeklinde düşünmeleri mantıksızdı. Hem şu da gayet açıktı ki tanrı onları kendi suretinde ve kendisi gibi güçlü yaratmış ve evrendeki her şeyi onlara hizmet etmek için var etmişti. Tanrıyı bizzat gören kimse olmadığı için başkalarını da kendi suretinde yaratıp yaratmadığı konusu binyıllardır ilahiyatçılar arasında tartışma konusu olagelse de bütün ilahiyatçılar, evrenin ve içindeki her şeyin onlara hizmet etmek için var edildiği konusunda hemfikirdiler. 

Zaten bütün canlılarda onlara hizmet etmekle ilgili var olan içgüdünün mevcudiyeti de bu tezi “kepkesin” bir kesinlikle kanıtlıyordu. Ama çocuklarının açık fikirli ve başkalarının inançlarına saygılı, modern bireyler olarak yetişmesini istediği için bütün bunları; oğluna, düşündüğü açıklıkla anlatmamaya karar verdi. Bunun yerine: “Böyle düşündükleri için onları suçlayamazsın. Dinsiz olduklarını iddia etmekse fazla ileri gitmek olur. Ama şurası kesin ki bizler,  nihayetinde etçil yaratıklarız. Yaşamak için bunu yapmaya mecburuz. Dinimiz, bizden zaten yapmamız gerekmeyen bir şeyi istemiyor” dedi. Bu; oğlunun sorusunun tam karşılığı değildi ancak şimdilik idare eder görünüyordu. Sonuçta oğlu daha fazla üstelememiş ve dikkati çoktan başka şeylere kaymıştı bile. Zaten zamane gençlerinin en büyük problemi de buydu. Hiçbir şeye uzun süre odaklanamıyorlardı. Hep şu bilgisayar oyunları yüzünden…

Ailecek çıktıkları evin kapısından itibaren taptaze bir kan ve dışkı kokusu onlara eşlik etmeye başlamıştı. Ve dört bir yandan gelen; kurbanlıkların sevinç dolu çığlıkları. Görgüsüz diğer yan komşuları, kurbanlarını bu yıl da garajda kesmeye karar vermişti belli ki. Garaj kapısının altından oluk oluk kanın yola akışından belliydi. Neyse ki bu sene, en azından; geçen sene olduğu gibi; küçük yaştaki çocukların bu manzarayı görmeleriyle sonuçlanabilecek şekilde, bahçede kesmeye yeltenmemişlerdi. Doğrusu çok uygunsuz bir davranıştı bu. Ama yine de kurban karşıtı diğer kapı komşularının “yapmadığı” şey kadar kötü değildi. Sanki kendileri ot yiyorlardı. Bu ne ikiyüzlü bir kibirlilikti…

On dakika sonra, oturdukları semt için tahsis edilmiş kesim alanına vardılar. Oğlanın gözleri hayretle büyüdü. Demek böyle bir yerdi! Bu kadar geniş bir alana yayılmış olmasını beklemiyordu doğrusu. Aynı anda bu kadar çok insanı da daha önce hiç bir arada görmemişti. Kesilmek için sırasını bekleyen binlerce insan… Aslında onlardan birini yemek masası dışında, canlı ya da tek parça olarak gördüğünü de hatırlamıyordu.

Nasıl olduklarını elbette biliyordu. Okulda; tarih dersinde onlarla ilgili çok şey öğrenmişlerdi. Kafesler arkasında; her cinsten, her boydan, her renkten; kesilmeyi bekleyen binlerce kurbanlık insan vardı. İnsan satıcıları, her sene Dünya’nın dört bir yanından topladıkları yahut bu iş için yetiştirdikleri insanları, kurban pazarlarına naklederek, sene boyunca verdikleri emeğin karşılığını iki üç günde alıyorlardı. 

Çokları, bütün insanların birbirine benzediğini düşünse de o öyle olmadığını görüyordu. Bir kere hepsi aynı renkte değillerdi. Siyah olanları, beyaz olanları, rengi sarı veya kızıla çalanları… Ayrıca cinslerine göre lezzetlerinin de gayet farklı olabileceğini biliyordu. Mesela siyah olanları, diğerlerine nazaran daha az yağlı oluyordu genellikle.

Çoğunlukla gezegenin Kuzey bölgelerinde yetişen beyaz olanları ise daha yağlıydı. Yumuşak olmalarına karşın, siyah olanlar kadar besleyici sayılmıyorlardı diyet uzmanlarınca. Besi insanları da aynı şekilde daha yağlı ve ağır olmalarına karşın, doğal ortamlarından yakalanıp getirilenler kadar lezzetli olamıyorlardı. Artık çok az sayıda kalan, doğal ortamlarından yakalanıp getirilen insanlar, diğerlerine göre daha hareketli ve vahşi oluyorlardı. Onlar daha pahalıydı ayrıca. Ama çoğu kere lezzetleri buna değiyordu.

Korku Hikayeleri – Kafesler arkasında kesim sırasını bekleyen insanların, aslında hangisinin besi, hangisinin doğal olduğunu anlamak da pek zor değildi. Daha uysal olan besiler, çevrelerinde olan bitenlere neredeyse tamamen kayıtsızdılar. İçinde bulundukları kafeslerde; bir yükleme boşaltma kapısı, bir de doğrudan kesim yerine açılan ve yine metal parmaklıklarla kaplı dar birer koridor bulunuyordu genelde.

Sırası gelen insan, kesim alanına alınıyor, tasma ve bilekliklerinin ucunda bulunan zincirler, yerdeki aksama bağlandıktan sonra; makineler marifetiyle; zincirleri yere doğru çekilerek, yatar pozisyonda sabitleniyorlardı. Sadece bir ayakları serbest bırakılan insanlar, yüzleri yana veya yukarı gelecek biçimde yatırılıp, boğazları yarılıyordu. Ancak kafaları hemen koparılıp bedenleriyle ilişkisi kesilmiyordu. Omurilik bağının ölene kadar kopmaması ve beyinlerinin, bütün sinir sinyallerini ölene kadar vücuda gönderebilmesinin sağlanması önemliydi. Çünkü bu esnada salgılanan adrenalinin, eti daha lezzetli yaptığı bilinen bir gerçekti. 

Her ne kadar protest gruplar, bunun barbarca olduğunu savunsalar da rahipler, bu esnada Tanrı‘ya kurban edildiğinin bilincinde olan maktullerin; acı hissetmediği, Tanrı‘nın onlara bu şekilde bir lütufta bulunduğu ve ancak bu şekilde; sadece tanrıya adanan kurbanlıkların alındığı, hayvanlar cennetine gidebilme şansına sahip olabildikleri gerekçesiyle, asıl; onları başka türlü kurban etmenin insafsızlık olduğu konusunda oldukça ısrarcıydılar. Sonuçta merhametli müminler olarak kimsenin cennete girme şansını elinden almak istemezlerdi.

Bu şekilde kesilen insanların tamamen ölmeleri uzun sürebildiğinden dolayı, kesim işlemini hızlandırmak amacıyla; boğazı kesilen insanlar, hemen; baldırlarından geçirilen kancalarla baş aşağı olarak askıya alınır, böylece kanlarının vücutlarından boşalması ve ölmeleri hızlandırılırdı. Çoğu insan, acıdan dolayı tamamen kasıldığı için bu esnada pek çırpınmazdı. Bu yüzden öldü kabul edilip, hemen deri soyulması işlemine geçildiği de olurdu. Derinin canlıyken soyulmasını din adamları pek tasvip etmeseler de söz konusu işlem lezzet açısından elzemdi.

Bütün bu süreçleri metal parmaklıklar arkasından izleyen besi insanlarının çoğu, sanki biraz sonra ölmeyeceklermiş gibi yemek yemeye veya çevrelerindeki dişilere kur yapmaya hatta çiftleşmeye devam ederlerdi. Hepsi çırılçıplak oldukları için bunu anlamak zor değildi. “Bunu niye yapıyorlar?” diye babasına sorma gereği hissetti. Babası, yüzünde hafiften gururlu bir ifadeyle: “Çünkü ilkeller. Eğer bazı marjinal bilim adamlarının iddia ettiği gibi yeterince zeki yaratıklar olsalardı; bizim gibi makineler yoluyla çoğalabilirlerdi. Bilindiği kadarıyla; bizler Ana Gezegen’den ayrılmadan önce bile bu şekilde çoğalıyorduk ki bunun neredeyse beş yüz bin yıl önce olduğunu göz önüne alırsak onların bize kıyasla ne kadar geride olduklarını anlarsın.”

İleride ani bir gürültü ve hareketlenme olunca, konuşmaları yarım kaldı. Kurbanlıklardan biri, biraz sorun çıkarıyor gibi görünüyordu. Ama birkaç dakikalık ekstra bir uğraşın ardından, onu da zincirler yardımıyla sabitleyip, boğazını yardılar. Zaten vahşi olanların çoğu, son ana kadar mücadele ederlerdi. Her ne kadar Tanrı’ya kurban edileceklerinin içgüdüsel olarak bilincinde olan ve bu yüzden aslında çok mutlu olan bu yaratıkların bazılarının, kurban edilmeye giderken bu kadar huysuz olabilmeleri, kafalarda bazı soru işaretleri doğursa da yüksek ilahiyatçılar bunun da açıklamasını gayet sarih şekilde hem de binlerce yıl öncesindan yapmışlardı:

Kurbanın uysallığı kabulüne işaretti. Kurbanlıklar, sahiplerinin niyetine göre; kurban edilişlerinin Tanrı tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dair sezgisel bir ön bilgiye sahiptiler. Kendileri kurban edilerek ölecekleri için kurbanlıklar cennetine, sahiplerinin niyetleri sahih olsun veya olmasın kesin olarak gideceklerdi. Buna duydukları minnet nedeniyle; bazıları, sahiplerini samimiyetlerini gözden geçirebilmeleri ve niyetlerini düzeltebilmeleri gayesiyle bu şekilde uyarmaya çalışırlardı ki düşününce gayet mantıklıydı…

Kurbanlıkların büyük çoğunluğuysa, kesim alanına getirilmelerinden itibaren ya da çoğunlukla kesim sırasına sokulmalarıyla birlikte; kusmaya veya dışkılamaya başlarlardı. Bu; alana kan ve çiğ et kokusuyla yarışan başka bir kokunun yayılmasına sebep oluyordu. Kan ve et kokusu neredeyse standartken, dışkı ve kusmukların kokularının birbirlerinden bu kadar farklı olabilmesi ilginçti doğrusu. 

“Bizimkiler nerede?” diye sordu babasına. “Yetmiş doksandokuz numaralı kafes. Şu an dört numaranın önünde olduğumuza göre; karşı sıraya doğru doksanbeş kafes daha ilerleyeceğiz” diye cevapladı babası da. Neredeyse her yirmi metrede bir kesimin yapılmakta olduğu kafeslerin önünden ağır ağır yürümeye başladılar. Manzara heyecan verici derecede güzeldi. Her yerden oluk oluk kan boşalıyordu. Etçil yaratıklar olarak, onlar için kan kokusundan daha güzel olan tek koku vardı; o da etin kendisi. Ama kanın heyecanı başkaydı. Maksuda ulaşmadan önceki haberci… Tahrik unsuru…. Yaşanacak ziyafetin ön lezzeti…  

Uzayın dört bir yanına yayılmış, dolayısıyla da kültürleri kısmen farklılaşmış ırklarının diğer bazı kolonilerinde kan, başlı başına ayrı bir lezzet unsuru kabul ediliyor, kurbanlar kesilirken şah damarlarından fışkıran taze kanın tek damlasının bile zayi olmaması için özel önlemler alınıyordu. Kendileri kanı pek yiyecek olarak değerlendiren bir koloni değildiler. Sosyologlara göre buna ihtiyaç duyacakları kadar yoğun bir kıtlığı hiç yaşamamış olmalarıydı bunun sebebi. Ana Gezegen’den ayrılan on üç koloni, uzayın altı yönüne dağılmış, her biri başka bölgelerde kaderini aramıştı. 

Korku Hikayeleri – Kendilerinin payına düşen kısım oldukça bereketliydi. Uzayın bu kısmında bolca organik yaşam vardı. Diğer bazılarının kendileri kadar şanslı olmadığı biliniyordu. Daha az besinle yaşamak zorunda olanları, yiyeceklerinin en ufak kırıntılarını bile değerlendirecek çeşitli yöntemler geliştirmişlerdi. Kan beslenmesi de bunun sonucuydu. Bir keresinde otantik bir restoranda ailece katıldıkları bir kutlama yemeğinde pıhtılaştırılmış insan kanının kurutulduktan sonra aromatize edilerek sunulduğu bir tatlı yemişti. Yemek davetini babası vermiş olsaydı tercihleri kesinlikle o tarz bir restoran olmazdı.

O tarz bir tatlıysa menüde asla kendine yer bulamazdı. Ama doğruyu söylemek gerekirse ki hiç de gerekmiyordu hatta babası sorduğunda tam aksini söylemesi olağan bir beklenti dahi olsa; o sevmişti. Babasının kökleşmiş sınıf bilinci; ırklarının avam sayılan belirli kesimlerinin sakil kültürel öğelerini takdir etmesini engelliyordu. Ama o sevmişti. Fırsat bulsa yine yerdi. Daha önce ağızda bu kadar kolay dağılan başka bir tatlı daha yemiş değildi… 

Bütün bunları düşünürken “Büyük Dağılma”nın ne zaman olduğu sorusu geldi aklına. Bunu hazır aklına gelmişken mutlaka babasına sormalıydı çünkü okulda bu konuda kendilerine çok da kesin bilgiler verilmemişti hiç. Sebebiyse; Büyük Dağılma meselesinin, bilimadamlarınca üzerinde kesin uzlaşı sağlanabilen konulardan biri olmayışıydı. Bir sürü farklı tez dolaşıyordu ortalıkta.

İmparatorluğun resmi eğitim politikası, gençleri önyargılardan uzak tutarak yetiştirme hedefinde olduğu için bu tip tartışmalı konularda ya tüm tezlere dengeli biçimde yer verilirdi müfredatta ya da tez sayısı aşırı fazlaysa neredeyse müfredattan tamamen kaldırılarak denge sağlanmaya çalışılırdı. Bu durumda konu ders kitaplarında bir iki üstünkörü genel ifadeyle zikredilerek geçiştirildi. Önemli olan öğrenmek değil öğrenmeyi öğrenmekti. Bu en ideal istemdi. Herkes önemli olan öğrenmek değil, öğrenmeyi öğrenmektir diye düşündüğü sürece; hiçkimse doğru dürüst hiçbir şey öğrenemiyor, böylelikle de politikacı ve din adamlarının imparatorluğu yönetmesi önemli ölçüde kolaylaşıyordu… 

Onun babası farklıydı ama… Babası, hükümetçe Büyük Dağılma konusunu derinlemesine araştırmakla görevlendirilmiş binlerce akademisyenden müteşekkil özel komisyonun kıdemli üyelerindendi. Bu konuda gerçek yahut gerçeğe yakın bir bilgiye sahip biri varsa o da babasıydı. Keza “Büyük dağılma ne zaman oldu baba?” diye öylece soruverdi. Bunun akademisyenler arasında binlerce yıldır önemli bir tartışma konusu olduğunu bilmesine rağmen… Babası da aynı kayıtsızlıkla yanıtladı: “Son verilere göre yaklaşık beş yüz bin yıl kadar önce” “Dünya takvimine göre mi Ana Gezegen takvimine göre mi?” “Bu cevaplaması zor bir soru” diye yanıt verdi babası “Sen, bu gezegende doğan ilk jenerasyondan olduğun için zaman algın ağırlıklı olarak buranın şartlarına göre çalışıyor. Lakin bildiğin gibi Ana Gezegen takvimi, bu gezegenin, kendi güneşi çevresinde yaklaşık olarak beş kere dönmesine yakın bir süreyi bir yıl olarak kabul ediyor. Beş yüz bin yıl derken kast ettiğim tabii ki Ana Gezegen takvimi.  

Biliyorsun ki neredeyse diğer on iki koloninin hemen hepsinin bu takvimin başlangıcı ve yıl ölçütüyle ilgili olarak farklı inanç ve teorileri var.” “Bir yıl bir yıldır ve kesindir. Bu kadar ihtilaf olması sence de saçma değil mi baba?” “Zannettiğin kadar basit değil. On üç koloninin kayıp olan on üçüncüsü hariç hepsi, birbiriyle fiziksel olarak olmasa da iletişim cihazları aracılığıyla her zaman irtibatlı oldu. Ama buna rağmen her koloni, içinde bulunduğu şartların sonucu olarak, çeşitli kültürel değişimler yaşadılar. Bunun olması sosyolojinin değişmez bir kuralı. Düzenli olarak iletişim kurulmasına rağmen dillerimiz bile önemli ölçüde farklılaştı. Takvim konusu da böyle. Kimileri, Ana Gezegen takviminin, gezegen daha yok olmadan evvel kullanılmakta olduğunu, bunun başlangıcının da büyük habercinin doğumu olduğunu savunurken bir kısım diğeri, gezegen çapında yaşanan bir tufanın o devirlerde başlangıç kabul edildiğini ama çoğunluksa, bu takvimin başlangıcının; Ana Gezegen’in yok oluşu olduğu konusunda ısrarcılar.”

“Peki oradan niye ayrıldık?” “Bunu sana okulda öğretmiş olmaları gerekmiyor muydu?” “Baba! Sen de biliyorsun ki bize orada gerçekten olanları değil, olduğunu düşünmemizi istediklerini öğretiyorlar. Resmi Arkeoloji Kurumu Kıdemli Arkeoloğu olarak bu konuda zaten senden yetkin çok az kişi var. Bense senin babam olman ayrıcalığından faydalanarak, gerçeği öğrenmek istiyorum. Gerçek gerçeği!” 

Korku Hikayeleri –  Henüz ergenliğe girmiş bile sayılmayan oğlunun (Ana Gezegen takvimine göre elli yaşını doldurmamış olanlar ergen sayılmıyordu) bu derece entelektüel merakları olmasıyla içten içe gurur duyan babası, bu soruyu samimiyetle yanıtladı: “Sorun aslında tam olarak gezegenin doğal kaynaklarının tükenmesi değildi. Asıl sorun bu kaynak azlığının” (sesini gayrı ihtiyari olarak azaltarak ve oğluna doğru eğilerek) “Anılması yasak günaha yol açmasıydı…”

Duyduğu, çocuğu gerçekten de şaşırtmış aynı oranda da merakını kamçılamıştı. Anılması Yasak Günah, kimsenin aklına onu işlemek gelmesin diye hiçbir zaman dillendirilmezdi. Bu yüzden çoğu kimse onun ne olabileceğine dair en ufak bir sahibi bile değildi. Ama kendisininki gibi yüksek bürokrasi ve akademisyenlerden oluşan ailelerde bazı şeyler daha rahat ifade edilebilirdi. O, Anılması Yasak Günah’ın; kendi ırklarından birinin, herhangi bir şekilde öldürülmesi olduğunu biliyordu. Oğlunun yüzündeki dehşetten, Anılması Yasak Günah’ın ne olduğunu bildiğini anlayan baba, kendine açıklayamadığı bir biçimde bu durumdan da hoşnut olarak açıklamasını sürdürdü:

“Ana Gezegen’de, şimdi ne olduğu unutulmuş bir hastalık yüzünden yiyebileceğimiz canlılar o kadar azalmıştı ki gezegen üzerindeki uluslar, bunları paylaşmak için savaşma noktasına gelmişlerdi. Hatta bazı iddialara göre bu olmuştu. Ama hakim görüşe göre; böyle olmasının önüne geçebilmek gayesiyle, yiyecek kaynağı olacak canlılık sahibi yeni gezegenler bulunması için kolonilerin uzaya dağılmasında gezegen çapında uzlaşma sağlandı. Filolar havalandıktan sonra gezegenin neden infilak ettiğiyse hala muamma.”

Oğlu söylediklerini hazmedebilsin diye bir süre sessiz kaldı. Az önlerindeki bir kafeste, dişi olduğu anlaşılan bir insan, almasınlar diye; muhtemelen yavrusu olan bir diğer insanı dokunaçlarıyla kapsamaya çalışıyordu. Bunu yaparken de çok fazla gürültü çıkarıyorlardı. Kasaplar, en sonunda çareyi ikisinin de kafalarına sert bir cisimle vurarak bayıltmakta buldular. Kesilirken tamamen diri ve uyanık olmaları gerektiği için ayılana kadar beklemeleri gerekecekti şimdi.

Her ne kadar kesim alanının üzeri kapatılmış olsa da dışarıda başlayan yağmur, önce tane tane, kendini pek hissettirmeden, birkaç dakika içinde ise tenteleri dövercesine, kesim alanının üzerine inmeye başladı. Bu; iyiye işaretti. Bir halk inanışına göre; kurbanların kabulüne delalet ediyordu.

Doksandokuz numaralı ahıra vardıklarında, manzara gerçekten de etkileyiciydi. Bu ahırda sadece erkek insanlar vardı. Ve hepsi de kesim alanında bulunanların en cüsselileriydiler. Belli ki hiçbiri çiftlik insanı değildi çünkü hiçbirinin vücudunda yarım gram bile yağ gözükmüyordu. Adeta bedenleri salt kastan oluşuyordu. Lök et. Satıcıları, daha etkileyici görünsünler diye bütün vücutlarını tıraşlayıp, daha da leziz görünmelerini sağlayacak şekilde yağlamıştı. Böylelikle; en ufak hareketlerinde bile vücutlarındaki kaslar kendilerini kımıl kımıl belli ediyor, görenlerin daha şimdiden ağızlarının suyu akıyordu. 

Pazarda satılan en kaliteli, tabii olarak da en pahalı kurbanlıklar buradaydı. İlginç bir şekilde; bu ahırdaki kurbanlıklardan hiçbiri, diğer kafeslerdeki besi insanları gibi uyuşuk, duyarsız olmamasına rağmen gözleri önünde gerçekleşen kesim işlemine de agresif tepkiler vermiyorlardı. Sırası gelen, uysalca kesim alanına ilerliyor ama yere sabitleyen kancalara zincirlendikten sonra ise buraya kadar olan uysallıklarına mugayir şekilde vahşileşiyorlardı.

Çıldırmış gibi zincirlerine asılıp, sanki onları koparıp, kaçmak istercesine güçlerinin sonuna kadar zorluyor, kurbanlıklarının bu sıra dışı saldırganlıklarının kendilerine hiçbir şekilde yönelmediğini bilen kasaplarsa; durup, sadece güçlenin tükenmesini bekliyorlardı. Zincirlenen insan tamamen tükendiğindeyse sadece iki tanesi üzerine yürüyüp, kolaylıkla deviriyor boğazına keskiyi çalıyorlardı. Muhtemelen kesim alanındaki en az yorulan kasaplar bunlardı. İnsanların bazen böyle tuhaf mantıksız tepkileri olabiliyordu ki bu normaldi. Sonuçta zihinsel olarak pek de gelişmiş varlıklar oldukları söylenemezdi. İlkellerdi sonuçta.

Kendi kurbanlıklarını da buradan alabilmiş olmaları, büyük şanstı doğrusu. Bulundukları yer, şehrin sosyetesinin toplanma mekanıydı şu anda adeta. Bunda tabii ki bu ahırda satılan insanların fiyatlarının diğerlerininkilere kıyasla, en az; dört katı pahalı olması birincil etkendi. Doğruyu söylemek gerekirse başkaca da bir etken yoktu. Kendilerinden iki sıra önde bekleyen; şehrin emniyet birimlerinin Başkomiseri, onun arkasındaki ise yerel Mahkeme Başkanı idi.

Kendilerinden hemen sonra alana gelip, arkalarında beklemeye başlayan aile ise sadece şehrin değil tüm koloninin en saygın din adamlarından birinindi. Yaygın nezaket kuralının gereği olarak; hemen arkalarında bekleyen dini lider ve ailesine kendi sıralarını teklif ettiler. Din adamı ve eşi ise tam da kendilerine yakışan bir tevazuyla bu teklifi hemen kabul ettiler. Böyle yaparak onları da şereflendirmiş oldular. 

Korku Hikayeleri – Babası halinden gayet memnun görünüyordu. Babasının kim olduğunu ve neyle ilgilendiğini bilen din adamı, bir kısmını buraya gelirken konuşmuş oldukları; Ana Gezegen’le ilgili son bulgular hakkında babasına bazı sualler sordu. Din adamları nedense bu gibi konularda hep fazla ilgili oluyorlardı. Bekleme süreleri tahmin etiğinden kısa oldu. Seçkin kurbanlık sahiplerini fazla bekletmek istemeyen kasaplar, insanların boğazlarını kestikten hemen sonra, canlarının çıkmasını beklemeden hızlıca çengele asıp, derilerini canlı canlı soyuyorlardı.

Bu manzarayı izlerken, ilk izleniminin hiç de hatalı olmadığını gördü. Kesik boğazlarından, bir yandan hırıltıyla nefes almaya çalışıp, bir yandan da tamamen koparılmayan kafaları nedeniyle; derilerinin soyulmasının müthiş acısını sinir sistemlerinde hisseden kurbanlıklar, rahatsız pozisyonlarının elverdiği kadarıyla çırpınmaya çalışıyorlardı. Büyük bir ustalıkla; neredeyse hiç berelenmeden, tek parça olarak soyulan derilerinin altında gerçekten de gram yağ yoktu. Soyulmuş derilerin altında artık çılgınca seğiren kana bulanmış kaslar, muhteşem birer ziyafet vaat ediyorlardı.

Sıra onlara, dolayısıyla da kendi kurbanlıklarına geldiğinde, aynı sıranın önünde beklemiş veya arkasında beklemekte olan herkesin gözlerindeki haset, nereyse açıkça okunabilecek düzeydeydi. Çünkü aileden zengin olduğu bilinen Belediye Başkanı bile sadece üç kurban kestirirken, bir tek onlar dört tane kestireceklerdi. Ve tüm ahırın en yağız, en diri, en iri kurbanlıkları bunlar olmalıydı. Kurbanlıklarının dördü de birbirinin peşi sıra, bekleme ahırı ile kesim alanı arasındaki dar koridora sokuldular.

İnsanların gayet itaatkar bir şekilde ilerlemeye başlamadan önce, adeta zeki yaratıklarmış gibi çok kısa bir an; birbirinin gözlerinin içine bakmaları, yine o insan türüne özgü anlamsız davranışlardan biri olmalıydı. Zaten bir önemi veya ondan başka kimsenin dikkat ettiği de yoktu. Sadece; nedenini anlayamadığı bir şekilde rahatsız edici bulmuştu bu tuhaf, iletişimsi bakışmaları.

Kurbanlıkların kesim sırası koridorundaki kısa yürüyüşleri sona erdiğinde, en öndekinin zincirleri vuruldu ve zincirler yer kancalarına sabitlendi. Bu işlemden sonra kasaplar, bekledikleri üzere; kurbanlığın sonuçsuz mücadelesine müsaade etmek için hızlıca geri çekildiler. Babasıyla birlikte, adet olduğu üzre; kesim sırasında, kurbanlığın kan sıçrama mesafesinde yerlerini almak için öne doğru ilerlediler.

Kesilen insanların kanından, kurban sahiplerinin vücutlarının çeşitli yerlerine sürülmesi önemli bir adetti. Bunun yaklaşık beş dünya yılına denk gelen bir Ana Gezegen yılı boyunca, kötülüklerden koruduğuna inanılırdı. Yerdeki sabitleme halkalarına bağlanan ilk insan, kendisinden öncekilerin yaptığı gibi zincirleri yukarı doğru gererek olanca gücüyle koparmaya çalışmaya başlamıştı bile. “Aptal insanlar! Eğer yeterince zeki olsalardı, bu zincirlerin kendi dünyalarında bolca bulunan demir gibi dayanıksız metallerden değil, Ana Gezegen’in eğilmez bükülmez üstün çeliğinden yapılmış olduğunu anlar ve kendi anlamsız kuvvetleriyle koparılamayacağını bilirlerdi.”

Zincire vurulan ilk insan bağlarını zorlamaya devam ederken, daha önce olmayan bir şey oldu… Bir sonraki ve belki de tüm kurban pazarının en cüsseli kurbanlığı, ani bir hamleyle yerinden kurtularak, zincirleri zorlayan arkadaşına yardım için onun zincirlerine asılmaya başladı. Bu yardım da bir işe yaramayacaktı ancak… Ancak koparılmaya çalışılanın zincirler değil de kurbanlıkların zincirlerini toprağa sabitlemeye yarayan, beton zemine saplanmış, yaklaşık bir metre uzunluğundaki çivi, yerinden büyük bir hızla fırlayana kadar. 

Bu uzun ve kenarları keskin çivi, iki dev adamın acı gücüyle öyle bir hızla fırlamıştı ki zeminden; o esnada bu çivinin az ötesinde bacaklarını iki yana açmış beklemekte olan kasaplardan biri, jiletle kesilmiş gibi tam ortasından ve aşağıdan yukarıya doğru ikiye bölünmüştü! Sonrasında olanlar o kadar hızlı gelişmişti ki kimsenin aklına durdurmak için bir şeyler yapmak gelebilememişti bile.

Kasabın yarılmasıyla neredeyse eş zamanlı olarak; üçüncü sırada bekleyen kurbanlık, üzerine atıldı ve kasabın kollarından birine sabitlenmiş kilit açıcıyı, tek bir hamlede; kolunu koparmak suretiyle ele geçirdi. İnsanların, ırklarına olan belki de tek üstünlüğü, boylarının, kendilerininkinin iki katı kadar olmasıydı. Bu gezegendeki hakimiyeti bilek güreşiyle değil, üstün teknolojiyle sağlamışlardı sonuçta ve bağlanmamış bir insanla silahsız karşı karşıya gelmek, insanların dünyasında bir insanla bir boğanın çırılçıplak karşı karşıya gelmesine denk sayılabilirdi. 

Korku Hikayeleri – Yere sabitlenmiş çiviyle ilk kasabı yaran insan, vakit geçirmeksizin, elindeki zincir vasıtasıyla bu çiviyi başının üzerinde hızla döndürüp, gerekli ivmeyi kazandıktan sonra, ikinci kasabın da başını uçurdu. Bütün bunlar olurken; kilit açıcıyı elinde tutan insan, kafesteki diğer arkadaşlarını serbest bırakmıştı bile. Yere düşen kasaplardan, kendisine daha yakın olan ikincisinin keskisini ele geçiren o en iri ve olayları başlatmış olanı, bu bıçakla ilk iş; kurbanlara kan sıçrama mesafesinde durması gereken babasını, göğsünden yarmıştı bile. 

Kafesten kurtulan diğer insanlar, yakın çevrede hızlı ve önünde durulamaz bir katliama başladıklarında, babasının cesedinden hıncını almayı bitirmiş olan o devasa yaratık, ayağa kalktı ve onunla göz göze geldi. Daha önce hiç, bir insanla göz göze gelmemişti. Göz teması, kendi kültürlerinde asla ve asla kendinden aşağıda olanlarla kurmaman gereken bir bağ, bir iletişim biçimiydi sonuçta.

Kurban seromonisi başladığında, kurbanlıklar arasındaki göz temasını kendisinden başka kimsenin fark etmemesinin nedeni, meydanda bulunan diğerlerinin, bu kurala büyük bir titizlikle uyuyor olmalarıydı. Öyle ki kimse, bırakın insanlar gibi sadece toplumun beslenme ihtiyacını karşılamaktan başka önemi olmayan ilkel yaratıkları, toplumsal sınıf itibariyle kendisinin altında olanların bile gözlerine bakmazdı. Ama o bakmıştı ve buna şahit olmuştu. Rahatsız olmasının sebebini şimdi anlıyordu. 

O bakışma tamamen zeki yaratıklara özgü bir davranıştı. Bundan da öte; işlemekte olan bir planın sessiz talimatlarını içeriyordu… Bu gerçekten olabilir miydi?!! Gezegene geldiklerinden beri yerkürenin diğer canlıları gibi ilkel ve sadece temel barınma, beslenme, ulaşma teknolojilerini kullanabilecek kadar basit bir zekaya sahip olduklarına inanılan insanlar, düşündüklerinden daha zeki olabilirler miydi? Bakışları, o devasa insanın bakışlarına kilitlenmiş bir şekilde, tüm vücudu dona kaldığında, aklından ilk geçenler bunlar oldu.

Ancak bir önemi yoktu; uyguladığı şiddetin kuvvetinden dolayı nefes nefese kalmış bu ilkel yaratığın gözlerindeki vahşet o denli kuvvetliydi ki daha önce böyle bir şey görmemişti. Bütün vücudu korkuyla hareketsiz kalıp, neredeyse katılaşmasına rağmen, mesane ve bağırsaklarının kendilerini salması doğrusu utanç vericiydi. Tıpkı kurban edilmeden önce bütün dışkı ve idrarlarını dışa salan insan hayvanların durumuna düşmüştü. Duyduğu korku ve utanç o denli büyüktü ki nerdeyse babasının, gözünün önünde katledilişi bile atlamakta mahzur görmediği bir detay haline gelivermişti.

Birazdan aynı akıbeti kendisinin de paylaşacağını hissetmesi, babasının başına gerçekten neler geldiğini fark edebilmesini sağladı. Olaylar birden, şokun etkisiyle zihninin algılamakta olduğu ağır çekim modundan çıkıp, aslında gerçekleşmekte oldukları hıza yaklaşır gibi oldu. Midesinin atağa geçip, sabah yediği ya da belki ömrü boyunca yediği her şeyi bir anda dışarı çıkarmak üzere onu dizlerinin üzerine çökertmesi de bu yüzden olmalıydı. Saçma ve gereksiz de olsa; birden bu halde kendini dışarıdan izler gibi hissetti.

Son anlarında kurbanlıklar bile bu kadar sefil görüyor olamazdı. Öte yandan; kendisi, sadece elli yaşında basit bir yeni ergendi. Bu kadar korkmuş olması mazur görülebilirdi. İlginç olansa; insanın bakışlarının, çok hızlı bir şekilde yumuşamış olmasıydı sanki… Sanki vahşetten; bir an için bile olsa acıma ve tiksinme arasında bir yerlere gidip gelen merhametimsi bir ışık görür gibi oldu o gözlerde. 

Bu gerçekten olabilir miydi? Vahşi bir insan, sırf yetişkin olmadığı ve çok korkmuş göründüğü için kendisini öldürmekten vazgeçmiş olabilir miydi? Yoksa bütün o okullarda, din adamlarının kendilerine öğrettikleri şeyler yanlış olabilir miydi? Bütün bu isyan… Gerçekten oluyor muydu? Yoksa insanlar, evrenlerin onun ırkı uğruna yaratıldığını içgüdüsel olarak bilmiyorlar mıydı? Evrendeki her şeyle birlikte onun ırkına hizmet etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış olduklarını… Bu, ucunda devasa bir çivi olan zincir, kafasını parçalamadan önce aklından geçen son düşünce oldu…

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Diablo Oyun Evreni ve Kısa Korku Filmi Tadındaki Sinematikleri

Diablo Oyun İncelemesi – Oyun evreni ve hikayesi. Oyun senaryosunun bir bütün olarak anlaşılması için gereken tüm bilgiler…

Published

on

By

Diablo Oyun İncelemesi Oyun Evreni

Diablo Oyun İncelemesi – Oyun evreni ve hikayesi. Oyun senaryosunun bir bütün olarak anlaşılması için gereken tüm bilgiler…

Korku ve fantastik temalı oyun severler için tam bir efsane olan Diablo serisinin dördüncü oyununun 2021 yılında piyasaya çıkacağı duyuruldu. Oyunun kısa bir korku hikayesi niteliğindeki sinematik’i kısa süre önce yayınlandı. 

Ancak oyun severlerin çok iyi bildiği gibi oyunun yaratıcısı olan Blizzard, zamanlama konusunda verdiği sözleri tutmakta pek iyi değil. Her ne kadar bizce Diablo IV’ün, her zamanki gibi açıklanan tarihten çok sonra piyasa gireceği kesin gibi olsa da kısa korku hikayesi kıvamındaki yaklaşık 10. uzunluğundaki sinematiği kesinlikle izleme değer.  

Oyunun Hikayesi – Diablo Oyun Evreni

Oyun severlerin gayet aşina olduğu bir hikaye olmasına rağmen yeni başlayanlar için çok keyifli bir fantastik korku senaryosu keyfi vereceğini düşündüğümüz için oyunun hikayesini sizlerle paylaşmak istiyoruz… 

Cennet ve Cehennem Arasındaki Kadim Savaş

Kadim Cennet ve Cehennem arasında Düzen ve Kaos uğruna verilen savaşın ne zaman başladığı bilinmez. Tıpkı uğruna savaştıkları kavramlar gibi asla birbirine üstün gelemeyen bu iki taraftan çatlak sesler çıkması hiç gecikmez. Cennet‘i yöneten Melekler Konseyi’nin bir üyesi olan Inarius, savaşın bir yere varmayacağını düşünür ve kendisi gibi düşünenleri aramaya başlar. Şaşırtıcı olan, Inarius en büyük desteği Cehennem çukurlarından görür. Mephisto adlı iblisin kızı olan Lilith, Inarius‘un saflarına katılır.

Sanctuary’nin Keşfi

Inarius ve Lilith kendileri gibi düşünen melek ve iblisleri yanlarına alarak Cennet ve Cehennem arasındaki savaştan kaçarlar. Inarius, Büyük Karanlık adını verdikleri sonsuzlukta kendilerine barış içinde yaşayacak bir yer aramaya başlar ve Sanctuary‘yi keşfeder. Sanctuary, melek ve iblislerin daha önce görmediği zenginliklere sahip bir dünyadır. Inarius, Worldstone isimli dev kristali yaratır ve böylece Cennet ve Cehennem‘le Sanctuary arasında görünmez bir kalkan oluşturur. 

Nephalem Irkının Doğuşu

Burada uzun süre Melek ve İblisler barış içinde yaşar ve bir süre sonra çiftleşerek ilk nesil insanları yani Nephalem soyunu yaratırlar. Ancak Nephalemlerin büyük güç potansiyeli olan bir ırk olduğu çok geçmeden ortaya çıkar. Sanctuary‘deki dengeler bu keşifle birlikte altüst olur. Birbirine delicesine aşık Inarus ve Lilith birbirlerine ters düşer. 

Inarius onların yok edilmesi gerektiğini savunur; Lilith ise dengeleri değiştiren bu varlıkların Cennet ve Cehennem‘i işgal ederek bütün savaşlara son verebilecek bir silah olabileceğini söyler. Inarus inatla Nephalem soyunu küçük görür ve onların yok edilmesini ister. Lilith, Inarus‘u terk edip kendi Nephalem ordusunu kurmaya başlar. Inarus bunu bir ihanet olarak algılar. Lilith‘i Büyük Karanlık’a sürgüne yollar. Bu olaydan hemen sonra birçok nephalem öldürülür. Inarius‘un oğlu Rathma ve Bul-Kalos gibi nephalemler Inarus‘un gazabından kurtulur.

Rathma ve Bul-Kalos daha sonra Trag’Oul adlı bir ejderha ile karşılaşırlar. Sanctuary‘nin koruyucusu olduğunu söyleyen Trag’Oul; Sanctuary‘nin çocukları olarak gördüğü ikiliye kendi güçlerinin evreni değiştireceğini söyler ve ortadan kaybolur. Inarius, geride kalan Nephalemleri kontrol altında tutmak için Worldstone aracılığıyla bütün Nephalem soyunun gücünü kendisi için kullanmaya başlar ve onların mutlak tanrısı olur.

Günah Savaşı

Zaman geçer ve Cehennem çukurlarını mutlak bir güçle yöneten üç kardeş Mephisto, Baal ve Diablo Sanctuary’yi keşfeder. Bu Cehennem‘in aradığı fırsattır: Cennet‘le olan savaşta dengeleri bozacak bir güç, yeni bir savaş alanı. Sanctuary‘ye gitmek istediklerinde bunu başaramazlar. Worldstone‘dan habersiz olsalar da Mephisto bir şekilde oğlu Lucion‘u Sanctuary‘ye göndermeyi başarır. Nephalemlerin kılığına giren Lucion, Triune adı verdiği dini kurar ve Nephalemleri kendi tarafına çekmeye başlar.

Inarius bunu fark ettiğinde tanrısal güçlerini kullanarak ortaya bazı mucizeler çıkartır ve Cathedral of Light adlı dini kurar. Kendini de peygamber ilan eder. Ardından Triune’yle Cathedral of Light gizli bir savaşa tutuşur. Ancak savaş beklendiği gibi gitmez ve Nephalem‘lerin kararsız ve ilgisiz tutumlarından dolayı savaşta kimse birbirine üstün çıkamaz. Ancak bu durum Lilith‘in sürgünden geri dönmesiyle değişir.

Lilith, kendine dünya üzerinde bir maşa ararken, direkt olarak kendi ve Inarius‘ın saf kan soyundan gelen birisini bulur: Uldyssian. Uldyssian bir çiftçi olarak sürdürdüğü yaşamında ailesini bir salgına kurban etmiştir ve inancını sorgulayan birisi olarak ne Triune ne de Cathedral of Light’ın misyonerlerine güvenmektedir. Lilith, bir komplo kurarak önce Uldyssian’a kendi güçlerinin bir parçasını verir. Bu yüzden Uldyssian bir kavgada kontrolü dışında birçok Triune ve Cathedral of Light misyonerini öldürür. Gücünden ve farklı olduğundan dolayı Seram sakinleri tarafından avlanmaya başlayan Uldyssian daha sonra kardeşi Mendeln ve arkadaşlarıyla birlikte buradan kaçar.

Bu arada Lilith, Uldyssian’a yaklaşan herkese büyü güçleri vermeye başlar. Önce arkadaşları ve sonra da Mendeln’e verilen güçleri gören Sanctuary sakinleri; Uldyssian’ı bir peygamber olarak görüp ona tapınmaya başlar. Edyrem dini bu şekilde kurulmuş olur.

Bu olayla Lilith hem Inarus’un, hem de Triune’nin başındaki Mephisto‘nun oğlu Lucion’un dikkatini çeker. Lucion, Uldyssian’ı öldürmeye karar verir. Bu arada Lilith ve Inarius’un oğlu Rathma ortaya çıkarak Uldyssian’ın saflarına katılır. Mendeln’e mentor olan Rathma daha sonra Trag’Oul’lun yaşam ve ölüm arasındaki dengeyi koruyan öğütlerini Mendeln’e öğretir. Böylece ilk Necromancer doğmuş olur.

Lilith Worldstone aracılığıyla her geçen gün Inarus’un artan gücünün durdurulması için Uldyssian’ı Worldstone’un bulunduğu Arreat dağına yönlendirir. Uldyssian burada Worldstone’u koruyan Bul-Kalos’la karşılaşır. Buradaki savaş sonucunda Bul-Kalos yenilir ancak Uldyssian onu öldürmez. Bul-Kalos, Rathma’yla birlikte Worldstone tapınağına girmesi için Uldyssian’a izin verir. Trag’Oul bu arada Rathma’ya Worldstone’un güçlerinden ve Lilith‘in planını ortaya çıkartır.

Rathma, Uldyssian’a Worldstone’u anlatır ve onu yok etmek yerine değiştirmeyi önerir. Uldyssian Worldstone’u onarılamaz şekilde değiştirdiğinde Nephalemler tekrar gerçek güçlerine kavuşmaya başlar. Ancak bilmediği şey Worldstone’un Sanctuary üzerine kurduğu koruyucu kalkanının Nephalem gücünden de beslendiğidir. Bu güç olmadığından koruyucu kalkan da ortadan kalkar.

Inarus bu olaydan habersiz, en güçlü savaşçısı Gamuel’i onu öldürmesi için gönderir. Bu plan başarısız olur ve Uldyssian Cathedral of Light’ı hedefine alır. Diablo Sanctuary’ye girmeyi başarır ve Inarius’a birlikte çalışırlarsa Uldyssian’ı yok edebileceklerini söyler. Inarius kabul eder.

Bu arada Cennet ve Cehennem savaşında Diablo‘nun ortadan kaybolduğunu fark eden Inarius’un kardeşi olan Tyrael, Büyük Karanlıkta Sanctuary’yi bulur. Tyrael hemen Cennet‘e geri döner ve Melekler Konseyini Sanctuary hakkında uyarır. Kadim Cennet, Meleklerin saf kanının iblis kanıyla kirlenmesinin sonucu olan Nephalemleri ve dolayısıyla Sanctuary’yi yok etmek için ordularını gönderir. Trag’Oul buna karşılık Sanctuary’yi meleklere karşı savunmaya başlar.

Bu arada Inarus ve Diablo Uldyssian’ı avlamaya başlarlar. Diablo Mendeln’le kapışır. Inarius ise Uldyssian’a ulaştığında tanrısal güçlere ulaşmış bu iki varlık birbirleriyle savaşmaya başlar. Onlar savaştıkça Sanctuary’de korkunç depremler ve doğa olayları yaşanmaya başlar. Yeryüzü şekilleri değişir. Bu öylesine şiddetli bir savaştır ki, Mendeln’le savaşan Diablo bile yardım için Cenennem‘e kaçar. Trag’Oul Cennet ordusunu daha fazla oyalayamaz ve aradan çekilir. Cennet ordusu Sanctuary’yi işgal eder.

Uldyssian Worldstone’un değiştirdiğinden beri güçlenmeye devam etmektedir. Trag’Oul Uldyssian’ın Sanctuary’nin son şansı olduğuna inandığından ötürü ona Worldstone’un Inarius’la olan bağlantısını ortaya çıkartır. Uldyssian Worldstone ile Inarus’un bağını koparır ve kolaylıkla Inarus’u yener. Melekler Konseyi Inarus’u teslim alır. Bunun hemen ardından zayıf düşmüş olan Uldyssian kaçarken Tyrael tarafından fark edilir. Tyrael Uldyssian’ın kendi gücünden beslenen kelepçeler yapar ve onu hapseder.

Bu olaylardan sonra Cehennem Orduları da Sanctuary’ye gelir ve Kadim Cennet ordularıyla savaşmaya başlar. Bu savaşa Günah Savaşı adı verilir. Üç taraflı olarak Cennet, Cehennem ve Nephalemler savaşır ve Nephalem’ler tarihindeki ikinci soykırımı yaşar. Bu olayları izleyen Uldyssian kelepçelerinden kurtulmanın bir yolunu bulur ve savaşın durmasını ister. Ancak Uldyssian o kadar çok güçlenmiştir ki, sadece istemesiyle zamanı durdurur. Uldyssian önce Cennet ve Cehennem güçleri Sanctuary’den kovar. Ardından da Sanctuary’yi eski haline getirmeye başlar. Ancak Sanctuary oldukça hasar görmüştür ve Uldyssian kurtarmaya çalıştıkça daha büyük hasarlar verir.

Trag’Oul, Uldyssian’a kendisini gösterir ve ona doğa üstü güçlerinin aslında onun kontrolü dışında Sanctuary’yi bir hastalık gibi kapladığını anlatır. Uldyssian buradan gitmelidir, ama nereye? Uldyssian Cennet veya Cehennem‘in bir seçenek olmadığını ve tereddütsüz bir şekilde büyük karanlığa hapsedilmek istediğini söyler. Tyrael ise Sanctuary’ye geri dönmüş olayları izlemektedir. Uldyssian ve Trag’Oul Sanctuary’den Büyük Karanlık’a gider ve Uldyssian sonsuz hapsine başlar. Tyrael kendisini kurban eden bu Uldyssian’ın türünün aslında kötülük kadar iyilik de yapabileceğinin farkına varır.

Günah Savaşı Sonrasında Yaşananlar

Savaşın sonrasında Cennet ve Cehennem ortak karar vermek amacıyla toplanır. Melekler Konseyi ve Cehennem‘in temsilcisi Mephisto arasında bir görüşme yapılır. Cennet Sanctuary’nin yok edilmesini isteyen tavrını sürdürürken, Tyrael Sanctuary’nin kurtarılması gerektiğini söyleyerek Melekler Konseyi’ni oylamaya çağırır. Oylamanın sonucunda Imperius adlı melek dışında bütün melekler Sanctuary’nin yaşamasını ister. Mephisto ise bu kararın Cehennemin çıkarına olduğundan olaya karışmaz.

Cennet ve Cehennem arasındaki bir anlaşmayla Sanctuary’nin Nephalem ya da İnsan soyuna ait olduğu karara bağlanır. İnsanlar artık kendi kaderini kendisi çizecektir. Mephisto, bu anlaşma karşılığında Inarus’u kölesi yapmak ister ve Melekler Konseyi bunu kabul eder. Mephisto‘nun neden Inarus’u istediği halen bilinmemektedir. Lilith ise ortadan kaybolur.

Cennet ve Cehennem bundan sonra Sanctuary’yi Günah Savaşı’ndan önceki zamanlara geri götürür ve bütün Nephalemlerin hafızalarını siler. Triune ve Cathedral Light ortadan kaldırılır. Uldyssian hiç doğmaz. Worldstone ise Inarius’un ilk yaptığı şekliyle Arreat Dağında tekrar yaratılmış olur ama tek bir farkla: İnsanlar asla gerçek güçlerine kavuşamasın diye Worldstone gücü kendisinde toplayacaktır. Böylece Günah Savaşı son bulur.

Diablo Serisinin Olay Akışı 

Yukarıdaki oyun evreninde geçen olayların, oyun akışı içinde daha iyi anlaşılabilmesi için oyunun seri olarak bütün bölümlerinin akışına ise ayrı ayrı bakmakta fayda var. Diablo I-II-III serisinin konusunu anlamanız ve oyundan daha fazla zevk almanız için 

Diablo 1

“Sanctuary” teknolojik olarak orta çağ zamanlarına denk gelen ancak mistik özellikleri de barındıran bir dünya. Oyunu oynamak için seçtiğimiz bir kahramanı yönlendiriyoruz. Diablo Cennet ve Cehennem arasındaki ütopik bir savaş olan “Günah Savaşı” ve bu savaşın bir tarafı olan Cehennem’deki olayların dünyaya sıçraması ile ilgili olayları anlatıyor. Cennet’in tüm varlıklara düzen ve disiplinin, Cehenem’in ise onlar yerine kaosun hüküm sürmesi gerektiği anlayışı yüzünden başlayan savaş gökyüzündeki en eski yıldızdan bile daha öncesine dayanmaktadır. 

Cehennem’in Efendileri

Diablo oyun evreninde Cehennem 7 Büyük İblis tarafından yönetiliyor. Bunların üçü , üç temel kötülük ve Cehennem’in yöneticileri olarak öne çıkıyorlar. En küçükleri olmasına rağmen liderleri ve en güçlüsü Diablo (Dehşetin Efendisi), Baal (Yıkımın Efendisi) ve en büyükleri Mephisto (Nefretin Efendisi). 

Onlardan sonra yine büyük güçlere sahip 4 iblis Azmodan (Günahların Efendisi) Belial (Yalanların Efendisi) Andariel (Izdırap Bakiresi) ve Duriel (Acının Efendisi) sıralanıyor. Normalde ölümlü dünya ile ilgili olmayan bu savaş Cehennem’de dönen bir entrika ve ardından gelen bir devrim ile ölümlü topraklara sıçrıyor. Büyük Sürgün olarak adlandırılan bu olayda 3 kardeş onlara karşı diğer 4 yönetici iblisin önderliğinde birleşen tüm Cehennem güçleri tarafından Cehennem’den sürülüyorlar. Kötülüklerine ve savaşlarına dünyaya sürülmeleri engel olmayan 3 Kardeş, Günah Savaşı‘na yeni bir boyut katıyor; İnsanlar. Taraf seçme özgürlüğünü elinde tutan tek varlık olan insanlar, her iki tarafta da kendilerine müttefikler buluyorlar.

Baş melek Tyrael’in önderliğinde, politik ve ideolojik farklılıklarını bir yana koyarak birleşen büyücü klanları, Horadrim adında bir birlik oluşturuyorlar. Bu insanların Günah Savaşı‘nda yarattığı en büyük değişimlerden biri oluyor. Tyrael’in Horadrim’e verdiği, iblisleri hapsetme gücüne sahip olan “ruhtaşları” ile Horadrim avına başlıyor. Gayet iyi bir iş çıkaran ve iblis avlamakta uzman olan Horadrim, hemen 3 iblis kardeşin peşine düşüyor.

Önce Mephisto yakalanıyor ve ruhu taşa hapsedilip, Zakarum Kilisesinin korumasına bırakılıyor. Baal, Horadrim’in önde gelenlerinden Tal-Rasha’nın önderliğindeki bir grup ile Lut Gholein civarında karşılaşıyor. Baal “Ruhtaşını”nı parçalama başarısını gösterse de parçalardan biri kalbine saplanan Tal-Rasha kendini feda ederek, kendisiyle beraber Baal‘i de Lut Gholein’in sıcak kumları altına hapsediyor. Bir şekilde Horadrim’den sürekli kaçmayı başaran küçük kardeş Diablo, batıya; Khanduras’a doğru çekiliyor. Onu Jered Cain ve bir grup Horadrim , uzun süre izini sürdükten sonra yakalıyor, ruhunu taşa hapsedip, unutulmuş bir kilisenin derinliklerine gömüyorlar. 

Horadrim iblis yakalamaktaki başarısını, “Ruhtaşları”nın saklandığı yeri korumakta gösteremiyor. İblislerin yakalanması ile zamanla birbirlerine düşen büyücü klanları dağılıyor. Önce başlarında onları koruyan kalmıyor, sonra böyle bir tehlikenin bile varlığı unutuluyor. Böylece Horadrim dağılmışken, Cennet’in yolundan sapan melek Izual’ın da yardımıyla ilk serbest kalan Mephisto oluyor. Mephisto, Zakarum’un gardiyanlığından kurtulduğu gibi Zakarum düzenini etkileyerek ele geçiriyor. İblisin oyunlarına gelmeyen tek Zakarum rahibi Khalim de yolundan çekilince Mephisto hemen kardeşlerini kurtarmak için harekete geçiyor. Rahiplerinden biri olan Lazarus’u Khanduras’a götürüyor.

Lazarus Khanduras’ta her şeyden habersiz bir şekilde, kendi krallığını ilan etmiş ve eski bir katedrali kendine saray bellemiş olan Leoric’in yanına sızıyor. Katedralin derinliklerinde taşın içinde uyuyan Diablo ile bağlantıya geçen Lazarus, şeytanın dünyada vücut bulabilmesi için çalışmalara başlıyor. Horadrim ile yaptığı ve hapis olduğu durumdan dolayı zayıf olan Diablo, ele geçirmek için ilk denediği kişi olan Leoric’te, başarısız oluyor. İblise direnebilen Leoric bu zorlu savaştan ağır yaralarla çıkıyor ama akıl sağlığını yitiriyor. 

Bunun üzerine Lazarus Diablo’nun yerleşmesi için kralın oğlu Albrecht’i kaçırıyor. Oğlunun yokluğundan kendi adamlarını suçlu tutan Leoric, deli haliyle gerçekleri göremiyor ve bundan sorumlu tuttuğu Lachdanan’a adamlarını saldırtıyor. Lachdanan kralın askerlerini ve en sonunda aslında sonuna kadar sadık oluğu delirmiş kralını öldürüyor. Albrecht’i ele geçiren ve kendi şekline dönüşen Diablo, son kardeşi Baal‘i kurtarmak için çalışmalara başlıyor. Tam da bu sırada uzun zaman önce Tristram’dan ayrılmış bir gezgin, eski şehrine geri dönüyor…

Diablo II

Diablo kahraman bir savaşçı tarafından öldürülmüş ve Ruhtaşı (Soulstone) sökülüp alınmıştır. Savaşçı güçlü iradesiyle Diablo‘yu kendi bedeninde hapsedebileceğini düşünür. Böylece Ruhtaşını kendi vücuduna yerleştirir. Fakat gün geçtikçe savaşçının da aklı karışmaktadır, iradesi günden güne zayıflar.

Bir gece kontrolünü kaybeder ve Tristram’a yaratıklar saldırarak herkesi katleder. Aynı gece savaşçı ortadan kaybolur. Bu katliam ve yıkımdan sadece iki kişi kurtulur. Biri korkuyla kendini savaşçının hizmetine adayan Marius’dur. Sağ kalan diğer kişi ise eski Horadrim üyesi olan yaşlı Deckard Cain’dir. Bu karanlık zamanda bir kahraman belirir ve Deckard Cain’i tutsak tutulduğu Tristram’dan kurtarır. Cain ona savaşçıdan bahseder ve birlikte onu öldürmek için savaşçının peşine düşerler. Böylece doğuya yolcukları başlar.

Oyun sinematik – baal’in Ruhtaşı’nı Marius’tan Alışı

Çölü geçerek Lut-Gholein’e varırlar. Fakat savaşçı onlardan daha önce buraya gelmiştir. Amacı küçük kardeş Baal‘ı kurtarmaktır. Tal-Rasha’nın mezarında artık değişim geçirmeye de başlamış olan savaşçı giderek Diablo‘ya dönüşür. Marius’la birlikte mezarın içlerine kadar ilerlerler. Baal‘ı bulduklarında onları orada bekleyen bir kişi daha olduğunu fark ederler. Bu kişi Başmelek Tyrael’den başkası değildir. Tyrael Diablo‘ya saldırarak onu engellemeye çalışır fakat dünya işlerine müdahale etmesi yasak olduğundan onu öldüremez. 

Bu arada Marius yavaşça artık dönüşüm geçirmiş olan Baal‘e yaklaşır. Baal Marius’tan yardım istemektedir ve Marius uzanarak Ruhtaşı’nı Tal-Rasha’nın bedeninden çıkarır. Baal‘ı tutsak eden büyü artık kalkmıştır. Tyrael Marius’un düşüncelerine girerek ona yaptığı aptallığın dünyaya yıkım getireceğini söyler.

Marius’un Ruhtaşı’nı Tal Rasha’nın bedeninden çıkarışı

Bunu telafi etmenin tek yolu Hellforge giderek Ruhtaşı’nı yok etmesidir. Marius oradan kaçarak uzaklaşır fakat Tyrael kaçamaz. İki kardeş Tyrael’i yakalayarak Tal-Rasha’nın mezarına kapatır ve Kurast limanına doğru yola çıkarlar. 

Marius ise gizlice onların peşinden gider. Kahramanımız mezara girerek Tyrael’i kurtarır ve ondan Diablo‘nun nereye gittiğini öğrenir. Böylece Cain’le birlikte Kurast limanına varırlar. Zakarum’da büyük kardeşleri Mephisto‘yu kurtaran Diablo ve Baal, onunla güçlerini birleştirerek Cehennem’e bir kapı açarlar. Artık savaşçı tamamen Diablo olmuştur. Kapıdan geçerek Cehennem’e gider. 

Mephisto, diablo ve baal’in cehennemin kapılarını açışı

Marius tüm bu olanları gördükten sonra kapıdan geçmeye korkar ve Ruhtaşı’nı alarak oradan kaçar. Kahramanımız ise Zakarum kilisesinin derinlerine kadar Diablo’yu kovalar. Fakat Mephisto Zakarum kilisesinde saklanmaktadır ve öldürülüp Ruhtaşı alınacaktır. Daha sonra geçitten geçen kahramanımız Diablo‘yu bulup öldürür. Böylece Diablo’nun ve Mephisto‘un ruhtaşları Hellforge’da yok edilir. Geriye sadece Baal kalmıştır.

Baal kardeşlerinin yanından ayrıldığından beri gizlenerek kendi Ruhtaşı’nı arar. Bunun için öncelikle Marius’u bulması gerekmektedir. Baal‘ın ruhtaşıyla kaçtığından beri Marius’un hayatı altüst olmuştur. Her şeyini kaybetmiş giderek paranoyak ve saplantılı bir hale gelmiştir. Sonunda bir akıl hastanesine düşer. Baal Marius’u burada bularak onu kandırır. Tyrael kılığında gelerek Marius’tan tüm hikayeyi dinler. Sonunda yok etme bahanesiyle kendi Ruhtaşı’nı ister. Marius ona güvenerek “Halime bak Tyrael, bu taş benim felaketim oldu” der ve yanında taşıdığı Ruhtaşı’nı ona verir. 

Ruhtaşı’nı alan Baal gerçek yüzünü gösterir ama artık çok geçtir. Bu defa Marius yaptığı hatayı canıyla öder. Bir yangınla her şey küle dönüşür, arkasında kanıt bırakmayan Baal ortadan kaybolur.

Baal Ruhtaşı’nı güvenceye aldıktan sonra saklanır ve kendine bir ordu kurmaya başlar. Bu orduyla barbarların şehri Harrogath’a saldırır. İki ordu Arreat platolarında karşı karşıya gelir. Baal‘ın amacı Arreat dağındaki Dünyataşı’nı (Worldstone) ele geçirmektir. Savaş sırasında Baal Dünyataşı’na ulaşır ve etkisi altına almaya çalışırken öldürülür fakat Dünyataşı’nı da etkilemeyi başarmıştır. Tyrael’in onu yok etmekten başka çaresi kalmaz. Kılıcını çekip çekip Dünyataşı’na doğru fırlatır. Dünyataşı binlerce parçaya ayrılırken tüm Harrogath sarsılır ve Arreat dağı ikiye bölünür.

Diablo III

Dünyataşı’nı yok eden Tyrael ortadan kaybolur. Diablo, Mephisto ve Baal olarak adlandırılan 3 büyük iblisin Ruhtaşları yok edileli 20 yıl olmuştur. Artık her şey unutulmaya yüz tutmuş ve insanlar gündelik yaşamlarına gömülmüşken Cennet ve Cehennem arasında bir savaş başlar. İki taraf da birbirine son sürat saldırır. Bu arada Dünya’da da garip şeyler olmaya başlamıştır. Sebepsiz ölümler ve açıklanamaz olaylar eskileri yaşamış ve görmüş olan birini şüpheye düşürür. 

Deckard Cain tüm bunları araştırmak için yeniden Tristram’a gelir. Başka bir iblisin dünyaya geldiğini düşünen Cain Tristram Katedralinin yıkıntıları arasında ipuçları arar. Bu sırada Cennet ve Cehennem arasındaki savaş iyice kızışır ve Diablo’nun savaşı ölümlüler dünyasına sıçrar. Gökyüzünden ateş ve dumanlar içinde bir meteor düşer ve insanları dehşete düşürür. Sanctuary’nin bir çok yerinden insanlar ve kahramanlar bu garip olayları araştırmak için Tristrama gelirler. İşaretler açıktır. Diablo bir kez daha dünyaya gelmiştir.

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Deliliğin Dağlarında – H.P. Lovecraft

H.P. Lovecraft’ın “Deliliğin Dağlarında” isimli uzun hikayesi…

Published

on

By

H.P. Lovecraft - Deliliğin Dağlarında - 1 Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft’ın “Deliliğin Dağlarında” isimli uzun hikayesi… Uzun bir hikaye olduğu için pek çok okurumuzun da sevdiği şekilde “arkası yarın” şeklinde parça parça yayınlayacağız. Kısa süre içinde de tamamlamış olacağız…

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 1

Bilim adamlarının önerilerini dinlemeyi, niyeyse, reddetmiş olmaları yüzünden konuşmak zorunda kaldım. Büyük çapta fosil araştırması yapmak ve eski buz örtüsünü tabanına kadar delip eritmek amacıyla Antarktika’ya yapılması tasarlanan sefere karşı çıkış nedenlerimi istemeye istemeye anlatıyorum. Uyarılarım boşa gidebileceği için de oldukça gönülsüz yapıyorum bunu.

Açıklamak zorunda olduğum gerçeklerden kaçınılmaz olarak kuşku duyulacaktır ama abartılı ve inanılmaz görünen şeyleri çıkaracak olsaydım, geriye pek bir şey kalmazdı. Şimdiye kadar herkesten gizlenen hava ve yer fotoğrafları bana arka çıkar nitelikteler çünkü bunlar lanet okutacak kadar canlı ve açıklayıcı resimler. Yine de sahtekârlık sanatında ulaşılan düzeyin yüksekliği yüzünden bunlardan da kuşkulanılacaktır. Mürekkeple yapılmış çizimler bir sahtekârlık olarak alaya alınacak olsa da tuhaf teknikleri sanat uzmanlarının dikkatini çekecek ve onları şaşırtacaktır.

Bir yandan, sunduğum verileri, verilerin kendi iğrenç inandırıcılıklarıyla ya da ta başlangıç dönemlerine ait son derece şaşırtıcı bazı efsanelerin ışığında tartabilecek kadar bağımsız düşünebilen, öte yandan keşif dünyasını genel olarak bu delilik dağları bölgesine yapılması düşünülen aceleci ve aşırı ihtiraslı bir geziden caydıracak kadar etkili birkaç önde gelen bilim adamının yargı ve değerlendirmelerine güvenmek zorundayım sonunda.

Benim ve arkadaşlarım gibi küçük bir üniversiteye bağlı, pek fazla tanınmayan insanların böylesine son derece acayip ve tartışmaya oldukça açık konularda etkili olma şanslarının pek bulunmayışı, ne yazık ki gerçek. Ayrıca asıl önem taşıyan konularda kelimenin tam anlamıyla bir uzman olmayışımız da aleyhimize bir durum yaratıyor.

Bir jeolog olarak Miskatonic Üniversitesi Keşif Heyetine başkanlık etmedeki tek amacım, mühendislik bölümümüzden Profesör Frank H. Pabodie tarafından tasarımlanan olağanüstü sondaj makinesi yardımıyla Antarktika Kıtası‘nın çeşitli bölgelerinin derinliklerinden kaya ve toprak numuneleri toplamaktı.

Bundan başka herhangi bir alanda öncü olma isteğim yoktu; ama bu yeni mekanik aygıtın daha önceden araştırılmış hatlar boyunca çeşitli noktalarda kullanılmasının alışılageldik numune alma yöntemleriyle bugüne kadar elde edilememiş yeni malzemeleri günışığına çıkaracağını umuyordum. Kamuoyunun raporlarımızdan bildiği gibi, Pabodie’nin sondaj cihazı; halifliği, kolay taşınabilirliği ve çok farklı sertliklerdeki katmanlarla çabucak başa çıkmak üzere alışılmış artezyen delik açma ilkesini küçük dairesel kaya matkabı ilkesiyle birleştirme yeteneği bakımlarından eşsizdi ve bu alanda devrim sayılırdı. Çelik uç, eklemlenebilen çubuklar, benzin motoru, açılır kapanır ahşap iskele, dinamitleme donanımı, kablolar, döküntü temizleme burgusu, üç yüz metre derinliğe kadar ulaşan yüz yirmi yedi milimetre çapında bir deliğe yetecek kadar boru parçaları ve gerekli aksesuarın tamamı, yedişer köpekli üç kızağın taşıyabileceğinden fazla bir yük oluşturmuyordu. Bu, metal nesnelerin çoğunun yapımında kullanılan özel bir alüminyum alaşımı sayesinde mümkün olmuştu.

Antarktika düzlüklerinde çok yükseklerde uçmak üzere özel olarak tasarımlanmış ve Pabodie tarafından geliştirilen yakıt ısıtma ve hızlı ateşleme cihazlarıyla donatılmış dört büyük Dornier uçağı bütün keşif ekibimizi büyük buz bariyerinin kıyısındaki bir üsten, kıtanın iç bölgelerinde uygun noktalara taşıyacak ve bundan sonrası için yeterli sayıda köpekten yararlanacaktık.

Bir Antarktika mevsiminin – kesinlikle gerekli olursa daha uzun bir süre de olabilirdi – izin verdiği ölçüde büyük bir alanı incelemeyi planlamıştık. Daha çok Ross Denizi’nin güneyindeki sıradağlarda ve düzlüklerde, daha önce Shackleton, Amundsen, Scott ve Byrd tarafından değişik ölçülerde keşfedilmiş bölgelerde çalışacaktık. Kampımızı uçaklarla, jeolojik bakımdan anlamlı sayılabilecek uzaklıklara sık sık taşıyarak, özellikle daha önce çok sınırlı sayıda numunenin elde edilebildiği Prekambriyen katmanlardan benzeri görülmemiş miktarda malzeme kazıp çıkarmayı umuyorduk.

Fosil içeren üst kaya tabakalarından da mümkün olduğu kadar çok çeşitli numune toplamak istiyorduk çünkü, bu çıplak buz ve ölüm krallığının başlangıç dönemi yaşam tarihinin, dünyanın geçmişi konusundaki bilgilerimiiz açısından önemi çok büyüktü.

Antarktika kıtasının bir zamanlar ılımlı, hatta tropikal olduğu, zengin bitki örtüsünden ve hayvanlarından geriye yalnızca likenlerin, bazı deniz dibi bitkilerinin, eklembacaklılardan bazı örümcek ve akrepler ile kuzey kıyılarının penguenlerinin kaldığı herkesin bildiği bir şey. Biz bu bilgiyi çeşitlilik, doğruluk ve ayrıntılar bakımından genişletmeyi umuyorduk. Açtığımız bir sondaj deliğinde fosil izine rastladığımızda, uygun boyut ve durumda numuneler elde edebilmek için patlatarak deliği genişletecektik.

Derinlikleri, üstteki toprak ya da kaya tabakasının vereceği ümide göre değişecek olan sondajlarımızı sadece toprağın buzla örtülü olmadığı ya da tamamen örtülü olmadığı yerlerde yapacaktık; alçak kesimlerin üzeri üç dört kilometre kalınlığında sert bir buz tabakasıyla kaplı olduğundan, burası, ister istemez yamaçlar ve sırtlar olacaktı. Her ne kadar, Pabodie, sık aralıklarla delinmiş deliklere bakır elektrotlar daldırıp, benzinle çalışan bir dinamodan sağlanan elektrik akımıyla belli bir buz alanını eritecek bir plan geliştirmişse de hatırı sayılır kalınlıklarda buz tabakalarını delmekle zamanımızı harcayamazdık.

Antarktika’dan dönüşümüzden beri yaptığım uyarılara rağmen, önümüzdeki günlerde yapılacak olan Starkweather – Moore Keşif ekibinin uygulama niyetinde olduğu plan, bizim keşif gezimizde denenmenin dışında hayata geçirilmeyen işte bu plandı.

Kamuoyu Miskatonic Keşif gezisinden, Arkham Aduertiser ve Associated Press’e sık sık gönderdiğimiz telsiz mesajları ve Pabodie ile benim daha sonra yazdığımız makaleler yoluyla haberdar oldu. Ekibimiz, yedisi yüksek lisans öğrencisi, dokuzu usta teknisyen on altı yardımcıyla, Üniversite’den dört kişiden oluşuyordu: Mühendislik bölümünden Pabodie, biyoloji bölümünden Lake, fizik bölümünden —aynı zamanda meteorolog da olan- Atwood ve jeoloji bölümünü temsilen, ekibin sözde başkanı olan ben. Bu on altı kişiden on ikisi birinci sınıf pilot, ikisi dışında hepsi uzman telsiz operatörüydü. Sekizi, tıpkı Pabodie, Atwood ve benim gibi pusula ve sekstant kullanarak gemi yönetmeyi biliyordu. Bunlara ilâveten, elbette iki gemimiz -buz koşullarına karşı takviye edilmiş ve yardımcı buhara sahip, ahşap, eski balina avı gemileri- tam mürettebat hazırdı.

Birkaç özel katılımcının yardımıyla Nathaniel Derby Pickman Vakfı seferin giderlerini karşılıyordu; bu yüzden, büyük ölçüde reklamı yapılmamış olsa da hazırlıklarımız neredeyse eksiksiz tamamlanmıştı. Köpekler, kızaklar,, kamp malzemeleri ve beş uçağımızın monte edilmemiş parçalarının Boston’da teslimatı yapılarak gemilere yüklenmişti. Özel amacımız için mükemmel bir şekilde donatılmıştık ve erzak, beslenme rejimi, nakliye, kamp kurma konularına ilişkin bütün meselelerde bizden çok kısa bir süre önce benzer bir sefere çıkan olağanüstü başarılı öncellerimizin mükemmel deneylerinden yararlandık.Bizim seferimizin kapsamlı olmasına karşın dünya çatında genel olarak bu kadar az dikkat çekmesine neden olan ise öncellerimizin alışılmadık sayısı ve ünleriydi.

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 2

Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylasının daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Gazetelerin yazdığı gibi 2 Eylül 1930’da Boston limanından yelken açtık. Sahil boyunca bir rota tutturup yavaş yavaş güneye indik. Panama Kanalı’ndan geçerek Samoa Adalarında ve Tasmanya’nın Hobart limanında durduk. Son ihtiyaçlarımızı karşıladık. Keşif ekibimizden hiç kimse daha önce kutup bölgesinde bulunmamıştı. Bu sebeple hepimiz büyük ölçüde gemi kaptanlarımıza güveniyorduk.

Medeni dünyayı ardımızda bıraktığımız ölçüde, güneş her geçen gün kuzeyde daha alçaktan battı ve ufkun üzerinde git gide daha çok kaldı. Yaklaşık 62 Güney Enlemi’nde ilk buzdağlarımızı gördük. 20 Ekim’de şanına yaraşır tuhaflıkta törenlerle Güney Kutup Dairesi’ne girmeden önce buz sahasıyla başımız oldukça belaya girmişti.

Tropiklerdeki uzun yolculuğumuzdan sonra sıcaklığın düşmesi beni oldukça rahatsız ettiyse de kendimi çok daha büyük güçlüklerle karşılaşmaya hazırladım. Birçok defalar ilginç atmosfer olaylarıyla adeta büyülendim. Bu olaylar arasında; uzaklardaki buzdağlarının hayal edilemez kozmik şatoların mazgallı siperlerine dönüştüğü çok çarpıcı ve çok canlı bir serap da vardı.

Allahtan ki çok fazla yoğun ve kalın olmayan buz sahasında zorla kendimize yol açarak 67 Güney enlemi, 175 Doğu boylamında yeniden açık sulara kavuştuk. 26 Ekim sabahı güneyde kara bir görünüp bir kaybolmaya başladı ve öğleye kalmadan hepimiz, önümüzdeki bütün manzarayı kaplayan, dorukları karla kaplı yüce bir dağ silsilesini seyrediyor olmanın heyecanıyla titriyorduk. 

Sonunda, bilinmeyen kıtanın ve onun gizemli donmuş ölüm dünyasının bir ileri karakoluyla karşılaşmıştık. Bu dorukların, Ross tarafından keşfedilen Admiralty Sıradağları olduğu belliydi ve artık bize düşen görev Adare Burnu’nu dönüp, Victoria Toprakları’nın doğu kıyıları boyunca aşağıya inerek 77“ 9’ Güney enleminde McMurdo Koyu kıyılarında, Erebus Volkanı eteklerinde kurmayı düşündüğümüz üssümüze ulaşmaktı.

Yolculuğun son ayağı oldukça renkli ve hayal gücünü kışkırtır nitelikteydi. Öğlenin alçak kuzey güneşi ya da geceyarısının ufku sıyıran daha da alçak güney güneşi; puslu, kızılımsı ışınlarını beyaz karların, mavimsi buzun, yol yol olmuş suların ve açığa çıkmış kapkara granit yamaçların üzerine dökerken, batı yönünde uzakta beliren gizemli çıplak doruklar aslında olduklarından daha kocaman ve korkunç görünüyordu. Issız dorukların arasından, bazı bilinçaltı anılar yüzünden rahatsız edici, hatta düpedüz korkunç bulduğum, geniş bir yelpazeye yayılan notalarıyla ritmi çılgın ve yarı bilinçli bir müziği akla getiren soğuk Antarktika rüzgârı öfkeyle kesik kesik esiyordu. 

Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylası‘nın daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Kasım’ın 7’sinde batıya doğru uzanan sıradağlar geçici olarak gözden kaybolurken Franklin Adası’nı geçtik ve ertesi gün, gerisinde uzanan Pany Dağları ile Ross Adası’ndaki Erebus ve Terror Dağları’nın sivri tepelerini uzaktan seçtik. Şimdi, Cluebec’in kayalık uçurumları gibi altmış metreye kadar dimdik yükselen buz bariyerinin alçak, beyaz hattı doğuya doğru uzanıyor ve güneye doğru olan yolculuğumuzun sona erdiğine işaret ediyordu.

Öğleden sonra Mc Murdo Koyu’na girerek başı dumanlı Erebus Dağı’nın rüzgâr almayan tarafında, açıkta demirledik. Maden cürufu kaplı zirvesi, üç bin sekiz yüz yetmiş metreyi aşan yüksekliğiyle, kutsal Fujiyama, Japonya’da basılmış bir resmi gibi doğu göğünde yükselirken, öte yanında sönmüş bir yanardağ olan Terror Dağı üç bin üç yüz yirmi metrelik yüksekliğiyle beyaz bir hayalet gibi dikiliyordu.

Erebus’tan zaman zaman dumanlar püskürüyordu. Araştırma görevlilerinden biri (Danforth adında çok zeki bir genç) karlı yamacındaki lava benzeyen şeyi göstererek, 1840’ta keşfedilen bu dağın, yedi yıl sonra aşağıdaki satırları yazmış olan Poe’nun esin kaynağı olmasından kuşkulanılamayacağı yorumunu yaptı:

O uzak Kutup diyarında
Yaanek’ten aşağı dur durak bilmeden akan
Kuzey kutbu krallığında
Yaanek’ten aşağı dökülürken inleyen kükürtlü lavlar.

Danforth, acayip öyküler okumayı tutkuyla seven biriydi ve durmadan Poe’dan söz ederdi. Poe’nun tek uzun öyküsü olan tedirgin edici ve şaşırtıcı Arthur Gordon Pym’indeki Antarktika manzaraları nedeniyle söyledikleri benim de ilgimi çekmişti. Çıplak kıyıda ve daha gerideki yüksek buz bariyerinin üzerinde sayısız tuhaf görünüşlü penguen ciyak ciyak bağırarak yüzgeçlerini çırparken, çok sayıda şişman ayıbalığının suda yüzdüğü ya da yavaş yavaş sürüklenen kocaman buz kekleri üzerine sere serpe uzanmış olduğu görülüyordu.

Ayın 9’u sabahı, geceyarısını biraz geçe, küçük kayıklarla güç bela Ross Adası’na çıktık. Varagele düzeneğiyle yüklerimizi boşaltmak üzere her gemiden kıyıya halatlar çektik. Bizden önceki Scott ve Shackleton keşif ekipleri de tam olarak bu noktada karaya ayak basmış olmakla birlikte, Antarktika toprağındaki ilk adımlarımızdan edindiğimiz izlenimler çok kuvvetli ve karmaşıktı. 

Volkanın eteklerindeki donmuş sahilde kurduğumuz kamp geçiciydi. Karargâhımız Arkham adlı gemimizdi. Bütün delme cihazlarımızı, köpekleri, kızakları, çadırları, erzakı, benzin depolarını, buz eritme deney cihazını, yer ve hava fotoğraf makinelerini, uçak parçalarını ve kıta içerisinde gidebileceğimiz her yerden -uçaktakiler dışında— Arkham’daki büyük cihazla iletişim kurabilecek kapasitedeki taşınabilir üç küçük telsiz cihazı da dahil diğer bütün aksesuarı karaya çıkardık.

Geminin dış dünyayla iletişim kuran cihazı, basın raporlarını Arkham Aduertiser’ın Kingsport Head, Massachusetts’deki güçlü telsiz istasyonuna yollayacaktı. Çalışmamızı bir kutup yazı içinde tamamlamayı umuyorduk ama bunun mümkün olmayacağı görülürse, gelecek yazın erzağını getirmek üzere Miskatonic’i sular donmadan kuzeye gönderecek, kışı Arkham’da geçirecektik.

Gazetelerin zaten yazmış bulunduğu ilk işlerimizden; Erebus Dağı’na tırmanışımızdan; Ross Adası’nın birçok yerinde yaptığımız başarılı sondajlardan, Pabodie’nin cihazının en sert kaya katmanlarını bile olağanüstü bir hızla delmiş olduğundan; küçük buz eritme cihazını denemek amacıyla kullanışımızdan; kızaklar ve erzakımızla büyük bariyere yaptığımız tehlikeli tırmanıştan ve bariyerin üstündeki kampta beş uçağımızı monte edişimizden söz etmemin gereği yok. 

Kara ekibimizin (20 insan ve 55 Alaska kızak köpeği) sağlığı mükemmel durumdaydı ama elbette ki o ana kadar gerçekten öldürücü soğuklarla ya da kasırgalarla da karşılaşmamıştık. Hava sıcaklığı çoğu zaman eksi 4 ilâ 7 derece arasındaydı. New England’da yaşadığımız kışlar nedeniyle bu soğuğa alışkındık. Buz bariyeri üzerindeki kampımız tam anlamıyla sürekli bir kamp değildi. Benzin, erzak, dinamit ve diğer malzemeleri depolamak amacıyla kurmuştuk. Gerçek keşif malzemelerini taşımak için uçaklardan sadece dördünü kullanmamız yeterliydi. Beşinci uçağı, keşif uçaklarını yitirmemiz halinde Arkham’dan bize ulaşılabilsin diye bir pilot ve gemi mürettebatından iki kişiyle beraber malzeme deposunda bırakmıştık. 

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 3

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı.

Daha sonra uçakları araç gereç taşımada kullanmadığımızda, bir ikisini bu depoyla Beardmore Buzulu’nun 600 – 700 mil güneyindeki yüksek bir yaylada kurulacak olan ikinci sürekli kamp arasında gidip gelmede kullanacaktık. Hemen hemen herkesin ağız birliğiyle anlattığı, yayladan aşağı doğru esen korkunç rüzgârlara rağmen tasarruf yapmak ve daha verimli çalışabilmek amacıyla ara üsler kurmaktan vazgeçtik.

Telsiz raporları, 21 Kasım günü, batısında çok büyük yükseltilerin yer aldığı uçsuz bucaksız şelfbuzu üzerinde uçuş filomuzun hiç durmadan yaptığı dört saatlik nefes kesici uçuştan ve motorlarımızın sesiyle yankılanan akıl sır ermez sessizliklerden söz ediyordu. Rüzgâr önemli bir sorun yaratmadı. Karşılaştığımız yoğun siste yön belirten radyo alıcılarımızın büyük yararını gördük.

83. ve 84. enlemler arasında bir yerlerde çok yüksek dağlar bir hayal gibi belirdiğinde, dünyanın en büyük vadi buzulu olan Beardmore buzuluna ulaşmış olduğumuz ve donmuş denizin yerini artık çatık kaşlı ve dağlık bir kıyı şeridine bıraktığını biliyorduk. Nihayet, en güneyin milyarlarca yıldır ölü dünyasına giriyorduk ve daha bunun bilincine yeni varmıştık ki doğu yönünde 4500 metreyi aşan yüksekliğiyle dimdik göğe yükselen Nansen Dağı’nın doruklarını uzaktan gördük.

86“ 7′ Enlemi ve 174“ 23’ Doğu Boylamı’nda buzul üzerinde güney üssümüzü başarıyla kurmamız, kızaklarla ve kısa uçuşlarla ulaştığımız çeşitli yerlerde olağanüstü bir hız ve verimle sondajlar yapıp kayaları patlatmamız, tıpkı 13-15 Aralık tarihlerinde Pabodie’nin iki araştırma görevlisiyle -Gedney ve Carroll- beraber Nansen Dağı’na yaptıkları çetin ve başarılı tırmanış gibi tarihi ilgilendiren konulardır.

Deniz seviyesinden yaklaşık olarak iki bin altı yüz metre yüksekteydik ve deney niteliğindeki sondajlar kaya ve toprağın bazı noktalarda sadece üç dört metre kalınlığında bir kar ve buz tabakası altında olduğunu gösterdiğinde, küçük eritme cihazından büyük ölçüde yararlandık ve daha önce hiçbir kâşifin cevher numunesi almayı aklından bile geçirmemiş olduğu birçok yerde delikler açıp, patlatmalar yaptık. 

Bu şekilde elde ettiğimiz Prekambriyen devre ait granit ve kumtaşı numuneleri, bu yaylanın kıtanın batıya doğru uzanan büyük bölümüyle aynı yapıda ama Güney Amerika’nın aşağılarına düşen ve doğuya doğru uzanan kısmından oldukça farklı yapıda olduğu yönündeki inancımızı doğruladı. O zamanlar, Byrd’ün, varsayımı çürütmüş olmasına karşın, kıtanın iki ayrı kara parçasından oluştuğunu ve küçük olanın diğerinden donmuş Ross ve Weddell Denizleriyle ayrılmış olduğunu düşünüyorduk. 

Niteliği sondajla anlaşıldıktan sonra dinamitle patlatılıp, keskiyle kırılan bazı kum taşlarında bazı çok ilginç fosil izlerine ve fosillere; en başta da eğrelti otları, deniz yosunları, trilobitler, deniz laleleri ile linguellan ve karındanbacaklılar sınıfından bazı yumuşakçalara rastladık. Bunların tümü de bölgenin çok çok eski dönemlerinin tarihi açısından son derece önemli görünüyordu.

Ayrıca, patlatılış derin bir delikten çıkarılan ve Lake’in birleştirmeyi başardığı üç arduvaz parçası üzerinde, yol yol çizgili, eni en geniş yerinde otuz santimetreyi bulan üçgen biçimi tuhaf bir iz vardı. Bu parçaları Kraliçe Alexandra Sıradağları’nın batısında ve yakınlarında bir yerde yaptığımız  sondajlardan elde etmiştik ve Lake, bir biyolog olarak taşlar üzerindeki garip işaretleri alışılmadık ölçüde şaşırtıcı ve kışkırtıcı buluyordu. 

Oysa bir jeolog olarak benim gözümde bunlar, rüzgâr veya suyun tortul kayaçlarda bıraktığı sıradan izlerden başka bir şey değildi. Arduvaz, tortul bir tabakanın basınç altında kalarak başkalaşmasından başka bir şey olmadığına ve basınç da zaten mevcut olan izleri çarpıtabileceğine göre, bu çizgili yapıda şaşılacak bir şey görmüyordum.

6 Ocak 1931’de, Lake, Pabodie Danforth ve daha başka altı yüksek lisans öğrencisiyle dört teknisyen ve ben, büyük uçaklardan ikisiyle tam Güney Kutbu’nun üzerinden uçarken ansızın çıkan ama Allahtan tam bir fırtınaya dönüşmeyen kuvvetli bir rüzgâr bizi alçalmaya zorladı. Gazetelerin yazdığı gibi bu uçuş, daha önceki kâşiflerin ulaşamadıkları bölgelerde yeni topoğrafik özellikler görmek amacıyla yaptığımız birkaç gözlem uçuşundan biriydi. İlk uçuşlarımız, deniz yolculuğumuz sırasında tanık olduğumuz son derece inanılmaz ve aldatıcı kutup manzaralarına benzer manzaralar görmemize olanak sağladıysa da, bu bakımdan bir düş kırıklığı olmuştu. 

Uzak dağlar gökyüzünde büyülü kentler gibi yüzüyor ve geceyarısının iyice alçalmış güneşinin sihriyle bazen bütün beyaz dünya, Dunsanyvari düşlerin ve cüretli beklentilerin altın, gümüş ve kızıl renkli ülkelerine dönüşüyordu. Bulutlu günlerde, karla kaplı toprakların, ufku ayırt edilemeyen, gizemli yanardöner bir boşluk halinde gökyüzüyle birleşmesi yüzünden uçmakta zorlanıyorduk. Sonunda, dört keşif uçağımızla beş yüz mil doğuya uçarak, yanlış bir inanışla kıtanın küçük kara kütlesi sandığımız bölgesine yeni bir üs kurma yönündeki ilk planımızı uygulamaya karar verdik. Oradan elde edilecek jeolojik numuneler, karşılaştırma bakımından cazip olabilirdi. 

Sağlıktan yana şu ana kadar bir sorun yaşamamıştık. Limon suyu, genellikle konserve ve tuzlanmış yiyeceklerden olan beslenme rejimimizi gayet iyi dengeliyordu ve genellikle sıfırın üzerinde seyreden sıcaklıklar, bizi, en kalın kürklerimizi giymek zorunda bırakmıyordu. Şimdi yaz ortasındaydık. Elimizi çabuk tutar ve iyi çalışırsak, işi marta kadar tamamlayabilir, uzun Antarktika gecesinde çetin bir kış geçirmekten kurtulabilirdik.

Batıdan doğru birkaç şiddetli kasırga üzerimize çullandıysa da, Atwood’un uçaklar için ilkel korunaklar, büyük kar bloklarından rüzgâra karşı engeller kurmadaki ve esas kamp binalarını karla berkitmedeki becerisi sayesinde önemli bir zarara uğramadan bunları atlatabildik. Şansımızın hep yaver gitmesinde neredeyse tekinsiz bir şeyler vardı.

Dış dünya elbetteki programımızdan haberdardı ve yeni üssümüze taşınmadan önce Lake’in tuhaf ve dediğim dedik bir inatla batıya -daha doğrusu kuzey batıya- doğru bir keşif gezisine çıkmakta ısrar ettiğini biliyordu. Besbelli, arduvaz üzerindeki üçgen çizgili işaretler konusunda epeyce kafa patlatmış, doğa ve jeolojik devirlere ilişkin bu arduvazlarda okuduğu çelişkiler merakını bilediğinden, bu parçaların ortaya çıkarıldığı, batıya doğru uzanan topraklarda daha fazla sondaj ve patlatma yapma arzusuna kapılmıştı.

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı. Oysa ki bu izleri taşıyan – gerçekte Prekambriyen değilse, Kambriyen – kayaların yaşı, bırakınız evrimleşmiş bir organik yaşamı, tek hücreli ya da en fazla trilobit aşamasından yukarı bir yaşamın varlığını olanaksızlaştırıyordu. Üzerlerindeki tuhaf işaretlerle bu kayaların yaşı 500 milyonla bir milyar yıl arasında olmalıydı.

Devamı yakında…

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Sahipli Define

İki arkadaşın, beraberlerine aldıkları bir hoca ile cinler tarafından sahiplenilmiş bir defineyi ele geçirmek için yaptıkları ve bu süreçte başlarına gelen korkunç olaylar.

Published

on

By

Korku Hikayesi - Sahipli Define - Yaşanmış Cin Hikayesi - Harita

İki arkadaşın, beraberlerine aldıkları bir hoca ile cinler tarafından sahiplenilmiş bir defineyi ele geçirmek için yaptıkları ve bu süreçte başlarına gelen korkunç olaylar.

Bir gün arkadaşlarla kahvede otururken muhabbet defineden açıldı. Arkadaş başladı söylenmeye “Beyler bir define yeri var. Altın olduğunu söyledi tanıdık ama sahipliymiş. Giden kişi geri dönemiyormuş.” dedi. Ben de içimden “Ulan!” dedim “Git; sen bulursun bu defineyi. Köşeyi dönersin.” dedim. Korkmazdım öyle şeylerden pek.

Orası Sahipli

“Ben gitmem oraya. Orası sahipli ama istersen sana yer, adres verebilirim.”

Sohbet muhabbet bitti. Bu define işini söyleyen kişi, kahveden çıktı. Ben de peşinden çıktım. Hemen tuttum kolundan “Şu define işinde ciddi misin? Benim paraya ihtiyacım var. Beraber gidelim; yarı yarıya bölüşürüz parayı.” dedim. Adam gözlerimin içine baktı “Ben gitmem oraya. Orası sahipli ama istersen sana yer, adres verebilirim. Yarın gidip bi’ bakarsın. Bakmadan hemen karar verme.” dedi.

Adamın tip de biraz ürkütücü. Yüzünde, yanağında çizik var, gözlerinin altı morarmış. Biraz da kaçık gibi… Her neyse; ben bundan adresi aldım. Sabah olunca çıktım yola. Verdiği adrese gittim. Mağara gibi bir yer. İçeriden baykuş sesleri filan geliyor. Tenha yer; insan yaşamıyor. Tam içeriye girerken omzumdan birisi beni tuttu. Arkama döndüm. Sakallı bir dede “Evladım nereye böyle sabahın bi’ vakti?” dedi. 

“Sanki akşam girilir buraya” dedim içimden. Sonra “Dede burda bi’ define varmış; geleyim bakayım dedim.” dedim. Dede “Girme oraya evladım sakın. Orası sahipli. Giren çıkamıyor. Çıkan da deli oluyor. Aklın varsa girme.” dedi. Ben de dedeye “Kaybedecek bir şeyim olmadığını” söyledim ve girdim.

Siyah Bir Şey Gördüm

Yüzü gözükmüyordu. Gölgesi de yoktu. Birden korkunç bir çığlık attı. Çığlığı duyar duymaz arkamı dönüp koşmaya başladım. 

Her yer kapkaranlık… Yanımda fener vardı; çıkardım. Etrafa bakıyorum. İleride lambalar gözüktü. İçimden “İyi bari, demek ki harbiden önceden giren olmuş buraya.” dedim. Yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Ben ilerledikçe lambalar yanıp sönmeye başladı. İleride tek bir ışık yanıp sönmüyordu. Orada siyah bir şey gördüm. Yüzü gözükmüyordu. Gölgesi de yoktu. Birden korkunç bir çığlık attı. Çığlığı duyar duymaz arkamı dönüp koşmaya başladım. 

Çığlık sesi ben koşarken yankılanıyordu. Bu ses bir insana ait olabilir miydi bilmiyordum. Kendimi zar zor dışarı attım. Dede yine karşımdaydı. Bu sefer biraz öfkeliydi. Bana “Ben sana oraya girmemeni söylemiştim. Eğer gireceksen de yanında bir hoca bulunsun!” dedi. Bu fikir aklıma yatmıştı. Dedeye bir şey demeden arabaya bindim; kahveye geçtim. Adam yine oradaydı. Kahveye girdiğim gibi yanıma geldi. 

Gülerek “N’oldu? Kararlı mısın bu işte?” dedi. Ben de “Yarın hocayla gidicem. Oraya tek başıma gidemem.” dedim. Adam da “Eğer benim işim olmazsa ben de gelebilirim.” dedi. Ben de “Memnun olurum.” dedim. Eve gittim, tanıdık bir hocayı aradım, durumu anlattım ve gelmesi konusunda ikna ettim. 

Cinler Defineleri Neden Sahiplenir

… Kafir olanları dünyanın kendilerine kalacağına inanırlar. Bu yüzden defineleri sahiplenirler.

Hoca sabah olunca eve geldi. Kahvaltı yaptık. Çay içerken hocaya dönerek “Hocam, bunlar burayı neden sahipleniyorlar? Duyduğuma göre özellikle define olan yerleri sahipleniyorlamış?” dedim. Hoca “Evet oğlum; onlar için de altın bizim için olduğu kadar önemli. Kafir olanları dünyanın kendilerine kalacağına inanırlar. Bu yüzden defineleri sahiplenirler. Eğer beni çağırmış olmasaydın defineye ulaşma şansın çok azalırdı. Ayrıca belirli bazı dualar okunmadan define alınırsa, içini dolu bulamazsın.” dedi.

Evin kapısı çok sert bir şekilde tıklanmaya başladı. Dışarıdan birisi, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Koştum ve kapıyı açtım hemen. Benim kahvedeki arkadaştı. Gömleğinde kan vardı. Hemen içeriye aldık, ne olduğunu sorduk. Kerem bize dönerek “Bir arkadaşım daha bu define için oraya gitmişti.

Deli olduğu için bazı işlerinde buna yardım ediyordum. Bi’ bakmaya gideyim dedim. Kapısını çaldım; beni içeri aldı. Bir bardak su istedim. Çok yorulmuştum. Elinde bıçakla döndü. Tam saplayacakken son anda yırttım. Buraya kadar da beni takip etti. Şu an nerede bilmiyorum.” dedi.

“Daha defineyi bulmadan başımıza bunlar geliyorsa ileride ne gelir düşünemiyorum!” dedi. Gece oldu; herkes odasına gitti uyumaya. Ben bir türlü uyuyamıyordum. Hararet basmıştı. Mutfağa gittim. Bir bardak su içtim. Odama geri dönerken çatal kaşık sesleri gelmeye başladı mutfaktan. Gittim; ışığı açtım ortada çatal kaşık filan yok ama bardağın, koyduğum yerde olmadığını gördüm. Korktum ve odama geri döndüm.

Yatağım ve yorganım ortadan ikiye ayrılmıştı. Bağırmaya başladım. Hoca geldi; ne olduğunu sordu. Ben de nefes nefese olan biteni anlattım. Hoca, Besmele çekip, dua okumaya başladı. Duayı bitirdi ve bana dönerek “Evladım, yarın yola koyulacağız. Uyumaya çalışım. Allah’ın izniyle bir şey olmaz artık.” dedi. Sonra gittiler. Ben biraz daha yatakta kıvrandım korkudan. Sonra uyuyakalmışım.

Definenin Olduğu Yere Geldik

Kerem’e define haritasını vermesini söyledim; arabada unuttuğunu söyledi. Geri döndük.

Sabah oldu. Kahvaltıyı yaptık ve arabamızla doğruca yola koyulduk. Definenin olduğu yere geldik. Oraya ilk gidişimde karşıma çıkan dede bu sefer ortada yoktu. Mağara gibi olan yere girdik ama bir tuhaflık vardı; ne baykuş sesi ne de lambalar yerindeydi. Gözlerime inanamadım. Hocayla, Kerem’e dönerek “Dün buralarda baykuşlar ve lambalar vardı. Şimdiyse yok?” dedim. Hoca dua okumaya başladı. İlerledik ve mağarada iki – üç yol ayrımı çıktı. 

Kerem’e define haritasını vermesini söyledim; arabada unuttuğunu söyledi. Geri döndük. Arabanın bir lastiği inmişti. Bu nasıl olabilirdi anlayamamıştım. Kimse yaşamıyordu burada. Neyse ki bagajda yedek lastik vardı. Cebimi yokladım ama arabanın anahtarı cebimde değildi. Bana “Düşürmüşsündür” dediler ama anahtar cebimdeydi; emindim. Mağaraya geri dönecek ve anahtara bakacaktık artık. 

Geriye döndük. Hoca direkt dua okumaya başladı çünkü mağara lambalarla kuşatılmış ve baykuş sesleri duyuluyordu. El feneriyle araba anahtarını bulmaya çalışıyordum. Sonra bir şeyin parladığını gördüm. Evet; bu arabanın anahtarıydı. Arabanın anahtarını aldık. Mağara bir anda sarsılmaya başladı ve bir çığlık sesi duyduk. Baykuşlar üzerimize doğru gelmeye başladı. Apar topar kendimizi dışarı attık. 

Hocama Danışıp Muska Yazmam Gerek

Hoca “Bizi burada istemiyorlar evladım. Gel; vazgeçelim şu define işinden.” dedi.

Hoca, Kerem’le bize “Bu böyle olmayacak. Eve gidelim. Ben bir hocama danışıp muska yazayım; öyle gelelim.” dedi bizde kabul ettik. Anahtarla bagajı açtım ve bir anda küfür ederek bağırdım. Bagajdaki yedek lastik kanlıydı ve üzerinde Arapça bir şeyler yazıyordu. Hocaya bunun ne olduğunu sordum. Hoca “Bizi burada istemiyorlar evladım. Gel; vazgeçelim şu define işinden.” dedi. Ben de “Hocam, bu benim için de sizin için de önemli. Bırakamayız bu işi.” dedim. 

Yedek lastiği taktim. Tam arabaya binecekken mağaranın girişinde yine aynı dedeyi gördüm. Hocaya dönerek “Bu; dün gördüğüm dede!” dedim. Hoca “Hani, nerde?” dedi. Ben de kafamı mağaranın girişine çevirdim ama dede orada yoktu. Hocaya “Demin oradaydı ama şimdi yok!” dedim ve eve gitmek için yola koyulduk. 

Arabayla giderken önümüze siyah bir kedi çıktı. Frene asıldım ve kafayı direksiyona çarptım. Hoca ve Kerem, “Bir şey oldu mu?” diye sordular. Allah’tan önemli bir şey yoktu. Arabayla giderken ibre abuk subuk oynuyor, motordan değişik sesler geliyordu. Eve yaklaşık 500 metre kala araba bozuldu. Hemen motora baktım ve korkudan bağırmaya başladım. Hoca dua okumaya başladı. Kerem de çok korkuyordu. 

Mezarlıktaki Topraklar Sanki Yerinden Oynuyordu

İleride bizi mezarlık bekliyordu. ileride mezarlık olduğunu sadece ben biliyordum…

Motorun bozulması doğaldı çünkü ölü bir kedi, parçalanarak motora koyulmuştu. Eve kadar yürümek zorundaydık. Hava kararmıştı. Otobüs bu saatlerde buralardan geçmezdi. İleride bizi mezarlık bekliyordu. ileride mezarlık olduğunu sadece ben biliyordum ve bunu Kerem’le hocaya söyledim. Kerem biraz tırsıyordu. Hoca “Evladım, mezarlık bu. Orada ölüler yatıyor; n’olacak?” dedi. 

Yürürken defineden bahsediyor, muhabbet ediyorduk ki mezarlığa geldik. Gözüme iki – üç tane mezar taşı çarptı. Bunun ne olduğunu sordum hocaya. Hoca yeniden “Oğlum, gel vazgeç şu işten.” dedi. Ben de bu işin peşini bırakmayacağımı söyledim. Arkadan bir çığlık sesi geldi. Arkamızı döndük ve karşımızda; ayakları ters, gözleri kırmızı olan birisi gözüktü!!!

Ben, Nas duasını okuyarak koşmaya başladım. Hoca da sürekli dualar okuyordu. Kerem korkudan neredeyse ağlayacaktı. Enteresan olan şuydu; o çığlık sesi kulağımdan hiç çıkmıyor ve geçtiğimiz mezarlıktaki topraklar sanki sürekli yerinden oynuyordu. Koşar adımlarla eve gittik. Hemen bizimkileri eve aldım. Nefes nefese kalmışlardı. Mezarlık tarafına baktım ve dede yine oradaydı ama bu sefer gözleri kırmızıya dönmüştü.

Bizim ev köydeydi. Hoca “Ben bir abdest alayım evladım. Bana lavaboyu göster.” dedi. Ben de gösterdim. Bana “suların akmadığını” söyledi. Mecburen çeşmeye gidecektim. Çeşme de bir hayli uzaktı. Arabayla gitmek zorundaydım. Hoca’nın arabasını da benim evimin önünde park etmiştik. Kerem’e döndüm “Benle gelir misin Kerem?” dedim. Kerem ağlamaklı halde “Ölürüm daha iyi!” dedi. Hoca “Ben gelirim evladım.” dedi. Kerem de o zaman “Ben de geliyorum.” dedi.

Ayakları Ters Olan O Şey

Duvarda kırmızı renkte Arapça bir şey yazılıydı. Boyadır diye dokundum ama kanmış ve bir iki dakika önce yazılmış olmalıydı. 

Arabaya bindik. Dikiz aynasını ayarlıyordum; arkada; mezarlıkta gördüğümüz, ayakları ters olan o şeyi gördüm. Gördüğüm gibi arabayı çalıştırdım, gaza asıldım. Araba sürekli tökezliyordu. İbre de bozulmuştu. Çeşmeye geldik. Duvarda kırmızı renkte Arapça bir şey yazılıydı. Boyadır diye dokundum ama kanmış ve bir iki dakika önce yazılmış olmalıydı. 

Hoca “Evladım, üçtür aynı yazıyla karşılaşıyoruz. Hepsinde de ‘gelmeyin’ yazıyordu. Bırakalım bu işi yoksa başımıza çok büyük şeyler gelebilir.” dedi. Ben kararlıydım ve hocaya “İsterseniz siz bırakabilirsiniz ama ben bırakmayacağım” dedim. Hoca da “Bugün bi’ uyuyalım da yarın dinç kafayla tekrar düşünürüz.” dedi. Çeşmeyi açtık; çeşmeden su akmıyordu. Beş altı saniye sonra çeşmeden kan akmaya başladı. 

Çeşmeden kan geliyordu. Hoca, dualar okumaya başladı. Ben de içimden Nas suresini okuyordum. Bizimkilere ilerde başka çeşme olduğunu söyledim. Arabaya bindik, diğer çeşmeye gittik. Yine aynı Arapça yazı vardı. Çeşmeyi açtık; bu sefer kan akmıyordu. Suyu bidona doldururken gözüm arabaya çarptı. Dede arabaya binmiş, korkunç bir şekilde gülüyordu. Gözleri kırmızı oldu ve ağzını yırtarcasına sonuna kadar açtı. Ben bayılmışım… 

Hoca ve Kerem beni uyandırdı. Neler olduğunu anlattım. Bir şey olmadığını, beş dakikadır baygın yattığımı söylediler. Bidonları da doldurmuşlar. Suları bagaja attık. Evin yolunu tuttuk. Eve geldiğimizde, evin kapısı sonuna kadar açıktı. Eve girdik; etraf dağılmıştı. Hoca tuvalete girdi ve korkudan bağırarak dua okumaya başladı. Hemen yanına gittik. Aynada yine aynı şey yazılıydı. Bana eliyle klozeti gösterdi. Klozetin kapağını açtım ve kustum. Klozette kedi ölüsü vardı…

Leşi de gerçekten iğrenç kokuyordu. Kerem’den mutfaktan eldiven getirmesini istedim. Kerem mutfağa gitti ve o da bağırmaya başladı “Koşun! Camda bir şeyler gördüm.” dedi. Koşarak gittik perdeyi açtım ama birşey yoktu. Eldiveni aldım ve tuvalete gittim. Klozette ne kedi ne de kan vardı. Aynadaki yazı da kaybolmuştu. Hoca dua okumaya başladı. Televizyonun açılma sesi geldi.

Televizyon odasına gittik; televizyonun ekranı karıncalanmıştı. Kanalların hiçbiri çalışmıyordu. Telefonlarımız da çekmiyordu. Hoca yola çıkacağını ve başka bir hocaya danışarak muska yazacağını söyledi. Hoca evden gitti. Evde esrarengiz ve sıra dışı olaylar yaşanmıyordu. Gece olmuştu ama hoca dönmedi. Ben uyumaya gittim. Tam uykuya dalmıştım ki bir bağırma sesiyle yatağımdan fırladım. 

Hoca Muskaları Getirdi

Konuştuğum hoca çok dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Yavaş yavaş ilerleyecekmişiz yoksa bizi tuzağa çekebilirlermiş…

Korkudan kafamı ranzaya vurdum. Kafamın acısıyla uykulu halimden eser kalmadı. Koşarak bağırma sesini duyduğum yere koştum. Kerem’in kolunda Arapça bir şeyler yazıyordu. Kerem’e bunu neden yaptığımı sordum. Bana “Ben yapmadım; deli miyim ben!” diye bağırmaya başladı. Bu sırada kapı çalındı. Gelen hocaydı. Hoca muskaları getirmişti. Kerem’in kolunu gördü “Yine aynı yazı.” dedi bize dönerek.

Kerem’in kolunu sardık. Hoca muskaları takmamızı söyledi. Geceydi hala; yattık. O gece yatarken başka herhangi bir olay yaşamadık. Sabah kahvaltımızı yapıp yola çıktık. Hoca bize “Konuştuğum hoca çok dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Yavaş yavaş ilerleyecekmişiz yoksa bizi tuzağa çekebilirlermiş. Bu yüzden çok dikkatli olun.” dedi. Hocanın dediklerini pek önemsememiştim ama uymak zorundaydım.

Her Gördüğünüzü Define Sanmayın

“Demek yeni arkadaşlar getirdin. Onlar da biliyor mu buranın sahipli olduğunu?” dedi.

Mağaraya geldik. Gördüğüm yaşlı adam yine oradaydı. Arabadan indiğimiz gibi yanımıza geldi ve “Demek yeni arkadaşlar getirdin. Onlar da biliyor mu buranın sahipli olduğunu?” dedi. Bende kafamı sallayarak “Evet” dedim. Giderken bize dönerek “Çok dikkat etmelisiniz çocuklar. Size tuzak kurabilirler. Her gördüğünüz şeyi define sanmayın.” dedi. Yanımızda harita vardı. Haritaya göre mağaranın sonlarına doğru define gömülmüştü. Mağaraya girdik. 

Işıklandırmalar duruyordu. Hoca sürekli dua okuyordu. Mağaranın içinde birden bebek sesi yankılanmaya başladı. Bebek sesine doğru yavaş adımlarla yürümeye başladık. Yürüdükçe ses daha fazla gelmeye başlıyordu. Birden; küçük, gelinlik giymiş bir kadın, bebeğiyle karşımızda belirdi. Bize işaret parmağıyla arkamızı gösterdi. Hepimiz arkamızı döndük ama bir şey yoktu. Tekrar kadına doğru bakmak için döndüğümüzde kadın yoktu.

Haritaya Göre Define Mağaranın Sonunda

Hoca bana “Durma, koş!” dedi ben arkama bakmadan mağarada ileriye doğru koşmaya başladım. Arkama baktığımda hoca yoktu.

Ama mağaranın bir köşesinde kadının üzerinde olan gelinlik aynı şekilde duruyordu. Gelinliğin üzerinde altından ziynet eşyaları vardı. Ben gelinliğe doğru yönelirken hoca beni tuttu “Bu tuzak olabilir, uzak durmalısın. Unutma; haritaya göre define mağaranın sonuna doğru. Bizse daha başındayız. Arkadaşım bana her gördüğünüz şeye aldanmamalısınız demişti.” dedi. Ben de hocanın talimatlarına uydum ve yürümeye devam ettik. Ama yanımızda Kerem yoktu. 

Arkamıza baktığımızda Kerem gelinliğin yakınındaydı. Hoca bana “Durma, koş!” dedi ben arkama bakmadan mağarada ileriye doğru koşmaya başladım. Arkama baktığımda hoca yoktu. Muskam da boynumda değildi. Ya düşmüştü ya da onu almışlardı. Yine ağlayan bir bebek sesi duydum. Sese doğru ilerledim. Her zaman gördüğüm yaşlı adam yine karşımda belirdi. Boynunda benimkinin aynı muskası vardı. Çıkardı ve bana verdi “Evladım bunu bir daha sakın kaybetme, dikkatli ol.” dedi.

Buradalar! Hemen Çıkmalıyız!

Arkama baktığımda; elinde bebek olan kadın, ayakları ters bir şekilde bize yaklaşıyordu.

Ben de yanımda hoca olmadığı için mağaranın çıkışına doğru ilerledim. Çıkışa yaklaştığımda hoca yerde baygın şekilde yatıyordu. Hocayı ayıltmaya çalıştım. İki üç dakika sonra kendine geldi. Hemen bağırarak “Burdalar! Burdalar! Hemen çıkmalıyız!” dedi ve koşmaya başladık. Arkama baktığımda; elinde bebek olan kadın, ayakları ters bir şekilde bize yaklaşıyordu. Ayakları tersti, bunu görebiliyorduk ama sanki ayakları yere değmiyordu. Koşarak kendimizi dışarı attık. 

Arkamızı tekrar döndüğümüzde kadından eser yoktu. Arabanın oraya baktığımızda Kerem yerde yatıyordu ve arabanın üzerinde bir gelinlik vardı. Kerem’in elleri kan içindeydi. Arabadan suyu aldım, Kerem’in kafasına ve ellerine döktüm. Kendine gelmesini bekledik. Beş, altı dakika sonra kendi kendine bağırmaya başladı “Yapmayın! Alın altınlarınızı!” diye. Biz de Kerem’i dürtüyorduk. Bir – iki dakika sonra kendine geldi. Neler olduğunu sorduk. Ayakları ters bir şeyin ellerini taşla ezdiğini söyledi. 

Hoca “Hemen burdan gitmeliyiz!” dedi. Kerem’i arabaya bindirdik. Arabanın üstündeki gelinliği yere attım ve yola koyulduk. Eve geldiğimizde arabanın üstünde hala gelinlik duruyordu. Oysa ki gelinliği ben yere atmıştım. Bu sefer gelinliği aldım ve çöpe doğru ilerledim. Gelinliği tam çöpe atacakken kara bir kedi üzerime atladı ve yüzümü tırmaladı. Kediye tekme atacaktım sinirden ama çok hızlı bir şekilde gözden kayboldu. Gelinliği çöpe attım ve eve döndüm. Evin oraya geldiğimde araba yoktu. Kerem evin içinde yatıyordu…

Hoca Definenin Peşine Gitti

Hocayla beraber mağaraya geldik. Harita bendeydi. Mağara girişinde yine yaşlı adamı gördüm.

Kerem’e “N’oldu? diye sordum. Hocanın, arabayı alıp definenin peşine gittiğini söyledi. Ummadık taş baş yarmıştı. Babamın arkadaşı olan bir hocayı aradım ve arabayı alıp gelmesini söyledim.  Hoca sağolsun geldi. “Arabayı kullanabilir miyim?” diye sordum. Hoca da “Kullan evladım, senden önemli mi” dedi. Ne olduğunu sordu. Ben de yolda anlatacağımı söyledim.

Hem arabayı sürüyor hem de hocaya olan biteni anlatıyordum. Hocayla beraber mağaraya geldik. Harita bendeydi. Mağara girişinde yine yaşlı adamı gördüm. Bana “Bu sefer de başkasıyla geldin demek. Diğer hocanın seni aldattığını biliyorum. Bu hoca aldatmaz.” dedi. Ben yaşlı adama bir şey diyecekken arkasını dönüp gitti. 

Mağaraya girdik; yine bebek sesi geliyordu. Haritaya göre mağaranın sonuna geldik. Mağaranın sonunda bizi kandıran hoca yatıyordu. Kafasına balta geçirilmişti. Ayakları ise tersti. Hoca dua okudu. Diğer hoca ölmüştü. Haritaya göre definenin olduğu yeri kazdık. Kazdığımız yerden bir sandık çıktı. Sandığı dua ederek açtı hoca. 

İçinden sadece bir altın çıktı. Hocaya bunun nedenini sordum. “Diğer hoca altınları kaptırmış olmalı evladım.” dedi. “Peki neden bir tane bırakmışlar?” dedim. “Varlığından haberdar olman için olabilir belki” dedi. Sonra hocanın cenazesini yakınlarına götürüp olan biteni anlattık. 

Bunlar da İlginizi Çekebilir:

DEFİNE BULMAK İÇİN

CİNLERDEN KORUNMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

CİN MEKTUBU ARAPÇA YAZILIŞI VE TÜRKÇE ANLAMI

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Cin Hikayesi: “Şeytanırracim”

Yeni bir; cin konulu uzun korku hikayesine başlıyoruz. Ancak öncesinde bazı bilgileri sizinle paylaşmak yerinde olur. Yayınına balayacağımız hikaye ile ilgili olarak oldukça ilginç dedikodular dolaşmakta…

Published

on

By

Korku Hikayesi - Şeytan - Cin

Yeni bir; cin konulu uzun korku hikayesine başlıyoruz. Ancak öncesinde bazı bilgileri sizinle paylaşmak yerinde olur. Yayınına balayacağımız hikaye ile ilgili olarak oldukça ilginç dedikodular dolaşmakta. Hikaye, bilindiği kadarıyla ilk olarak İnci Sözlük’te yayınlanmış. OUANTUM isimli bir yazara aitmiş. Lakin yazar hikayesini tamamlayamadan, hikayesinin çalındığı iddia ediliyor. Yine aynı iddiaya göre çalınan hikaye senaryolaştırılarak “Şeytan-ı Racim” filmi çekilmiş. O günden sonra ise bu yazardan haber alınamadığı da söylentiler arasında.

Hikayenin tamamını okudum. Evet; “Şeytan-ı Racim” filmi ile paralel seyrediyor. Ancak film, bu hikayeden esinlenilerek yapıldıysa bile; birazdan okumaya başlayacağınız söz konusu hikaye kesinlikle filminden daha iyi. Daha sürükleyeci ve bilhassa finalde bariz farklar var. Ha; hikayenin finali filminkinden daha iyi; söylemeden geçemeyeceğim.

Ancak diğer işlerimin yoğunluğu ve teknik bazı durumlardan dolayı; bu hikayeyi de önceki diğer bazı uzun hikeyelerde olduğu gibi parça parça; dizi şeklinde yayınlayacağım. Korku hikayesi sevenler için işte ilk bölüm:

Şeytanırracim Bölüm – 1 

Üç sene önce, Temmuz ayıydı. Ortalık yine cayır cayır yanıyordu. Vantilatörü kendime çevirip, ölü gibi koltuğa yayılmış, televizyon izliyorudumm. Üniversite 1. sınıfı yeni bitirmiştim. Keyfim yerindeydi. Kendime bakıyordum. Saçı uzatmış, top sakal bırakmıştım. O yazki planım; tatilimi memlekette geçirmekti lakin ev arkadaşım olan Atakan; ikimizin de maddi durumunun iyi olmaması sebebiyle üniversiteyi okuduğumuz şehirde kalıp, çalışmak konusunda beni ikna etmişti.

Ev arkadaşım Atakan’ı tanıyalı 1 yıl dahi olmamıştı ama kırk yıllık dost gibi olmuştuk onunla. Nasıl aynı eve çıktığımızı da anlatayım sizlere… Devlet yurdunda kalıyordum. Atakan’la, aynı odadaydık. Atakan’dan başka iki kişi daha vardı ama biz onunla iyi anlaştık eve çıktık sonra. Aslında her şey bu yanlış kararı vermemle başlamıştı… Devlet yurdunda o kadar iyi, o kadar dürüst olan bu adam, meğerse çok başka taraklarda bezi olan, hayallerimden bile ötede ilimlerle uğraşan biriymiş… 

Onunla aynı eve çıkalı; geceleri tuhaf rüyalar görmeye başladım. Ama nedeninin o olduğunu anlayamadım ilk zamanlar… Herneyse; okul biteli bir ay olmuştu. Temmuzun ilk haftasıydı. Alttan dersim kalmadığı için rahattım tabii… Aileme söyledim “… İşte böyle böyle; iş buldum burada. Gelmeyeceğim bu yaz.” diye. Eve de okul bitince çıkmıştık yani yani aydır aynı evde kalıyorduk. Bir ay boyunca gece gördüğüm rüyalar hariç, hiçbir anormal durumla karşılaşmadım.

Rakı içiyorduk her gece. Havadan sudan muhabbetler ediyorduk, dertleşiyorduk… Ancak bu bir ay sonunda henüz ne olduğunu kendimin bile anlayamadığım bir gariplik hissediyordum. Açıklayamadığım kötücül bir his vardı içimde. Hislerimde yanılmadığımı; bir gece tuvalete kalktığımda anladım… Yatmadan bununla bira içmiştik; kafam hafif güzeldi. Gidip yattım. Gece kalktım. Acayip susamışım ve acayip de sıkışmıştım.

Tuvalet; koridorun sonundaydı. Arkadaşımın odası, tuvaletin sol tarafına düşüyor. Benim odamsa koridorun diğer ucunda. Çıktım; uyku sersemliği ile koridorda ilerliyorum tuvalete doğru. Baktım sol taraftan sesler geliyor, arkadaşımın kapısının altından duman çıkıyordu. Kapıyı tıklattım; ses gelmedi. Daha yüksek sesle tıklattım yine ses yok. Bunun üzeirne kapıyı kendim atım. Arkadaşım uyuyordu. “Kalk lan! Ne oluyor burada?! Ne yakıyorsun?!” diye bağırdım. Kalktı “Ne yakması?! Ne diyorsun sen?! dedi.

“Bunu benim sana sormam lazım. Kapının altından duman çıkıyordu!” dedim. “Uyku sersemliğiyle yanlış görmüşsündür kardeşim…” filan dedi. Ben de uzatmadım ama bayağı tırsmıştım ve kapının altından da bayağı duman çıkmıştı… Sonra tuvalete gidip, ihtiyacımı görüp, yatağıma döndüm. Sabah geç kalktım; pazar günüydü çünkü. O gece rüya görmemiştim. Atakan benden önce kalkmış, çayı filan demlemişti. Ben de peynir filan çıkarttım dolaptan. Çayı getirip masaya koydu. Sadece “Günaydın.” dedi. Hiç konuşmadık kahvaltıya oturana kadar.

Oturduk masaya. Bunda bir haller var… Yani nasıl desem; bana ara ara kaçamak bakışlar atıyordu ama böyle nefret dolu bakışlar. Atakan’a “İyi misin?” diye sordum. “İyiyim.” dedi sadece. O geceki olay aklıma takılmıştı. O dumanları ve duyduğum garip sesleri sordum ama yine bilmediğini söyledi. “Belki bilgisayar açık kalmıştır, sesler ondan gelmiştir.” dedi. Bu beni daha da büyük bir meraka sevk etti. Çünkü akşam odasında bilgisayar açık değildi, odanın içi kapkaranlıktı… Hem o dumanlar bir şey yakmadan asla tütmezdi.

“Bugün ne yapacaksın Atakan?” dedim. Atakan da “Odama çekilir, dinlenirim büyük ihtimalle.” dedi. “Tamam. dedim, dışarı çıktım. Arkadaşlarla sahilde takıldık biraz. Gece saat 23:00 gibi eve gittim ki kabus başlıyordu artık… Kapıyı açmamla şok olmam bir oldu! Bütün odaların lambaları sönük, koridorda mumlar yanıyordu. Işığı açtım; hemen bunun odasının önüne gittim, kapıyı çaldım. Önce ışığı sonra kapıyı açtı.

“Bu mumlar ne oğlum?! Evi mi yakacaksın?!” dedim. “Ya kusura bakma kardeşim. Elektrikler kesilmişti; yanık unutmuşum mumları.” dedi. Zaten ona karşı içimde bir şüphe vardı; iyice ondan tırsar olmuştum. Hiç uzatmadım; odama çekildim. Bir sigara yaktım. Tavana bakıp olanları düşünmeye başladım. “Acaba bu son günlerde olanlar neydi?” Böyle olaylardan tırsmam normaldi. Yani eve gelip karanlık bir evde yanan ü tane mum görünce gerçekten tırsıyor insan.

Daha onun öncesinde; adamın odasından sesler geliyor, kapının altından duman gibi bir şey çıkıyordu. Kapıyı çalınca adam yeni uyanmış gibi kalkıyor… Yani artık işi bırakıp; memlekete mi dönsem, gelince de bu evden ayrılsam mı diye düşünmeye başlamıştım ama kendime cesaret veriyordum “Tesadüf bu olanlar.” diyordum… Herneyse; o gece tavana bakarken uyuyakalmışım.

Uyandığımda sabah olmuştu ancak üzerimde bir ağırlık vardı. Kalkıp pencereden dışarı baktım. Hava kızıldı ancak ilginç birşey vardı; Güneş gözükmüyordu. Sadece iç bunaltan bir kızıllık vardı. Sokaklar bomboştu. Biraz daha yatayım deyip arkamı dönmemle Atakan’ı o masmavi gözleriyle bana bakarken ve ayakları ters bir halde görmem bir oldu. Ancak yüzü görünmüyordu. Sadece bana baktığını ve masmavi gözlerini görebiliyordum. Olduğum yerde bayılır gibi olurken uyandım. Kan ter içinde kalmıştım. Hayatımda böyle bir kabus görmemiştim. Evet çok kötü bir kabus görmüştüm.

Saat gece 04:30’du ama sanki yıllardır uyuyor gibiydim. O anki çaresizliği anlatmak çok güç. Sadece oturup kaldım yatağa. Bir yandan da kendime cesaret vermeye çalışıyordum. Bu zamana kadar dinlediğin korku hikayelerinden, izlediğim korku filmlerinden dolayı böyle bir kabus gördüğümü, yaşadıklarımın; bilinçaltımın bana oynadığı bir oyundan ibaret olduğunu filan söylüyordum.

Her zaman odamda su bulundururdum. Baktım; sürahi boşalmış. Işığı açtım. Su almaya mutfağa gidecektim ancak böyle bir kabustan sonra mutfağa gitmeye dahi korkuyordum. Aldım sürahiyi; ilerliyorum karanlık koridorda. Işık açma düğmesi koridorun diğer ucunda… Yani benim odamdan evin diğer bölümlerine gitmek için o koridordan geçip, daha sonra ışığı yakmak gerekiyordu. Odamın kapısını açık bıraktım; koridoru biraz aydınlatsın diye. Hızlı adımlarla mutfağa doğru gidiyorum…

Nihayet mutfaktaydım. Musluğu açtım. Suyu dolduruyorum. Bir taraftan da musluğa kızıyorum “Niye bu kadar az akıtıyorsun? diye. Sürahi doldu. Musluğu kapatıp arkamı dönmemle Atakan’ı karşımda görmem bir oldu. Sürahi yere düştü. Betim benzim atmıştı. “Ne oldu kardeşim? Kusura bakma korkuttuysam.” filan dedi. “Önemli değil birader ama ses vermeden niye geliyorsun gecenin köründe? diye buna biraz atar yaptım. “Yaa işte susadım da kalktım…” filan diyor. “Nasıl da sessizce; yılan gibi ne ara geldin arkama da bekliyorsun?” diyorum içimden.

“Tamam dostum; iç suyunu.” dedim. Koridorun ışığını yaktım. “Atakan! Mümkünse koridorun ışığını söndürme. Benim odanın ampulünde arıza var; az ışık veriyor.” dedim. Koridorun ışığının açık kalmasını istiyordum. Gittim odama. Sabah ezanı okunuyordu. Bitene kadar sigara içtim, düşündüm. 1-2 saat uyuyup, sabah işe gittim. 

Düğün salonunda çalışıyordum. İş rahattı aslında.  Öğrenci için parası da idare ederdi. Hatta bahşişlerle filan iyi bile sayılabilirdi. Benim aklıma girip “Çalışalım, burada kalalım, gitmeyelim memlekete…” diyen Atakan ise ancak evde, odasında vakit geçiriyordu. İşe filan gittiği yoktu. Eve gidince konuşacaktım Atakan’la. “Biz bu yazı; burada çalışıp, para biriktirmek için geçirecektik. Ama sen sürekli odandasın. Vaktine yazık!” diyecektim.

Neyse akşam oldu. O gece patron bırakmadı beni. Zengin bir ailenin düğünü varmış. İyi bahşiş verirlerdi; benim de işime geldi açıkçası. Gece 01:00 gibi işten çıktım. Eve gidiyorum yürüyerek. Yarım saat filandı düğün salonunun bizim eve uzaklığı. Bu saatte otobüs yoktu. Yürüyerek eve gitmek zorundaydım… Sonunda eve varıp, kapıyı açtım. Yine ev karanlık… Nefret ederdim; evde birileri olsun, ışık açık olsun, ses olsun isterdim. Fobi mi dersiniz ne dersiniz bilmem ama bu da böyle bir huy bendeki.

Sonra içeri girip açtım ışığı. Gittim Atakan’ın kapısının önüne. Çaldım kapıyı. Yine önce ışığı, sonra kapıyı açtı. “Biraz konuşalım mı Atakan?” dedim. “Tamam. Odam dağınık şimdi; sen salona git, ben geliyorum.” dedi. Gittim; salona oturdum. Geldi bu yanıma. “Bak Atakan! Ne haltlar çeviriyorsun bilmiyorum ama bu gittiğin yol yol değil. Ben senin aklına uyarak burada kaldım; üç beş kuruş kazanayım diye. Ama sen çalışmayı bırak; odandan bile çıkmıyorsun. Bir de garip hallerin var. Tedirgin oluyorum senden.” dedim.

“Haklısın kardeşim. Bu aralar bazı sorunlarım var.” filan dedi. “Ne sorunu Atakan? Anlat; biz arkadaşız.” dedim. İşte ailesiyle arası iyi değilmiş, babası “Kocaman adamsın; git çalış oku. Bak millet hem çalışıp hem okuyor. Biliyorsun durumumuzu…” filan demiş. “Baban haklı Atakan. Ben de baban gibi düşünüyorum. Gün boyunca evdesin. Çalışmak için dışarı çıkmayı bırak; tuvalete bile çıkmayacaksın neredeyse odandan. dedim. “Tamam kardeşim. Yarın iş aramaya çıkarım o zaman.” dedi. “Tamam kardeşim. Sabah olunca beraber çıkarız evden.” deyip, uyumaya gittik.

Benim aklımda da; o iş aramaya gidince odasına girip, nelerle uğraşıyor görmek vardı. Merak ediyordum neler yaptığını. Dün gece rüyama bile girmişti. “Rüyamda onu görmem tesadüf mü? Odasından gelen sesler ve dumanlar neydi?” çok merak ediyordum. Sabah beraber çıktın bununla. Yolda ayrıldık. Ben düğün salonuna gittim, bu iş aramaya gitti. İşyerinde biraz temizlik filan yaptıktan sonra patrondan izin istedim bir kaç saatliğine. Sağ olsun; verdi.

Hemen işyerinden çıkıp, eve doğru koşmaya başladım. Atakan evde yokken, odasında nelerle uğraşıyor artık öğrenecektim. Adam hiç odadan çıkmıyordu çünkü. Eve vardım. Kapıyı açıp, içeri girdim. Evde ses seda yok. “Aha! Atakan daha gelmemiş.” dedim. İçimde bir korku vardı. Açtım odasının kapısını, içeri girdim. Yatağı düzenli, odası derli topluydu. İlk etapta hiçbir ilginç şey gözüme çarpmadı. Sonra yatağının altına doğru hafiften eğildim. Bir zincir gözüküyordu. Bir kolyenin zinciriydi bu. Çektim aldım elime; yuvarlak bir kolyeydi…

Kolyenin içini açtım; Atakan’ın resmi vardı içinde. Ancak gözleri kesilmiş ve yerlerine iki tane mavi boncuk konulmuştu. “Bu ne lan?! Bir insan kendi resmini niye kolyede taşır? Ayrıca gözlerini kesip, niye iki tane mavi boncuk yerleştirir?” diye hayıflandım. Hemen aklıma; gördüğüm rüya geldi. Nedensiz yere bağlantı kurdum aralarında. Rüyamda; Atakan bana, masmavi gözleriyle öfkeyle bakıyordu.

Kolyeyi aldığım yere koyarken yatağın altında onlarca mum gördüm. O an anladım ki bu adam bir şeyler çeviriyordu. Artık emindim. Hemen çıktım evden. Artık “Gece nerede kalırım?” diye düşünüyordum. Bu; ne olduğu belirsiz insanla aynı evde kalamazdım. Bu düşüncelerle işyerine gittim… Akşam yine olmuştu ve ben yine eve gitmek zorundaydım maalesef. Vardım eve. Atakan evdeydi. Bu sefer odasının ışığı açıktı. Gittim odama. Hiç yanına uğramadım. Bu sefer Atakan benim kapımı çaldı. Açtım.

Bana merhaba filan demeden direkt “Neden odama girdin? diye sordu. Öyle bir bakışı vardı ki bana; 10 saniye kadar dondum kaldım resmen. “Ben girmedim dostum. Akşama kadar işteydim.” dedim. “Yalan söyleme! Bana söylediler. Söyle bakalım niye girdin odama? dedi. “Kim söyledi? Ne diyorsun sen? Ben girmedim odana!” filan dedim. “Bak, odama girdiğini biliyorum. Ancak bir daha odama girersen buna pişman olursun! dedi.

“Ne diyorsun?! Ne yapacaksın, söyle?!” dedim. Gülümsedi sadece. O nefret gitmiş, yerine; alaycı biri gelmişti sanki. “Sadece beni rahat bırakmanı istiyorum.” dedi. O gülerek söylüyordu belki ama bende aşırı bir korku oluşmuştu. Sonra dönüp arkasını çekip gitti. Odamın kapısını kapatıp düşünmeye başladım. Kim söylemişti ona odasına girdiğimi? Neden bu kadar tepki vermişti acaba?..

Şeytanırracim Bölüm – 1 Kısım 2

Yatağa uzandım. Bu düşüncelerle uyuyakalmışım. Geceyarısı uyandım. Susamıştım yine. Su doldurdum sürahiden; bu sefer doluydu. Gece bir uyanırsam tekrar uyuyamıyorum; bir de böyle biriyle aynı evde olunca tekrar uyumaya da korkuyor insan. Işığı açtım. O zaman laptopum yok;  Atakan’ın kötü bir laptopu var odasında. Bir de ortak kullandığımız masaüstü bilgisayar var salonda. Onu da bu saate gidip kullanmam yani.

Sigara yaktım direkt. Işık açık sigara içiyorum. Kapıyı tıklattı birisi. Açtım; kimse yok. “Atakan?!” diye seslendim; ses seda yok. Emindim; kapıyı biri tıklatmıştı. Yani uyku sersemliği yoktu üzerimde, uykum açılmıştı. Odamın kapısını açıp, biraz koridorda yürüdüm. “Atakan!” diye daha sesli bağırdım; yine ses yok. Geri dönüp odama girdim. Kapattım kapıyı. İçeride bir sigara daha yaktım. Yine kapı tıkladı… Bu sefer bir ses geldi; yaşlı bir kadın sesi sanki “Kapıyı aç!” dedi.

Kafayı yemek üzereydim… Korkarak açtım kapıyı; kimse yok. Cep telefonumu aldım Atakan’ı arıyorum. Adam 10 metre ilerde ama telefon ediyorum işte; odasına gitmeye korkuyorum. Açtı telefonu ses yok. “Alo.” dedim ses yok. “Ulan konuş!” dedim yine ses yok. “Yeter artık lan!” diye bağırdım. “Bir daha odama girme!” dedi, kapattı telefonu. Sabaha kadar oturdum. Sabah ağzını yüzünü dağıtacaktım. Neyse; sabah oldu, kalktım; doğruca odasına gittim. Kapısını çaldım.

Açmadı ilkönce. Sonra ben açmaya çalıştım; kilitliydi kapısı. 10 saniye sonra açtı kapıyı. “Ulan ne istiyorsun benden?! Neler yapıyorsun sen?! Gece gelip kapımı tıklatıyorsun, sonra yaşlı bir kadın sesi çıkartıyorsun, senin amacın ne?!” dedim. “Ben yapmadım kardeşim. Uyuyordum o sırada. Sen kabus görmüşsündür. İstersen seni psikologa götüreyim.” dedi. O an cep telefonumu gösterdim. Telefona baktı. Gece aramışım; arama kaydı var, 10 saniye konuştuğumuz görünüyor.

Gözlerinin içine baktım. O da bana baktı. Yüzündeki o şaşırmış, yardımsever ifade gitti, sonra gülmeye başladı. “Ne gülüyorsun ulan?!” diye bağırdım. “Sen nesin, kimsin, bunu niye yapıyorsun?!” dedim. Hiçbir şey demeden gülüyordu… Telefonun alarmıyla uyandım. Yine kabus görmüştüm. Kan-ter içindeydim. Sürahiyi kafama diktim. Artık iyiden iyiye psikolojim bozulmuştu. Rüya ile gerçeği yaşıyordum aynı anda.

Bugün Atakan’la mutlaka konuşmalıydım. Kafamdaki her şeyi soracaktım. Ama aklıma gelip bir türlü dillendiremediğim şeyler vardı. Ona, odasına girdiğimi söyleyenler kimdi, o resimdeki boncuklar neydi, mumlar neydi, dumanlar neyin nesiydi, odadan niye çıkmıyordu, ben neden sürekli rüyamda onu görüyordum?.. Kafamda bir sürü anlamsız ve korkutucu soru dolaşıyordu. İşe gittim. Akşama kadar hem çalışıyorum hem de bu sorulara cevap arıyordum kafamda. 

Eve gelirken bir büyük rakı ve biraz çerez aldım. Evin önüne gelip kapıyı çaldım. Atakan kapıyı açtı, içeri girdim. Yüzünde değişik bir ifade vardı. “Atakan seninle konuşmamız lazım. Biraz salona gelir misin? Orada konuşalım.” dedim. “Niye, ne konuşacağız?” dedi. “Sadece muhabbet etmek istiyorum seninle. Biz her gece içerdik seninle. Bak rakı aldım; içeriz.” dedim. “Pek canım istemiyor ama biraz oturabiliriz.” dedi.

Gittim mutfağa; iki çay bardağı aldım, sonra salona geçtim. Bekliyorum bunu; salona gelsin diye. Beş dakika sonra filan geldi bu. “Odana girdiğim için özür dilerim. Yaptığım hataydı ancak senin adına endişeleniyordum.” dedim. “Benim adıma endişelenme; asıl sen kendi adına endişelen!” dedi. “Bak kardeşim; ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir senedir beraberiz, en yakın arkadaşımsın. Sende garip haller var. Odana girdiğimi kim söyledi, söyle bana?” dedim.

Gözlerime baktı. Hafif tebessüm etti. “Kolye ile mumları merak ediyorsun değil mi? dedi. “Evet.” diyebildim sadece. Aşırı bir korkma hissi gelmişti yine. “Tamam söyleyeceğim. Gel, benim odaya gidelim.” dedi. Odasına gittik… Kolyeyi çıkarıp içini açtı. İçinde Atakan’ın resmi vardı. Gözleri yerindeydi, boncuk filan yoktu. Kolyeye bakakalmıştım. “Sen bu resmi nasıl gördün, içinde ne vardı?” dedi.

“Bu kolyenin içinde senin resmin vardı. Gözleri oyulmuş, yerinde boncuklar vardı.” dedim. “Hayır! Bu aynı kolye. Sen o zaman farklı görmüşsün. Ya da sana farklı göstermişler.” dedi. “Onların sana bakış açılarına göre, sen de farklı görmüşsün resmi.” dedi. “Kimlerin, ne diyorsun Atakan sen?” “Onlar işte; diğerleri…” “Kardeşim, bak; içki içen boş bir adam olabilirim ama lütfen böyle şeylerle korkutma beni.” dedim. “Ben korkutmuyorum seni. Aksine; sana yardım ediyorum. Bak; açık konuşacağım, seni sevmeyenler var. O gördüğün kabuslar bununla alakalı.” dedi.

“Ama o gördüğüm kabuslarda hep sen varsın Atakan.” “Onun, ben olduğumu nereden biliyorsun? Senin rüyana giren ben değildim; benim arkadaşlarımdı.” dedi. “Sana arkadaşlarımın isimlerini söyleyeceğim. Sen de bize katıl.” dedi. “Atakan! Siz kimsiniz, size niye katılayım, neyin içine sokuyorsun böyle beni?” dedim. Bana beş tane, üç harfli isim söyledi. “Bunlar kim, ne biçim isimler böyle? dedim. 

“Onlar benim arkadaşlarım.” dedi. Sonra eline birkaç tane mum aldı. “Bu mumları telefon gibi düşün. Çok eski zamanlardan beri bu mumlarla haberleşildi.” dedi. Ben sadece dinliyorum söylediklerini. Korkuyordum. İçimden sure okuyacak oldum, daha okumadan “Sakın!” dedi. “Sakın okuma!” “Ne diyorsun, neden okumayacağım? dedim. “O yapacağın şeyi yapma; okuma.” dedi. Artık düşünmüyordum okumayı filan. Sadece Atakan’ı dinliyordum.

“İstersen sana gösterebilirim bazı şeyleri.” dedi. Korkuyordum ama yine de “Göster.” dedim. Sesi öyle ikna ediciydi ki yaptığımız şeyin çok kötü bir şey olduğunu anlayamıyordum o anki psikoloji ile. Mumları çıkardı yatağın altından. 28 tane mum vardı. Bunları yakmaya başladı. Mumlar yandıkça odanın içinde gölgeler hareket ediyor gibi geliyordu. Bu mumlardan bir şekil yaptı. Kolyesini çıkardı; bu şeklin ortasına koydu.

“Işığı söndürür müsün?” dedi. Söndürdüm. “Otur yanıma, ses çıkarma, içinden Kuran filan okuma, sadece dur yanımda.” dedi. Bir şeyler söylemeye başladı; o bir şeyler söyledikçe mumlar sönecek gibi oluyor; alevi azalıyor, sonra daha da şiddetli yanmaya başlıyordu. Atakan gözlerini kapatıp, şekle doğru “Nerede?” diye bağırdı. Sonra beş saniye durup, sinirli bir şekilde “Çağırın, buraya gelsin!” dedi. Sanki biriyle konuşuyordu. Ben öylece oturmuş, Atakan’ı izliyordum hayretle.

Sonra birden kafasını bana çevirip, gözlerimin içine baktı. “Hayır.” dedi. Ben de “Ne hayırı?..” derken şekildeki mumlardan bir duman çıktı; sanırsınızki oda yanıyor. Atakan “Gidin hemen!” dedi. Dumanlar kayboldu. Sonra bana “Işığı aç hemen!” dedi. Açtım ışığı. “Ne yapıyorsun, sana sessiz ol demedim mi?” dedi. Ben de “Bana bakıp hayır dedin. Ben, bana söylediğini zannedip ‘Ne hayırı’ dedim sadece.” dedim.

“Sana söylemedim onu. Bir daha sana söylediğim şeyden dışarı çıkma!” dedi. “Ne oldu? Kusura bakma yanlış bir şey yaptıysam.” dedim. “Yaptın! O kolye sayesinde seni gizlemiştim onlardan ama artık biliyorlar seni.” dedi. “Atakan, senin ne dediğini anlamıyorum. O kolye beni nasıl gizleyecek ve kimden gizleyecek? Bu yaptıklarımız normal şeyler değil.” dedim. “Senden tek isteğim; bu kabuslardan kurtulup, eskisi gibi olmak. Eğer benden rahatsız oluyorsan evi arayıp geleceğimi söyleyeyim; sen kal burada, ben giderim. dedim.

“Bak kardeş! bu şerlileri aslında sen istedin.” dedi. “Ulan ben neyi istedim?! Sen zorla beni bu olaya şahit yaptın!” dedim. “Hayır, ben sana her seferinde sordum. Sen ‘Tamam’ diyerek, buna dahil olmayı kendin seçtin. dedi. “Burada daha fazla duramam Atakan. Sen normal değilsin.” dedim. Aradım evi; bizimkiler köydeymiş, üzüm kaynatmaya gitmişler pekmez yapmak için. “Ben geliyorum.” dedim. “Niye geliyorsun, ne oldu?” dediler. “Patronla anlaşamadık. Boşuna burada durmayayım.” filan dedim.

İşyerine gittim. Hesabımı kapattım. Eve hiç uğramadan doğruca terminalden otobüse bindim, memlekete vardım. Oradan köy otobüsüyle köye vardım. Babamlar genelde dedemgilin evinde olur gündüzleri, o yüzden direkt dedemlere gittim. Oturduk sohbet ediyoruz. Biraz bu olayı çıtlattım yani “Kötü rüyalar görüyorum.” dedim. “Köyün hocası var. Ona götürelim oğlum seni.” dediler. “Bir muska yazar; kabuslarından kurtulursun.” dediler…

Akşam oldu; yatmaya üst kata çıktık. Dedemlerin evi iki katlı; altta dedemler kalır, üst kat boş durur. Amcamlar ya da ailem köye gelince yukarıda yatarlar. Biz de yukarıda yatıyoruz yine. Ben kendi yatağımdan başka yeri biraz yadırgarım; hemen uyuyamam. Yattım yer yatağına. Annemle babam bir odada yatıyor, ben diğer odada yatıyorum. Ellerimi başımın altına koyup düşüncelere daldım. Üzerimde bir ağırlık vardı. Gökyüzü yine kızıl olmuştu ama köyde değilim; kendimi üniversite okuduğum şehirde, o evdeki odamda buldum.

Kalktım ayağa; camdan aşağı baktım. Aşağıdan ilginç sesler geliyordu. Sonra arkamı dönmemle yine Atakan’ı gördüm! Yüzü gözükmüyor, sadece masmavi gözlerle bana bakıyor ve yine ayakları ters bir haldeydi. Kan-ter içinde kalmıştım. Evet; maalesef yine o lanet kabusu görmüştüm. Kapı açılıp; diğer odadan babam içeri girdi. “Oğlum ne oldu? Çığlık attın.” dedi. “Baba; sabah bahsettiğim kabustan gördüm yine.” dedim. “Tamam oğlum; uyu sen. Yarın hallederiz.” dedi, çıktı odadan.

Kafamı yastığa koymamla uykuya dalmam bir oldu. Rüya görmeden sabaha kadar uyumuşum. Sabah, kahvaltıda babama “Baba, ne yapacağız?” dedim. “Neyi ne yapacağız oğlum?” dedi. Bu gördüğüm kabusları işte. Gece geldin ya yanıma; yine o kabusu gördüm.” dedim. “Ne diyorsun oğlum? Ben hiç uyanmadım. Gece yanına filan da gelmedim. dedi. O anda aklıma Atakan’ın söyledikleri gelmişti; sadece etrafımdaki yaşlılardan duyduğum efsane tadındaki bir olayı yaşıyordum.

Düşündüm rüya mıydı diye ama emindim; babam yanıma gelip “Tamam oğlum. Uyu sen; yarın hallederiz.” demişti. “Baba, ben kendimi iyi hissetmiyorum. Kime gideceksek gidelim artık.” dedim. “Tamam oğlum; bizim köyün hocasına bir gidelim. Hoca, hem hafız hem de ilmi derin bir hocadır. Ona bir gösterelim seni. dedi. Gittik hocanın evine. Adamın evi; tek katlı ,kulübe gibi bir yerdi. Babam kapıyı çaldı. “Hoşgeldin.” diyerek karşıladı babamı. Tokalaşıp, sarıldılar.

Sonra “Hocam bir maruzatımız var…” demeye kalmadan, “Bunun ne işi var burada?” dedi benim için. “Hocam; bu benim oğlum. Son günlerde hep kabuslar görüyor. dedi babam. Hoca, babamı dinlemeden “Götür bunu buradan. İstemiyorum burada!” dedi. “Hocam, ben size ne yaptım? Sizi ilk kez görüyorum.” dedim. Hoca duymuyordu bile beni “Götür bunu buradan! Çabuk götür!” diyordu. Babamla bizi kovdu resmen. Yani başka açıklaması yok; resmen kovdu adam bizi.

Babamın beti benzi attı. Olanlara anlan veremiyordu. “Oğlum, hoca çok iyi adamdır halbuki. Niye böyle yaptı anlamadım.” dedi. Ben iyice psikolojik olarak çökmüştüm. “Baba, bıktım artık. Neler oluyor bana?” diyerek ağlamaya başladım. Sonra babam eve götürdü beni. Evde herkes bana bakıyordu. “Ne var, niye bakıyorsunuz bana?!” dedim. “Oğlum.” dedi dedem. “Bize anlat her şeyi. Neler yaşadığını tam olarak anlat.” dedi. Hepsini anlattım. 

Hocayla görüşmüş dedem daha sonra… Hoca buna ne dedi hiçbir zaman söylemedi bana. “Oğlum.” dedi dedem. “Bu dünyada yalnız değiliz. Biz nasıl var isek bizim gibi cinler de vardır… İnsanlar kapılarını açmadan, cinler o kapıdan girip insanlara zarar veremez. Allah, insanın bir gözü için bile melek görevlendirmiştir. Bu melekler hem korucuyu hem görevli meleklerdir. Diğer organları için ne kadar görevli melek vardır sen düşün. İşlediğin günahlar, o koruyucu meleklerin gitmesine neden olur. Sonra cinlere karşı seni koruyan hiçbir melek bulamazsın. Tehlikelere açık hale gelirsin. Melekleri utandırıp kaçıran en büyük günah zinadır…”

İşte böyle öğüt verip duruyordu dedem. Ama nedense içimde dedeme karşı bir nefret oluştu. Yani O an parçalamak istedim dedemi. “Dede, öğüdüne ihtiyacım yok. Beni rahat bırak!” dedim. O yaşıma kadar asla dedeme bir saygısızlık etmedim, gerçi o saygısızlığı da ben etmedim. Ama o an öyle demek geliyordu içimden. İstemesem de dedemin kalbini kırmıştım. Dedem sustu. Babam bana bakıyordu. Normalde bu saygısızlığımı asla affetmez ama bir şey demedi. Acıyarak bakıyordu sadece bana.

“Baba, niye öyle bakıyorsun bana, neyim var benim?” dedim. Hiçbir şey demedi. Sadece susuyordu herkes. Kimse bir şey demedi. Zaten psikolojim bozulmuştu. Her gün aynı kabus, hocanın kovması, ailemin sadece başını eğip susması, çok sevdiğim dedemi terslemem… Hepsi çok yormuştu beni.

“Yalvarırım söyleyin; kafayı yiyeceğim!” dedim. “Oğlum” dedi babam “Seni birine götüreceğim. O sana yardımcı olacak.” dedi. “Kim baba? Adı ne?” dedim. İsmini söyledi. “Gitmem ben ona!” dedim. Adamı tanımıyorum ama öyle bir şey var ki tanımadığım adama karşı nefret duyuyorum. Babamla dedem beni zorla ikna ettiler. Ertesi gün dedem, babam ve ben bindik arabaya, gidiyoruz köye doğru. Gideceğimiz köy, bizim köye iki saat mesafede olan bir köydü. 

Neyse vardık bu köye. 9-10 tane ev var. Evler kerpiçten yapılmış. Sokakta da kimse yok. Girdik bu küçük köyün içine. Babam evlerden birinin önüne park etti arabayı. Dedem önde, babamla ben arkada gidiyoruz. Adamın bulunduğu eve gelip çaldık kapısını. Kapıyı, genç bir kadın açtı. İçeride de yaşlı bir adam oturuyordu.

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 3

Girdik içeri; yaşlı adam tesbih çekiyordu. Uzun bir tesbihi vardı. Kapıyı açan genç kadın “Buyurun, oturun.” dedi. Evde kanepe koltuk yok, sadece yerde minderler var. Sırt yaslamak için de uzunca bir sedir gibi bir şey vardı. Oturduk, hoca halen tesbih çekip içinden bir şeyler okuyordu. Sonra dedem selam verdi. Adam 10 saniye kadar okumaya devam ettikten sonra, dedemin selamını aldı. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Hoca birden bana döndü ve “Yaklaş!” dedi emir kipiyle. Babam kafasıyla kalk işareti yaptı. Ağır ağır ilerledim hocanım önüne doğru. “Hoca!” otur dedi. Oturdum hemen karşısına. “Gözlerimin içine bak!” dedi. Baktım. Gözleriyle gözlerime 10 saniye kadar dik dik baktı. Sonra çevirdi gözlerini. Türkçe olmayan bir şeyler diyordu bana doğru bakarak. Ben ise korkudan yere bakıyorum sadece.

Gelini olduğunu tahmin ettiğim kadını çağırdı. Bir şeyler istedi genç kadından. Kadın getirdi istediklerini; bir bıçak, bir kağıt, bir kalem, bir tas içinde su, bir de iğne getirdi. Adam kağıda bir şeyler yazdı; ince uzun bir kağıttı. Bu kağıda yazı yazdıktan sonra büktü büktü. Makasla belli 10 parçaya kesti, suyun içine attı ama ağzı hiç durmuyor sürekli bir şeyler mırıldanıyordu.

Suyun içine baktığında gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Sonra iğneyi aldı eline “Kolunu uzat.” dedi. Hiçbir şey demeden uzattım. Koluma küçük küçük beş tane delik açtı. Hepsinden toplu iğne başı kadar kan aktı. Bu kanı, tastaki suyun içine akıttı. Parmağıyla bu suyu karıştırdı. Sonra “Sen çık.” dedi bana. Ben de dışarı çıktım. Beş dakika kadar sonra dedem ve babam yanıma geldiler. Yüzleri düşmüş. Arabaya bindik hiç konuşmadan. Sonra arabada dedem “Oğlum, sen bu illetlere nerede bulaştın?” dedi.

“Ne illeti dede?” dedim. “Oğlum sen *** kabilesinden birilerinin çocuğunu öldürmüşsün. O yüzden sana musallat olmuşlar.” dedi. “Ne çocuğu dede? Ne diyorsun?” dedim. Hocanın ona verdiği bıçağı gösterdi. “Onlara karşı yapılabilecek şey buymuş oğlum. Bunu yanından ayırma.” dedi. “Biz seni yalnız bırakmayız. Hep yanında oluruz; merak etme. Hocanın da yapabileceği tek şey buymuş. Bu bıçağı okuyup, bize verdi. Yanından hiç ayırma.” dedi.

Ne olduğunu anlamıyordum. Artık ne olursa olsun modundaydım. Tekrardan dedemlerin evine geri döndük. Akşam olmuştu. Yemek yiyorduk. hepimizde bir sessizlik vardı. Yatma saatine yakın kapı çalındı. Bu saate kapıyı kim çalardı acaba? Kapıda beş tane köylü vardı. En arkadaki adamı tanımıştım; bu adam ilk gittiğimiz ve bizi evinden kovan hocaydı. Dedeme bir şeyler dediler, dedem sinirli bir şekilde “Burası benim evim.” dedi. Bunu duyabildim sadece. Sonra dedem, babamın yanına gitti.

“Oğlum, hadi evinize gidin. Orada daha rahat edersiniz.” dedi. Sadece “Tamam.” dedi babam. Dedemi de zor durumda bırakmak istemiyordu. Dedem dahi bunu yapıyor, benden çekinip evinden kovuyorsa ne yapabilirdim? Hiçbirşey hissetmiyordum. Neyim olduğunu dahi bilmiyordum. Gecenin bir yarısı; babam, annem ve ben atladık arabaya; kendi evimize doğru sürdük arabayı. Eve geldik; salonda oturuyoruz hepimiz. Annemle babam yalnız bırakmadılar o gece. Ancak insan onlar da; uyuyakalmıştık üçümüz de. Taa ki saat yine 02:30’u gösterene kadar…

Yine o kabusu gördüm: hava kızıl, güneş yok. Üniversite okuduğum şehirdeki evdeyim. Camdan aşağıyı izliyorum, aşağıdan ilginç sesler geliyor. Sonra arkamı dönüyorum ancak bu sefer farklı bir şey vardı: Atakan’ın yüzünü görüyordum. Gözleri masmavi, siyah dişleri ve upuzun saçları var. Bana baktı ve hiç unutmadığım o iki cümleyi söyledi: “İl hüvel, illa bin zitr.” o masmavi gözlerini bana dikip bunları söyledi. Konuşamıyordum. Sadece o masmavi gözlerine, o uzun saçlarına, kararmış dişlerine bakıyordum…

Babamın sesiyle uyandım. Annem ve babam başımda bağırıyorlardı. Kalktım “Ne oluyor?” dedim. “Oğlum iki saattir Arapça bir şeyler söylüyorsun. Korkuttun bizi.” dediler. “Baba, yine aynı kabusu gördüm. Biri bana iki cümle söyledi.” dedim. “Bıçağın nerede oğlum?é dedi babam. “Arabada kalmış baba.” dedim. “Siz annenle oturun; ben getiriyorum hemen ama asla yanından ayırma bir daha.” dedi.

Annemle oturup babamı bekliyordum. 10 dakika filan oldu. Babam halen aşağıda arabadan bir bıçak alıp gelemedi. “Anne, beraber gidip babama bir bakalım. Ne olacaksa olsun artık.” dedim. Annem “Oğlum biraz daha bekle. Gelmezse aşağı ineriz.” dedi. “Alt tarafı aşağı ineceğiz diyorum anne. Ya babamın başına bir şey geldiyse?..” Artık onlarla karşılaşmak istiyordum, artık bu kabuslar bu korkular bitsin, karşıma çıksınlar ve beni artık bıraksınlar ya da alacaklarsa alsınlar istiyordum. Bıkmıştım bu kabuslardan…

İndik aşağı babam arabanın direksiyonuna geçmiş oturuyordu. Annem camı tıklattı. Elinde sigara, sadece oturuyordu babam. Anneme hiç tepki vermiyordu. Sonra anneme camın arkasından boynunu çevirip baktı, ağlamaya başladı koskoca adam. Kapıları kilitlemiş, ön koltukta sigara içip ağlıyordu. “Annem aç şu kapıyı!” diyordu babama. Babam sadece ağlıyor. Beş dakika kadar öylece oturdu elinde sigarayla ağladı.

Sonra açtı kapıları. “Babama, kurban olayım; niye ağlıyorsun, artık bıktım ben!” dedim. “Oğlum, apartmanın kapısında yaşlı bir kadın beni durdurdu. Su istedi.” dedi. “Ne suyu baba?” dedim. Ağzı titriyordu anlatırken. Ağlıyordu bir taraftan “Bilmiyorum oğlum.” dedi. “Baba, saat gece 3’ü geçiyor. Bu saatte apartmanın kapısında kim, niye su istesin? dedim. Babam “Bekle; getireyim.” demiş. Arkasını dönmüş kadına. Kadın “Benim oğluma senin oğlun, benim oğlumun yerine senin oğlunu alacağım!” diye bağırmış.

Babam arkasını döndüğünde kimse yokmuş. Koşmuş arabaya; bıçağı eline almış, kapıları kapatmış o korkuyla. Eve çıktık. Sabaha kadar oturduk. Sabaha karşı uyumuşum tekrardan. Uyandığımda öğlen olmuştu. Rüya görmemiştim bu sefer… Üçümüz oturuyoruz. Babamın telefonu çaldı. Arayan bizim üniversitenin olduğu şehirdeki ev sahibiydi. Kapıyı çalıyormuş kimse açmıyormuş ancak içeriden ses geliyormuş. “Birden fazla ses var evde” diyor adam telefonda babama.

Babam “Oğlum benim yanımda. Arkadaşı ne yapıyor bilmiyoruz.” dedi. Ev sahibi “Çilingir çağırıyorum o halde.” dedi. Hala birçok eşyam o evdeydi. Babama “Ben artık o şehirde okumak istemiyorum. Tekrar sınava gireyim yahut başka bir yere geçiş yapayım.” dedim. “Olur oğlum.” dedi. Sağ olsun karşı çıkmadı hiç. Babamla gidip eşyalarımı alacaktım. Bindik Lada Samara’ya, vardık şehre, eve geldik. Kimse yok evde. Anahtarım kapıyı açmadı. Ya Atakan ya da ev sahibi değiştirmiş kilidi.

Babam ev sahibini aradı. Adam zaten bizimle görüşmek istiyormuş. Geldi ev sahibi. Asya çay bahçesi var; orada buluştuk. Adam bayağı tırsmış ve şaşkın bir ifadeyle geldi, hiç oturmadı. “Oğlum, o evde siz neler yaptınız öyle?” “Ben bir şey yapmadım amca?” dedim. Atakan’ı bulduklarında; gülüp kendi kendine konuşuyormuş. Ev sahibi ile çilingiri karşısında görünce; sövmeye, hakaretler etmeye başlamış. Ev sahibi polis çağırmış, akli dengesinin yerinde olup olmadığını anlamak için müşaade altına almışlar Atakan’ı. Ev sahibi anahtarı değiştirmiş “Eşyalarını alıp gidebilirsin.” dedi.

“Baba, eşyaları toplayıp gitmeden önce Atakan’ı görmek istiyorum.” dedim. “Emin misin oğlum?” dedi. “Evet.” dedim. Gittik tutulduğu hastaneye… Babam, görevli hemşireye “Atakan’ın odası nerede? diye sordu. Hemşire tarif etti. Hemen girdik odaya. Serum takmışlar, yarı baygın yatakta yatıyordu. Saç baş dağılmış, sakal uzatmıştı. Beni görünce ağlamaya başladı. Biraz konuştuktan sonra, kulağıma “Yalnız konuşalım.” dedi. “Baba, Atakan bana bir şey diyecekmiş, kapının önünde biraz bekler misin?” dedim

Çıktı babam dışarı. Artık yalnızdık. “Atakan, seninle tanıştığım güne o kadar pişmanım ki! Beni nelere bulaştırdın böyle?!” dedim. “Benim fazla zamanım yok kardeşim. Gelecekler benim için… Beni de alıp gidecekler.” dedi. “Şimdi sana diyeceklerimi iyi dinle: Eve git, benim yatağın altındaki kolyeyi al. Kolyenin içinde gördüğün resmimi sök. Sonra resmimi yak. İçine kendi resmini koy.  Yatağın en dibinde, üzerinde k***s yazan ve üzerinde *** simgesi olan el yazması bir kitap olacak. Al onu; sondan bir önceki sayfayı aç. O şekilleri yaz bir kağıda. Sonra hepsini gece o kabusları gördüğün saat kaç ise o saatte yak. Yakarken sayfadaki sözleri oku. Her yaktığın kağıt için 10 kere oku.” dedi.

Adam resmen beni bir illetin içine çekmişti. “Peki bu söylediklerini yaparsam gerçekten bu kabuslar bitecek mi? Bu ‘yap’ dediklerinin manası nedir Atakan?” “Kardeşim, eğer gitmelerini istiyorsan yap. Sana bunları yaşattığım için senin vebalini aldığım için özür dilerim senden kardeşim.” dedi. Acınası bir haldeydi kısacası. Onu hiç bu kadar çaresiz görmemiştim. Vedalaşıp yanından çıktım.

Doktoruna gittim “Şizofren olmasından şüpheleniyoruz. Ancak, bir hocaya götürmek isterseniz, buna da saygı duyarım.” dedi. Kaç yıl tıp okumuş adam dahi bunu diyorsa ortada bir şeyler vardır diye düşündüm. “Baba, gidelim hadi; eşyaları alalım.” dedim. Eve gittik. Ev sahibi çay bahçesinde anahtarı babama vermişti. Giderken bırakacaktık tekrar. Eve girdik, önce benim odama girip eşyalarımı topladık, sonra Atakan’ın odasına girdim. “Baba, Atakan’ın odasında da bazı eşyalarım var. Sen dışarıda bekle. Onları da alayım, sonra gideriz.” dedim. “Tamam oğlum. Bekliyorum seni.” dedi.

Tekbaşıma girdim odasına. Ayna vardı odasında dikdörtgen şeklinde. Onu ters çevirmiş. Anlam veremedim neden ters çevirdiğine. Aynayı kendime doğru çevirdim. Üzerine Arapça bir şeyler yazmış. Tekrar; aldığım gibi ters çevirdim aynayı. Yatağının altına eğildim; en arka tarafta kitap gözüküyordu. Aldım kitabı elime. Bayağı eski bir kitaptı. Bazı sayfalar birbirine yapışıktı. Sayfalar birbirlerine ip ile bağlıydı, sarımsı bir rengi vardı.

Üzerinde dediği şekil ve isim yazıyordu ancak normal boyutlu kitaplara göre büyük bir ebatı vardı. Kolyeyi kitabın arasında buldum. Açtım içini. Atakan’ın resmi duruyordu hala. Çıkardım resmi kolyeden. Masanın üzerinde bulduğum çakmakla yaktım hemen oracıkta. Sonra kolyeyi cebime koydum. Kitabı da elime aldım çıkıyorken. Aynanın bana doğru çevrili olduğunu gördüm… Yani Arapça yazılı taraf bana doğru dönmüştü…

Artık alışmıştım bu odada tuhaf bir şeylerin olmasına. Atakan’ın neden sürekli odasına girmememi istediğini anlıyordum. Hiç bakmadım o tarafa. “Sanırım tekrar ters çevirmeyi unuttum.” dedim kendi kendime. Hemen çıktım dışarı. “Baba, hazırım ben. Hadi gidelim.” dedim. İki bavul vardı zaten. Babam ikisini de aldı eline. “Baba birini ver.” dedim. Vermedi “Hadi oğlum; bir an önce gidelim.” dedi. İndirdik bavulları; arabaya yükledik. Beş dakika sonra ev sahibi geldi. Anahtarını teslim ettik. Memleketimize doğru yola çıktık.

Babamın durumu malum; altımızda Ferrari’miz yok ki. Lada Samara vardı o zamanlar. Bavulları arka koltuğa attık. Kitap elimde, kolye cebimde öne oturdum. Babam sürüyor arabayı. “Oğlum o ne kitabı?” dedi. Lafı geçiştirmeye çalıştım “Pencereleri aç baba” filan diye. Verecek cevabım yok çünkü. Okul ile alakalı bir kitap olmadığı kabak gibi meydanda; eski püskü sarı bir kitap. “Eski bir roman kitabı.” dedim. Daha fazla dikkat çekmesin diye, kitabı arka koltuğa; bavulların yanına attım. Başka mevzular açtım babam sorduğu soruyu unutsun diye. Unutmuştu da.

Sonra babam konuşmaya başladı “Oğlum, sana söylemeyi uygun bulmadık ama bilmen gerekli. Biri tarafından çok kıskanılmışsın ve çeşitli ifritler ile senin üzerine büyü yapılmış. Ağır bir büyü.” dedi. “Gittiğimiz adamı hatırlıyor musun? (yaşlı hocayı kastediyordu)” “Evet baba.” dedim. “Seninle bir kez daha görüşecek oğlum. dedi. “Tamam baba, beni bunlardan kurtaracaksa görüşmeye razıyım.” dedim. “O sana verdiği bıçak seni manevi açıdan korudu.” dedi. “İlk hocanın yanına gittiğimizde hocaya sövmüştün; hatırlıyor musun?” dedi. “Ne sövmesi baba?! Ben sadece başımı yere eğip oturdum.” dedim.

“Oğlum, hoca sana Arapça dua okurken sen de hocanın yüzüne Arapça küfürler ediyordun ama şimdi daha iyisin. Iykunda filan konuşmuyorsun artık.” dedi. Yine aynıydım, sadece o kitabın bende olması ve bunları çözecek olmak bir nebze umut veriyordu bana. Babam böyle dedikçe rahatlıyordum. Sanki hepsi kötü bir kabusmuş gibi geliyordu. Yolda muhabbet ettik. Muhabbet ettikçe yol daha kısalıyordu sanki. Nihayet evimize varmıştık. 

Annem kapıyı açtı. Suratı asıktı. Korku ile karışık bir şaşkınlık vardı yüzünde. Yalandan gülümsemeye çalıştı ama bir hal vardı annemde…

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 4

Girdik kapıdan içeri. “Aç mısınız, sofrayı kurayım mı?” dedi annem. Dinlenme tesisinde çorba içmiştik; o yüzden evde yemek yemedik. Sonra salona gidip oturduk. Televizyonu açmadık. Öyle üçümüz oturuyoruz. Annem bir şeyler düşünüyor gibiydi hep. “Ne oldu anne, neyin var?” dedim. “Yok bir şeyim oğlum.” dedi. Ben anlarım; kesinlikle bir şey olmuştu biz gidince. “Anne, sen benden gizledikçe emin ol benim psikolojim daha da bozulacak. Ne olduysa anlat!” dedim.

Babama baktı. Sonra “Oğlum,” dedi anlatmaya başladı: “Bugün biraz tuhaf şeyler oldu. İçeride uzandım; yatıyordum. Mutfaktan ses geldi. Kalktım baktım; tabakların hepsi yerde, ocağın dört yeri de sonuna kadar alev almış yanıyor ama gazı açma düğmeleri hepsinin kapalıydı. Gözümle gördüm.” dedi. “Musluğu açtım, ateşin üzerine su döktüm. Ateş sönerken, daha önce hiç görmediğim masmavi bir duman çıktı.” dedi.

Annemin çok korktuğu belliydi. Dumanı görünce hemen çıkmış mutfaktan ve bir daha girememiş. Bu olay; biz gelmeden yaklaşık bir saat önce olmuş. O yüzden hala şaşkınlığı üzerinden atamamıştı. Ben içimden sövüyorum “Ailemden ne istiyorsunuz? Onları rahat bırakın!” diye. “Baba, yarın ilk iş; sabah kalkıp, hocanın köyüne gidelim. Görüşelim bakalım ne diyecek benim için?” dedim. “Tamam oğlum. Sen merak etme. Yarın sabah erkenden gideceğiz.” dedi.

Zaman geçmiş, yine yatma vakti gelmişti. Gece salondayız; odamda yatmıyorum bu olaylardan beri. Annemle babam “Oğlum, hadi biraz uyu. Biz oturuyoruz; merak etme. dediler. Onun verdiği rahatlıkla uykuya daldım. Yine kabuslar peşimi bırakmamıştı. Üzerimde her zamankinden fazla bir ağırlık var. Üniversitedeki kaldığım evde, odamdayım. Pencereye koştum; kızıl bir hava, sokaklar bomboş, her yer alev almış, odam alev almış yanıyordu.

Arkamı dönüyorum kimse yok. Atakan’ın sesi geliyor koridorun sonundaki odasından “Gel, yardım et! Yanıyorum!” diyordu bana. Koşuyorum o karanlık koridorda. Koridor sanki kilometrelerde uzunlukta. lşık açma düğmesine varıp, bu karanlığa bir son vermek, Atakan’ı kurtarmak için koşuyorum koridorda. Ben koştukça gülüyorlar, ben koştukça alevler artıyor. Tuvaletin önüne geliyorum. Atakan’ın odası sol tarafımda kalıyor. Ancak odanın kapısı yok; duvar var kapının yerinde.

Diğer tarafıma dönüyorum; yine duvar, sadece önümde tuvalet arkamda ise karanlık bir koridor var. Tuvalete giriyorum, kapıyı kapatıp oturuyorum öyle çaresizce, ağlıyorum hiçbir şey yapamadan. Pencereden beş çift göz bana bakıyordu. O kadar keskinler ki… Kimisi çok derin bir mavi göz ile kimisi bildiğiniz alev dolu bir çukur ile bana bakıyordu. Hepsinin yüzü aynı; hepsi Atakan. Hepsinin saçları uzun, dişleri simsiyah. Onların birbirinden farklı varlıklar olduğunu gözlerinden anlıyorum. Hepsi nefretle bakıyordu bana. Hepsinin gözleri kişiliklerini ele veriyordu.

Sonra annem ve babamın sesini duyarak uyandım. Onlar başımda yine. “Oğlum sana ne oldu? Kendini yerden yere attın!” diyorlardı. “Baba, hazırlan hemen; yola çıkalım, gidelim hocanın köyüne!”dedim. Babam sakinleştirdi biraz. Sabaha kadar bekledik ve sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola çıktık. Anneme sıkı sıkı tembih ettim “Komşuya git.” diye. Evde yalnız durmasını istemiyordum.

Bindik arabaya. Hiç konuşmadan gidiyorduk. Bıçağımı yanıma almıştım. Artık yanımdan ayırmıyordum. Vardık köye. Kapıyı yine aynı kadın açtı. Geliniydi yanılmıyorsam. “Babam oduna çıktı. Birazdan gelir. Siz içeri buyurun.” dedi. Oturduk babamla. Bu arada ben evi inceliyorum. Evde hiç tablo yok. Hiç ayna yok… Dikkatimi ilk çekenler bunlar olmuştu. Ben evi incelerken hoca da nihayet gelmişti.

Biz ayağa kalktık; selamlaştık. Hoca heybetli bir adamdı. Bayağı uzun sakalları vardı. Kaşları dahi uzundu adamın. “Hocam, özür dilerim. dedim. “Niye evladım?” dedi. “Geçen size ettiğim hakaretlerden dolayı.” dedim. Güldü “Onları bana sen etmedin ki… Affedilecek bir şey yok, otur gel karşıma.” dedi. Oturdum hocanın karşısına. Bir taraftan da; Atakan’ın bana verdiği kitap ile kolyeden bahsetsem mi hocaya diye düşünüyorum. Ama bahsetmedim…

“Oğlum, bıçağını yanından ayırmıyorsun değil mi?” dedi. “Ayırmıyorum hocam.” dedim. “Bak, sana açık konuşacağım… Babangil söyledi mi bilmiyorum lakin bir takım ifritler vasıtası ile seni ekemeyen bir kem gözlü, sana bir şeyler musallat etmeye uğraşmış lakin becerememiş. Ancak sen, isteyerek ya da istemeyerek bunlardan birinin çocuğunu öldürmüşsün.” dedi. “Bunlar peşini bırakmaz ya seni alırlar ya sen onları alırsın.” dedi. “Hocam, ben neyin kimin çocuğunu öldürmüşüm? Karıncayı dahi incitmedim şu yaşıma kadar.” dedim. “O zaman farkında olmadan yapmışsın oğlum.” dedi.

“Hiç; bir külün üzerine birden su döktün mü yahut bir ateşi birden söndürdün mü?” dedi. “Hayır.” dedim. Sonra düşündüm biraz. “Hocam, arkadaşımla beraber akşamları kapının önünde ızgara yapar, geç saate kadar otururduk. Yanan ateşe de su döküp söndürürdük. Bundan dolayı olabilir mi?” dedim. “Olabilir oğlum. Geceleri yanan ateşin etrafına cinler toplanır. Sen de ateşe su dökersen cinleri öldürmüş olabilirsin.” dedi.

“Bıçağını hiç ayırma yanından. Bunlar kalabalık. Bunlar bir kabile.” dedi. Bir kağıda bir şeyler yazdı. “Bunu boynuna as. Bir müddet onları uzak tutar senden.” dedi. “Tamam hocam.” dedim. “Sakın tütsü gibi şeyler kullanma. Aynalara uzun süre bakma, yattığın odada çok tablo resim bulundurma.” dedi. Hoca böyle birtakım öğütler verdi, hepsine tamam dedim. Hepsine uyacağıma dair söz verdim.

Sonra sofrayı kurmasını söyledi gelinine. “Karnınızı doyurup öyle gidin. Aç aç yola çıkılmaz oğlum.” dedi. “Tamam hocam.” dedik .Orada karnımızı doyurduk, sonra yola çıktık. Babam yolda bol bol bana öğüt verdi “İşte; hocanın dediklerine uy oğlum.” filan diye. Ancak benim aklım kitapta ve kolyede, babamı dinliyor gibi yapıyorum ama duymuyorum bile.

Eve vardık. Kapıyı annem açtı. Anneme biraz kızgın şekilde “Niye komşuya gitmedin anne? Komşuya gitmeni söylemiştim!” dedim. “Komşudaydım oğlum. Yeni geldim.” dedi. Bilmiyorum gerçekten yeni mi gelmişti yoksa hiç gitmeyip tek başına evde mi durmuştu bilmiyorum… Uzatmadım bu meseleyi. “Ne yaptınız? Neler söyledi hoca?” filan dedi. Hocanın verdiği kağıdı gösterdim anneme. Dürülüydü, hiç açmadım. “Bunu boynuma asacakmışım anne. Ayrıca evde ayna, tablo gibi şeyler iyi olmazmış, özellikle de yattığım odada.” dedim.

“Tamam oğlum. Hepsini kaldırırız. Hiç problem değil.” dedi. Nitekim kaldırdık hepsini; bir koliye doldurduk. “Artık odamda yalnız yatabilirim; korkmuyorum.” dedim babama lakin hazır filan hissetmiyordum. Annemin babamın hayatı, uyku düzeni altüst olmuştu. Artık onlar da rahat rahat yataklarında uyusunlar istedim. Aslında şimdi düşünüyorum da onları düşünmekten çok, o kitap ve kolye ile o odada yalnız kalma isteği beni dürtmüştü… Evet; bunun için öyle söylemiştim.

Yine yatma vakti gelmişti. Babam “Oğlum, emin misin yalnız yatmak istediğine?” dedi. “Eminim baba. Yalnızken kabus görmüyorum.” dedim ki hiç aslı yoktu. Korkunun yerini merak almıştı. Acaba neydi o kitap ve kolye? Amaçları neydi, nelerle iletişme geçiyorduk, bu kabuslar bitecek miydi?..

Odama gittim; bir sigara yaktım. Pakette iki tek kalmıştı. “Yarın sigara alsam bari.” filan diyorum kendi kendime. Herşey normalmiş gibi davranıyordum. Onları düşünmemeye, normal bir insan gibi olmaya çalışıyordum. Yatağıma uzandım. Yine tavana bakıp düşüncelere dalıyordum. Odadan ayna ve tablolar gidince bayağı genişlemiş geliyor oda gözüme. Fakat o; beynimin en ucundaki şeye hakim olamıyorum; sürekli kitabı açmak için bulandırıyordu beynimi.

Artık dayanamayıp, “O kitabı açmalıyım.” dedim içimden ve kalkıp annemlerin odasının kapısını çaldım bir anda. Çünkü kolyeye kendi resmimi koymam gerekiyordu. Benim resmim de annemde vardı. Annem telaşla açtı kapıyı “Ne oldu oğlum, yine kabus mu gördün?” dedi. “Bir şey yok anne. İyiyim. Sadece bir resmimi istiyorum; sende vardı.” dedim. “Ne yapacaksın oğlum bu saatte resmi?” dedi. Ben de “Lazım.” dedim sadece. Annem, çantasında taşıdığı, bana ait bir vesikalığımı verdi. 

“Oğlum, geleyim beraber yatalım.” dedi resmi verirken. “Yok anne; gerçekten iyiyim.” dedim. Annemin yanından ayrılıp, tekrar odama gittim. Resmin kafa kısmını kesip, kolyeye taktım ve kolyeyi boynuma astım. Sonra kitabı açıp, Atakan’ın dediği sayfayı buldum. Ne olduğunu anlamadığım ancak tahminime göre Fars ya da Arap harfleri ile yazılmış kelimeleri yazdım kağıtlara…

Sonra “Ben ne yapıyorum?” dedim kendi kendime. “Atakan’ın yüzünden bunlar başıma geldi zaten. Hala onun dediği şeyleri yaparsam daha büyük bir çamura batmayacağım ne malum?” diye düşündüm. “Aslında sadece hocanın dediklerini yapayım hatta bu kitabı hocaya götüreyim diyorum, o doğrusunu yapar ne yapılması gerektiğini bilir.” diyorum. Ancak o kitap benim artık. Hocaya neden götüreyim ki? Hem belki hoca herkesten kötü biri, belki kitabıma sahip olmak istiyor…

Kafam allak bullak olmuştu… Her türlü şeyi düşünüyordum. Sonra, kötü düşünceler daha ağır bastı. Bu kitap benimdi; kimseye veremezdim. Kitap beni bağlamıştı kendisine. Kitabı sadece Atakan’ın dediği şekilde neden kullanayım ki? Kim bilir daha neler yapabilirim bu kitapla. Atakan’ın söylediği sayfaların haricinde zamklı sayfalarda neler vardı acaba? Bu düşünceleri kafamdan kovmaya çalıştıkça daha ağır biçimde tekrar yer ediyordu.

Sonunda kendime hakim olamadım; bütün birbirine yapışık sayfaları tek tek yavaşça ayırdım. Sayfaların hepsinin üst taraflarında belirli şekiller, altında ise Arapça ya da Farsça olduğunu tahmin ettiğim yazılar vardı. Ne yazılardan ne de şekillerden hiçbir şey anlamadım. “Bu şekillerin ve yazıların ne demek istediğini bir bilsem, bir çözebilsem kim bilir neler yapabilirim?” diye düşünüyordum.

Kitaptan bir kelimeyi kağıda yazdım. Şekillerden de bir tanesini çizdim başka bir kağıda. Amacım, sabah olunca kağıtları bir kitapçıya götürüp hangi dilde ise ona göre bir sözlük almaktı. Kağıtları katlayıp cebime koydum. Kitabı da yatağın altına güzelce yerleştirdim; kimse göremezdi. Kolye ise boynumda takılıydı. İçinde de resmim vardı. Sırt üstü yatağa yattım. Paketimde kalan tek sigaramı da yakıp içmeye başladım. 

Bir anda anlam veremediğim bir şekilde sinirlenmeye ve küfürler etmeye başladım. Neye ve niçin küfür ettiğimin farkında değilim. Belli bir müddet sonra sinirim geçti. Sakin bir şekilde düşüncelere daldım. Üzerimde çok fena bir ağırlık vardı. Zar zor yerimden kalkıp cama yöneldim. Hava kızıl ateş gibi yanıyordu, sokaklar bomboş dünyada tek ben varım sanki. Arka taraftan bir ses geldi. Tam arkamı dönmemle yine kendimi, üniversite okuduğum şehirdeki evimde buldum.

Arkamı döndüm; kimse yok. Odanın kapısından biri beni çağırıyordu. “Gelmiyorum.” dedikçe, geri geri gittikçe, “Gel” diyordu. Kapıda bir karaltı belirdi. Sadece gözleri görünüyor. Evet, annemin gözleri bu! İnsan annesinin gözlerini her yerde tanır. Annemin gözlerini görünce; karanlık koridora doğru attım kendimi. İlerde annem vardı. Tam belli olmasa da gözlerinden tanıdım; annemdi o. Sarılıyorum ona, sanki 40 yıllık hasret giderir gibi sarılıyorum. Ama ellerim, kollarım her yerim küller içinde kalmıştı. Ayakları tersti annemin. Sonra yüzüne bakınca; uzun ve kirli saçlı, siyah dişli, gözlerinin yerinde iki çift alev olan birini görüyordum.

Yüzü ve bedeni Atakan’a benziyordu ancak gözleri o ana kadarki gördüklerimden farklı; bildiğin alev alev yanıyordu. Bir şeyler söylüyordu bana; nefret dolu, ateş dolu gözlerle bakarak. Anlamıyorum ne dediğini. Bir şeyi işaret ediyordu gözleriyle. Gözleri boynumdaki kolyedeydi; kolyeyi işaret ediyordu. Açtım kolyeyi; içine baktım. Kolyede resmim duruyor fakat gözlerim oyulmuş; yerine mavi boncuk koyulmuştu. Aynı Atakan’ın resmi gibi. Birde resmin alnında bir şeyler yazıyordu.

Tekrar Atakan’a baktım. Bakmamla beni boğmaya başladı. Sonra babamın sesiyle uyandım.  Annem ve Babam, korkmuş ve telaşlı bir şekilde başımda bana bakıyorlardı… 

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 5

Yine kendi kendime hem bağırıp hem gülüyormuşum. Sesimi duyup gelmiş babam yanıma. “Baba, yine kabus gördüm. Her geçen gün kabuslarım daha da artıyor. Daha da çok korkuyorum.” dedim. Babam “Korkma oğlum; hepsi geçecek. Uyu hadi biraz daha. Yanındayım ben.” dedi. Uyudum sabaha kadar. Kalkınca ilk işim; kitabın arasına koyduğum kağıdı alıp kitapçıya gitmek oldu. Rüyamda kül ile alnıma yazılan şey ile kağıtta yazan şey aynıydı. Bayağı bir merak etmiştim ne olduğunu.

Kapıdan çıkacakken annem çağırdı. Kahvaltı hazırlamış. Yemem için ısrar etmesine rağmen acelem olduğunu söyledim. Babam sofrada oturuyordu. Ona da “Biraz geç gelebilirim. Sen kahveye filan git istersen baba.” dedim. Aslında geç gelme gibi bir niyetim yoktu. Direkt sözlük alıp kitabı incelemekti amacım.

Vardım tarikatçı kitapçılardan birine; onlar bilir diye. Adam kağıdı aldı elimden “Bu Arapça.” dedi. “Ne yazıyor abi?” dedim. “‘Gel’ yazıyor kardeşim.” dedi. Donup kalmıştım. Gece rüyamda duyduğum ses de sürekli gel diyordu bana. Adam “İyi misin?” dedi. Biraz kendimi toparlayıp “İyiyim abi. Bana Arapça, geniş kapsamlı bir sözlük verir misin?” dedim. Aldım sözlüğü, verdim parasını, çıktım kitapçıdan. 

Eve doğru yürümeye başladım ancak aklımda türlü düşünceler vardı. Rüyamda resmime neden gel yazılmıştı, neden gel diyorlardı, benden ne istiyorlardı?.. Bu düşüncelerle eve vardım. Babam kahveye gitmişti. Annem açtı kapıyı. Eve girdim. Doğruca odama geçtim. Kitabı açtım. Yanına sözlüğü koydum. ilk olarak; kitabın başındaki iki sözcüğü sözlükten arayıp buldum: “Ateş” ve “İlim” çıkıyordu. “Ateşin ilmi” (Şeytan’ın ilmi) demek oluyordu bu sanırım.

Sonra Atakan’ın söylediği sayfadaki kelimeleri tercüme etmeye çalıştım. Ancak bunların karşılığı yoktu. Harf harf tercüme ettim. Tuhaf kelimeler çıkıyordu. Bunlardan biri de Atakan’ın bahsettiği beş isimden biriydi. Atakan’ın söylediği sayfadaki başlığı tercüme edince “Yok etmek” anlamında olduğunu gördüm. Yok etmek yazan bir sayfanın altında, Atakan’ın söylediği isim vardı. Atakan bana onlardan birini yok ettirmeye çalışıyordu; o zaman anlamıştım…

Peki neden bana yaptırıyordu bunu? Onun aklına; benim, kitabın her yerini açıp inceleyeceğim gelmemişti sanırım. Direkt onun dediği sayfayı açıp, yazıları yazıp, sonrada yakarım diye düşünüyordu demek ki. İlk sayfayı açtım; rüyamda gördüğüm gözlere benzer bir resim vardı. Sadece tasvirdi.

Kitabı sadece sözlükten tercüme edip anlamak çok zordu. Harflerin hepsi birbirine benziyordu zaten. Ancak ilk sayfadaki “ateş ilmi” yazısını görünce; bunun pekte tekin olmayan bir kitap olduğunu anlamıştım… Sayfaları çevirdikçe şaşkınlığım daha da arttı. Birbiriyle alakasız birçok şekiller vardı sayfalarda. Boyama kitabı karalayan çocuk gibi harf harf çevirmeye çalışmaktan bıkıp, sadece resimlere bakıyordum.

Sonlara yakın bir sayfada muma benzer şekiller gördüm. Resimde tam 28 adet mum vardı. Aklıma hemen Atakan’la o gece yaptığımız ayin geldi. O gün de Atakan 28 mum kullanmıştı. Demek ki o ayini bu kitaptan öğrenmişti. Oturdum; iki saat; kelime kelime bu sayfayı çevirmeye çalıştım. Bu bir ritüelmiş. Bazı varlıklarla iletişime geçmek için o mumlar kapı vazifesi görüyormuş. Mumlardan yükselen duman, onlara bir beden sağlıyor ve bu duman vasıtası ile iletişime geçilebiliyormuş.

O gece Atakan bana sessiz olmamı söylediğinde; buna istemeyerek de olsa uymadığım için o varlıkların çocuklarının birini istemeden de olsa öldürmüş olabilirim. En azından o geceden sonra olaylar arttığı için böyle düşünüyordum. “Bu yüzden benden intikam almak istiyorlardı; çocukları için.” diye düşündüm. Karar vermiştim; kendim bu ritüeli tekrar yaparak, hiçbir şeyin suçlusunun ben olmadığımı onlara anlatacaktım. Bu derece kurtulmak istiyordum onlardan.

Kelime kelime tercüme ettim o sayfayı. Malzemeleri vermek ne kadar doğru bilmiyorum ama yine de söylüyorum: 28 tane mum, ifritler tarafından lağvedilmiş bir kolye, (herhangi bir kolye olabilir bu. Sadece boynunuza takacağınız ve üzerine resminizi koyabileceğiniz bir kolye de olabilir.) o kitapta yazan sözler ile çağırmak istediğinizin adının yazılı olduğu kağıtlar.

Bütün mumları hazırladım ve kitapta belirtilen, ayrıca Atakan’da bizzat şahit olduğum şekli yaptım. Ortasına kendi resmimin olduğu kolyeyi koydum. İsimleri yazdım, ışıkları kapattım. Mumları yaktıkça tekrar Atakan’ın evinde olan şey olmaya başlıyordu. Yani bir hayli boş olan odamda, istemsizce dolaşan binlerce gölge vardı sanki ama sadece mumlara odaklanmalıydım. Başka yere bakmamalıydım; bu tehlike arz edebilirdi. Kitaptaki sözlerin Türkçe okunuşlarını da bir kağıda yazdım. Yani Türkçe anlamlarını değil; sadece nasıl okunduklarını Türkçe olarak yazdım ve oradan okumaya başladım. O sözleri okuyup; arkasından birinci ismi okudum. Sonra sırasıyla aynı işlemi diğer isimlere de uyguladım. 

Size bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum; kendi kendinizle konuşmak gibi bir duyguydu bu. Bir rüzgar sizinle konuşuyor gibi diyeyim ya da. Öyle duyduğunuz gibi Arapça filan konuşmuyor. Siz onu anlıyorsunuz çünkü sizin içinizden konuşuyor sanki. Ancak dışarıdan bu ritüeli izleyen birisi sizin kendi kendinize Arapça konuştuğunuzu zanneder. Tıpkı köpeklerin kendi aralarında  anlaştıkları ama bizim sadece “hav hav” sesi duymamız gibi; siz onlarla iletişime geçince dışarısı; sizin Arapça konuştuğunuzu zannediyor.

Kitaptaki birinci ismi çağırmaya başladım. “… kabilesinden … oğlu, kendini tanıt!” dedim. Hem korkuyor hem de onu çağırıyordum. Sonra bir ses duyuldu “Gel.” dedi sadece. “Hayır, gelmem. Sen kendini tanıt!” dedim. Fazla ayrıntı vermeyeceğim, kendimi kötü hissediyorum yorum şu anda. Ayrıca sizin için de uygun olmaz… “Benden ne istiyorsunuz, beni nereye götüreceksiniz?” diye sordum. “Sen katilsin!” dedi. “Ben katil değilim!” dedim.

“Aülaleni öldüreceğiz. En sonunda sen de öleceksin!” dedi. “Asıl ben sizi öldürürüm!” dedim. “Hepimizi mi öldüreceksin?!” dedi. Mumlar öyle bir alev aldı ki o korkuyla hepsini devirmişim. Perde tutuştu. Babamgil koştu kurtardı beni. Dışarı zor attık kendimizi… Dışarıdan odamın yanışını seyrediyordum. Her şey o odadaydı; kitap, kolye… hepsi içeride kalmıştı. Elbiseler filan umurumda değildi.

Son umudum olan o kitap cayır cayır yanıyor, ben onu seyrediyordum. Alevler öyle şiddetliydi ki sanki alevlerin üzerine biri sürekli benzin döküyordu. Sanki bir ateş topu odayı kaplamıştı. Ben sadece izliyordum çaresizce. Yanımda babam ve annem ile konu komşu dışarı çıkmıştı. İtfaiye geldi. Uzun uğraş sonucu söndürmüşlerdi odayı. Evin diğer odalarına sıçramamış, kimseye zarar vermemiş, sadece benim odam alevler içinde kalmıştı. Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyordum.

Yorgun bir halde eve çıktık. Dışarıda bir kelime bile etmemişti, ne babam sormuştu yangının nedenini ne annem. Sadece kaygılı, bitkin gözlerle odamın yanışına bakmışlardı. İçeri girince sordum babama “Merak etmiyor musun neden çıktığını?” diye. Sadece başını öne eğdi. Hiçbir şey söylemedi. Sanki babam da farkındaydı her şeyin. Oturduk salonda üçümüz. “Ne zaman kurtulacağım baba?” dedim; ağlıyorum bir taraftan da. “Bilmiyorum oğlum.” dedi “Bilmiyorum.” Odaya hiç girmedim o gece. Sabaha kadarda uyku girmedi gözüme.

Sabah ezanıyla beraber odaya girecek cesareti kendimde buldum ve son durumunu görmek için odaya girdim. Odaya girdiğimde; her yer isten simsiyahtı. Aslında odaya girince yine bana bir oyun oynayacaklarını düşündüm. Eskisi gibi korkmuyordum onlardan. Çünkü okulumu mahvettiler, ailemi mahvettiler, daha başka ne yapabilirlerdi ki?

Her şey harab olmuştu. Ayağımı bastığım halının altında bir kabartı hissettim. Ayağımı kaldırıp halıya baktığımda; kolyem yerde duruyordu ancak simsiyah olmuştu. Kitabı arıyordu gözlerim ama o yangından yanmadan çıkması imkansızdı. Kolyemin kapağını açtım. Resmim hala duruyordu. Resmimin alın kısmında o yazı vardı yine. Bu sefer rüya değildi; her şey, bizatihi gerçekti. O ana kadar yaşadıklarımdan en ürkütücüsüydü belki de. 

Rüya ile gerçeği karıştırıyordum sanki. Yazı kül ile yazılmıştı. Kolyem kapalıydı. Resim sağlamdı. Peki o yazıyı oraya kim ve neden yazmıştı? Artık bu soruları sormuyordum kendime. Çünkü biliyordum. Onlar yapmıştı. Hatta ismiyle söylersem, beşinin arasından yapan … olmalıydı kesinlikle. Bu kolyeyi hocaya götürmeye karar verdim. Cebime koydum. Babama, hocaya gitmek istediğimi söyledim. “Tamam oğlum.” dedi. Benden çok o bıkmıştı ama bir şey söyleyemiyordu işte. Ne yapabilirdi ki, onlardan kime bahsedebilirdi, deli damgası yerdi belki de.

Hocanın evine gittik. Kapıyı diğerlerinde olduğu gibi genç kadın açtı. Bu genç kadın bayağı yer etmiş sanırım bende; çok ilginç bir yüzü vardı, gözleri hep yere bakıyordu. O an dikkatimi çekmişti; bu kadının gözlerini hiç görmemiştim. “Buyurun; içeri geçin.” dedi. Geçtik babamla içeri. Hoca içeride oturuyordu. Hoca direkt bana bakıp “Niye daha önce getirmedin?” dedi. “Neyi hocam?” dedim. “Cebindeki lağvedilmişi.” dedi. Babamla biz birbirimize baktık öyle kala kaldık. “Gel, otur karşıma.” dedi. 

Karşısına oturdum. “Elini uzat.” dedi. Elimi uzattım, içine bakmaya başladı. Bir yandan da boynumdaki kolyeye bakıyordu. Kolyeyi açmamı söyledi. Kolyeyi açınca, resimde yazan yazıyı gördü. “Bu yazı ne demek biliyor musun?” dedi. Kafamı “Evet.” anlamında salladım. “Seni neden istediklerini biliyor musun?” dedi. Yine “Evet.” anlamında salladım. “Peki hiç iletişime geçmeyi denedin mi?” dedi. “Hayır.” dedim.

“Gözlerime bak!” dedi. Gözlerine baktım. “Hiç iletişime geçmeyi denedin mi? Doğru söyle!” dedi. “Evet.” dedim. “Sana yazdığım şeyi takıyor musun?” dedi. “Hayır.” dedim. “Onun yerine bunu mu takıyorsun?” dedi. “Evet.” dedim. Bana o anda bir tokat attı. Hiç unutama; öyle bir tokadı, ilk defa yemiştim hayatımda. Babam bayağı şaşırmıştı hocanın bana tokat atmasına ancak hiç bir şey demedi.

“Sen ne halde olduğunu biliyor musun?!” dedi hoca. Hiçbir şey demeden yere bakıyordum. “Yüzüme bak!” dedi. Baktım yüzüne. “Ne halde olduğunu biliyor musun?” dedi tekrardan. “Hayır.” dedim kısık bir sesle. “Gel buraya.” diye gelinini işaret etti. Sonra da gelinini işaret ederek “Bak gözlerinin içine!” dedi. Kadının yüzünü kaldırıp bakmasıyla ilk şoku yaşadım! Gözleri alev gibiydi. Gözlerini görmemle yere bakmam bir oldu. Ayakları da tersti.

Bu kadının onlardan olduğunu anlamıştım. “Babana bak!” dedi. Baktım. “Sor bakalım babana, odada kaç kişiyiz?” diye. Sordum; “Üç kişiyiz oğlum. Sen, ben, bir de hoca var.” dedi. Artık gözlerimden yaşlar akıyordu. Hoca “Korkma! Sadece durumunu bilmen için bunu yaptım.” dedi. Meğer biz oraya gittiğimizde, kapıyı çalınca, hoca “Girin.” diyormuş, kendimiz giriyormuşuz. Ancak öyle bir durumdaymışım ki kapıyı o kadının açtığını zannediyormuşum.

Bu hoca bayağı ünlü biri. Evine gelen misafirler eğer hoca evde yoksa oturur beklerlermiş. Biz de hocanın oduna gittiği gün oturup beklemişiz. O gün, bu kadın bir köşede oturup bekliyordu bizle beraber ancak babamgilin bu kadınla hiç konuşmaması tuhafıma gitmişti aslında. Ama böyle bir şeyin olacağını hiç düşünemezdim. Böyle bir şeyi mantığım almıyordu lakin bende mantık kaldı denebilirse.

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 6 

Bir odada benim ve hocanın görüp, babamın göremediği bir varlık olması, gördüğüm rüyalardan daha korkunçtu. Rüyalarımda gördüğüm şeyi, bu sefer rüya olmadığına emin olduğum bir zaman diliminde görüyordum. Tıpkı rüyanızda uçurumdan düşünce uyanırsınız da “Oh be rüyaymış!” dersiniz ya… Lakin gerçekten bir uçurumdan düştüğünüzü düşünün. Uyanamadığınızı, o zaman dilimine sıkışıp kaldığınızı, gerçekle rüyayı ayırt edemediğinizi, bunu kimseye söyleyemediğinizi düşünün.

Uyumadan kabusu yaşamak bu olsa gerek. Olayın gerçekten vahametini, durumun ne kadar vahim olduğunu anlamıştım artık. Hoca “Yüzüme bak!” dedi. Baktım. “Anlat.” dedi. İçimde bir yerde, biri bana “Her şeyi anlatma.” diyordu “Kitabı anlatma, kolyeyi anlatma.” Ancak bu sefer o sesi dinlemedim. Hocaya bu olayları ilk öğrenci evinde kaldığım arkadaşımın yüzünden yaşadığımı, onun kolyesini bulduğumu, benim odasına girdiğimi, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ayrıntılarıyla bildiğini anlattım.

Onun (Hocanın) verdiği şeyi boynuma asmak yerine, Atakan’ın verdiği kolyeye kendi resmimi koyup, onu yanımda taşıdığımı söyledim. Rüyalarımdan bahsettim. Hoca bir kelam dahi etmeden dinledi dinledi… En sonunda gözlerimin içine bakarak “Oğlum, durumun vahim olduğunu biliyordum lakin vahametin bu derece büyük olduğundan bihaberdim.” dedi. İçimdeki korku çukuru daha da derinleşti. “Bu uzun bir süreç. Kurtarmak için her şeyi yapacağım ancak başına beş tane şerli vermişler.” dedi.

Hiçbir şey diyemiyorum, gözlerim dolu dolu sadece dinliyorum. “Lakin bu beş tanesi, çok çok tehlikeli. ömr-ü hayatımda gördüklerimin hepsiden çok daha güçlüler. Bunun sebebi onların çocuklarını öldürmen. Şu kapının dışında seni bekliyorlar. Her yerde yanındalar lakin bu eve giremezler.” dedi. “Üç gün boyunca hoca evinde kal, hoca ekmeği ye, hoca suyu iç.” dedi. Susuyordum sadece; ben susuyordum, babam susuyordu, bezmiş bir vaziyette oturuyorduk sadece.

“Peki, aileme bir zarar verirlerse ne yapacağım?” dedim. “Bilemiyorum oğlum. Elimden bir şey gelmez.” dedi. “Hayır, ailene zarar vermezler.” demesini beklerken beni derin bir endişeye sevk etti. Babama dönüp baktım. Sadece yalandan bir gülümseme vardı suratında. Ah baba ah!.. İçinden neler geçiyordu o an, ne korkular ne ızdırablar kim bilir. Babamla konuştuk. “Oğlum, merak etme. Kimse bize bir şey yapamaz. Sen üç gün boyunca hocanın evinde kal. Üç gün sonra almaya gelirim.” dedi.

Gözleri dolu doluydu babamın. Ben babamı öyle görünce ağlamaya başladım. Babam ağlamadı sadece sarıldı bana ve çıkıp gitti. Arabada ağlıyor olmalıydı. Aklım ondaydı. Bir taraftan annemi düşünüyordum. Hep evde dursaydım; okumasaydım, ya da sanayide işçi olsaydım daha mutlu olurdum diye düşündüm. Milli eğitime sövdüm, üniversiteye sövdüm, evden ayrılmama sövdüm, o çocukla hiç tanışmasaydım bunların hiçbiri olmazdı diye düşündüm. Kendime sövdüm insanlara çabuk güvendiğim için…

Bu düşüncelerle gözlerim dalıp gitmişken hocanın sesiyle irkildim. “Ne düşünüyorsun?” dedi. Gözlerim dolu dolu cevap verdim hocaya “Neden ben?” dedim “Neden ben?” “Anlayacağız oğlum.” dedi “Anlayacağız.” Hoca devamlı içinden bir şeyler okuyordu. Ben de kenardaki minderde oturmuş, başım eğik, düşüncelere dalıyordum. Yatsı vaktine kadar bu böyle devam etti. Yatma vakti gelince, hoca odanın birini bana gösterdi.

Zaten küçük sayılacak bir evi vardı; girişte oturulan salon gibi yer, iki tane bundan farklı oda vardı. Biri hocanın odası idi, diğeri misafirler içindi zannedersem çünkü ben orada kaldım. Hoca gelinini işaret ederek Arapça bir şey söyledi. Gelin tepki vermedi. Verdiyse dahi ben anlamadım. Hoca bana döndü “Senin kapına …yı koyacağım. Evin içine şerli varlıklar giremez lakin pencereden seni çağıran biri olursa sakın o tarafa dönme!” dedi.

“Tamam.” dedim. Yatacağım odaya gittim. Hocanın gelini kapıda bekliyordu. Ayaklarına baktıkça ürperiyordum. Evin tavanı hasırdandı. Tavana gözlerimi diktim. Camdan bir gölge geçti gibi oldu. Başımı hemen o yöne çevirdim; kimse yoktu. Kaldığım odanın penceresi dağ tarafına bakıyordu. Zaten çok ev olmayan bir yerdi. Kapkaranlıktı dışarısı. Tekrar tavana bakarken pencereden birinin bana baktığını gördüm. Kesinlikle emindim bu sefer. Boynumu çevirmemle şok oldum: dünya üzerinde görmediğim kadar güzel bir kadın bana bakıyordu.

Büyülenmiştim sanki. “Gel.” diyordu parmağıyla bana. Ayağa kalktım, pencereye yöneldim, pencereyi açıyorken, o arkamdaki gelin birden önüme geçerek, o güzel kıza “İl şerrin ifrütün!” dedi. Böyle yılan gibi tıslayarak söylüyordu bu sözü. O güzel kız, rüyalarımda gördüğüm; pis, uzun, yağlı saçlı, siyah dişli şeylerden biri olmuştu sanki bir anda. Öyle bir irkildim ki bir çığlık attım. Hoca koşarak geldi yanıma “Ne oldu oğlum?” dedi. Konuşamadım, kekeledim. Su getirdi hoca, içtim; biraz dilim çözüldü.

Anlattım olayları: Penceremde çok güzelbir kadının belirdiğini, sonradan …ın beni kurtardığını söyledim. Hoca bir şeyler okuyarak pencerenin yanına gitti. Bir şeyler dışarıda dolanıyor, sesler, gülüşmeler geliyordu. Ben evde ve üniversitede olduğum zamanlarda, her zaman onların yanımda olduklarını bilmek korkunç bir şeydi. Kendi kendine düşündüm “Bunlar hep yanımda mıydı?” diye. Gözlerimden yaşlar aktı. Bir rüzgar uğulduyordu sanki. Hem rüzgarın sesi hem de gırtlaktan gelen Arapça olduğunu tahmin ettiğim bir lehçeyle sesler bağırışmalar, nefret uyandıran bir ses geliyordu.

Hoca gözlerini pencereye dikti. Sonra gözlerini kapattı. Bir şeyler okuyordu. Bu sefer sesli, bağırıyordu. Dışarıdan hocaya gülüyorlardı. Hoca bağıra bağıra okudukça, dışarıdan daha sesli gülüyorlardı. Ama bu gülme normal bir gülme değil, nefretle dolu korkunç bir gülme… Şiddetli bir rüzgar var dışarıda, sesler seslere karışıyor. Hoca okumaya devam etti. Arkamı döndüm, hocanın gelini yoktu. “Hocam!” diyorum, bağırıyorum; beni duymuyor. Sadece pencereye bakarak okuyordu.

O okudukça dışarıdan gelen gülüşmeler artıyor. Gelini arıyor gözlerim; odamın kapısından bakıyorum, dış kapının açık olduğunu görüyorum, kapıdan bana bakıyorlar. Kapıdan bana baktıklarını görüyordum. Hoca sadece sesli bağıra bağıra okuyordu pencerenin önünde ayakta.  Bana bakanların en önünde gelin duruyordu, kapıdan içeri giremiyor fakat beni çağırıyorlardı. O kadar cezbedici bir sesleri vardı ki kapıdan onlara bakıyordum.

Gelin bana bakıyordu, arkasındakiler bana bakıyordu, hiç kımıldamıyor, sadece çağırıyorlardı. “Gel” diyorlar, “dağlara gidelim” diyorlardı. Sadece gözlerini görebiliyordum. Gözlerinin konumundan boylarını anlayabiliyordum. Gidiyordum onların yanına. Beni götüreceklerdi. Kendimi teslim ediyordum. Hocanın okuduklarını duymuyordum. Sadece onlara gitmek, onların olmak istiyordum. İlerliyordum çıkış kapısına. Hocanın sesiyle irkildim. Hoca “Dur!” dedi. Hakim olamıyordum kendime. gitmeliydim. Hoca geçti önüme. Kapıya doğru okuyor ve üflüyordu.

Kapıdan bir çığlık yükseldi. Kapıdaki gözler kaybolmuştu. Hoca kapıyı kapattı, bitkin düşmüştü. Biraz kendine geldikten sonra “Gelin neden onların arasında?” dedim. “Onu sana koruyucu tayin ettim, onları uzaklaştırmak için kendini feda etti oğlum.” dedi. Koskoca adam ağlıyordu. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar döküldü. “Onu aldılar.” dedi. Ben sadece korkulu gözlerle hocaya bakıyorum. Sadece ikimiz kaldık ve sabaha saatler vardı.

Hocanın elindeki kolyem gözüme çarptı “Bunu istiyorlar.” dedi. “Neden hocam?” dedim. “Seni almak için… Evi mühürledim oğlum.” dedi. “Lakin sabah olana kadar dışarı çıkamayız. Artık bana da düşmanlar.” dedi. Sonra kapı çaldı. Hoca “Kimsin?” diye seslendi. Gelen ses babama aitti. Hoca bana baktı, sonra kapıya yöneldi. Kapının dibine gelince durdu. Arapça bir şey söyledi. Dışarıdan ses gelmedi. Hoca bağırarak bir kez daha söyledi aynı kelimeyi, yine ses gelmedi.

Sonra “Sen misin? dedi babamın adını söyleyerek. “Benim hocam, benim.” dedi babam. Kapıyı açtı hoca. Dışarıda gerçekten babam duruyordu. Hoca, “Buyur; gir içeri.” dedi babama. Bir taraftan babamın ayaklarına bakıyor ve eve girebilecek mi onu kontrol ediyordu. Ayakları normaldi ve eve girmişti. Gerçekten babamdı. Telaşlıydı. “Oğlum.” dedi ve sarıldı bana. “Ne oldu baba?” dedim. “İyisin değil mi oğlum?” dedi. “İyiyim baba. Gecenin bu saatinde ne yapıyorsun burada?” dedim.

“Bizim evin yakınında depomuz vardı. Orada yangın çıkmış. Kullanmıyorduk depoyu. Yıllardır öyle duran depo cayır cayır yanmış. Babam da, benim odamın yanmasından sonra, depo da yanınca korkmuş. Bana da, iyi miyim diye bakmaya gelmiş. Bu olaylarla alakası var mı diye düşünmüş. Benim yanımda hiçbir şey yok; sadece gömlek ve pantolonla gelmiştim hocanın evine. Öyle duruyorum hoca evinde. Cep telefonu çekmiyor. Hocanın ev telefonu dahi yok, tv yok, adam elektriği sadece ışık için kullanıyor. Sadece oturup devamlı okuyan biriydi zaten. Devamlı düşüncelere dalıyor gibiydi.

“Baba, annem nerede, ne yapıyor?” dedim. “Oğlum, seni buraya getirince anneni de dedengile götürdüm; yalnız kalmasın diye.” dedi. “Çok iyi yapmışsın baba.” dedim. Evde annemin yalnız olmasını düşünemiyordum bile. “Baba, dışarıda tuhaf bir şey gördün mü?” “Hayır oğlum, sadece yolda gelirken önüme bir keçi çıktı köyün girişinde, birden durdum indim baktım keçi yoktu, ben de yaban keçisidir diye tekrar binip geldim buraya.” dedi.

O gece babam da hocanın evinde kaldı. Sabaha kadar uyumadan oturduk. Sabaha karşı uyuyakalmışım, hiç rüya görmedim. İlk defa iyi bir uyku çektim. Uyandığımda babam baş ucumda oturuyordu. Hoca ise ortalıkta yoktu. Babama baktım; güldü “İyi uyudun oğlum. Mışıl mışıl uyudun. Hep seni izledim.” dedi. “Evet baba. Çok iyi uyudum.” dedim. Babam hiç uyumamış. Hoca da hiç uyumamış; başımda beklemişler.

Hoca dışarıdan bize seslendi. Hocanın yanına gittik. Hocanın koyunlarının hepsi telef olmuştu. “Yardım edin; şunları gömelim.” dedi. “Hocam, durup dururken niye telef oldu bu koyunlar?” dedim. “Boşver oğlum. Hastalanmışlardır.” dedi. Bu sırada gözüm, koyun ağılına takıldı. Ağılın duvarlarında tırnak izleri vardı. Bildiğiniz tırnakla her yerini, birileri boydan boya çizmiş. “Hocam, bu izler nedir böyle?” dedim. “Seni alamayınca, hırslarını buradan ve koyunlardan almışlar oğlum.” dedi.

Babamın kulağına eğildim “Hocanın telef olan koyunlarının parasını nasıl ödeyeceğiz baba?” dedim. Hoca, babama söylerken duymuştu. “Bu senin suçun değil oğlum ama artık burada durma.” dedi. Gelininin götürülmesinden çok etkilendiği belliydi. Belki söylemiyordu üzmemek için ama bunda benim payımın olduğunu biliyor, belki de onun başına gelenlerden, beni sorumlu tutuyordu. “Burası güvenli değil.” dedi. “Kolyeyi bana verip, artık kendi evinize gidin.” dedi.

Koyunları gömdük. Hocayla vedalaşıp, arabaya bindik. Arkamı döndüm; hocaya bakıyorum, hoca da bana bakıyordu. Oradan uzaklaştık; dedemlerin evine gittik. Dedemin evine girdiğimizde, pek memnun olmadı dedemle babannem beni görünce. Sadece annem sarıldı boynuma. Onlar “Hoş geldin” demekle yetindiler sadece…

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 7

Sofraya oturduk. Kimseden çıt çıkmıyor; sadece yemek yiyoruz. Yemekten sonra da dedemden pek ses çıkmıyor sanki benim orada olmamı istemiyor gibiydi. Yatsı vaktinden sonra üst kata çıktık; annem babam ve ben. Oturuyoruz üçümüz üst katta. Annem, hocadan alıp ona verdiğim kağıdı, poşetle kaplatıp zincir takmış. “Al oğlum tak bunu boynuna.” dedi. Aldım taktım. Atakan’ın verdiği kolye ise elimde duruyordu.

Annemin dizine yattım. Babam karşımda oturuyordu. Herkes kafasından bir şeyler düşünüyordu. Bu huzurla uyuyakalmışım. Yine kabuslar peşimi bırakmıyordu. Üzerimde bir ağırlık var. Yine üniversitedeki evimizdeyim. Direkt kalkıp pencereye koştum. Hava kırmızıya çalan bir kızıllıkta, dışarıda her yer alev alev yanıyor. Sokaklarda hiç insan yok. Arkamı dönüyorum; Atakan bana bakıyor. Ancak bu sefer benden çekiniyor gibi. Boynumdaki hocanın verdiği şeye bakıp, eliyle çıkarmamı işaret ediyor.

“Hayır!” diyorum. Arapça bana kızıyor, bağırıyor. Anlamıyorum. Tek anladığım; hocanın verdiği şeyi çıkarıp, onunla gitmemi istediği. Kapıdan bana bakıyorlar “Gel.” diyorlar. “Boynundakini çıkar; gel, bize katıl.” diyorlar. O kadar cezbedici ki çıkarıyorum. Onlara doğru gidiyorum… Babamın sesiyle irkildim. Uyurken boynumdakini çıkarmaya çalışıyormuşum. Arapça yine kendi kendime bağırarak konuşuyormuşum. Ter içindeydim yine.

“Baba, defalardır kendimi; üniversitedeki evimde, kendi odamda görüyorum. O odayla alakalı olabilir bu yaşadıklarımız.” dedim. Üniversite okuduğum şehre gidip, odayı iyice inceleyecektim. Çünkü hep aynı kabus, hep aynı odadayım… Sabaha kadar uyku tutmamıştı. Şehre gidip kaldığım odayı inceleyecektim. Bindik arabaya; vardık şehre. Babam ev sahibini aradı anahtarı istemek için.

Adamla buluştuk “Hayırdır? Eşyalarınızı toplamıştınız.” dedi. “Birkaç şeyi unutmuşum.” dedim. Adam pek yemedi ancak mecburen verdi anahtarı. “Birkaç saate getiririz.” dedik. Eve varıp kapıyı açtık. İlk gözüme çarpan Atakan’ın odası olmuştu. Kapısını açtım; bomboştu. Toplayıp götürmüştü eşyalarını. Biraz ürpermiştim. Her şeyin başladığı yer orasıydı çünkü. Kendi odama, rüyalarımı gördüğüm yere gittim. Burası da bomboştu.

Dışarı baktım. Rüyalarımda gördüğüm sokaklar, insanlarla doluydu. Gökyüzü mavi. Rüyalarımı hatırlamaya çalışıyordum. Rüyalarımda; yataktan kalkıyordum, dışarı bakıyordum, ilk pencerenin önünü inceliyordum, hiçbir şey yoktu. Odanın kapısının altını inceledim; orada da bir şey yoktu. Son olarak yatak koyduğum yerin altındaki parkelere baktım. Parkelerden birinde ufak bir delik vardı. Elimi soktum; elime bir kabuk geldi. İçinde ölü bir kurt vardı. Birazcık toprak, bir de küçük kağıda Arapça harflerle bir şeyler yazılmıştı.

O an kafama dank etti! Bu şerefsiz onları bana bulaştırmak istemişti! Niye böyle bir şey yapıyordu peki? Her zaman yüzüme gülen adam, bunu niye yapmıştı? Hemen babama “Atakan’ı bulalım.” dedim. İlk olarak hastaneye gittik. Doktor, taburcu olalı çok olduğunu söyledi. Ailesini aradık. Ailesine; üniversite okuduğumuz şehirde çalıştığını, her şeyin yolunda olduğunu söylemiş.

Aklıma bir kişi geldi o anda; Atakan’ın benden başka çok takıldığı bir çocuk vardı, Akif diye. Hemen Akif’in evine gittik babamla. Akif’in evi bizim üniversite okurken kaldığımız eve uzaktı. Şöyle düşünün; şehrin bir ucu bizim ev; diğer ucu olmasa da diğer ucuna yakın bir yerde de Akif’in evi var. Üç katlı bir apartman; bayağı salaş bir bina. Daha önce iki kere gitmiştim. Benim fazla samimiyetim yoktu ancak Atakan’ın benden başka takıldığını bildiğim tek kişi bu çocuktu. Geldik kapısının önüne, çaldık kapısını. Açan Akifti.

Beni görünce gözleri büyüdü. Telaşlandığını ve korktuğunu hissettim. Kekeleyerek “Hoşgeldiniz kardeş. Buyurun içeri.” dedi. “Hoş bulduk birader. Fazla kalmayacağız. İçeri de girmeyelim. Atakan’ı arıyorduk. Sen gördün mü?” dedim. Bir müddet sustu. Sonra gözlerini bana dikerek “Sana anlatacaklarım var. Lütfen içeri geçin. Ayaküstü konuşulacak şeyler değil.” dedi. İçeri girdik babamla. Bir taraftan Akif bize “Kusura bakmayın; ev dağınık…” filan diyordu. O an sadece Atakan hakkındaki şeyleri öğrenip, bir an önce bu sorunu çözmek vardı aklımda.

Akif, içeri hiç geçmeden direkt mutfağa gitti. Çay koyuyordu tahminime göre. “Gerek yoktu.” diye içeriden bağırmamıza rağmen ısrar etti. Çayı ocağa koyup geldi, oturdu karşımıza. Ve başladı anlatmaya…

Atakan evden eşyaları getirip, bir müddet Akif’in yanında kalmış. Bu kaldığı müddet boyunca, benle ilgili ve uğraştığı şeylerle ilgili birçok şey anlatmış Akif’e. Akif, onun aklını kaçırdığını düşünmüş. Atakan dışarı çıktığı bir gün Akif, Atakan’ın bütün eşyalarını kapının önüne koyup; içeriden, perdenin arkasına sinip izlemeye koyulmuş. Atakan gelmiş, dışarıdan Akif’i görmesi imkansız olduğu halde, bunun olduğu tarafa bakıp, bir müddet gözlerini dikmiş ve “Biliyorum Akif.” demiş. Sonra anlamadığı bir şeyler söyleyip eşyalarını alıp gitmiş.

Asıl olaylar bunu dışarı attıktan sonra başlamış. Akif bunları anlatırken gözleri dolu dolu oldu. O sırada ocaktaki çayı almaya gitti. Çaydanlığı getirip, ince belli bardaklara çaylarımızı koydu. Çaylarımızı yudumlarken, ilk olarak kendi yaşadığı şeyleri, sonra Atakan’ın benim hakkımda söylediklerini anlatmaya başladı. Atakan’ı kovduğunun gecesinde yatmaya yatağa gitmiş. Pencereden bir tıkırtı duymuş. Bakmış pencereye; kimse yok. Pek bu tür şeylere kafa yormadığı için üstünde durmadan tekrar uyumaya koyulmuş.

Ancak kısa süre sonra tekrar penceren ses gelmiş. Gitmiş pencerenin önüne. Açmış camı; kimse yok. Sonra camı kapatmış. Banyoya elini yüzünü yıkamaya gitmiş. Aynaya bakarken alnında bir şey görmüş. Bunun birkaç saniyelik bir şey olduğunu söylüyordu. Arapça bir şey yazıyormuş. Kül gibi siyah bir şeyden yazılmış. Gözünü kapatıp açtığında hiçbir şey yazmıyormuş. Büyük bir korkuyla banyodan odaya kendini zor atmış.

“Girdiğimde pencere açıktı.” diyor, “Kendim açık bırakmadığıma da eminim.” diyor. O gece sabaha kadar oturmuş, sigara içmiş. O gün staj yaptığı yere gitmiş. Akşama kadar, o gece olanları düşünmüş. Akşam mecburen geri eve gelmiş. Kapıyı açıp, içeri girmiş. Koltuğunda biri oturuyormuş. “Gözlerimi kapatıp açtım; yine gitmedi.” diyor. Koltukta oturan kişi yüzünü buna dönmüş. Kendisini görmüş “Ama o anın korkunç halini tarif edemem.” diyordu.

Bir süre kendine bakmış ancak gördüğü şerlinin gözleri alev gibi yanıyormuş. Ayakları da tersmiş. “Öyle iğrenç bir şey ki saniyelik ama çok uzun geliyor.” diyor. Çığlık atmış. Komşular filan gelmiş yardıma. “Halüsinasyon görmüşsündür.” filan demişler. Rahatlatmaya çalışmışlar ama adam rahatlar mı bu durumda. Komşuları bir müddet yanında durduktan sonra, geceyarısı; herkes evine gitmiş. Ancak boş öğüt vermişler Akife. Onun o anda ihtiyacı olan; sabaha kadar yanında olacağı birileri imiş. Ancak komşuları gittikten sonra tekrar başlamış korku dolu anları.

Anlattıkları beni çok etkilemişti. Korkuyordum ancak bu korkuyla beraber biraz rahatlama ve şaşkınlık gelmişti. Aslında bu duyguyu şöyle anlatayım: Tıpkı sınıfta yaramazlık yapınca “Hocam onlar da yaptı!” diyen çocuk durumundaydım. Çünkü bunları tek ben yaşamamıştım. Aksine Akif benden farklı olarak kendi suretini görmüştü ki bu benim gördüklerimden çok daha korkunç geliyordu bana. Ben en azından onları farklı şekillerde gördüm. Düşünmesi bile ürkütüyordu.

Akif’in dudaklarından kelimeler döküldükçe şaşkınlığım arttı. Sabaha kadar gülüşmeler duymuş, pencereyi tıklatmışlar… Sadece yere bakarak bu şekilde saatler geçirmiş. Bunu anlamak zordur. O anda titreyip yere bakmaktan başka bir şey yapamıyor, dışarı çıkamıyor… Zira dışarıdan cama vuruyorlar, kaçacak yer yok yani. Bunları duyunca o an aklıma Atakan’ın Akif’e de bir şeyler yapabileceği geldi.

“Akif, yattığın yeri görebilir miyim?” dedim. Gittik beraber yatak odasına. Parkelere baktım; hiçbir şey yok. Pencere kenarlarında da bir şey yok lakin dolabının arkasında kalan duvarın gözükmeyen kısmının en altında bir delik vardı. Deliğe elimi soktum, bir kabuk ve içinde benim üniversite okuduğum şehirdeki evimden çıkan şeylerin aynısı. Akif’le Babam şaşkınlık içinde bana bakıyordu.

Salona gidip oturduk. Babam ve Akife, aynı şeyi benim üniversite okuduğum şehirdeki yatak odamda da bulduğumu söyledim. Anlamını bilmiyorduk ancak iyi bir şey olmadığı aşikardı. Peki Atakan neden bunu bize yapıyordu? Akif onu evden kovduktan sonra hiç eve girmemişti. Bunu ne zaman oraya koymuştu? Demek ki Akif’e de iyi davranıyor ancak arkasından iş çeviriyordu. Yani onu evden kovmadan oraya koymuştu.

Atakan’ın, bana olanların en büyük suçlusu olduğunu düşünüyordum ki bu düşüncemde haklıydım. Belki onların çocuklarını öldüren bile ben değildim. Benim üzerime suçu atan da Atakan olabilirdi. Bu düşünceleri sakin bir zamanda düşünmek için kafamdan kovup, sadede geldim. Akif’e, Atakan’ın nelerden bahsettiğini sordum. Bir kitaptan bahsetmiş Akif’e. Tahminime göre bana verdiği kitaptı bu. Kitabı bulması gerektiğinden, isterse Akif’in de onlara katılabileceğinden bahsetmiş.

Benim kötülük yaptığımı, kendisine ihanet ettiğimi söylemiş. Bunlar, Akif’in dudaklarından döküldükçe şaşkınlığım artıyordu zira ben ona bilerek ve isteyerek hiçbir zaman kötülük yapmamıştım. “Nereye gidebileceği hakkında hiçbir fikrin var mı?” dedim. Akif “Nerede olduğunu bilmiyorum?” dedi. Ancak onu bulmadan bunlardan kurtulmam imkansız gibi bir şeydi. Akif’e, boynumdaki; hocanın bana vermiş olduğu muskayı çıkarıp verdim. “En azından sana yaklaşamazlar.” dedim. Çay için teşekkür edip, babamla beraber çıktık Atakan’ı aramaya.

Çıktık Akif’in evinden. Kapıda durduk. Babamla birbirimize bakıyoruz. Nereye giderdi bu adam? Bir müddet öncesine kadar ilişkimiz çok iyiydi. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ancak son zamanlarda; sadece odasında takılan bir adamdı. Benden başka görüştüğü tek kişi Akif’ti. O da bilmiyordu yerini. Ancak gidebileceği bir yer daha vardı: bilardo salonu. Arada gidip; bilardo oynardık. Belki evden ayrıldıktan sonra gitmiştir ümidiyle babamla bilardo salonuna gittik. Memduh abi vardı oranın sahibi. Selamlaştık filan.

“Atakan yok mu?” dedi bana “Tam üstüne bastın abi.” dedim. “Ben de onu arıyorum. Hiç geldi mi buraya?” “Yok koçum, en son senle gelmişti.” dedi. Birazcık olan ümidim de silinmişti. Koskoca şehirde nasıl bulacaktım Atakan’ı? “Bir şeyler için” demesine teşekkür ile karşılık vererek çıktık mekandan. Çaresizce eve dönecektik artık. Babamın telefonu çaldı. Arayan annem. “Atakan bizde. *** ile görüşmesi gerekiyormuş.” dedi. Babam “Tamam. Hemen yola çıkıyoruz.” dedi ve kapattı telefonu. 

Onu kaçırmamalıydık. Balığı ürkütmemeliydik. O an korkuyla dolu bir şaşkınlık aldı başını yürüdü. Bu evreyi atlatınca hemen eve doğru yardırıyoruz babamla. Birbirine yakın sayılabilir şehirler ancak arada yine de bir kaç saatlik mesafe var. Aklımda tilkiler dolaşıyor, bu düşünceler arasında kurtuluş yolumu kaçırmamak için çırpınıyorum. Nihayet eve vardık. Merdivenleri koşarak çıktım. Kapıyı açtım. Eve girdim. Annemle Atakan oturmuşlar. Annem çay getirmiş; içiyorlar.

Atakan son derece efendi biri gibi oturmuş, iyi aile çocuğu edalarında çayını yudumluyor. Ben ayakta böyle mal gibi buna bakıyorum. Oturdum yanına. “Buraya niye geldin?é dedim. “Sende bir emanetim vardı. Onları almaya geldim.” dedi. “Hayır, bende emanet filan yok. Almadım onları. Orada duruyordu.” dedim. Ayağa kalktı “Tamam öyleyse.” dedi. Nefret dolu bir bakış attı bana ve kapıya yöneldi. Tuttum omzundan “Nereye gidiyorsun birader? Otur bakalım!” dedim. “Aradığım burada değilse başka yerlerde arayacağım.” dedi.

“Dur bakalım! Önce bana hesap vereceksin. Her şeyi baştan anlatacaksın. Bana neler yaptığını söyleyeceksin!” dedim. Annemle babam endişeli gözlerle bizi izliyorlar. “Tamam.” dedi. Tekrar oturdu yerine. “Özel konuşabilir miyiz, müsait bir yer var mı?” dedi. “Gel; üst kata geçelim.” dedim. Çıktık üst kata.

İlk sorumu sordum: “Yatağımın altından çıkan neydi? Aynısından Akif’in evinde de buldum. Bize neden bunu yaptın?” dedim. Gözlerime baktı dik dik. “Bana ihanet ettiniz.” dedi sadece. “Neyin ihaneti kardeşim? Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezken bu yaptıkların nedir senin? Sen bu işlere, bu illetlere nereden bulaştın? Sen böyle biri değildin.” dedim. Duymuyordu sanki beni. Sadece kendi anlatacaklarını düşünüyor gibiydi. O kitabı ve kolyeyi nereden aldığını anlatmaya başladı. 

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 8

Bu ilk olarak Ece diye bir kızdan bu şeyleri öğrenmeye başlamış. Derken iyice kızla muhabbeti ilerletmişler. Bu kızın bir amcası varmış. Kız, çok övmüş amcasını “Her çeşit ilmi bilir amcam.” diye. Adam bu işlerin uzmanı ama hep kötülük için kullanıyor ancak kendini Atakan’a öyle tanıtmıyor. Bu kitabı ve kolyeyi buna veren de o adammış. “Mal mısın sen, neden aldın kitabı? Belki kitaptan kurtulmak istiyordu. O yüzden sana kitabı verip, kitaptan kurtuldu.” dedim.

Komplo teorileri kuruyorum kafamda. “İlgimi çekti.” dedi Atakan. Adam buna övmüş de övmüş kitabı. İşte: “Her türlü isteğini yaparsın, herkesten üstün olursun…” filan diye. Yılan gibi diliyle etkilemiş. Kolyeyle de kitabın bağlantısı varmış. Kitabın içindeki bazı ritüelleri yapmak için bu kolye gerekiyormuş. Bu, odada geçirdiği o saatlerde hep bunları denemiş; saatlerce, günlerce. Adam buna şöyle bir şey öğretmiş ve tembih etmiş “Kimin yanında olacaksan bu tarifi yap. Eğer sana bir kötülüğü dokunursa onu cezalandırırsın.” demiş.

Bu yüzden Akif’le benim yatağın altından çıkan şeyleri daha öncesinde koymuş. “Peki, benim sana ne gibi bir ihanetimi gördün de bana onca kabusu yaşattın?” dedim. Gözlerimin içine baktı. Anlatmaya başladı… Ben bir dönem Nuran diye bir hatunla takılmıştım. Bu kızla takılma hadisesi de şöyle oldu. Eve yeni çıktığımız zamanlar, bu kızı sahilde görürdüm devamlı içerken. O da mal apaçi arkadaşlarıyla takılırdı sahilde. Arada beni kestiğini fark ediyordum. Burnum da kalkmıyor değildi hani.

O zamanlar Atakan’la çok sık takılırdık. Yeni ev arkadaşı olmuşuz… Kendimizi bir şey zannediyoruz. Genelde beraber içerdik yani yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Bir gün gidip kıza açıldım. Birkaç gün konuştuktan sonra bıraktım kızı. Meğer bizim Atakan bu kızdan hoşlanıyormuş. gerçekten ciddi bir şeyler düşünüyormuş ama ben kıza açılınca laf etmemiş; saygı duymuş. Taa ki ben kızı eve atıp, sonra kızı bırakana dek.

Tam da onun odasına kapandığı zamanların başına rast geliyor bu olay. Ondan sonra yüzüme gülmüş ama benden nefret etmiş. Bu kitabı almasında da bunun etkisi çokmuş. Zaten ailevi problemleri olan biriydi. Beni kendisine çok yakın görürken bu yaptığımı yedirememiş. Atakan bir taraftan ağlıyor, bir taraftan anlatıyordu. “Peki, hala nefret ediyor musun benden?” dedim. Gözlerinde artık o nefreti göremiyordum. Sadece bitmiş bir adamın gözleriydi karşımdakiler.

“Sen ettiğinden fazlasını buldun zaten.” dedi. “Atakan, sana yalvarıyorum, haftalardır ızdırap çekiyorum. Hayallerimin almayacağı şeyleri gördüm. Kurtar beni!” dedim. “Yapamam.” dedi. “Ne diyorsun sen birader?! Bu rüya alemine tıkılıp kalmışım. Kimseye anlatamıyorum. Nereden gelecekleri belli olmuyor. Anam babam uyku uyumuyor. Her gece benim Arapça bağırmalarıma kalkıyorlar. En bilindik hocaya dahi benim yüzümden zarar geldi. Öz dedem beni evinde istemiyor. Ucubeden farksız olmuşum. Okul hayatım bitmiş. Daha üç ay önce dünyanın en mutlu insanıyken düştüğüm duruma bak. Sadece bir kız için miydi bunlar? Bunların binde birini yaşayacağımı bilsem o sahilin yanından geçmezdim.” dedim.

“Bir çaresi var ancak buna ne senin ne de benim gücüm yeter.” dedi. “Nedir o?” dedim. “Onlar seni alıp dağlara götürmeden, sen onları yok edeceksin.” dedi. “Nasıl olacak bu?” dedim. “Ece’nin amcasına gideceğiz.” dedi. O adı burada anmak dahi istemem; yılan dilli adamın tekiydi. “Kardeş, seni şurada parçalamıyorsam tek sebebi, son umudumun sen olmandır. Ben pislikten kurtulmaya çalışırken, sen beni bu pislikleri başlatan adama götürüyorsun?” dedim.

“Benim bilgim kısıtlı; ben neyim ki?” dedi. “Ulan madem hiçbir şey değilsin başıma bunları nasıl açtın?” dedim. “Eğer imkanım olsa her şeyi başa sarardım ama nefret gözümü bürümüştü o zaman.” dedi. “Peki” dedim “gidelim.” Ne olabilirdi ki daha? Zaten bu adamlar yüzünden hayatım alt üst olmuştu. Korkacak ne vardı ki? O an aklımdan şu geçti “Bütün bunları bana yaşatan ve içi nefretle dolu olan bir adam acaba doğruyu mu söylüyordu, yoksa beni daha büyük bir pisliğin içine mi çekmekti amacı?”

Ama ona güvenmekten başka ne yapabilirdim ki? Üniversiteyi okuduğumuz şehirdeydi Ece ve amcası. Oraya gidecektim. Bütün bunların sebebi olan adamla, bir başıma sonunu bilmediğim bir yolculuğa çıkacaktım. Babam gelmek için çok ısrar etse de sadece ikimizin gitmesi gerektiğini söyledim ve evden çıktık Atakan’la. Atakan yanımdayken sürekli bir bunalma hali oluyordu bende. Belki bu yaşananlardan ve ona olan nefretimden dolayıydı bu bunalma hissi. Belki de yine işin içinde başka şeyler vardı. Artık her şeyden şüpheleniyordum çünkü gördüklerim ve yasadıklarım kolay şeyler değildi.

Vardık üniversiteyi okuduğum şehre. Bir işhanına geldik. Eski püskü, pis bir iş hanıydı. İki kat çıktıktan sonra bir kapının önüne geldik. Atakan “Burası.” dedi. Sadece isim yazıyordu. İçeri girdik. Adam Atakan’ı görünce ters ters baktı. “Bir sorun mu var?” dedi. Atakan bir taraftan bana bakıyor yan yan bir taraftan da adama bir şeyler anlatıyordu.

Adamın İnternet sitesi dahi var; medyum *** diye geçer. İfşa yasak diye, bir de böyle pisliklerden uzak durun diye vermiyorum adını. Adam sonra bana baktı. El hareketleriyle “Gel bakalım buraya.” dedi. Adamın yüzüne bakmak bile insanın içine bir ızdırap veriyordu. Yavaş yavaş vardım yanına. Kurtuluşum mu olacaktı yoksa zaten battığım bu aleme, en dibe kadar beni çeken biri mi olacaktı bu adam bilmiyorum.

Bu; Ece’nin amcası olacak adam, sorular soruyordu bana. Yaşımı filan sordu; cevap verdim. “Sen Atakan’ın kitabını gördün mü?” dedi. “Evet, gördüm. dedim. “Peki, hiç bir ritüel düzenledin mi?” dedi. Düzenlemeye çalışırken yangın çıkardığımı anlattım. İlk ne zaman bir ritüele şahit olduğumu sordu. Atakan’ın odasında sadece sessizce oturmam gerekirken, ses çıkardığımı ve o ritüelin ilk şahit olduğum ritüel olduğunu, aynı zamanda kötü sonuçlandığını söyledim.

Ritüel harici yaşadığın ilk olay bu muydu?” dedi. Daha öncesinde Atakan’ın odasından sesler duyduğumu filan söyledim biraz düşündükten sonra… “Sana *** kabilesinden beş tanesini yollamışlar. Bunlar gerçekten güçlüdür ancak herkesin zayıf bir noktası vardır.” dedi. Sonra benden bazı malzemeler istedi. Malzemeleri buraya yazmıyorum; onları buldum getirdim. Malzemeleri adama verdim. Arka tarafta bir oda vardı; orta büyüklükte bir oda. Ancak penceresine tuğla ördürmüştü bu odanın, iç bunaltıcı ve zifiri karanlıktı.

Işığı açtı biz odaya girerken. Işığı açmasına rağmen o iç bunaltıcı atmosfer hakimiyetini kaybetmemişti. Belki de bunun sebebi daha önce burada sayısız kere gerçekleştirmiş olduğu ritüellerdi. O günahlar, tıpkı örümcek ağları gibi yuvalanmıştı bu odanın her bir köşesine… Genel hatlarıyla boştu oda lakin bir köşede duran masa, ilk etapta göze çarpan şeydi. Detaylı olarak odaya göz gezdirince; yönü duvara çevrilmiş, yerde duran büyük bir boy aynası, dört sandalye ve masanın üzerinde duran kağıt, kalem, mumlar, ve çukur bir tabak göze çarpıyordu.

Adam sandalyelerden birine oturmadan, ayak üstü; benim getirdiğim malzemeleri masanın üzerine koydu. Bunları ayrıştırıp tabağın içine koydu. Masanın üzerinde duran kağıtlardan birine yine masanın üzerindeki kalem vasıtası ile yazmaya başladı. Ben sadece izliyordum. Atakan’ın yaptığından çok daha ciddi bir ritüel olduğu bu kadar hazırlıktan belliydi. Sandalyelere oturmamızı söyledi. O dakikaya kadar “Ne olursa olsun!” diyen ve korkularımı bastırmış olan ben, artık iş bu noktaya gelince yaşadıklarıma, gördüklerime ve kabuslarıma rağmen içimdeki ürpertiye hakim olamıyordum.

Bize söylediği şekilde sandalyelere oturduk. Sandalyenin biri boş kalmıştı. Masada duran mumları yaktı. Aynayı masanın üzerine … şeklinde koydu. Mumları tek tek … şeklini elde edene kadar özenle aynanın üzerine yerleştirdi ve hepsini yaktı. Biraz evvel bir şeyler yazmış olduğu kağıdı ikiye böldü ve birini bana, birini Atakan’a verdi. Bunları o bize dediğinde; aynı anda okumamızı söyledi. Atakan’ın benden çok şey bilmesine, bu işlerle çok daha alakalı olmasına rağmen yüzündeki korku ile karışık tedirginlikten, bu ritüelden ne kadar çekindiği belli oluyordu. Onun bu tedirginlik dolu yüz ifadesine baktıkca; içimde türlü korkular filizleniyordu.

Ancak burada bırakıp gitsem bu kabuslar devam edecekti; hiçbir şeyi halledememiş olacaktım. Ne olursa olsun burada kalıp, bunu yapacaktım. O adama ve bunların sebebi olan Atakan’a güvenmekten başka elimden gelen bir şey yoktu. Adam ayağa kalktı. Işığı söndürdü. Mumlardan biraz olsun aydınlanıyordu içerisi ancak yine o zifiri karanlık etkisini tamamen kaybetmemişti. Geldi, oturdu, tabaktaki malzemelere de bir kibrit çaktı. 

Bize “Başlayın!” dedi. Başladık okumaya. Adam da gözlerini kapatıp, ezberinden bir şeyler okuyordu lakin Atakan ile adamın okuduklarını dinleyince üçümüzün okuduğu şeylerin farklı olduğunu duydum. Bunu o zaman bilmiyordum. Üzerinde de fazla durmamıştım ancak şimdi çok iyi biliyorum ki üçümüz de ayrı ayrı ritüel yapıyormuşuz. Bunun nedeni ise uğraştığımız şeylerin son derece güçlü olmasından kaynaklanıyormuş.

Bu sefer Atakan’ın evinde yaşadığım deneyimden çok daha korkunç, çok daha derin tedirginliklere götüren bir deneyim yaşayacaktım. Bunlardan habersiz, sadece kurtulmak umuduyla okuyordum mumun yaydığı hafif ışıkta kağıdı. Atakan’ın sesi, adamın sesi, benim sesim; o günahlar odasında birbirine karışıyordu. Mumların ışığı hafif hafif titremeye başladı. Adam ezbere okumaya devam ederek gözlerini açtı. Okuyor, okudukça da aynanın ortasına bakıyordu. Birden gözleri dev gibi oldu.

Sesi hızlandı. Bağırarak okuyordu. Mumların alevleri yükseldi, dumanlar arttı. Odada hareket ediyorlardı. Duvarlardan net biçimde görülüyordu; artık içerideydiler. Hoca bağırarak adını sordu. “… oğluyum.” dedi. Tekrar adını sordu. “… oğlu …’yım.” dedi. “Ne istiyorsun …oğlundan?” dedi. Benden bahsediyordu. Adım anılınca içimdeki korku iki kat daha büyümüştü. “O katil. dedi benim için…

Şu anda çok iyi Arapça biliyorum. Şimdi düşününce çok iyi hatırlıyorum çağırdığımızın neler söylediğini. Sebebini ben de bilmiyorum ama çağırdıklarımızın ya da biz istemeden gelenlerin hepsi Arapça konuşuyorlar. Arapça bilmeyen adamla da konuşabilirler. Siz onu anlarsınız, cevap da verebilirsiniz ancak bunu fiziksel bir olay olarak düşünmeyeceksiniz. Ben rüyamda konuşurken de babam yemin ediyordu Arapça bağırdığıma. Lakin o zamanlar tek kelime dahi Arapça bilmiyordum. Buna benzer şeyleri yaşamış olanlar bu durumu anlayacaklardır.

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 9

Adam sordu “Kimin katili?” diye “…oğlu …’nın.” dedi. Her yeri kapalı odanın içinde bir rüzgar geziyordu sanki. Belki sadece bana öyle geliyor diye düşünürdüm bunu son zamanlarda gördüklerimden sonra ama mumların ateşinin bir o tarafa bir bu tarafa sallanması bunu kanıtlar nitelikteydi. Uğultular geliyordu. Duvarlarda zaten gölgeler hareket ediyordu. “Kanıtla eğer öldürdüyse!” dedi adam. “Kolye takan Ademoğlu çocuğumuzu öldürdü.” dedi.

Atakan’ın bana verdiği kolyeden bahsediyormuş meğer. Atakan denen şerefsizin kolyeyi bana vermesinin, içine benim resmimi koydurmasının sebebi buymuş. Adam bana baktı “Sen mi öldürdün?” dedi. “Hayır, bilerek ve isteyerek öldürmediğime yemin ederim.” dedim. Adam gözlerini tekrar aynaya çevirirken ağzımdan o cümle; pek istemeyerek de olsa çıktı. “Atakan yaptı bunu!” dedim. Atakan bana baktı. Gözleri kocaman olmuştu ama nefretle bakmıyordu bana. Sadece korkuyordu. Korktuğu ben değildim; çağırdığımızdı.

Adam Atakan’a döndü “Doğru mu bu?” dedi. Atakan hiçbirşey demedi. “Yalan” da demedi “Ben öldürdüm” de demedi. Adam “Hemen size verdiğim kağıtları okuyun tekrar.” dedi. Kendi de okuyordu ezbere. Okumaya başlayınca “Yalancı!” dedi çağırdığımız şerli. Adam aynanın üzerine iyice eğildi. Yüzü aynaya değiyordu. Bağıra bağıra okuyordu. Sadece “Yalancı!” diyordu çağırdığımız şerli.

O gün yaptığımız şey ve okudukla rımız, ona (gelen şerliye), çocuğun katilini vereceğimize dair bir çağırma şekliymiş, yoksa gelmezlermiş. Ondan dolayı adama “Yalancı!” diyordu çünkü katili vermeyi sözlerle taahhüt ediyor ancak çağırdığını geri yollamaya çalışıyordu. Bize de bu yüzden “Kağıtları okuyun.” diyormuş. Adam okuyordu, biz okuyorduk. Lakin sadece “Yalancı!” diyordu, gitmiyordu. Birden adam sustu. Birdenbire çenesi kilitlendi sanki. Aynaya yüzünü dayamış bağıra bağıra okurken, sadece aynaya bakıp susmuştu.

Biz çağırdığını tekrardan gönderdiğini düşündük; sadece adamın yüzüne baktık. O sırada ayna ince bir şerit halinde çatladı. Adamın elleri istemsizce hareket ediyordu. Sanki içinde biri vardı ve kollarını omuzlarının arkasına götürüyor gibiydi. Oturduğu yerden yere düştü. Kaskatı kesilmişti. Kolları omuzlarının arkasına gidiyor içinden biri ızdırap veriyordu. Çenesi öyle  kilitlenmişti ki dişlerinin gıcırtısı duyuluyordu.

Adam birden çığlık atmaya başladı. Alnında görünmez bir el, küllerle bir şey yazıyordu. Ağır ağır ve derinden yazıyordu çünkü çığlıklar bunu gösteriyordu. Ama o kadar derinden bir çığlıktı ki bu derece pislik bir adama dahi acıyorsunuz o anda. Biz çoktan okumayı kestik; olanları izliyoruz. Alnına yazdığı şey bitince gölgeler kayboldu, rüzgar yok oldu sanki. Kalkıp hemen ışığı açtım. Adam yerde hareketsiz yatıyordu. Atakan benden daha çok korkmuştu zira alnında yazan şeyi okuyordu. Biliyordu Arapça’yı, yazılan şey de Arapça‘ydı.

Atakan’a baktım. Adamın anlındaki yazıyı okuyordu. Ağzından çıkan kelime “ke-fe-re” idi. Ambulansı aradık. Kriz geçirmiş adam. İlk müdaheleyi yaparken hemşire “Bu yazı nedir?” dedi adamın anlını göstererek. “Bilmiyoruz. Tanıdığımız olur. Ziyarete geldiğimizde böyleydi.” dedik. Islak mendil ile sildi adamın alnını; bildiğin kül idi. Hastaneye götürdüler oradan. Yaşıyordu ancak o günden sonra düzelemedi. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesindeydi en son. Hala orada mı bilmiyorum. Belki de yaptıklarının cezasını çekiyordu.

Bu karmaşanın ardından, çağırdığımız şerlinin hala gidip gitmediğini bile bilmiyorduk. Ne kadar nefret etsem de Atakan’a ihtiyacım vardı. Oturduk konuştuk. Son çare kalmıştı; her ne kadar bir insan öldürmek kadar günahsa da cinleri öldürmek yine de öldürecektik. Ama bu sefer Atakan’ın lafıyla hareket etmiyordum. Atakan’a, cinlerin çocuğunu ne zaman öldürdüğünü sordum. Kitapta bir ayin varmış, “… çocuğu öldürürsen onları kendine köle yaparsın” diye. Bu Atakan da hırsla onlardan birinin çocuğunu çağırmış. Sonra öldürmüş. Ama ters tepmiş. Ters tepmemesi imkansızdı zaten…

O zaman da düşünüyordum hala da düşünüyorum; bunlar tuzak bence. Hırs uğruna insanın hayatını zehir eden şeyler. Onlarla baş etmek zordu çünkü. Atakan, hırsları uğruna bunca belaya sebep olmuştu. İçten içe ona olan nefretim yüzüne her bakmamda katlanarak artıyordu. İlk yaptığı ayini tekrar yapacak, onları cağıracak ve öldürecektik. İsimlerini biliyorduk.

Bütün bunları konuşurken telefonum çaldı; arayan babamdı. Dedemgilin köydeki evin alt katı ve ahırı yanmış. Ölen yoktu ama evin çoğu harap olmuş. “İstersen köye bir gel oğlum.” dedi. Atakan’ı buldum bu sefer kaçırmazdım elimden. Onu da yanıma alıp köye gittim. Hiç hoş karşılamadılar beni. Evin üst katında pek zarar yoktu ancak alt kat ve hemen bitişikteki ağıl bayağı yanmış, harabe olmuş.

Vardığımızda; üst katta dedem, babannem, annem ve babam oturuyorlardı. İçeri girince dedem yüzüme dahi bakmadı. “Hoşgeldin” bile demedi. Babannem de gözlerini yere dikmiş, halının desenini süzüyordu. Kısacası benim orada olmamın ve yaşadıklarımın; dedemin de babannemin de umrunda olduğu söylenemezdi. Yanan evlerine üzülüyorlar, suçlu olarak da beni görüyorlardı. Dedem yüzüme baktı “Bize zarar veriyorsun.” dedi. Başkalarının yaptıkları neyse de öz dedemin böyle demesi çok üzmüştü beni.

“Ne yaptım ben dede, bilerek isteyerek sana ne zararım oldu şu yaşıma kadar?1 dedim. “Ev senin yüzünden yandı. Onları başımıza topladın, uğursuzluk getirdin.” dedi. Yangın da şöyle çıkmış: Dedem inekleri yemlemeye gitmiş. Babannem o sırada mutfakta kahvaltılık hazırlıyormuş. Mutfağın kapısında dedemi görmüş. Dedem gözlerini yere dikmiş, ayakta duruyormuş öylece. Babannem bakmış dedeme “Ne istiyorsun?” demiş. Dedem hiç konuşmamış. “Konuşsana efendi! Niye tuhaf tuhaf dikiliyorsun orada?” demiş. Dedemin babanneme bakmasıyla, babannemin çığlığı köyü inletmiş. Gözlerinin içi alev gibi kıpkırmızıymış!

Bunu görünce babannem direkt ayaklarına bakmış dedemin. Dedemin ayakları tersmiş. O görüntüyle korkusu daha da artmış, dili tutulmuş. Çığlığı duyan dedem, ağıldan koşmuş gelmiş. Babannem kekeliyormuş ne olduğunu anlatmaya çalışırken. Tam bu sırada ağıl, alev almış; oradan eve sıçramış. Ancak yangın ikinci kata sıçramadan söndürmüşler. Bunun suçlusu olarak beni görüyorlardı. Bana destek vereceklerine, zaten psikolojisi altüst olmuş birine, iyice ağır bir yük yüklüyorlardı.

Dedemin tavırları, söylediği sözler, babamın da ağırına gitmişti ama belli edemiyordu. O yaşına kadar saygısızlık yapmadığı babasına o anda ses etmedi. Sadece “Baba, çocuk arkadaşıyla gelmiş. Biz eve gidelim. Sığmayız şimdi buraya. Yarın yine geliriz.” dedi. Bunun bahane olduğu belliydi. Yoksa koca eve bir yatak fazla sersek de sığardık. Annem, babam, ben ve Atakan eve vardık. Annem sağ olsun; ben evde değilken odamı temizlemiş. Ancak yangının izleri yine belliydi. Boyanması lazımdı odanın.

Atakan’la ben bizim odaya geçtik. Annem yatmadan yanımıza geldi. Elinde o baş belası kitap vardı. “Oğlum, odanda bulduk. Dışındaki sayfası kararmış ama kitap sağlam. Odanın köşesindeydi. Ne kitabı bu böyle?” dedi. Atakan da ben de şok olduk. Kitabın o yangından sağlam çıkması imkansızdı. Hemen kitabı annemin elinden aldım. Diyecek hiçbir şey bulamadım. Kitap elimde anneme bakarken, bir taraftan ne söylesem diye düşünüyordum.

O sırada Atakan imdadıma yetişti “Benim büyük dedemden kalma bir günlük. İncelemesi için verdim.” dedi. İlk defa işe yaradı şerefsiz. Nedense kitabı görünce Atakan’ın gözleri iyice parlamıştı. Zaten olmayan güvenim onun gözlerindeki kitaba karşı olan hayranlığı gördükçe daha da azaldı. Belki kitap işimize yarardı onları yok etmek, daha doğrusu öldürmek için. Daha kuvvetli şeyler olabilirdi içinde, kim bilir…

Annem iyi geceler diledikten sonra çıktı odadan. Biz hemen kitabın içini açıp, sayfalarını incelemeye başladık. Gayet sağlamdı. Bu da onların işi miydi hiçbir zaman öğrenemedim. Zaten bu kadar eski bir kitabın bu zamana kadar gelmesi de zor bir şeydi. Demek ki birileri kitaba bir şey olmasını istemiyordu. Dikkatimi çeken şey; Atakan’ın, direkt bana bahsettiği sayfayı açmasıydı.

Kitabın üstüne elimi koyup “Birader, aklından ne geçiyorsa sonra yap. Buraya beni bunlardan kurtarmaya geldik. Benim işimi hallet sonra kitabını da al ne yapacaksan yap. Onlara mı katılırsın, namaza mı başlarsın bilmem ama bu kez beni karıştırma.” dedim.

“Direkt bul şu sayfayı, çağırıp öldürelim.” dedim. Şu an belki korkunç geliyor size ancak zaten her günü korkunç ve onlarla geçen biri, onlardan kurtulmak için her türlü şeyi yapardı zaten. Atakan 28. sayfayı açtı. Şekiller vardı; onları bir kağıda çizdi. Yine büyük bir boy aynası, mumlar -fakat bu sefer hepsinden farklı olarak hepimizin günlük hayatta kullandığı türden- da vardı. Artık onlardan kurtulmayı, normal hayatıma, üç ay önceki mutluluğuma dönmeyi dört gözle bekliyordum…

Şeytanırracim Bölüm 1 – Kısım 10

Salona gittim. Annemle babamın odalarında uyuduğunu düşünerek, çekmeceden mumları aldım. Annemin odamdan kaldırdığı boy aynasını tekrardan koliden çıkarıp odama götürürken annem kalktı. Artık en ufak şeyde iyi miyim diye beni kontrol ediyorlardı. “Ne yapıyosun oğlum, niye uyumadın?” dedi. “Artık iyiyim anne. Aynamı filan geri koyacağım.” diyordum iyi olacağımı umarak. Böyle bir bahane bulmuştum o anda. “Tamam da oğlum, gece gece derdin neydi?” dedi. Aynamı filan geri asınca, daha iyi hissedeceğimi söyledim.

Halbuki hiç alakası yoktu. Aynalardan korkuyordum. Halen de korkarım yaşadıklarımdan sonra… “Tamam oğlum, nasıl iyi hissediyorsan öyle yap, iyi geceler sana.” deyip yattı tekrardan. Bütün malzemeler odamdaydı. Yanımda ne kadar güvenmesem de Atakan malzemeleri düzenliyordu. Aynayı yüzü tavana bakacak şekilde koydu. Üzerine mumlardan … şekli yaptı. İsimlerini ikimiz de biliyorduk zaten. Kitaptan yazdığı kağıdın yarısını bana verdi. “Aynı anda okumaya başlayalım.” dedi. Diğer kağıda da yine o sayfadan yazdığı bazı şeyleri mumda yakıp, mutfaktan aldığım … larla karıştırıp, aynanın üzerine serpecekti.

“Işık açık kalsın mı?” dedim. “Hayır. Kapat ışıkları.” dedi. Sadece mumun ışık verebileceğini, başka türlü başarıya ulaşamayacağımızı söyledi. Belki de yalan söylüyordu. Kendini belki de karanlıkta iyi hissediyordu; bilmiyorum. Kapattım ışığı oturdum. Bir taraftan Atakan’a bir taraftan yangından kalma siyahlıklara bakıyordum. Onları gördükçe kendime verdiğim cesaret azalıyordu ama her şeye rağmen iyi şeyler düşünüyordum. Onlardan kurtulacaktım.

Bu düşüncelerle otururken, Atakan “Hadi artık; başlıyoruz.” dedi. Mutfaktan getirdiğim … ları yaktı, kitaptan kopyaladığı sözleri yaktı, ikisini de aynanın üzerine gelişigüzel serpiştirdi. “Hadi; okumaya başlayalım.” dedi. İkimiz de aynı anda okuyorduk. Biz okudukça tekrardan evin içine giren rüzgar artıyordu. Mumların üzeri titriyordu. Bir müddet sonra duvarlarda gölgeler hareket etmeye başladı. Rüzgar arttıkça, gölgeler çoğaldıkça, Atakan aynaya doğru kafasını yakınlaştırıyordu. Bu bir refkles miydi bilmiyorum diğer adam da aynısını yapıyordu çünkü.

Aynaya yüzü değdi değecekti. Kendi suretine bakıp okuyordu. Ben ona eşlik ediyordum sadece. Belki ben kendi suretine doğru okuyor zannediyordum, belki o aynada gördüğü kendisi değildi çünkü aynadan korkarak okuyordu. Sanki biri ona bakıyordu. Sonra hızlandı, hızlandı… Benden ayrıldı. Kendi kendine çok hızlı şekilde okuyordu. Okumanın sonuna geldiğimizi şuradan anladım: İsimleri söyledi. Diğer adam da en son isimleri söylemiş, sonra susmuştu.

Atakan sustu. O hızdan eser kalmadı. sadece yüzünü aşağıya eğdi. Aynaya bakıyordu. Birden kafasını kaldırdı. sonra konuşmaya başladı. “Kendini tanıt!” dedi aynaya doğru. Ben hepsinde sadece sözleri söyleyendim. Onların bildiklerinin hiç birisini bilmiyordum. Denileni yapıyordum sadece. Bunu da kurtulmak için yapıyordum. Birden niye sessizleşiyorlardı nasıl hissediyorlardı asla bilmiyorum.

Kitabı veren adamın orada yaptığımız gibi rüzgar yoktu. Ayna hala sağlamdı. Aynadan ses gelmedi. “Kendini tanıt!” dedi tekrardan. Bu sefer uğultu geliyordu. Tıpkı kitabı veren adamın orada olduğu gibi ama daha hafifti. “… oğlu …yım.” dedi. “Bizden ne istiyorsun?” dedi. Duvarda beş gölge vardı. Biri cevap veriyordu. Sesi aynadan geliyordu. Yine aynı şeyi diyordu: “Katil!” dedi sadece. “Rahat bırak bizi … oğlu! Ceddin adına, kabilen adına emrediyorum! dedi Atakan. O anda hiç beklemediğim bir refleksle, yakıp aynaya serptiği şeylerin, sol elinde tuttuğu kısmını, birden aynanın üzerine fırlattı. Sonra tekrardan okumaya başladı.

Tuzağa düşürmüştü onları ya da ben öyle zannediyordum. Ayna çatladı. Bu sefer dört yerden çatladı. Diğer adamla yaptığımızdan daha derin çatlaklardı bunlar. Çizik gibi değildi. Mumların hepsi söndü. Daha fazla duramadım hemen ışığı açtım. Atakan’ın sol kolu ters dönmüş; bağırıyordu. Annemle babam koştular. Manzarayı görünce telaşlandılar iyice… Hemen ambulansı çağırdılar. Atakan’ın çok acı duyduğu belliydi. Annemgile bir sürü açıklama yaptım hastanenin orada. Zaten endişeleniyorlardı.

Artık kabuslardan, rüya ile gerçeği aynı anda yaşamaktan kurtulmuş muydum? Hepsini öldürmüş müydük? Bunu sadece bir şekilde öğrenebilirdik. Atakan’ın kolunu alçıya aldılar. Adamın kolu iki yerinden kırılmış, bildiğin sırt tarafına doğru dönmüştü. O görüntü hala aklımda. Hastanede biraz muhabbet etme fırsatımız oldu. “Sence kurtuldum mu Atakan?” dedim. “Hayır; tam emin değilim. İçimdeki o karanlık halet daha gitmedi.” dedi.

“Nasıl yani, hani bundan sonra düzelecekti her şey, hani artık normal insanlar gibi sevgili yapacaktım, normal insanlar gibi uyuyacaktım, anam babam günler sonra rahat edecekti, kandırdın mı lan beni?!” dedim. “Hayır. Yazanları yaptım ancak bilmek için tekrar uygulayacağız. Gelen olmazsa bil ki başardık.” dedi. Annemle babama, ailesinin Atakan’ı böyle görmemesini, görürlerse endişe edeceklerini söyledim. Yani onlara, Atakan’ın bir müddet bizde kalması gerektiğini söyledim.

Ben tepki verirler sanırken aksine; sevindiler. Yanımda bir arkadaşımın olması, normalleştiğimin göstergesiydi onlar için. Lakin her şey bu şerefsizin yüzünden olmuştu. Benim de planlarım vardı. İlk defa burada itiraf edeyorum; kurtulduktan sonra öldürmeyi düşünüyordum ama buna gerek kalmadı sonrasında her neyse…  Bizim evdeydik. Bu olaydan tam dört gün sonraydı. Bu süre zarfında tekrar çağırmayı denemedik, bu dört gün içinde de hiç kabus görmemiştim.

O gece artık tekrar çağıracaktık ancak bu sefer ben yönetecektim çünkü kolu kırıktı adamın. Gece her şeyi hazırladık. Aynı şeyleri yapacaktık. Atakan’ın yerine ben geçtim. Bana bir şey ezberletti. “İlk başlarda kâğıttan oku. Ancak bir müddet sonra hızlanman gerekecek. İşte o zaman kağıda bakamayacaksın ve ezberinden okuman gerekecek.” dedi. Okulda iki şiir ezberlememiş, andımızı dahi bilmeyen ben, köpek gibi ezberledim bir sayfa yazıyı kelimesi kelimesine…

Yine aynı şeyleri yaptık. Okumaya tırsıyordum gördüklerimden sonra ama içimi rahatlatmaya çalışıyordum. Nasılsa dört gündür rahattım. Demek ki artık gittiler diye düşündüm. Sadece bunun garantisi için yapmamız gerekiyordu. Özellikle dört gün bekledik. Kendimi iyi gösterdim anne ve babama ki birazcık beni yalnız bıraksınlar da Atakan’la yalnız kalıp rahat rahat yapalım ritueli diye.

O gece komşuya ziyarete gittiler. Biz de akşam ezanı okunduktan yarım saat sonra başladık. Çünkü hiç güneş ışığı kalmamalıydı. Aynayı hazırladık, mumları yaktık, ışığı kapattık. Yine sadece mum ışığıyla başladık okumaya. Bir müddet kağıttan okudum. Sol elimde, yakıp aynanın üzerine atacağım şeyler vardı …. Aynı şekilde devam ettim. Bir müddet sonra, geçenki gibi hafiften bir rüzgar cıktı. Ben de gelmişler mi diye aynaya bakıyordum. Bu sefer hiç gölge yoktu ama onu hissedebiliyordum; gelmişti. Bir tanesi kurtulmuştu ama nefretini yüzlerce kat çoğaltarak gelmişti. “Kendini tanıt!” dedim. Bu sefer ilk diyişimde cevabını verdi “Ben … kabilesinden oğlu …” dedi. “Ne istiyorsun bizden?é dedim yine cevabı aynıydı “Katil!” dedi.

Sol elimde tuttuklarımı yakıp, aynanın üzerine fırlatmak istedim. Daha doğrusu fırlatamadım. Onu yok etmek, bir insanı yok etmekle aynı seviyede idi. Gerçekten katil olacaktım bunu yapsaydım. Atakan, kolu kırık halde karşımda duruyor, sadece izliyordu. Katil değildim, en çok koyan haksız yere bunları yaşamış olmamdı. Tek suçlu olduğum nokta, sahildeki kızla birkaç gece geçirmemdi. “Seni öldürmek istemiyorum. Rahat bırak bizi, ey dumansız ateşin oğlu!” dedim.

“*** kabilesinden oğlu! Rahat bırak beni. Suçsuz yere bu ademoğluna bulaşma. Şerrini hak edene ver.” dedim. Sadece “Katil!” diyerek fısıldıyordu. Artık ne sabrım ne vicdanım kalmıştı. Gerçekten katil olacaktım. Eğer ben katil olmasam, sonum tımarhaneydi. Sol elimdeki yakılmışları aynaya fırlatmak üzere elimi havaya kaldırdım. O anda onu öldürecek şeyi haykırdım “…”. Sol kolum hareket etmiyordu. Buz kesmiş gibiydi. Bir duvarda sıkışmıştı sanki. Bağırarak tekrar ediyordum …” 

Bana Atakan da eşlik ediyordu. Rüzgar kolumu tutuyordu sanki. Fiziki bir şey yok ama kolum hareket etmiyor. Yavaşça bu okumalar sayesinde kolumu çok az da olsa kımıldattım. Soğanların çoğu aynanın dışına dökülmüşse de bir kısmı aynanın üzerindeydi. Mumlar söndü. Aynada uzun bir yarık daha oluştu. Kolumda büyük bir ağrı vardı, kramp benzeri bir şeydi. İnanılmaz bir acı hissediyordum. Karanlıkta oturuyorduk. Gücüm tükenmiş gibiydi. Hiç konuşmadık.

O anda, evin içinde ateş yanmaya başladı. Kitap kendiliğinden alev almaya başlamıştı. Nasıl olduğunu anlamadan Atakan ceketini atıp söndürdü, yanmadan kurtardı kitabı. Nasıl oldu bu? Hepsinden de kurtulmuştuk. Kitap nasıl kendi kendine yanar ya da hangi şerli yakmıştı kitabı? Biz, boş yere savaş veriyorduk. Cinleri yenmemiz imkansızdı. İnsanların kabul etmediği, her şekle giren cinlerle, sadece sözlerle savaşmak zordu.   

Baş edemiyordum artık cinlerle. Denenleri yaptım, gezmediğim, gitmediğim adam kalmadı. Son çare katil olmayı bile göze aldım hatta olduğumu düşünüyordum. Çünkü yazanları uygulayıp, yanan soğanların birazını aynaya fırlatabilmiştim. Bu şekilde ölüyordu şerliler. Yaktım, yaptım, denedim. Peki hepsi yok olduysa, onlardan kurtuldum derken; bu kitap niye yandı, niye?.. Kim yaktı kitabı? Kendisi yanamazdı. Bunu yaşayan anlar: Delirtmeden bırakmayacakları anlaşılan beni…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 1

Atakan’a “Neden yandı bu kitap?” diye sordum. “Onlar gider şerleri kalır. İlelebet cedleri ve aileleri seni takip eder. Sadece seni değil, yedi ceddini de rahat bırakmazlar, bırakmayacaklar!” diyordu. Asla normal biri olamayacak mıydım artık? Bunu düşünmek çıldırmama hatta bir insanın kafasına sıkmasına bile sebep olabilir o anda. 

Bir rüya değildi; gerçeğin içindeydim ve beni asla bırakmayacaklardı. Muskalar ve okumalar işe yaramayacak mıydı? Ben onları yok etmeye çalıştıkça, daha büyük nefretle, onların ceddi beni takip mi edecekti? Yaşamanın ne anlamı vardı peki? İnsan değil bir meczup oluyordum. Belki artık gerçekle rüyayı ayırt edemeyecektim. Çünkü bundan kurtulamayanın sonu ya ölmek ya delirmek ya da cinlere biat etmekti.

Kitabı yakmayı teklif ettim Atakan’a. Kabul etmedi. “İşimize yarar. dedi. “Hayır, yakalım artık bitsin her şey.” dedim. “Kitabı yakınca her şeyin biteceğini mi düşünüyorsun?” dedi. “Bitmeyecek mi?” dedim; “Hayır.” dedi… Ortalığı temizledik topladık. Sonra odamda oturup muhabbete başladık. “Birader, senin bu konulardaki ilmi bilgin kısıtlı değil mi? dedim. “Tabii ki benden çok daha iyi olarak bu işleri bilen insanlar var kardeşim.” dedi. “Peki, niye hep senin dediğin oluyor? Kısıtlı bilginle onlardan ve soylarından nasıl kurtulacağız? Bu işlerden kim çok iyi derecede anlıyorsa ona gidelim, kitabı gösterelim.” dedim.

Kitap bahsi geçince gözlerini kaçırıyordu. Besbelli kitabı kendine saklayıp; kimsenin bilmemesini, ona ulaşamamasını istiyordu. “İşi daha da büyütmeyelim kardeşim. Kendimiz hallederiz. Her şey bu kitapta zaten. Onların da yapacağı, bunları okunaklı şekilde çevirmek. Kendimiz de tercüme edebiliriz.” diyordu. Cümlesini bitirince, direkt aldım elinden kitabı. Eğer en ufak bir hareket yapsa, diğer kolunu da ben kıracaktım. Hiçbir şey diyemedi.

“Yarın sabah ilk iş hocaya gideceğiz.” dedim. Hoca lafını duyunca yüzü ekşidi. “Ne hocası?” dedi. “Bir köyde yalnız yaşayan, çok bilgili bir adam var. Hem de ne zamandır ziyaretine gitmemiştim. Benim yüzümden daha doğrusu senin yüzünden çok iş aldı başına. Hem ziyaretine gidelim hem de kitabı gösterelim. Belki dermanımız ondadır.” dedim. Hiçbir şey diyemedi. Eşşek gibi gelecekti benimle. Sessizce oturuyorduk. Kitabı kapalı şekilde kucağıma aldım. Ben yatağın üzerinde oturuyordum o ise yerde oturmuş parkelere bakıyordu.

Bir müddet böyle oturduk lakin bir yorgunluk çökmüştü üzerime. Gözlerim ağır ağır kapanırken anahtar sesiyle uykum açıldı. Annem ve babam gelmişti. Onların birazcık da olsa normalleştiğini görmek en büyük mutluluktu benim için. Odanın kapısını çaldılar. Derhal kitabı yorganın altına sakladım. O sırada bir sürü soruyla uğraşmak istemedim. “Ne yapıyorsun gece gece o günlükle?” diyeceklerdi. Sonra kalkıp kapıyı açtım. Yüzüme sahte bir gülümseme takındım. Onlar da da sahte bir gülümseme vardı ama benimki kadar sahte değildi. Muhtemelen bunun sebebi iyiye gidiyor olduğumu, normalleştiğimi düşünmeleriydi.

“Nasılsın oğlum? dedi annem. “İyiyim anne. Muhabbet ediyorduk Atakan’la.” dedim. Babam, Atakan’a ters ters bakıyordu ama hiç ses etmedi. “Hadi oğlum; siz muhabbet edin, istediğiniz bir şey varsa yapayım?” dedi annem. “Sağol anne. yatarız birazdan zaten.” dedim. “Tamam oğlum. İyi geceler size.” dedi ve odadan çıktı. Onlar çıktıktan sonra da hiç konuşmadık Atakan’la. Gözlerim yine yavaş yavaş kapanıyordu ama kapanmamalıydı  zira yanımdaki adama hiç güven olmazdı. Bu düşüncelerle zihnimi açık tutmaya çalışıyordum. Uyumamalıydım… Ancak geçirdiğim günlerin ağırlığı ve uykusuzluğu daha ağır bastı, bayağıdır rüya görmüyordum. 

Uyandığımda çok güzel bir gündü. İçerisi güneş ışığıyla doluydu. Yalnız… Bir tuhaflık vardı. Burası benim odam değildi; Hocanın eviydi! Kalktım yataktan. Birden aklıma Atakan’ın da benimle birlikte olduğu geldi. Atakan’ı aradı gözlerim ama yoktu. Dışarıya baktım; dağ manzarası vardı. Hiçbir canlı görünmüyordu yakınlarda. Yalnızca göğün açık mavisi ve ladin ağaçlarının koyu yeşilinin muhteşem ahengini görüyordum.

Arkamı döndüm; kimse yoktu. Odam ışıl ışıldı lakin odanın kapıdan çıkış yani antreye bakan kısmı zifiri karanlıktı. Oraya baktım gözlerimi dikip. Aralıksız bakıyordum, bakıyordum… Arkamdaki pencereye vurdular. Hemen boynumu çevirdim ancak kimse yoktu arkamda. Kafamı tekrar antre kısmına çevirmemle gelini görmem bir oldu. Yüzüyle yüzüm arasında 10 santim yoktu. Nefesini hissediyordum. Gözleri yere bakar vaziyetteydi. Sonra kafasını kaldırıp gözlerime baktı; alev alevdi. Ama kötülük gözükmüyordu. Ben öyle bir şey hissetmiyordum en azından.

Gözleriyle bana bakıyordu ama konuşmuyordu. İnsan suretinde sadece bakıyordu. Birden hocanın sesini duydum “Kurtar oğlum! Senin uğruna kaybolanı kurtar!” diyordu. Ses, hocanın odasından geliyordu. Oraya gitmek için antreye çıkmalıydım. Zifiri karanlığa doğru ilerledim. Hocayı bu sefer yalnız bırakmayacaktım. İlerledim o karanlığa doğru. Gelin önüme geçti. İzin vermiyordu gitmeme. Ama gidecektim; engel olamazdı bana, hocam yardım istiyordu çünkü. Gelini dinlemeyip girdim antreye. Kapkaranlıktı antre.

Hiçbir şey göremiyordum. Geline bakmak için arkamı döndüm. Odanın kapısı yoktu. Zifiri ve bomboş bir karanlıktı. Ayakta duruyordum. Gülüşmeler vardı. Arapça fısıldaşıp gülüyorlardı. Etrafıma bakıyordum sadece… Birden sol yanıma dönmemle hocamı görmem bir oldu. Karanlıkta bana bakıyordu. Gözlerinden kanlar akıyordu ama gülüyordu. Nefret uyandıran bir gülümsemeydi bu. Arapça konuşuyordu. Sesi çok az çıkıyordu. “Kurtulacağını mı sandın?” dedi.

Kocaman gözlerle ona bakıyordum ama konuşamıyordum. Arkamdan biri dokundu. Hemen döndüm; hocamdı yine. “Kurtulacağını mı sandın?” diyordu yine. Sesi boğuk boğuk ve sözleri Arapça’ydı. O anda aklıma ritüeller sırasında ezberlediğim şey geldi. Gözlerimi kapattım; bağıra bağıra okuyordum. Birden boğazımdan çamurlar akmaya başladı. Külle karışık bir çamurdu bu. Gülüyordu… Sadece o değil hepsi fısıldaşıp gülüyorlardı. Ben boğuluyordum ama onlar için zevkliydi bu.

Tüm gücümü toplayıp; hayatımda hiç bağırmadığım kadar yüksek sesle bağırdım. Kendi bağırmamın şiddetiyle uyanmışım. Yine bir kabus görmüştüm. Terler içindeydim. Saat gece 02:30 du. Atakan oturmuş bana bakıyordu. Kitap yanımdaydı. Kucağımdan düşmüş ama hala yanımdaydı. Atakan bana bakıyordu… Biraz kendime geldikten sonra “Niye uyandırmadın lan beni?!” dedim. “Ben de şimdi senin bağırtınla uyandım.” dedi.

Yalan söylüyordu; gözlerinden belliydi. Ben uyuduğumdan beri beni izliyor olmalıydı. O gece sabaha kadar hiç uyumadım. Sabah babamdan arabayı alıp, hocanın köyüne doğru Atakan’la beraber yola çıktık.

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 2

Bindik arabaya gidiyoruz Atakan’la. Babamın aklı bende bunu biliyorum ama bunu kendim yapmalıydım; babam olmamalı yanımızda. Kitabı arka koltuğa attık, ben sürüyorum, Atakan yanımda oturuyor. Yaklaşık yarım saat hiç konuşmadık. Yarım saat sonra Atakan ötmeye başladı. “Emin misin kitabı hocaya gösterme kararından?” dedi. Bir taraftan yola bakıyorum, bir taraftan boynumu sağa çevirdim buna cevap veriyorum. “Birader, bu sefer benim dediğim olacak. Eğer sen gelmek istemiyorsan durayım burada defolup git, otostop çeke çeke gidersin.” dedim.

Hiçbir şey demedi önüne baktı. Ben de arabayı kullanmaya devam ettim. Tek muhabbetimiz bu olmuştu yol boyunca. Hocanın köyüne geldiğimzde hava kapalıydı. O bölge dağlık olduğu için genelde yağmur filan çok yağardı. Hocanın evinin önüne durdum. İndi Atakan isteksiz tavırlarla. Ben de indim. Kitabı aldım arka koltuktan. Hocanın kapısını çaldık. Ses veren olmadı. Tekrar çaldım; yine ses veren olmadı.

“İçeri girip bekleyelim. Hoca oduna gitmiştir.” dedim. Kapının kolunu indirdim ama kilitliydi. Niye kilitliydi bu kapı? “Oturalım biraz şurada Atakan.” dedim. Bahçe tarafında oturduk. Benim elimde kitap, hocayı bekliyoruz. Yaklaşık 20 dakika kadar bekledik; kimse gelmedi. İçten içe akşam gördüğüm rüya geliyordu aklıma ama hoca çok çok bilgili bir adamdı; kendini korurdu… Böyle rahatlatmaya çalışıyorum kendimi. Atakan’la ise hiç konuşmuyoruz. Kim bilir o neler düşünüyordu o an. Birden küçük köy camisinin olduğu taraftan hocayı gördüm. İçim o kadar ferahladı ki anlatamam.

Bize doğru geldi. Beni görünce tebessüm etti. Vardım elini öptüm. “Nasılsın oğlum?” dedi. “Çok şükür hocam. Daha iyiyim lakin size göstermek ve anlatmak istediğim şeyler var.” dedim. Atakan benim arkamda duruyor. “Sen de hoş geldin oğlum.” dedi hoca Atakan’a ama ona bakarken o uzun kaşlarını çatmıştı. Anladım ki hoca hoşlanmamıştı Atakan’dan. Sonra elime baktı ve kitabı gördü “Bu nedir oğlum? dedi. “Hocam bütün bunları başımıza musallat eden şey; işte bu.” dedim.

“Gelin oğlum; içeride konuşalım.” dedi. İçeri girerken kapının kilidini açıyordu. “Hocam siz hiç kapıyı kilitlemezdiniz. Niye böyle bir şey yaptınız?” dedim. “Artık eskisi gibi güvenli değil oğlum. Evdeki halımı çaldılar.” dedi. “Kim yapmış olabilir hocam?” dedim. “Bilmiyorum oğlum fakat hiçbir insan benim evime girip, bir şeyimi çalmaz.” dedi. Kapıyı açtı. İçeri girerken anlatmaya devam ediyordu. “Oğlum, burası küçük bir köy. Geceleri ışık olmaz, ses olmaz. Onların (Cinlerin) düğünü oluyor, kafileleri köyün dağ yamaçlarından geçiyor. Belki onlar çaldılar, belki bir ademoğlu…Bilmiyorum; günah almak istemiyorum.” dedi.

İçeri girdik. Hoca köşesine oturdu. Biz de yan yana minderlere oturduk. “Uzat oğlum kitabı.” dedi. Uzattım ben de. Kitabın üzerine bakmasıyla hayli şaşırdı. “Nereden buldun bunu?” dedi. “Bu arkadaşın bir tanıdığı vermiş hocam.” dedim. “Bu yazma ve mühür nebati mührü oğlum.” dedi. Hiçbir şey anlamadığımı belirtircesine yüzüne baktım. “Bunlar ifritlerle düğün yapan, çöllerde yaşayan insanlar.” dedi. “Bu çok uzaklardan gelmiş buraya. Çok şerli bir kitap.” dedi.

Atakan’a bakıp “Sana bunu veren kefere neden verdi, senden ne istedi?” diye sordu. Atakan sadece yüzüne bakıyordu. Hocaya cevap veremedi. “Hiç kullandınız mı bu kitabı?” dedi hoca. “Kullandık hocam.” dedim.  Hocanın yüzü düştü. Hayal kırıklığına uğramıştı bu cevabım karşısında. Dikkatimi çeken şeyşu oldu: Kitabın sadece dışına baktı ama içini açmıyordu. “Hocam incelemeyecek misiniz?” dedim. “İnceleyeceğim oğlum ama önce karnımızı doyuralım.” dedi.

Hoca’da bir gariplik vardı. Ne olduğunu anlamamıştım ama vardı… Yemek filan yiyelim derken akşam oldu. Oturduk tekrardan. Kitap hocanın yanında duruyordu. Güneş tam olarak battıktan sonra, sanki bu anı bekliyormuş gibi hoca, gözlerini Atakan’a dikti. Arapça konuşuyordu “Kimin hizmetindesin?” dedi. Atakan’ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Hocaya bakıyordu. Hoca ayağa kalktı ve Atakan’ın üzerine yürüdü. Hocanın amacının; bizi akşam olana kadar oyalamak olduğunu anladım o an.

Gözlerine baktı Atakan’ın “Kim o ifrit?” diyordu. Hocanın bu anlamsız hareketlerinden hiçbir şey anlamıyordum. Ayağa kalktım “Hocam ne oluyor?” dedim. Duymuyordu beni. Sadece “Nerede o?é diyordu. Atakan korkarak hocaya bakıyordu. “Kapıda mı?” dedi hoca. Atakan’a iyice yaklaştı. Yüzüne karşı bağırdı birden. “Kapıda mı o?!” dedi. Atakan eğdi boynunu. Ağlıyordu. Sanki çok üzgündü. Hoca bağırmaya devam etti. Atakan hala ağlıyordu susmadan.

Sonra hoca Atakan’ı omuzlarından tutup sarstı. Bağırıyordu hoca, “Eyne” dedi (Nerede o?”. Atakan artık yere; dizlerinin üzerine çömelmiş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hoca bıraktı onu. Kapıya yöneldi. Atakan hocanın koluna yapıştı “Ene” yani “Ben” dedi. Hoca gözlerine baktı Atakan’ın. “Eyne beytüke?” dedi. “Nereden geldin?” buraya diyordu. Ağlayan üzülen Atakan, birden sırıtmaya başladı. Gülüyordu. Hocaya bakıp, boynunu tuhaf tuhaf sallıyordu.

Hoca “Git buradan şerli!” dedi. Sesli şekilde gülüyordu artık Atakan. Gitmiyordu. Sadece gülüyordu. Zevk alıyordu sanki bu durumdan. Hoca bana baktı “Tut kollarını şunun!” dedi. Hemen tuttum kollarını. Hoca ağzını açtı. Bir eliyle çenesini aşağı doğru çekiyor, diğer elinin baş parmağını alnına bastırıyordu. Bir şeyler okumaya başladı; gülmesi durdu Atakan’ın. Hoca “Eyne beytüke” dedi tekrardan. Atakan gözlerine nefretle baktı hocanın. Sonra bağırdı yüzüne karşı “Nabat” dedi ürpertici bir ses ile. O anki görüntüyü hiç unutamam…

Hoca, alnına daha sıkı bastırıyor, konuşmasını engellemek için çenesini iyice sıkı tutuyordu artık. Birden, Atakan’ın alnında; siyah sanki kül gibi “ke-fe-re” yazısı çıktı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı! Sadece izliyordum. Hoca “Git kapıyı aç!” dedi. Koşup açtım kapıyı. Atakan kapıdan hışımla çıktı. Kendisi çıkmıştı bu sefer gecenin karanlığında. Hoca kan ter içinde kalmıştı. Tuttum kolundan “Oturun hocam.” dedim. Oturdu köşesine. Betim benzim atmıştı benim zaten. Hiçbir şey anlamadım; kitabı veren adamla aynı yazı çıkmıştı çünkü. Hocaya bakıyordum ayakta dikilip. “Otur oğlum anlatacağım.” dedi…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 3

Hocaya baktım; kaşları çatık, düşünceli düşünceli yere bakıyordu. Oturdum ben de mindere. Kısa bir müddet yere bakarak sustu, sonra anlatmaya başladı. “Başından beri tahmin ediyordum lakin olmaması için dua ediyordum oğlum.” dedi. Hiçbir şey anlamadım. Aynı zamanda hiçbir şey de demedim; sözünü tamamlamasını bekliyordum. “Anlaşma yapmış oğlum… Gözünü nasıl bir hırs, nasıl bir şer bürüdüyse, kendini onlara mühürlemiş.” dedi.

Sadece anlamazca bakıyordum yüzüne. “Bu kitap çok uzaklardan gelmiş. Kitaba sahip olan kişi aynı zamanda onun verdiği bilgilerin yanında, şerrine de ortak olur. Güce kavuştuğunu zannedersin ama bu sahte bir güçtür. Bu kitabın yazarı da ademoğlu olarak doğan lakin onlara mühürlenmiş biridir. Kitap sana hayırlı bir şey öğretmez oğlum. Eğer fark ettiysen; kitabı açmadım daha. Bunu açmak dahi çok büyük belalara sürükleyebilir insanı. Bu çocuğa bu kitabı veren adam neden verdi bilmiyorum lakin arkadaşın mühürlemeyi bu kitaptan öğrenmiş olmalı.”

“Bu kitaptan yaptığınız şey, nasıl bir şeydi, neler kullandınız oğlum?” dedi. Kullandıklarımızı, kitaptan alıp söylediklerimizi tek tek aktardım. Hocanın zaten düşünceli olan yüzü, iyice karışık bir ifade aldı. “Sen hiç konuştun mu ateşten gelenle?” diye sordu bana. Kısa bir müddet hocaya baktım, sonra konuştum. “Hocam.” dedim. Gözlerini bana dikti. Bir şeyler görmek istiyordu sanki. Uzunca bir müddet, sessizce gözlerini dikerek bana baktıktan sonra yumuşak bir ses tonuyla “Oğlum, biraz önceki mühürlenmişe yaptığımız şeyi sana da yapacağız zira senin şu anki hal-i vaziyetini anlamanın tek yolu bu.” dedi.

Sessizce tamam der gibi kafamı sallayabildim. Elinin birini alt çeneme bastırdı, diğeriyle alnıma bastırmaya başladı. Arapça bir şeyler okuyordu. Ben ise hocanın gözlerine bakıyordum sadece. Bir müddet böyle devam etti. Sonra doğruca dik bir şekilde gözlerime bakıp çekti ellerini. “Çok şükür oğlum, seni mühürleyememişler.” dedi. Yine sadece hocanın yüzüne bakıyordum anlamsızca ancak içimde umutların filizlenmesine sebep olmuştu hocamın bu cümlesi. Zira son zamanlarda yaşadıklarımdan sonra, ilk defa ben galip gelmiştim. Tohumlarını bana bulaştıramamışlardı.

Kısa bir müddet sessizce durduktan sonra “Hocam, Atakan nereye gitti, durumu nedir, düzelecek mi?” diye sordum. “Bu meseleden bahsedeceğim zaten sana oğlum” dedi ancak bu sorularımdan sadece birine yanıt verip “Hiçbir yere gidemez. Bu kitaptan ayrılamaz.” dedi. Daha sonra kapıya yöneldi. Kapıyı açtı. Sonra beni çağırdı. Vardım hocanın yanına. Atakan’ı işaret etti eliyle. Karanlıkta zor seçilse de; Atakan dışarıda duvar dibinde, boynunu eğmiş vaziyette, yere bakıp sallanıp duruyordu. İçler acısı bir hali vardı, yaptıklarını çekiyordu. Bir yandan düşününce de acıyordum haline, sonuçta oda insandı. Ne kadar da mühürlenmiş olsa…

Dışarı çıktık beraber. Küçük bir köy olduğu için hiç ışık yok. Var olan aydınlatma direklerinin lambaları da ya kırılmış ya da elektrik gitmiyordu. Hoca ile beraber Atakan’ın yanına gittik. Hoca Atakan’a “Gel oğlum; eve girelim.” dedi. İçeri getirdik Atakan’ı. “Nasıl hissediyorsun kendini?” diye sordu. Atakan, bembeyaz bir yüzle sadece susuyordu, hiç bir şey demeden. “Benim odama git oğlum. Halının en uç köşesinin alt kısımda bir muska olacaktı; al gel.” dedi. Alıp geldim.

Atakan’la çok yumuşak konuşuyordu hoca. Onu da konuşturmaya çalışıyordu. Getirdim muskahocaya verdim. Atakan’a döndü hoca “Gel oğlum. Tak şunu boynuna.” dedi. Atakan kafasını hayır anlamınsa sağa sola sallıyor “Takmam!” diyordu. Hoca sevecen bir sesle takmasını istedikçe o “Takmam!” diye diretiyordu. Hoca bana işaret etti gözüyle “tut” dercesine. Hemen tuttum kollarını. Hoca yaklaştıkça elinde muskayla, bağırmaya başladı ama öyle bağırıyordu ki sanki vücuduna bıçaklar saplıyorduk.

Hoca muskayı takınca sesi kesildi. Gücü tükenmiş gibiydi. Tuttuk hocayla oturttuk mindere. Hoca “Su getir oğlum.” dedi. Gidip su getirdim. Suyu içirdi Atakan’a. Daha sonra başını okşayıp “Ah be oğlum! Bu kadar şerre bulaşmanın sebebi neydi böyle? Daha gencecik, fidan gibi çocuksun…” diyor, onu teskin ediyordu. Atakan daha iyiydi şimdi. En azından şimdi daha az korkuyordu gibiydi. Hoca ona nasihat veriyordu bu sırada. “Eğer çıkarmanı isteyenler olursa çıkarma bu muskayı oğlum. Eğer ailen suretinde biri gelip çıkarmak isterse, derhal sana öğreteceklerimi oku. Onların lafına uyma.” diyordu.

Atakan dikkat kesilmiş, hocayı dinliyordu. “Hocam, bu kitabı dışarı çıkıp, şu gecenin karanlığında yaksak ne olur?” dedim. “O zaman arkadaşın da yanar oğlum. Maddi olarak değil ancak diğer türlü yanar.” dedi. “Ne yapacağız peki?” dedim. “Anlaşma yapacağız oğlum. Onlarla görüşüp, kabilesinden kimsenin gelmemesi için anlaşma yapacağız.” dedi. “Hocam, ne anlaşması, nasıl oluyor bu?” dedim. “Oğlum, benim sen yaşlarda, böyle bir derdi başına sarmış bir evladım vardı yıllar önce…” deyip, oğluyla gelinini anlatmaya başladı.

“Oğlum, bundan 37 sene evveldi. Daha dün gibi hatırlıyorum. Benim gözümün nuru bir evladım vardı. Annesini doğumda kaybettik. Hem analık hem de babalık yapıp, gözümden sakındım. O da bana can yoldaşlığı yapardı. Çok üstün bir ahlaka sahip, karakterli bir çocuktu. 21 yaşındaydı o sene. Beraber oduna gidiyorduk sık sık. Benden daha iyi bir oduncuydu o yaşına rağmen. Yine bir gün, oduna ihtiyacımız vardı lakin ben hasta yatıyordum.

‘Oğlum bugün sen git.’ dedim. Sağ olsun beni hiç kırmazdı. Derhal baltasını sırtına yükleyip, oduna gitti. Ancak normalde dönmüş olması gereken saate göre hayli gecikince başına bir musibet gelmesinden korktum. Akşamın ilk ışıklarıyla beraber, hasta halimle köyden birkaç ahbabımın kapısını çalıp, ormana aramaya gittik. Gaz lambaları vardı o zamanlar; elektrik ne arasın? Aldık elimize gaz lambasını evladımı arıyoruz…

Ormanda hepimiz farklı yönlere dağıldık ki oğlumu daha kolay bulalım. Gaz lambasının verdiği azıcık ışıkta, ilerideki bir ağacın karşısında ayakta dikilip, hareketsizce ağaca bakan bir insan silueti fark ettim. Yaklaştıkça daha net belli oluyordu. Evet; bu oğlumdu…  Aceleyle yanına vardım. ‘Oğlum!’ dedim ses vermedi. Hala ağacın dibindeydi ve ağaca bakıyordu. Arkası bana dönüktü. ‘Oğlum!’ dedim ikinci kez. Yine ses vermedi. Adeta bir heykeldi. Taştandı sanki. En ufak bir kıpırtı yoktu. Hiçbir tepki vermiyordu. Omzuna dokunmamla büyük bir hızla yüzünü bana dönmesi bir oldu. Tam yüzünü görecekken kayboldu… Ama ben yüzünü görmüştüm..

Bundan sonra gözlerimi açtığımda, oğlumu aramaya çıktığım dostlarım yanımdaydı. Anladığım kadarıyla halen ormandaydık. Ben ağaçların dökülen yapraklarının üzerinde oğlumu gördüğüm ağacın dibinde yatıyordum. Dostlarım, loş ışığın verdiği hafif parlaklıkta bana bakıyorlardı. Kendime gelmem birkaç dakikayı bulmuştu. ‘İyi misin?’ diyorlardı. Kendimi toplayınca ‘İyiyim. Oğlum nerede?’ diye sordum.

‘Oğlunu bulamadık.’ dediler. “Nasıl olur? Şimdi buradaydı…” dedim. ‘Hayır. Senin bağırmanla geldik buraya. Geldiğimizde de sen yerde, baygın yatıyordun.’ dediler. Sonra zihnimi topladım ve oğlum yüzünü bana döndüğünde gördüğüm o dehşet verici manzarayı hatırladım. Hayatımın her günü o yüzü hatırlıyorum. Her saat her dakika aklımda o görüntü…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 4

“Nasıl bir görüntüydü hocam, söyleyin?” dedim. “Oğlumdu lakin gözlerinde ve saçlarında bir gariplik vardı.” dedi. “Nasıl yani?” dedim. Bana nefretle bakıyordu. Saçları normalden daha uzundu; bir günde uzayamayacak kadar. Öz babasını öldürmek ister gibi bakıyordu. Yüzüme bakıp kısık bir sesle konuştu. Arapça sadece bir kelime çıktı ağzından.” dedi. “Nedir o hocam? dedim. ‘Hum’ diyordu oğlum; sadece ‘Hum’. Acı çekiyor gibiydi. Birileri ızdırap veriyordu sanki oğluma. Daha fazla dayanamadım o görüntüsüne biricik evladımın. Gözlerimden yaşlar boşaldı.” diyordu.

“Oğlumu o halde görünce kahroluyordum adeta. Fiziken oğlumdu ama ruhen o gitmişti. Sanki başkasıydı benimle konuşan. Bayılmışım o görüntüyü görünce. Daha sonra uyandığımda arkadaşlarım yanımdaydı. İşte; o güne dek bu kadar kendimi ilime bağlamamıştım lakin tek varlığım; oğlumu, o halde görünce işim gücüm onlar oldu.” dedi. “Peki gelininiz bu mevzuyla alakalı mı?” dedim. “Mevzunun ta kendisi oğlum!” dedi. “O gece; gelinimin soyundan gelenler oğlumu o hale getirenler.” diyordu.

“Oğlunuzu gördünüz mü bir daha?” dedim. “Gördüm oğlum. Gelinimle beraber geldiler.” Anlatmaya devam ediyordu… “Sen hiç onların düğününü duydun mu oğlum?” dedi. “Hayır hocam. Anlatın.” dedim. “Anlatayım.” dedi. Hocam onların düğünlerini anlatmaya başladı. “Oğlum iyi dinle! Nasihatlerime kulak ver. Ormanlık ve ıssız birtakım alanlardan taplu halde geçerler. Bazı bölgeler onların yolları üzerindedir. Düğünlerini de böyle yerlerde yaparlar. Eğer bir gün yalnızken böyle bir düğün alayı görürsen bir gariplik hissedersen bu düğün alayı fazla sessiz ise yüzlerinde garip bir ifade ve bir duygusuzluk var ise sakın ola bakma o tarafa! Kendi yolundan git. O alaya takılıp gitme.” dedi.

“Tamam hocam.” dedim. Ama bu telkinden sonra yalnız kalmaya korkuyordum ki halen yalnızken geceleri bir yere gitme konusunda çekincelerim olur; düğünlerini göreceğim diye. “İşte benim kendi oğlum da onların arasına katılmıştı. Her zaman tembih ederdim, bu konuda uyarırdım ama nefsine hakim olamayıp onlara bakmış ve oğlumu almışlar.” dedi. “Bu benim suçum; onu yalnız yollamamalıydım. Lakin ben de onlardan, oğlumu almalarına karşılık, ‘gelinim’ dediğimi aldım.” dedi.

“Nerelere baktıysam da oğlumu bulamadım.” dedi. Ancak bu olayların üzerinden bir hayli zaman geçmişti: Bir gün güneş battıktan sonra, kendi kendime oturmuş, gaz lambasının ışığında düşünürken kapı çaldı. Açmamla hayrete düşmem bir oldu. Oğlum karşımda bana bakıyordu. Hem de hiçbir anormallik yoktu. Gözlerine baktım… Evet; bu yavrumun gözleriydi. Sarıldım ona ancak o bana sarılmıyordu. Aceleci bir tavrı vardı ‘Gitmem gerek baba.’ dedi sadece. ‘Dur!’ dedim. Aylardır hep bu anı beklemiştim. Hazırlıklıydım. Omuzlarından tutup, okumaya başladım. Birden oğlumun arkasından göründüler.” dedi.

Oğlumu alamadım ama onlardan da ben bir şey aldım: o gece ‘gelinim’ dediğimi aldım.” diyordu. “Peki, oğlunuz hala onlarla mı?” dedim. “Bilmiyorum oğlum ancak hislerim bana onlarla olduğunu, hala hayatta olduğunu söylüyor.” dedi. “Hocam, Atakan’ın durumu ne olacak?” dedim. “Önce mührü bozacağız. Eğer bozamazsak ilelebet rahat bırakmazlar.” dedi. “Nasıl bozacağız hocam?” dedim. “Bozacağız inşallah oğlum.” dedi ve gerekli malzemeleri söyledi.

Bu malzemelerin bir kısmı ormandan getirilecekti. “Ben giderim hocam. Toplar gelirim gerekli şeyleri.” dedim. Zaten sabah güneş ışığında bir şey olmaz diye düşünüyordum. “Hayır oğlum! Tek başına gitme; beraber gidelim.” dedi. “Hocam yalnız gideyim. Zaten bugün çok yoruldunuz. Siz istirahat edin.” dedim. Atakan’a da “Gel sen de istersen. Hava alırsın, kendine gelirsin.” dedim. O şaşkınlığı üzerinden atmış olsa da yine de bir tuhaflık vardı ama kafasını sallayarak gelmek istediğini belirtti.

Her şeye rağmen onu da rahatlatmaya çalışıyordum. İhtiyacım vardı şu aşamada ona. Atakan’la beraber ormana; hocanın bize tarif ettiği şeyleri toplamaya gittik. Hoca, bizi ormana gitmeden evvel bazı hususlarda uyarmıştı. Bazı yazılardan ve bazı çizgilerden bahsetmişti. Eğer birtakım ağaçlarda Arap harflerine benzer şekilde yazılar görürsek derhal geri dönmemizi sıkı sıkı tembih etmişti.

Hocanın evinin arka tarafından girdik ormana doğru. Hocanın tarif ettiği şeyleri aramaya koyulduk. Zaten çok uzakta olmayacağını söylemişti. Bir taraftan yürüyor, bir taraftan da göz ucuyla Atakan’a bakıyordum. Yüzünü yere eğmiş, düşünceli bir şekilde yürüyordu. Bir müddet böyle yan yana yürüdük. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Sadece kuş ve böcek sesleri vardı bu derin sessizliği bozan. İlerledikçe güneş ışığı azalıyor, ağaçların dalları her yeri kaplıyordu.

Elimi Atakan’ın omzuna vurdum, hafiften gülümsedim “Ee bulabilecek miyiz hocanın istediklerini?” dedim. Amacım; yaptıklarından çok pişman olan bir adamı teselli etmekti. Yüzüme bakıp sahte bir gülümsemeyle “Buluruz be dostum.” dedi. Ben de hafiften gülümsedim ama nedendir bilinmez ona karşı içim yumuşamıyordu. Aksine onu her gördüğümde nefret duyuyordum. Biraz daha yürüdükten sonra hocanın tarif ettiği bölgeye geldiğimizi anladım zira yerde; içisarı adındaki çiçekler vardı. Bu çiçeklerin ortasındaki kısmı istemişti hoca; onlardan topladık.

Ancak işimiz henüz bitmemişti. Hocanın dediğine göre bu çiçeklerin yakınında, bu çiçeğe benzeyen mor renkli başka çiçekler de olacaktı. Biraz daha ileri gidip, bu çiçekleri aramaya koyulduk. Etrafa bakarak ağır ağır yürürken birden gözüm bir ağaca çarptı. Diğerlerinden çok farklıydı. Çok kalın bir gövdesi vardı ama dikkatimi çeken bu değildi. Üzerinde bir şekil vardı sanki. Yaklaştım ağacın yanına. Arapça‘ya benzer bir şeyler kazınmıştı üzerine. Ancak bıçakla değil. Sanki; o, ağaçta her zaman olan bir şeydi ya da biri ağacın içinden kazımıştı.

Çok ilginçti. Direkt aklıma hocanın nasihati geldi. Hemen geri dönecektim ancak arkama baktım Atakan yoktu! Sonra tekrar yazılı ağaç tarafında dönünce; Atakan’ın, ağacın diğer tarafına geçtiğini gördüm. “Atakan! Hadi gidelim buradan. Diğer çiçeği bulamadığımızı söyleriz.” dedim. Atakan, ayakta; ağacın diğer tarafında bir şeye bakıyordu. Tekrar seslendim “Atakan sana diyorum. Hadi birader gidelim!” dedim. Duymuyordu sanki beni. Hocanın söylediklerini bir an boş verip ben de yanına doğru gittim.

Yüzüne baktım; hiçbir gariplik yoktu. “Ne oluyor birader, nereye bakıyorsun?” dedim. “İşte; çiçekler orada.” dedi. Gösterdiği tarafa baktım. Gerçekten de hocanın tarif ettiği diğer çiçekler vardı. Yazıları falan unuttum; sevindim bir an. “Hadi hemen toplayıp gidelim.” dedim. Topladık beraber lakin son çiçekleri de toplayıp hocanın evine dönecekken dikkatimi bir şey çekti… Tam karşı tarafımda duran ağaçta da bir takım yazılar vardı.

Kalkıp o ağaca doğru yürüdüm. Baktım; diğerinin aynısı yazıyordu. Bir hayli şaşırdım ama artık alışmıştım böyle tuhaf şeylere. Atakan’ı çağırdım yanıma “Birader, gel bir saniye buraya.” dedim. Geldi. “Şuna bak! Biraz önce de şuradaki ağaçta gördüm aynısını. Ne yazıyor?” dedim. Dikkatlice baktı. Yüzü sarardı birden! “Hemen gidelim buradan!” dedi. “Niye?” dedim. “Giderken açıklayacağım.” dedi. Hızlı adımlarla geldiğimiz yoldan tekrar geri gidiyorduk artık. “Birader konuşsana! Neydi anlamları bu ağaçlarda yazan şeylerin?” dedim. Anlatmaya başladı…

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 5

“Bunu mühürlü kitapta görmüştüm. Kardeşim, bu bir çeşit sınır.” dedi. “Nasıl yani, ne sınırı?” dedim. “Onlarla ademoğluları arasında yapılmış bir anlaşma.” dedi. Sessizce dinliyordum. Bir taraftan da hızlı bir şekilde yürümeye devam ediyorduk. “İyi ki güneş ışığı altındayız.” dedi. “Niye?” dedim. “Emin ol, o kitapta bu sınırlar hakkında yazılanları duysan; değil geceleri bu ormana girmek, yanından dahi geçemezsin.” dedi. “Ne olur peki? Diyelim ki gece geldik, o yazılı ağaçların ortasına durduk…” dedim. “Sınırı ihlal etmiş olursun. Bu durumda senin vebalini onlar almaz. Her türlü işkenceye ve ızdıraba kendin davetiye çıkarmış olursun.” dedi. 

Bu sözlerden sonra sustum. Sadece ilerliyorduk. Nihayet ormandan çıktık, hocanın evine vardık. Kapıyı açınca hayli şaşırdım: Evde genç bir kız ve babası olduğunu tahmin ettiğim, orta yaşlarda, kasketli bir adam oturuyordu. Selam verip girdik içeri. Hoca bizim sağ sağlim döndüğümüzü görünce sevindi. Hiç oturmadan, direkt lafa girdim. “Hocam şimdi ne yapacağız?” dedim. “Şu an hiçbir şey yapmayacağız. Güneşin batmasını bekleyeceğiz. Daha sonra mührü bozmak için elimizden geleni yapacağız oğlum.” dedi.

Hocamın yanına yaklaştım; hiç ormanda gördüğüm sınır mevzusunu açmadım başkaları da var diye. Kulağına eğilip “Bu adam ve kız kim hocam?” dedim. “Otur oğlum. Yabancı değiller. Onlar da senin ve arkadaşının derdine benzer bir dertten muzdaribtiler lakin dermanlarını buldular.” dedi. Sessizce oturdum mindere. Birkaç dakika kimseden ses çıkmadı. Herkes yerdeki desenlere bakıyordu. Bu sessizliği hocam bozdu. 

Yüzünü bana çevirip “Oğlum, Tuğba kızıma zamanında aşık olmuş bir tanesi.” Tuğba dediği; adamın yanındaki yani evdeki kızdı. “Çok güçlüydü ona bulaşan mahluk. Lakin ar ve namus sahibi olan, aynı zamanda iffetini koruyan bu kızımın azmi ve bir takım şeyler sayesinde uzaklaştırdık.” dedi. Şaşırmıştım. Hocamı dinliyordum dikkatlice. “Bundan iki sene evveldi oğlum; Tuğba kızım banyo yapıyormuş lakin banyoda avret yerlerini örtmemiş. Bu tehlikeli bir durumdur oğlum.” dedi.

Dikkatimi iyice çekmişti anlattıkları. Sadece dinliyordum. “Bu hatası yüzünden bunu görmüşler. Bir tanesi buna aşk-ı musallat olmuş.” dedi. “Günleri geceleri korku ile geçiyordu. Bizzat şahidim oğlum.” dedi. “Geceleri kalkıp; kimi zaman ahıra gidiyordu kimi zaman ormana… Oralarda yatmak istiyordu ama bunu istemeden yapıyordu. Babası ve annesi perişan bir halde, neredeyse her gece kapımı çalıyordu ve kızlarını eve götürmemi rica ediyorlardı.” dedi.

Babası söze girdi. “Sağ olun hocam, sizin yardımlarınız sayesinde kurtardık kızımızı.” dedi. Ama ben sadece kıza odaklanmıştım. Tuhaf bir çekiciliği vardı. Bir an; kız kafasını kaldırıp bana baktı. Hemen gözlerimi diğer tarafa çevirdim. Utanmıştım çünkü. O günlerde ilk defa bir umut ışığı doğmuştu içimde bu kızı görünce. Hocam bana doğru baktı. “Oğlum, Tuğba kızımı kurtarmaktan çok daha zor mühür bozmak. Ancak sağ olsun; kendisi bize yardım edecek. Bozmak için gerçekten çok ama çok kötü şeyler gerekiyor.” dedi.

“Nasıl yani hocam? dedim. Tam bu sırada kızın babası konuşmanın kalanını dinlemek istemiyormuş gibi müsaade isteyip aniden kalktı gitti ancak kız hala duruyordu. Odada; hocam, Atakan, Tuğba ve ben kalmıştık. “Tekrardan “Hocam bu kötü şeyler neler, nasıl şeyler açıklayabilir misiniz?” dedim. Hocam bir müddet durakladıktan sonra zar zor söyledi. “Hayız kanı gerekiyor oğlum.” dedi. Şaşırdım, direkt kıza baktım bu sefer. 

Hoca sözlerine devam etti “Hayızlı halde, bekaretini yitirmemiş bir hanım kişinin hayız kanı.” dedi. Kız kıpkırmızı oldu ama ben daha çok utandım bunları duyunca. “Gerçekler oğlum… Yapılması gereken bu. Ne kadar arsızca, utanmazca gelse de yolu bu, devası bu.” dedi. Odada bir sessizlik oldu. Kimseden çıt çıkmıyordu. Zar zor kıza baktım “Aynalardakini gördün mü?” dedim. Kız bir müddet gözlerimin içine baktı ve kafasını evet manasında salladı çekinerek. Belki kız bu yüzden ilgimi çekmişti. Benim aynaların içinde gördüğümü o da gördüğü içindi belki. Yalnızca ben bunları yaşadım zannederken, içime atarken… Onun da benzer şeyleri yaşamasıydı, aslında ilgimi çeken. şimdi düşününce daha iyi anlıyorum.

Kıza bakıp “İyi misin peki şimdi?” dedim. “İyiyim.” dedi sadece. Sesi de kendi kadar güzeldi. Bu kısa konuşmanın ardından yine bir sessizlik oldu. Aslında hiç bahsetmiyorduk ama içten içe korkuyorduk akşamki mühür bozma olayından. Hepimizin de aklı oradaydı; gecedeydi…

Gece yakındı artık ve o yaklaştıkça üzerime bir ağırlık, bir hezeyan çöküyordu. Sanki duvarlar üzerime geliyor gibiydi. Daha fazla dayanamadım. “Birader!” dedim Atakan’a dönerek. Bana baktı. “Dışarıda oturalım mı biraz?” dedim. Asıl amacım sigara içmekti. Sonra hocama döndüm onay bekliyorum anlamında. Kafasını “Çıkabilirsiniz” manasında salladı. Çıktık evin dışına. Orman tarafında bir taşa oturduk bununla.

“Hatırlıyor musun?” dedim. “Neyi kardeşim?” dedi. Hiç cevap vermedim. Cep telefonumu çıkardım ve mp3 açtım. Çok dinlerdik çünkü. Özellikle rakı içerken iki iyi dostken. Bıraktım ortamıza telefonu. Birer tane sigara yaktık. Sessizce dinlemeye başladık. Atakan’a baktım; gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyordu. Onu öyle görünce başımı diğer tarafa çevirdim sessiz sessiz ağlamaya başladım. Bir taraftan gözlerimizden yaşlar akıyordu, bir taraftan da düşünüyordum: normal insanlar gibi niye değildim diye. Niye normal bir sevgilim yoktu, normal bir yaşantım yoktu?..

Bir müddet böyle oturduk. Yarım saat filan geçmişti sanırım. Hiç konuşmadık. Arka arkaya sigaraları içtik. Sonra içeri girdik tekrar. Hoca yalnızdı. Kız mutfak tarafındaydı. Atakan, hocanın bulunduğu tarafa; mindere oturdu. Ben hızlı adımlarla mutfak tarafına geçtim. Kız beni görünce biraz tedirgin oldu, hafiften de utandı. “Senin yalansöylediğini hissediyorum.” dedim. Başı yere eğikti. Sonra gözlerime baktı “Nereden anladın?” dedi.

Bu olaylar başladığından beri hislerim kuvvetlenmişti gerçekten de; ona da bunu söyledim. “Doğru; yalan söyledim.” dedi. “Niye yalan söyledin? dedim. “Artık annemin babamın üzüntüsüne dayanamıyordum.” dedi. Gülümsedim, o duyguyu çok iyi biliyordum. “Sana hala musallat olan cin mi var?” dedim. “Evet var.” dedi. Ben sormadan ismini söyledi; ismi *** ydı. “Rüyalarında mı geliyor, insan ya da hayvan suretinde mi?” dedim.

“Benim çok sevdiğim biri vardı evvelden ama artık o yok. İşte onun suretinde geliyor. Direkt onun kılığında. Uyku halinde olmadığım zamanlarda bile geliyor.” dedi. “Sana nasıl oluyor?” dedi. “Ben rüyalarımda görüyorum.” dedim. “Peki, o sevdiğin ne oldu?” dedim. O da anlatmaya başladı.

“Buralarda biz odunlarımızı ormandan kendimiz getiririz. Bir gün babası ile ormana oduna gitmişti. Babası onu kucağında getirdi. Ormanda fenalaşmış. Ondan sonra da düzelmedi ve artık o yok. Öldü.” dedi. “İlk başta rüyalar ile başladı. Her gece aynı rüyayı görüyordum. Orman daydım. O da karşımda ancak hep yere bakıyor. Orman zifiri karanlık. En ufak ses yok. Sadece karşı karşıyayız. Onun başı öne eğik ama suret onun sureti. Böyle devam ediyor. Sonra karşımdan kayboluyor. Arkama geçiyor ama onu göremiyorum. Kulağıma eğilip, rüzgardan gelen bir fısıltı gibi ‘ene be hibbek’ diyor. Her gece, bu sözü duyduğumda sanki bir rüzgar beni uyandırıyordu. Uyanıp sabaha kadar uyuyamıyordum. Bir gün hocama gelip anlamını sordum. Bu Arapça ‘seni seviyorum’ demekmiş dedi.

Betim benzim atmıştı bunu duyunca. “Sana aşkını söylüyordu yani!” dedim. “Evet.” dedi. “Peki, rüyalardan gerçeğe geçiş nasıl oldu?” “Bir gün yine aynı rüyayı gördüm ‘ene be hibbek’ cümlesiyle yine sanki biri uyandırdı beni. Ama farklı bir şey vardı. Saat gece yarısını geçmişti. Annemle babam uyuyordu. Her zamanki gibi sabaha kadar uyumamayı planlıyordum; yine aynı kabusu göreceğim diye. Ancak bu sefer farklı bir şey vardı. Kapıdan ses geliyordu. Köyümüzde zaten az insan var; bu saatte ses gelmesi imkansız ama geliyordu işte… Kapı çalması gibi değil… Bu onun sesiydi. Evet oydu: beni çağırıyordu…”

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 6

“Dışarısı karanlık, ev karanlık ama o çağırıyordu… Gitmeliydim; o bana gelmişti. Gittim kapıya doğru, kapıyı açtım. Kapının on metre uzağında rüyalarımdaki gibi kafası yere bakar vaziyette bir heykel misali; en ufak bir kıpırtı olmadan duruyordu. Yanına gitmek istiyordum ve gidiyordum ağır ağır. Ağlıyordum; mutluluktan; o yaşıyordu. Nasıl olmuştu bu? Rüya değildi! Emindim olmadığına; o karşımdaydı. Yanına yaklaştım. Kafasını kaldırdım. Gözlerini ağır ağır bana çevirdi. Hayatımın en büyük korkusunu o an yaşadım!

Bunlar sevdiğimin gözleri değildi! Dehşetin gözleriydi bunlar! Alevli şerlilerin gözleriydi. Göz çukurları dumansız ateş ile doluydu. O an dilim kilitlendi, dondum kaldım. Çığlık atmak istedim atamadım. Gözlerine bakıyordum sadece yani alevlere. Babamın sesiyle irkildim. Arkamı döndüğümde babam bana doğru koşuyordu… Tekrar önüme döndüğümde, o gitmişti. Olduğum yere yığıldım. Uyandığımda yatağımdaydım. Babam ve annem yanımdaydı. Onu ilk görüşüm, onunla fiziki bir şey yaşayışım bu şekilde olmuştu.” dedi.

“Artık alıştım.” diyordu. “Peki, madem ondan kurtulamadın, hocam niye kurtulduğunu söyledi ya da onun gibi ilim sahibi birisini nasıl yanılttın?” “Kurtulmuştum. En azından uzaklaştırmıştım. Hocam bana bir muska yazdı ve bu muskayı yanımdan ayırmamam gerektiğini söyledi. Özellikle şunu tembih etti: ‘Eğer bu muskayı anan baban dahil her kim olursa olsun senden çıkarmanı isterse asla çıkarmayacaksın. Banyoda bile boynunda tutacaksın!’ dedi. Öyle de yapıyordum. 

Artık kabuslarım azalmıştı. Hatta hiç yok gibiydi. Lakin bir gün banyoda ayna karşısında saçlarımı tararken muska yine boynumdaydı. İçeri annem girdi. Hiç konuşmadan arkama geçti. Aynadan görüyordum. Boynumun dibinde nefesini hissediyordum annemin ama hiç konuşmuyordu. Sonra muskamın ipine dokundu. Onu, ağır ağır, boynumdan çıkarıyordu. Ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Donmuştum sanki. Birden içeriden annemin sesi geldi. Beni çağırıyordu yemeğe yardım etmem için.

O an öyle bir çığlık attım ki annem koştu geldi yanıma. Ayaklarına baktım; normaldi. Su içirdi bana, biraz sakinleştim. Sonra olayı anlatım ona. O da babama anlattı. Çözüm yolu arıyorlardı. Muskamı alamamıştı ama korkularım tekrar başlamıştı. Bundan bir hafta kadar sonra, gece uyurken susuzlukla uyandım. Hemen elimi boynuma götürdüm; muskam yoktu. Uyurken yastığa takılıp düşmüş olmalıydı.

Çılgınca bir telaşla arıyordum yatağı, yeri, halıyı ama yoktu. Bu telaş sırasında kapıda tekrar onun sesini duydum. Durdum sadece. Aramayı bıraktım. O an bağıramıyorsun; sadece gitmek istiyorsun onunla. O nereye götürürse orada olmak istiyorsun. Gittim kapıya; yine oradaydı. Yanına gittim sadece, elini tuttum. Gidiyorduk ama nereye bilmiyorum. Gözlerine bakmıyordum, düşünemiyordum, sadece gidiyordum.

Götürdü beni ve uyuduk sadece ya da be öyle görüyordum o an. Sonra gözlerimi açtığımda annem ve babam korku içinde bana bakıyorlar. Yanlarında hocam vardı ve bir şeyler okuyordu. En kötü tarafı ise ahırdaydık. Mutlulukla yattığım yerler samandı. Hala geceydi. Hocam evime götürdü beni, başımda bekledi. Aklımı yitirme noktasına geliyordum. Tekrar muska verdi bana. Bak; boynumdan çıkarmıyorum.” deyip gösterdi bana muskayı..

“Eskisi kadar olmasa da hala benimle; görüyorum, hissediyorum.” dedi. “Ama saklıyorum.” Söyleyecek hiçbir şey bulamadım. Acıdım sadece kıza. Muhabbet esnasında güneş batmıştı. Artık mührü bozacaktık. “Hadi, içeri gidelim.” dedim. Sessizce içeri geçtik. Hocam ve Atakan oturuyorlardı. “Vakit geldi, hazırlanın!” dedi hocam. “İlk olarak bu odanın boşaltılması gerekiyor.” dedi hocam. “Nasıl yani? Niye böyle bir şey gerekiyor?” dedim.

“Mührü bozmak için birtakım şeyler gerekiyor. Bunlardan biri de odada sadece ritüelde kullanacağımız şeyler kalmalı ve dikkatimiz dağılmamalı. Odadaki her şeyi benim yattığım diğer odaya taşıyın oğlum size zahmet.” dedi. “Tamam hocam.” dedik. Ne var ne yoksa hocanın yattığı odaya taşıdık. Ayini yapacağımız oda artık bomboştu. Bunlar olurken hocam bir taraftan da elinde bir kağıt yakıyordu. Kağıdın külünü avucunda topladı. Tuğbaya dönüp “Kızım biraz su kaynat. Suyun içine şu elimdeki sana vereceğim külü at. Daha sonra ise sana başka bir kağıt vereceğim. Kağıdı kaynayan suya atıp, kağıdın üzerindeki yazıların suya karışmasını bekle. Sonra suyu buraya getir.” dedi.

Tuğba, hemen hocanın söylediklerini yapmaya başladı mutfağa gidip. Sonra hocam bize dönerek, “Çocuklar, biriniz köydeki evleri dolaşıp dört tane ayna bulsun. Dört taneyi bulunca derhal geri; buraya gelsin. Fazlasına gerek yok. Diğeriniz ise … yaksın ve külünü bana getirsin. Evin arka kısmında ahırın o tarafta bolca mevcut ancak toplayıp gelin ve kapının önünde yakın. Orman tarafında sakın ha yakmayın. Toplayıp gelin, evin önünde yakın.” dedi. Üzerine basa basa vurguladı bunu.

Bir müddet düşünerek durakladı hoca. “Ayna toplamaya giden kişi, evlerin kapısını çalınca açan olmazsa şu kelimeyi söylesin bir taraftan …” dedi. Kelime “Ene racül” idi. “O zaman kapıyı açarlar.” dedi. Atakan ile birbirimize baktık “Tamam hocam.” deyip, dışarı çıktık. Kapının önünde Atakan’a baktım. Ben aynaları toplayayım, sen …ları yakma işini yap.” Tamam manasında kafa salladı. Sonra o orman tarafına yani ahırın olduğu bölgeye doğru gitti. Ben, köydeki evlerden aynaları toplamak için ayın verdiği loş ışıkta toprak yolda ilerlemeye başladım.

Köyde zaten az ev olduğunu biliyordum da niye bu kadar aralıklı yapmışlardı evleri diye düşünerek yürümeye devam ettim. Dikkatimi çeken başka bir husus ise; köyde neredeyse kimseyi görmeyişimdi. “Bir insan niye böyle bir yerde yaşar ki?” diye düşündüm bir an. İlk ev, hocanın evine bayağı uzaktı. Hocanın evi orman tarafındaydı; diğer evler ormana zıt tarafta kalıyordu. Toprak yolda ilerlerken ilk evi gördüm. Yanında ahır olan, tek katlı, eski püskü bir evdi. Ahırın kapısı yoktu. İçerisi dışarıdan daha karanlıktı. Ahıra baktım birkaç saniye, hemen gözlerimi ev tarafına çevirdim, bu kez gözüm direkt kapıdaydı.

Hızla ilerlerken aniden zincir ve havlama sesiyle irkildim. Sol tarafta köpek bağlıydı; iki adım daha atmış olsam bacağımı kapacaktı. Biraz daha sağ tarafa geçtim. Köpeğin zinciri yetişmiyordu o tarafa. Köpeğin gözlerine baktım, havlaması kesildi. Parlıyordu gözleri ve büyük bir hırsla dişlerini sıkıyordu ama hiç havlamıyordu o andan sonra, sadece bana bakıyordu. Bir müddet ona baktım. Bu manzaradan rahatsızlık ve korku duyup hemen çaldım kapıyı.

İçeriden hiç ışık gelmiyordu. Bunun haricinde en ufak bir ses dahi yoktu. Daha sesli çaldım bu sefer kapıyı. Sağ tarafta kalan pencerenin perdesi bir an için kalktı ve bir kafa bana baktı sanki ama anlıktı bu olay. Emin olamadım. Pencere tarafına gidip bu sefer pencereye vurdum. “Hoca yolladı beni.” diyordum, “lütfen açın kapıyı.”. Sadece benim sesim yankılanıyordu ayın loş ışığında. Ne evden ne dışarıdan, nede köpekten en ufak bir ses gelmiyordu ve azıcık bir kıpırtı dahi yoktu. Pencereyi kıracaktım art arda vuruyordum cama. “Lütfen açın kapıyı!” diyordum.

Sonra hocamın söylediği şey aklıma geldi ve “Ene racül” dedim ard arda ama bu sefer bağırarak. Kapının kilit sesini duydum; hemen o tarafa gittim. Bir erkek çocuğuydu bu “Ama racül” dedi. Kafa salladım “Evet.” manasında. “İçeri gel.” dedi eliyle. Şöyl bir süzdüm; içerisi de karanlıktı. “Tamam.” deyip içeri girdim.

Şeytanırracim Bölüm 2 – Kısım 7

Çocuk önde ben arkada ilerliyorduk. Evin en ucunda sağ tarafa döndü çocuk. Ben de onu takip edip girdim odaya. Bir tane yanmakta olan mum vardı ortada. Mumun yanında oturan yaşlı iki kadın vardı. Hiç pencere yoktu odada; ilk dikkatimi çeken bu olmuştu. Duvarlara baktım; hiçbir tablo ve benzeri şey gözükmüyordu. Çocuk kadınlara dönüp beni işaret etti ve “Ene racül” (Ben, erkek bir insanım) dedi.

Bunu söyleyince, kadınlar direkt yüzüme ve ayaklarıma baktılar. Gayet yumuşak bir ses tonuyla birisi “Otur oğlum; buyur.” dedi. Oturdum ”Beni hoca yolladı eğer sizde varsa ayna istiyorum.” dedim. “Hayır mı şer mi oğlum?” dedi kadın. Diğeri hiç konuşmuyor, sadece yaşlı gözlerle beni süzüyordu. “Şer.” dedim. Kadının yüzü düştü. “Evimizin içinde ayna yoktur oğlum. Zamanında bütün aynaları ahıra kaldırmıştık; orada olacaktı, onları alabilirsin.” dedi.

Yanındaki küçük çocuğa Arapça bir şeyler söyledi. Kafasıyla beni işaret etti. Sanırım “Yardımcı ol!” diyordu. Çocuk, kendisini takip etmemi istedi. Ayağa kalktım; tam odadan çıkacakken hiç konuşmayan kadın birden bana seslendi ve “Yanındaki bizim evimize giremez ancak kapıda seni beklemeliydi. Neden seninle?” dedi. Dilim tutuldu sanki! “Yanımdaki kimmiş?!” dedim. “Kapıda seni bekleyen.” dedi. “Kapıda kimse yok. Ben yalnızım.” dedim. “Emin misin?” dedi. Hiçbir şey diyemedim. Direkt kapıya yöneldim; çıktım odadan.

Bu yaşlı kadın niye öyle demişti bana? Kimdi yanımdaki? Bu gibi sorular beynimi istila etmeye başladı bir anda. Aklıma; içerideki kadınların, ayakları üzerine oturdukları geldi birden. Dikkat etmemiştim ayaklarına. Geri dönüp baksa mıydım acaba? Bu düşünceleri beynimden kovup, çocuğu takip ederken gözlerim ayaklarına kaydı. Normaldi ayakları. Bir anda rahatladım. Kapıyı açtı çocuk. Dışarı çıkmıyordu. “Gel; ahırdan ver aynaları.” dedim. “Sağ tarafta duvara dayalı aynalar. Ahır orası.” dedi ve kapattı kapıyı yüzüme.

Köpeğe baktım. Sanki karşısında biri var gibi dört ayak üstünde dikilmiş, dişlerini sıkarak bakıyordu. Beni görmüyordu bile sanki. Hiç bakmadım köpeğin baktığı tarafa doğru. Ağır ağır ahıra doğru ilerledim. Hiç girmek istemiyordum oraya. Baktım içerisi zifiri karanlık hemen hızlıca girip sağ taraftan aynaları alıp çıkacaktım. Girdim ahırın kapısından içeri. Ortalık kapkaranlık. Hiçbir şey görünmüyordu. Sağ tarafa dönüp elimi uzattım. Ne var ne yok kucakladım. Ter içinde kalmıştım ama o bir dakikada elime bir şey dokundu. Tutup kaldırdım. Dışarı çıkardım elimdekileri. Evet; aynalardı bunlar.

Beş tane ayna vardı. Rahatlamıştım. Aynaları alıp çıkınca; köpek, birden zincirini koparacak derecede tedirgin oldu. Havlıyordu ama bana değil, karşı tarafına bakıp havlıyordu. Hemen arkasından kapı açıldı. Çocuk beni çağırdı “Gel çabuk!” dedi. Sonra köpeğin baktığı yere baktı ve sustu. O oraya bakınca ben de kafamı kaldırıp refleks olarak oraya çevirdim ve: görünüyordu! Loş ışıkta oradaydı, köpeğin karşısındaydı. Yüzü yere eğik biçimde duruyordu. Kendi sıfatındaydı kimse gibi değil doğruca kendisi idi!

Ne annem ne babam nede arkadaşlarım kılığında değil. Saf doğal benliğiyle köpeğin karşısında duruyordu. Kadının bahsettiği, benimle gelen bu muydu? Evden çıkmayan çocuk, nedense bana doğru koştu. Kolumdan tuttu “Bakma!” diyordu. Onun olduğu tarafı eliyle kapatıp beni çekiyordu. “Hadi eve gir!” diyordu. Çekti kolumdan eve doğru. “Bakma” diyordu. Bunu belki yüzlerce kez tekrar etti. Birden irkildim. Koştum çocukla eve doğru. Aynalar arkada kalmıştı. Köpek havlıyordu aşırı tedirgindi.

Eve girdik .Kapıyı kapadık. Çocuk bana baktı. Özellikle alnıma doğru bakıyordu. “İyisin. Bir şeyin yok.” dedi. “Kimdi o, niye burada?” diyordum, sorular soruyordum çocuğa. Çocuk hiç cevap vermiyordu. Bir taraftan onu takip ediyordum. Kadınların olduğu odaya girdik ancak onlar yoktu. İki adet saç teli vardı upuzun; kadınların oturduğu yerde. Çocuğa baktım “Korkma, otur.” dedi. “Kimsin sen?” dedim. “Otur, anlatacağım.” dedi. Hala oturmuyordum. Sonra selam verdi bana Arapça, ben de selamını aldım.

“Kötü biri selam veremez değil mi?” dedi. Çok olgun konuşuyordu. Küçük bir çocuktu ama konuşması ve hareketleri, yaşlı bir adam gibiydi sanki. Oturdum. “Gözlerini kapatır mısın?é dedi. “Niye?” dedim. Zahar ve Tilmun’u yani onları çağıracağım lakin sen bu anı görürsen aklını yitirirsin. Kendi iyiliğin için kapat; beş saniye sonra açarsın.” dedi. “Zahar ve Tilmun onların adıdır. Tam isimleri …’dir.” dedi. 

Kapattım açtım gözlerimi. Kadınlar oturuyordu tekrar o saç tellerinin olduğu yerde ve bana bakıyorlardı. Odadan çıkarken benimle konuşan kadın “Gördün mü?é dedi. Kafa salladım “Evet.” manasında. Birden kapı çaldı. Çocuk “Sessiz ol! dedi bana. Ses duyuldu, hocamın bana söylediği kelimeyi söyleyen bir sesti bu. Çocuk kapıya yöneldi. Biraz sonra içeri geldi yanında Atakan ve Tuğba vardı. “Seni merak ettik.” dediler. Ayaklarına baktım normaldi.

FİNAL

Beni aramaya çıkmışlar. Tuğba yalnız gelecekmiş. Tahmin etmiş burada olduğumu ancak hocam Tuğba’yı yalnız yollamamış. O yüzden Atakan’la gelmişler. Hocanınkine en yakın ev bu olduğu için ilk buraya gelmişler. “Dışarıda birşey gördünüz mü?” dedim. İkisi birbirine baktı “Hayır.” dediler. “Tamam. dedim. Tuğba “Niye, ne oldu, bir şey mi görmemiz gerekiyordu?” dedi. “Yok, önemli değil.” dedim.

Kadınların ikisi de yere bakıyordu. Hiç konuşmuyorlardı. Tuhaf olan şu idi; Atakan ve Tuğba kadınlara doğru hiç bakmıyorlardı. Sanki onlara göre odada sadece ben ve çocuk vardık. Bu düşünceleri kafamdan attım ve “Hadi gidelim.” dedim. Çocuğun bana anlatacakları vardı aslında.  Merak da ediyordum. Çok bilgili bir çocuktu veya çocuk suretindeydi, bilemiyorum…

Çıktık dışarı. Dışarıda; bıraktığım yerde duruyordu aynalar. Köpek, yatmış; sakince dışarıyı izliyordu. Biraz önceki hırçınlığından eser kalmamıştı ama ben biraz öncekini yani onu bir kere görmüştüm. Gözümün önünden o sureti gitmiyordu. Aynalardan üçünü ben aldım, ikisini Atakan’a verdim. İlerliyorduk. Dört tane ayna lazımdı fazlasıyla bulmuştuk yani. “Atakan, o odada kaç kişiydik?” dedim. “Sen ve küçük çocuk vardı. Niye sordun?” dedi. “Boşver!” dedim sadece. Gözlerim dolmuştu bu cevabı duyunca. Artık görülmeyenleri gören birine mi dönüşüyordum?

Tuğba’nın sesiyle irkildim “Her şeyi hazırladım. Sadece aynalar kaldı. Bir de şekillerin çizimi.” dedi. “Tamam.” dedim. Hocanın evine varmıştık artık. Hocam içeride; yere bir şeyler çiziyordu. Bizi görünce sevindi. “Çok merak ettim; oğlum nerede kaldın?” dedi. Başımdan geçenleri ve gördüğüm şerliyi bizzat anlattım. Hoca “Bir önce başlayalım. Yoksa biz onlardan kurtulmazsak, onlar bizi ateşlerinde yakacak.” dedi.

Hemen odadaki ocakta, ufak bir ateş yaktı. Lanetli kitabı, kolyeyi ve …ları ateşin içine attı. Bir yandan ateşi izliyor, bir yandan Kuran-ı Kerim’den ayetler okuyordu. Kitabın lanetiyle ocakta çok büyük bir alev oluştu. Sanki kitap, cehennemin en ücra köşesinde yanıyor gibiydi. Kitap yanıp bittikçe. dağlardan korkunç sesler geliyordu… Evet bu sesler; acı ile kıvranan cinlerin sesiydi… Kitap tamamen yanıp yok oldu. Sadece yerde bir avuç külü kalmıştı. Her şey yolunda gidiyordu. Artık elimden dua etmekten başka bir şey gelmiyordu.

Hoca şekilleri çizdi. Atakan’la aynaları hocanın dediği gibi yerleştirdik. Bir tane ayna yerdeydi, diğer aynaları duvara yaslamıştık. Hoca “Her şey hazır.” dedi ve perdeleri çekti. Gidip kapıyı kontrol etti ve yere oturdu. Hepimiz yerdeki aynanın etrafına toplanmıştık; ben, Atakan, Tuğba ve hoca. Hocam, ocaktaki külleri alıp, Arapça bir şeyler söyleyerek, yerdeki aynanın üzerine serpti. Serptikçe diğer aynalar kararıyordu. Diğer aynalar karardıkça, hoca daha da bağırıyor, sesi odanın içinde yankılanıyordu.

Bir den susup Atakan’a çevirdi aynada olan gözlerini. Atakan’ın gözlerinde ise sadece korku vardı. Hoca tekrar aynaya dönüp, Arami dilinde büyü bozma duasını okudu. Hoca okudukça, yerde duran ayna da kararıyordu. Aynanın üstüne kanı damlatmaya başladı (adet kanını). Kan damladıkça siyah dumanlar tütüyordu. Geri kalan külleri serpmeye başladı kanların üstüne. Küllerden “ifrit” yazılmıştı bir anda… İfrit, besmelesiz yapılan ilişkiye ortak olur. Doğan çocuk mutlaka ifritin huylarını taşır… 

Camın önünden alaycı bir şekilde gülme sesleri geliyordu. Sesimi çıkaramıyordum çünkü yine başıma bir bela daha ekleneceğinden korkuyordum. Tam o sırada.. Duvara yaslı aynalardan çatlama sesi geldi. Aynalar çatlayınca, camın önündeki sesler ciddileşmeye hatta kızgınlaşmaya başladı. Sanki bir telaş içindeydiler. Hoca, durup gözlerini kapattı ve aynaya doğru yaklaştı. Konuşmuyordu fakat mimiklerinde ani değişimler oluyordu.

Birden yerdeki ayna da kırıldı. Parçaları her yere savrulmuştu. Hocamın eli yüzü kanlar içindeydi. Ayna parçaları her yerini kesmişti. Ama hoca bırakmadı; okumaya devam etti. O okudukça; kapı arkasından ve cam önünden, ızdırap sesleri geliyordu. Yenilmek üzere olan cinlerin sesiydi bu… Sonra odanın kapısı açıldı. İçeri biri giriyordu. Korkudan nefesim kesiliyordu sanki. İçeri giren hocanın oğluydu. Hoca, oğluna bakakaldı bir müddet. Sonra “Hoş geldin oğlum, hoşgeldin.” dedi. Hüngür hüngür ağlıyordu.

“Baba, tüm şerliler gitti artık. Edebini koruyan namuslu kızın (Tuğba’nın) kanı; zina yapan edepsiz kızın büyüsünü bozdu… Beni merak etme. Ben Müslüman cinlerin yanında huzurluyum. Şeytanlaşmış Adem oğlundan daha iyiler onlar.” Bunları söyledi ve bir anda kayboldu gözden… Ben korkudan bayılmışım zaten…

***

Uyandığımda hastanedeydim. Yanımda babam ve annem vardı. Hemen ayağa fırlayıp hocamı ve Atakan’ı sordum. Babam Atakan’ın öldüğünü söyledi. Kalp krizi teşhisi koymuşlar. Beni de köyün çıkışında; ağaçlık bölgede bulmuşlar… Aradan 5 yıl geçti. Hala eski yaşadıklarımın korkusu vardı üzerimde. Atakan ölmüştü. Tuğba’yı tanıyan yoktu. Hoca kayıptı. Kaç defa hocamı bulmak için uğraştıysam da bulamadım. Çünkü hocanın yaşadığı köy 50 yıl önce komple boşaltılmış ve kimse yaşamıyordu. Babama sorduğumda “Ne hocası oğlum?” diyerek bilmediğini söylüyordu.




Continue Reading

Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi “Tıkırtı”

Tıkırtıya uyandı.

Yoksa yağmurun pencerelere vururken çıkardığı sese miydi? Emin olamadı. Bu yüzden iyice dikkat kesildi. Yağmur ara ara şiddetini artırıyor bazense sadece çiseliyor ama kesintisiz yağmaya devam ediyordu. ..

Published

on

By

Korku Hikayesi; Tıkırtı, Sinan Özgenç

Korku Hikayesi / Tıkırtı

Tıkırtıya uyandı.

Yoksa yağmurun pencerelere vururken çıkardığı sese miydi? Emin olamadı. Bu yüzden iyice dikkat kesildi. Yağmur ara ara şiddetini artırıyor bazense sadece çiseliyor ama kesintisiz yağmaya devam ediyordu. Başka bir gece olsa bunu oldukça rahatlatıcı bulurdu. Bu geceyse emin olamamıştı: Ses, yağmur tanelerinin şiddetli rüzgarın etkisiyle cama vuruşundan mı kaynaklanıyordu yoksa birisi kapının kilidini mi kurcalıyordu?..

Huzursuzca yatağın hemen yanındaki konsolun üzerinde duran eski tarz fosforlu saate baktı. Üç buçuğu biraz geçiyordu. Kötü şeylerin olması için oldukça uygun bir vakit gibi görünüyordu. Canı sıkıldı. Seslenip seslenmemeyi düşündü. “Kim var or’da?!” diye bağırsa eğer kapıyı kurcalamakta olan biri varsa böylelikle en azından fark edildiğini anlayıp belki oradan uzaklaşırdı.

Makul görünüyordu. Ama yatak odasından olmazdı. Kapının arkasında biri varsa o kadar uzaktan bağırması durumunda korktuğunu anlayabilirdi. Öyle ya ancak korkudan kıpırdayamaz hale gelmiş biri yattığı yerden kapısını kurcalayan birine seslenebilirdi ki bunun da “Hırsız kardeş korkudan felç olmuş durumdayım ama yine de blöf yapmak için şansımı deneyeyim istedim. Arzu edersen beni hiç siklemeden doğruca evime dalabilirsin” demekten hiçbir farkı yoktu. En ufak bir zayıflık emaresi, istenilenin aksine -varsa- kapının ardındaki kişiyi daha da cesaretlendirebilirdi. Hiç fark etmeyebilirdi de tabi.

Çoğu hırsızın, işe çıkmadan önce cesaret hapı -varsa tabii öyle bir hap- ya da uyuşturucu aldıklarını okumuştu bir yerlerden. Ya da bazı arkadaşlarından duymuştu. Tam olarak hatırlayamadı. Duygusal gerilim halindeyken hatırlamak zordu. Zaten bir önemi de yoktu. Tek bildiği bir yerlerden bu şekilde bir bilgi edindiğiydi ve mantıklı olduğu sürece kimden ya da ner’den edinildiği ehemmiyetsizdi. Tedbirli olmak iyidir sonuçta…

O halde kalkıp kapıya gitmeli ve sahip olduğu en tehditkar ses tonuyla, adama yahut adamlara, burada olduğunu ve halihazırda teyakkuz halinde bulunduğunu belirtir bir işaret vermeliydi. Ancak zihni, düşünce silsilesinin “veya adamlara” kısmına geri dönüp, orada takılı kalınca endişesi iyice arttı. Ya birden fazla kişiyseler?

Onlarla yüzleşmek zorunda kalması durumunda ne yapacaktı? Sanki tek kişiyle mücadele etmek zorunda kaldığı durumda şansı çok mu fazlaydı ki? 27 yaşındaydı ve bugüne kadar tek bir gerçek kavgaya girmiş değildi. Doğrusu spor amaçlı yapay bir kavgaya bile girmiş değildi daha önce. O da diğer erkeklerin çoğu gibi en fazla kavga öncesi zamanlarda horozlanabildiği kadar horozlanıp, mücadeleyi daha başlamadan psikolojik olarak neticelendirip bitirme yöntemine oldukça aşinaydı. Daha önce faydasını görmüştü. Ama öyle çok sık değil…

Her önüne gelene alabildiğince kabadayılık taslayamazdın. Yoksa bir çetin cevize denk gelip, adamakıllı dayak yemek de vardı işin ucunda. Horozlanacağın vakit, etrafında yeterince fazla sayıda arkadaşının bulunmasına dikkat etmeliydin… Temelde şu anda yapması gereken de buydu: Kapının arkasından muhtemel rakibine horozlanabildiği kadar horozlanması gerekiyordu. Bir eksiği vardı; onu lüzumunda savunacak kalabalık arkadaş grubu yoktu etrafta! Ama zaten tam da bu yüzden her zamankinden daha büyük bir özgüvenle ve abartılı biçimde horozlanması gerekiyordu. Hayat çelişkilerle dolu…

Bütün bunları düşünürken gözü yine konsolun üstündeki fosforlu saate kaydı. Üç buçuğu biraz geçiyordu hala… Daha uzun bir sürenin geçmiş olmasını umuyordu. Hayal kırıklığına uğradı. Zamanın geçmesi ve bu süre zarfında her şeyin stabil olması rahatlatıcı bir düşünceydi. Tıkırtıyı duyuşundan bu yana ne kadar uzun süre geçerse ve ne kadar uzun süre hiçbir şey olmazsa bu; duyduğunun sadece basit bir paranoya sonucu olduğu fikrini güçlendirecekti.

İnsanların; gecenin bir yarısı hele de yalnız başlarınaysalar bazen böyle basit paranoyalara kapılmaları olağan ve normaldi. “Allah kahretsin!” dedi içinden. Daha zaman hiç geçmemişti. Dolayısıyla hiçbir şey olmaması için gerekli zaman da… Yani hiçbir şey normal değildi daha. En kötüsü de hiçbir şey olmaması için gereken zamanın dolmasını burada böyle yatağının üstünde yarı doğrulmuş vaziyette bekleyemeyecek oluşuydu.

Eğer kapının arkasında kilidi kurcalayan biri varsa gerçekten bir an önce harekete geçmeliydi. Yoksa bir türlü geçmek bilmiyor gibi görünen zaman, algıları doğru düzgün işlemeye başladığında çoktan aleyhine çalışıyor olacaktı. Göreceli de olsa kendini nispeten güvende hissettiği yatağından hızlı bir hareketle doğruldu. Ki aslında en savunmasız olduğu yerdi orası. Ani hamlesinin etkisiyle kalp atışları hissedilir derecede artmıştı. Belki de kaçınılmaz yüzleşmenin endişesiyle… Ama böyle düşünmek daha rahatlatıcıydı. Ani hamlesinin etkisiyle kalp atışları hissedilir derecede artmıştı.

Üzerinde sadece kapri eşofmanı vardı. Bir an, üzerine bir şeyler geçirip geçirmeme konusunda kararsız kaldı. Tehlikeli durumlarda zamanın nasıl da yavaş aktığı düşünülecek olursa bir andan da kısa bir süreydi muhtemelen. Doğruca kapıya gitmemeliydi. Önce mutfağa gidip, eline kesici delici bir alet alması daha akıllıca olacaktı. “Keşke bir tabancam olsaydı” diye düşündü. Kapısında meşum bir tıkırtı duyan kim istemezdi ki bunu zaten…

Hızlı adımlarla koridora doğru ilerledi. Önce koridorun ışığını yaktı. Evin giriş kapısı, salon, çalışma odası, yatak odası, mutfak, tuvalet ve banyo “L” şeklindeki koridorun çevresinde sıralanmıştı. Lambayı yakar yakmaz kapıya göz atma imkanı olmasına rağmen mutfağa gidip, eline büyükçe bir bıçak almadan bunu yapacak cesareti kendinde bulamadı. Hızlıca mutfağa girip, ışığı yaktı. Sokağa bakan mutfak penceresinden dışarıya baktı.

Yağmur hafiflemişti. Sokakta dolaşan kedi bile yoktu. Komşu binaların birinin bile lambası yanmıyordu. Bu moralini bozdu. Kendisi canıyla cebelleşirken bütün komşularının mışıl mışıl uyuyor olması adil değildi. Ayrıca eğer yardım istemek zorunda kalırsa uyku, onun imdat çığlıklarının duyulmasını zorlaştıracak bir etkendi. En üstteki çatal-bıçak çekmecesini açtı. Bunu yaparken olabildiğince gürültü çıkarmaya dikkat etti.

Bıçakların dizili olduğu bölümden, gördüğü en büyük bıçağı aldı. Kocamandı. “İyi seçim” dedi kendi kendine. Derin bir nefes çekip “Huh” diye hızla geri verdi. Sonra sanki kapının arkasındaki kişi, içeri çoktan girmişçesine bir ihtiyatla; önce kafasını biraz çıkardı mutfak kapısından. Gördüğü şey; kalbinin, kanını daha hızlı pompalamasına neden oldu! İnsanın beyninden ensesine, oradan da bütün vücuduna yayılan hızlı bir elektriklenme vardır ya…

Hani başından aşağı kaynar sular dökülmek deyiminde tasvir edilmeye çalışılan durum. Onu şimdi yaşıyordu. Kapıya takılı anahtarlık sanki hafifçe sallanıyor gibiydi. Az daha hafif hafif sallanıp, sonra tamamen durmuştu ama… Bu durum, bakışlarının, sallanan anahtarlığı muhtemelen deviniminin son saniyelerinde yakalamasından kaynaklanıyordu. Emin olmak zordu. Ama emin olmakla emin olmamak arasında bir seçim yapması gerekirse emin olmaya daha yakındı.

Anahtarlık, ilk baktığı anda sallanıyor, daha doğrusu sallanışını bitiriyordu. Bu; kapının hareket ettiği veya zorlandığı anlamına geliyordu. Evet: Kapının arkasında biri vardı. Muhtemelen onun uyandığını fark etmiş veya bundan şüphelendiği için kendisinin yapmış bulunduğu gibi sessizce dikkat kesilmek amacıyla hareketsizce etrafı, içeriyi dinliyordu. Ama öncesinde kapının zorlandığı veya bir etkiye maruz kaldığı kesindi.

Etkiye maruz kalmak… Muhtemel başka etkiler de vardı ama… Rüzgar mesela… Bazen, şiddetli estiğinde apartman boşluğundan içeri sızar, evlerin giriş kapılarını sallardı. Öyle olmuş olabilirdi pekala?.. Ya da bu da bir kaçış düşüncesiydi. Zihninin iyimser tarafı, dürüst olmak gerekirse korkak tarafı; işlerin yolunda gittiği, ortada yüzleşilmesi gereken bir tehlike olmadığı yalanını seviyordu. Herkesin zihninde böyle bir yan vardı.

Bir an için rüzgar seçeneğine inanıp; sıcak, huzurlu yatağına dönme düşüncesinin büyüsüne kapılmış olsa da zihninin gerçekçi tarafı, daha gerçekçi ifade etmek gerekirse “yaşama içgüdüsü” tarafı onu uyandırmakta hiç zorlanmadı. Bütün insan güdülerinin kralıdır yaşama içgüdüsü. Diğer hepsi ona hizmet etmek için vardır sonuçta. İnsanın kendine söylediği yalanlar bile ona hizmet ettikleri müddetçe inanılırlıklarını koruyabilirler. İçinde bulunduğu durumda böyle bir opsiyon yoktu.

Zihninin yaşamak, hep yaşamak, ne pahasına olursa olsun yaşamak, tercihen zevk ve keyif içinde ama mümkün olmadığı şeraitte en büyük acılar içinde dahi olsa yaşamayı sürdürmek isteyen tarafı haykırıyordu: “Kapının arkasında biri var; gardını al!” Israrcı ve ikna ediciydi. Evet bir türlü geçmek bilmeyen zaman geçtikçe bu kanaati güçleniyordu. Güçlendiğini kalp atışlarının şiddetine bakarak bile anlamak mümkündü. Sırtı buz kesmişti. Çünkü soğuk soğuk terliyordu.

Tamam: Kapının arkasında biri vardı ama niye? Hırsız mıydı? En muhtemel senaryo buydu. Ya da bir düşmanı olabilir miydi? İyi de pazarlamacıların düşmanı olmazdı ki… İnsanlar onları sevmezdi pek. Bu doğru ama umursamadıkları içindi bu. İnsanlar pazarlamacıların yüzlerini bile doğru dürüst hatırlamazlardı. Çünkü umursamazlardı. Düşman bellenmek için her halükarda bir pazarlamacının sahip olabileceğinden çok daha fazla umursanma katsayısına ihtiyaç vardı…

Pazarladığı devre tatilden memnun kalmayan bir müşterinin tepkisini göstermesi için alışıldık ve hatta uygun bir tepki bile değildi gecenin bir yarısı evinin kapına sinsice dayanmak. Evet bu senaryo -ortada henüz sadece iki tane olmasına rağmen- ilk üçe bile giremezdi.

Üçüncü seçenekse bir sapık veya katil olması ihtimalini içeriyordu. Türkiye şartlarında ve yaşadığı muhitte pek olası görülmese de hiçbir şeyin garantisi yoktu. Dünya; sapıklar, ırz düşmanları, seri katiller ve sırf ekstrem bir şeyler yaşamak için gizlice insan safarilerine katılan zengin piçleriyle dolu bir yerdi. Kurbanlarsa “Bu olası değil” diye düşünen sıradan insanlardı. Hayır: bu; olası bir senaryoydu ve eğer öyleyse neler olabileceğini düşünmek bile istemiyordu.

Bir keresinde kurbanlarına öldürmeden önce daha uzun süre acı verebilmek için, ölmelerini geciktirmek amacıyla antibiyotik veren bir seri katil hakkında bir şeyler okumuştu. Buna kıyasla bir hırsız tarafından mücadele sırasında şöyle hızlıca öldürülüvermek cazip bir seçenek bile sayılabilirdi. Ama sapık bir katilin elinde günlerce işkence çekerek ölmek, daha da kötüsü bir türlü ölememek, katiline kendisini öldürmesi için yalvarmak zorunda kalmak ve yakarışlarının, dualarının bir türlü karşılık bulmaması… Evet bununla kıyaslandığında kafası iyi bir hırsız tarafından şişlenmek çok daha iyiydi.

Bir seri katil, seni öldürmeden önce; tırnaklarını; etle tırnak arasına ince bir çivi sokup, çiviyi yavaşça tırnak yönünde ve yukarı doğru ittirerek onları tek tek sökebilir, bağırmaman için dilini koparabilir, ses tellerini tahrip etmek için boğazına tırtıklı bir cop sokup çıkarabilir, seni bayıltıp, bağlayıp, gizli işkencehanesine götürdükten sonra saatlerce diri diri derini soyabilir, seni o halde tuza yatırıp acıdan bayıldıktan sonra ayılmanı bekleyip, uyuşturmadan karnını yarabilir, bağırsaklarını koparmadan karnından çıkarıp, canlı canlı sana yedirebilir, vücudunun olur olmaz yerlerinde uygun delikler açıp sana oralardan tecavüz edebilir…

Seçenekler insan sapıklığının sınırlarıyla mahdut…

Seri katil veya sapık değilse bile organ mafyası üyeleri de olabilir pekala! İstanbul burası. Her tür insan ve her tür ticaret var burada. Daha birkaç sene önce Kulaksız mezarlığında iç organları cerrahi yöntemlerle boşlatılmış birkaç çocuğun cesetleri bulunmamış mıydı hem… Organ mafyasının hedefi olmak için kimsenin düşmanı olmana yahut seri katillerin kurbanlarında aradıkları spesifik özelliklere sahip olmana da gerek yok.

Bir yerlerde kan vermiş olman, ameliyat olmuş olman veya herhangi bir tıbbi tahlil yaptırmış olman ve bunların verilerinin bir şekilde organ mafyasının eline geçmiş olması kafi. Dokuların, dünyanın bilmem hangi ucundaki zengin bir dinozorun dokularıyla uyuşmayagörsün! Fizan’da dahi olsan seni elleriyle koymuş gibi bulurlar ve -şansın varsa eğer- bir sabah, içi buz dolu bir küvette, sırtında veya karnında nasıl oluştuğunu bir türlü hatırlayamadığın ameliyat izleriyle uyanırdın. Şansın varsa o da…

Acaba doğrudan kendini pencereye atıp, avazı çıktığı kadar komşulardan yardım mı isteseydi? Böylesi daha güvenli olurdu. Ama ya kapının arkasında kimse yoksa? Ya sadece aniden uykudan uyanmanın verdiği bir sersemlikle önlenemez bir paranoyaya kapıldıysa? Birkaç sene önce, bir akşam üzeri koltuğa uzanmış ve koltuğun kolluğu ensesine denk geldiği için beynine yeterli kan veya oksijen gitmediği için uyandığında kim olduğunu, nerede olduğunu, olduğu yer her neresiyse neden orada olduğunu yaklaşık bir beş dakika boyunca hatırlayamadığı geldi aklına.

Yaşadığı en garip hislerden biriydi. Bir ismi olması gerektiğini bilmek ama kendi ismini veya var olan herhangi bir ismi bilememek… Uykudan uyanınca bazen tuhaf şeyler oluyordu. İnsan işte. Bir keresinde bir sohbet sırasında orada bulunanlardan birinin şöyle bir hikaye anlattığına şahit olmuştu:

Adamın bir arkadaşı yanına gelerek, başının dertte olduğunu, çok sevdiği başka bir arkadaşıyla bir sebepten dolayı tartıştıklarını ve kendisinin, sinirlerine hakim olamayarak, o arkadaşını öldürdüğünü ve bunun sonucunda çok korktuğu için arkadaşının cesedini gizlice bir yere gömdüğünü ama olayın üzerinden zaman geçtikçe suçluluk hissinin kendisini yiyip bitirdiğini, polise teslim olmak istediğini ama buna da bir türlü tam anlamıyla cesaret edemediğini, iki arada bir derece kaldığını, ne yapması gerektiğini bilemediğini anlatmış.

Adamsa arkadaşını sükunetle dinledikten sonra, şimdilik polise gitmemesi gerektiğini, arkadaşının cesedini nereye gömdüyse gizlice oraya giderek, cenazeyi gömülü olduğu yerden çıkarıp, yine gizlice kendisine getirmesi gerektiğini, işin bundan sonrasını ise kendisinin halledeceğini söylemiş. Arkadaşı bu tavsiyeye uyacağını söyleyince ayrılmışlar ve adam katil arkadaşından gelecek haberi beklemeye başlamış.

Birkaç gün sonra katil arkadaş, adamın yana gelerek, şaşkınlıkla başından geçenleri anlatmış. Tıpkı söylediği gibi öldürdüğü arkadaşını gömdüğü yere gitmiş. Cesedi çıkarmak için yeri kazmaya başladığında cesedi bulamamış. Belki yanlış yeri kazmışımdır diye yan yana birkaç çukur daha açmış hatta. Çünkü cesedi gömdüğüne kesinlikle emin olduğu noktada, garip bir şekilde; daha önceden orada bir kazı yapıldığına dair hiçbir emare yokmuş. Oysa arkadaşının cesedini gömdüğü yeri adı gibi hatırlıyormuş.

Bunun üzerine adam, artık vaktinin geldiğini söyleyerek gerçeği açıklamış… “Sen” demiş “Aslında arkadaşını filan öldürmedin. Bunu nereden biliyorum: Çünkü sen o toplantıda yanıma gelmeden bir saat önce ben o kişiyle telefonda görüştüm. Bir iş seyahati için Kazakistan’da idi. Sonra sen gelip onu öldürdüğünü hem de gayet inançlı bir şekilde anlattığında ben işi çoktan çözmüştüm bile.

İnsan bazen öyle rüyalar görür ki gerçekliği, daha doğrusu verdiği gerçeklik hissi uyandıktan sonra bile devam eder. Bu daha önce de karşıma çıkan bir hadiseydi. Ancak sana hemen gördüğünün bir rüya olduğunu ve etkisi hala devam ettiği için şu an uyanık dünyanın gerçekliğini kavramakta zorluk çektiğini açıklayamazdım.

Önce senin yavaş yavaş rüyanın etkisinden çıkmanı beklemek ve yaşadığını düşündüğün şeylerin gerçekliği hakkında şüpheye kapılman gerekiyordu ki seni bu yüzden arkadaşının mezarını açmaya gönderdim. Ancak arkadaşının, söz ettiğin yerde gömülü olmadığını kendi gözlerinle görünce yaşadıklarından şüpheye düştün ve sana yapmakta olduğum bu açıklama, sana daha kabul edilebilir geldi. Seni hazırlamadan pat diye gerçeği söyleseydim, bu; zihninde çok daha ciddi sorunlara yol açabilirdi…”

Evet, oluyordu böyle şeyler. Yaşayan adamdan bizzat dinlemişti. İnsan bazen uyandığını sanıyor ama aslında haftalarca bir nevi uyurgezer olarak hayatına devam etmekte olduğunun farkına bile varmıyor… Belki şu an… Belki şu an ben de benzeri bir rüyanın içinde olabilirim hatta diye düşündü. Ama buna bel bağlayamazdı. Bunun ona faydası yoktu. Bir rüyanın içinde bile olsan, rüyanın özgün gerçekliği içinde yine de yapman gerekenleri yapmalıydın… Yani… Camdan başını çıkarıp avazı çıktığı kadar bağırıp komşulardan yardım isteme seçeneği rafa kalkmıştı…

Belki eğer kapının ardındaki adamla bir boğuşma yaşamak zorunda kalırsa deneyebilirdi. Camdan kafasını çıkarmaya vakti olur muydu gerçi onu şimdiden kestirmek zordu. Eğer adam içeri dalmanın bir yolunu bulursa zaten evin içinde var gücüyle bağırıp olabildiğince gürültü çıkarmaya çalışacaktı. Komşular mutlaka duyar, öyle hemen yardıma gelmeseler bile en azından neler oluyor diye bakma gereği hissederlerdi. Hiç olmazsa polisi ararlardı. Polis… Tabi ya! Aslında tam şu anda kendi de yapabilirdi bunu. Yoksa… Yapamaz mıydı?

Öyle ya; ne diyecekti ki polise “Kapıda bir tıkırtı duydum gibi oldu da… Acaba bi’ gelip bakabilir misiniz diye şey ettiydim” mi? Mümkün değil. Böyle bir gerekçeyle hayatta olmaz. Böyle bir aramanın ardından polis gelse gelse; arayanı, polisi gereksiz yere meşgul etme suçundan gözaltına alıp, nezarethanede bir temiz sopa çekmek için gelirdi. Hem zaten polis hangi olaya cereyanı esnasında yetişmişti ki bu zamana kadar?

Polisin bilhassa kuyumcu soygunu veya benzeri hadiselerde, olayın bitmesini özellikle bekleyip, olan olduktan sonra anca rapor tutmak için geldiğine dair bir söylence vardı halk arasında. Kulağa mantıklı geliyordu. Onlarınki de can sonuçta. Herkesin canı kendine tatlı.

Belki de bütün bunlarla hiç uğraşmayıp, kendisine zarar vermemesi karşılığında adama kapıyı kendisi açıp teslim olmalıydı… Lakin daha önce görülmüş iş değildi. Hem nasıl güvenecekti adama? Zaten güvenilebilecek biri olsa hırsız olmazdı. Seri katil, organ mafyası veya başka bir tür sapık veya uğursuz cinsinden biri değilse…

Saçmaydı… Bütün bu düşüncelerin hepsi saçma ve anlamsızdı! Oysa tek yapması gereken elindeki bıçağı sıkıca kavrayıp, otoriter bir ses tonuyla, kapının ardına doğru “Kim var or’da?! Silahım var! Çabuk burayı terk et yoksa polisi arayacağım!” diye bağırmaktan ibaretti. Bunun yerine zihni ona oyunlar oynayıp, tehlikeyle yüzleşmekten alıkoymak için konsantrasyonunu dağıtmaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu. Buna bir an önce son verip, olabildiğince çabuk ve kararlı biçimde harekete geçmeliydi.

Artık düşünmeyi bıraktı. Son bir derin nefes alıp, temkinli adımlarla tehlike ile arasındaki tek engel olan çelik kapıya doğru ilerledi. Göz ucuyla kapının kilidine takılı anahtarlığa kaçamak bir bakış attı. Hareketsizdi. Az önce aldığı o son derin nefesi büyük bir rahatlama eşliğinde koyverdi. Rahatlamak için henüz çok erkendi. Daha hiçbir şey bitmiş değildi. Aslına bakılacak olursa daha hiçbir şey başlamış da değildi. Böyle devam etmesini umuyordu.

Başını yavaşça kapının gözetleme merceğine yaklaştırdı. Zihnine bazı filmlerde gördüğü; kapının merceğine gözünü dayayıp dışarıyı kontrol etmek isteyen adamın gözüne tam da kapının merceğinden sıkılan mermi görüntüleri hücum etti. Bu görüntüler onu yavaşlatmadı bile. Kararlılığını koruyordu. Bunu fark etmesi, kendine olan güvenini ve cesaretini bir nebze de olsa artırdı. Hiç yoktan iyidir… Gözünü merceğe dayadığında gördüğü şey; hiçbir şey görmediği oldu. Kapının diğer tarafı zifiri karanlıktı. Bir müddet; bunun iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğunu kestiremedi…

İyiye işaretti! Kapının diğer tarafı karanlıksa eğer harekete duyarlı lambalar yanmamış demekti. Bu, kapının diğer tarafında bir hareket olmadığı anlamına gelirdi. Ama kapının diğer tarafında biri olmadığı anlamına gelmiyordu tam olarak. Pekala kapının diğer tarafındaki kişi de kendisi gibi bir müddet sinmiş olabilirdi… Pekala kapıdan gelen bir tıkırtı duyduğunu düşünen herkesin ilk tepkisinin, kapının merceğinden dışarıyı kontrol etmek olacağını öngörmüş ve ışıkların yanmasını engellemek için hareketsiz duruyor olabilirdi…

Neyse neydi artık! Harekete geçmişti bir kere. Devamını getirmesi gerekiyordu. Seslenme safhası… Olabildiğince otoriter bir ses tonuyla… Hafifçe gırtlağını temizledi. Çok hafifçe ama… Gırtlağını temizlemeye çalıştığının duyulması otoriter etkiyi sarsardı. Ama mecburdu. Korku ve heyecandan ağzı neredeyse tamamen kurumuştu. Vücudunun kimyası değişmişti resmen. Vücudunun sıvı salgılaması hiç de gerekmeyen yerleri -sırtı gibi mesela- deli gibi sıvı salgılıyor, sıvı salgılaması gereken yerlerinde ise çöl kumları uçuşuyordu.

Artık olduğu kadar boğazını temizlediğinde, söylemesi gerekenleri söylemek için ağzını açtı… Ve duraksadı. Bir an için ne söyleyeceğini hatırlayamadı. Kendini toparlaması uzun sürmedi… Zaten uyandığından beri hiçbir şey uzun sürmüyordu. Sadece ona asırlardır sürüyormuş gibi geliyordu o kadar… Saat hala üç buçuğu biraz geçiyordu. Yataktan kalktığından beri bir dakikadan çok az uzun bir süre anca geçmişti.

“Ki… Kim var orada?” (Allah kahretsin!) Bu kekeleme her şeyi mahvetmişti. Bütün otoriter etkiyi, daha başlamadan silip süpürmüştü… Neyse ki yapacak bir şey yoktu. Şu safhada kendine kızmanın ona hiçbir faydası yoktu. Devamını getirmesi gerekiyordu “Silahım var. Burayı hemen terk et!” diye ünledi. Bu sefer fena değildi. “Umarım; ‘silahım var!’ lafı adamı iyicene tahrik etmez diye düşündü. “Yoksa polisi arayacağım!” Evvettt!!! Bu sonuncu gerçekten iyiydi.

Planladığı kadar otoriter çıkmamıştı sesi ama korktuğu kadar korkak bir tonda da çıkmamıştı. Tonlama konusundaki başarısına şaşırmadı demek yalan olurdu doğrusu. Hele de sözlerini bitirir bitirmez, tüm vücudunun nasıl da zangır zangır titrediğini fark ettiğinde…

Kulak kesilse kemiklerinin birbirine vurduğunu duyacak gibiydi adeta. Kalbi de deli gibi çarpıyordu. Vücudundaki tüm damarlar kasılıyor gibiydi. Tansiyonu yükselmişti kesin… Burnundan kan fışkırmaması ilginçti doğrusu… Sırtını, neredeyse; yapışmak istermişçesine kapıya dayadı…

Hızlı hızlı nefes almayı da kesip, bir an önce sakinleşmesi gerekiyordu. Panik atak geçiriyordu muhtemelen. Burnundan derin nefesler alıp, yavaş yavaş vermeye çabaladı bir süre. Vücudunun kendi iç ses ve tepkilerine odaklanmayı bırakıp, bir an önce kapının arkasını pür dikkat dinlemeye başlamalıydı.

Söylediklerine bir tepki gelecek miydi acaba? Gelecekse ne şekilde?.. Dikkat kesildi… Dışarıda yağmur hafif hafif çiğselemeye devam ediyordu. Rüzgar neredeyse sakin bir nefes kadar sessizdi. Kendi kulaklarının uğultusu dışında yüksek sayılabilecek herhangi bir ses duymuyordu.

Uzaklardan köpek havlamaları geliyordu boğuk boğuk… Henüz bir cevap, ayak sesi veya tıkırtı yoktu… Bu, onu biraz rahatlattı ama gardını hemen indirmedi… Dinlemeye devam etti. Nefesi de yavaş yavaş düzene girmeye başlamıştı… Sırtını olanca gücüyle kapıya dayamaya da devam ediyordu gayrı ihtiyari olarak… Sanki muhtemel seslerin yanı sıra, teni aracılıyla en ufak titreşimleri bile algılamak ister gibiydi…

Kasılmış şekilde, öylece kalakalmış gibi bekliyordu… Her geçen saniye daha da rahatlatıyordu bu tepkisizlik onu… Demek her şey bir kuruntudan ibaretti… Nedensiz bir paranoya nöbetine yakalanmıştı… Nedensiz değildi belki de… Gazetelerde okuduğu hırsızlık ve cinayet vakaları etkilemişti belki onu fark etmeden. Sonra da bilinçaltı ona bu oyunu oynamıştı…

Nefesini tuttu. Daha bir dikkat kesildi… Yok… Evet, ne en küçük bir hareket ne de kapının ardındaki -muhtemelen orada hiç olmamış- kişiden sözlü bir cevap… Evet, işler umduğu gibi gidiyordu. Yani hiçbir şey olmuyordu. Ve hiçbir şey olmamaya devam ederken zaman bu sefer onun lehine işliyordu. Bu düşünce ve artık yavaş yavaş da olsa kendi olağan akış hızına dönen zaman, anbean cesaretini de artırıyordu…

Şimdi yapması gereken son bir şey daha kalmıştı: Sırtını yavaşça, yasladığı kapıdan ayırdı. Yüzünü tekrar kapıya döndü. Kapının zinciri takılıydı. Bunun da verdiği güvenle, bir elindeki bıçağı sıkı sıkı kavramaya devam ederken, öteki eliyle anahtarı ağır ağır açılış yönünde çevirmeye başladı… “Klink, klink, klink…”

Bu sesi ard arda üç defa duyana kadar çevirdi… Sonra yavaşça kapıyı araladı. Bunu yaparken bir ayağını da tedbir amaçlı olarak kapının altına dayamıştı. Her ne kadar kapının zincirini, açmadan önce takmış olsa da birisinin kapıya aniden omuz atması durumunda açılma hızını kesmek için… Kafasını hemen dışarıya uzatmadı. Dışarıda biri varsa bunu bekliyor olabilirdi. Sadece hafifçe araladı ve aralıktan bakmak için acele etmeksizin kısa bir müddet öylece bekledi.

Kafasını hemen uzatması durumunda birisi hazırda tuttuğu copu ya da beyzbol sopasını alnının ortasına geçirebilir veya ona silah sıkabilirdi… Beyzbol sopası olması daha muhtemeldi tabi. Türkiye’nin, bir beyzbol ligi olmamasına rağmen dünyanın en çok beyzbol sopası satılan ülkesi olduğu gerçeği, beyzbol sopası seçeneğini daha muhtemel kılıyordu.

Bekledi… Herhangi bir hareket oluşmayınca, bu sefer ihtiyatla önce kafasını, aralıktan dışarıyı görebileceği şekilde uzattı. Dışarısı hala karanlıktı. Sonra kapıya dayadığı ayağını mümkün mertebe aynı pozisyonda tutmaya çalışarak, dışarıyı daha rahat görebileceği şekilde, vücuduyla aralığın önüne geçti. Bunu yapmasıyla hareket sensörlü kat lambalarının yanması bir oldu. Etraf bu şekilde aydınlanınca apaçık gördü: Kapının ardında kimse yoktu…

Almış olduğundan daha güçlü bir nefes verdi… Hayatında daha önce böyle büyük bir rahatlama yaşadığını hatırlamıyordu! İçini büyük bir sevinç dalgası kapladı. “Allah kulunu sevindireceği zaman eşeğini önce kaybettirir sonra buldurur” sözü şimdi tam yerini bulmuştu. Bulsundu…

Yaşadığı bu rahatlamaya değerdi doğrusu. Neredeyse sevincinden ağlayacaktı. Kapıyı kontrolsüz şekilde sertçe kapattı. Hemen anahtarı döndüğünce çevirip kendini alabildiğince güvenceye aldı. Hoş… Zaten hep güvendeymiş ya… Yaşadığı hızlı stres boşalmasının etkisiyle olduğu yere çöküverdi. Bir müddet yerinden kalkmadı. Duyguları ve vücut tepkileri tamamen normalleşip iyice düzelene kadar bekledi.

Sonunda ayağa kalktığında, bir süre ne yapacağını bilememiş yahut ne yapacağına karar verememiş gibi boş boş etrafına bakındı. Bir an önce yatağına geri dönüp, huzurlu uykusuna devam etmek istiyordu. Ama önce salona bir uğrayıp ışığını açması gerektiğini düşündü. Nitekim öyle de yaptı. Tedbir amaçlı olarak.

Başına bir şey gelmemiş olması gelmeyeceğinin garantisi değildi. Salonun pencereleri sokağa bakıyordu. Işıklarını açık bırakırsa dışarıdan geçenler ev sakinlerinin uyanık ve ayakta olduğunu düşünürlerdi. Herkimseler onlar artık… Hırsızlar, seri katiller, sapıklar, organ mafyası üyeleri…

Yatak odasına geçerken koridorun ışığını da bilinçli olarak açık bırakmayı yeğledi. Çok kısa bir süre önce büyük bir gerilim ve korku yaşamıştı. Işıkların bir müddet daha açık kalması, kendisini daha güvende ve rahat hissetmesine yardımcı olacaktı.

Yatağına girdi. Battaniyesine sarındı ve duvara monte edilmiş televizyonu açıp, kanalları karıştırmaya başladı. Televizyon, her zaman uyumasına yardım ederdi. Neticede; bugüne kadar icat edilmiş en başarılı beyin uyuşturma aleti oydu. Bir belgesel kanalında balıkçılların muhteşem ve ilgi çekici hayatlarının daha önce hiç bilmediği harikulade ayrıntılarını izlerken sonunda sızdı…

Sabah, gayet dinç ve mutlu bir şekilde uyandı. Saat oniki buçuğu biraz geçiyordu aslında ama pazar günleri diğer günlerden farklı olarak saat bire kadar sabah sayılırdı. Dün gecenin kötü anıları tamamen olmasa da hisleri tamamen silinmişti. Kötü bir kabustan uyanmış da gördüğünün sadece bir rüya olduğunu anlamış biri gibi sevinçliydi. Yaşadığının bir rüya olmadığını tabii ki biliyordu. Her ne kadar kuruntu sonucu olsa da büyük ve gerçek bir korku yaşamıştı ve bundan ders bile çıkarmıştı.

Yarın ilk iş kapıya ekstra kilitler ve varsa başka güvenlik aparatları da taktıracaktı. Gerinerek yataktan kalktı. Gündüz aydınlığında kusursuz yansıma veren boy aynasında atletik vücudunu iyiden iyiye süzdü. Aşırı olmasa da gayet diri kasları vardı. Pekala dün gece bir boğuşma yaşanmış olsaydı kazanma şansı o kadar da düşük değildi. Kendiyle gurur duyar şekilde banyoya doğru ilerledi.

Mutlu pazar sabahı duşunu aldı. Üzerine rahat bir şeyler geçirdikten sonra kahvaltı hazırlamak için mutfağa geçti… Ekmek kalmamıştı. Doyurucu ve keyif verici bir pazar sabahı kahvaltısı için çıtır çıtır taze ekmek şarttı. Serdar Ortaç’ın Karabiberim şarkısını mırıldanarak hemen yan binanın girişindeki marketten ekmek almaya çıkmak için kapıya yöneldi. Tam kapıyı açıp ayakkabılarını giymek üzereyken dün gece fark etmediği bir şey gördü…

Başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu! Bir çift -muhtemelen 45 numara- çamurlu ayak izi, alt katlardan kendi dairesinin girişinin önüne kadar geliyor ve üst kata doğru devam “etmiyordu!!!”. İzler, onun kapısının önünde son buluyordu. Kendi ayak izleri olamazdı. Yağmur, dün o eve girdikten çok sonra başlamıştı ve yağmur sırasında da hiç dışarı çıkmamıştı… Dehşet verici olansa bu değildi… İzler tek yöne doğruydu! Kapıldığı dehşetin etkisiyle, bilinçli bir şekilde düşünmeksizin, sadece bir refleks olarak kendini içeri attı ve kapıyı hızlıca kapadı…

Nabzı ve nefesi yine dün geceki gibi hızlanmış, zihni ise dün gece yaşadıklarının detaylarına hızlı bir geri dönüş yapmıştı. Sakinleşmek gayesiyle yüzünü kapıya dayayıp, bir yandan derin nefesler alıyorken bir yandan da dün gece neleri atlamış olabileceğini düşünmeye başladı… Alnını kapıya dayayıp, bakışlarını yere indirince gördüğü manzara karşısında donup kaldı: Kurumuş çamur izleri içeride de devam ediyordu! Sonra aniden arkasında bir tıkırtı duydu…

Sinan Özgenç / Tıkırtı

İkiz

Astral Seyahat

 

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Astral Seyahat

Küçük yaşlardan beri bu yeteneğe sahipti. Astral seyahat… Hani şu; ruhunuzu bedeninizden istediğiniz zaman ayırıp, bedeninizin kısıtlamalarına maruz kalmadan, istediğiniz her yerlerde gezdirebildiğiniz yetenek var ya; işte o. Bu onun minik sırrıydı…

Published

on

By

astral beden seyahat korku hikaye

Korku Hikayeleri • Küçük yaşlardan beri bu yeteneğe sahipti. Astral seyahat… Hani şu; ruhunuzu bedeninizden istediğiniz zaman ayırıp, bedeninizin kısıtlamalarına maruz kalmadan, istediğiniz her yerlerde gezdirebildiğiniz yetenek var ya; işte o. Bu onun minik sırrıydı…

Çocukluk bu ya; eğer yeteneğinin farkına varılırsa NASA’daki bilim adamlarının, kendisini; incelemek amacıyla parçalarına ayıracaklarından korktuğu için bundan kimseye söz etmemişti o sıralar. Seksenlerin bilim kurgu filmlerinin bildi kalıpları işte… Tabii büyüyünce bu saçma korkudan tamamen kurtulmuştu. Ama yine de bu yeteneğini sır olarak saklama kararlılığını korumayı başarmıştı. Çünkü bilinmemesi kendisi açısından daha avantajlıydı.

Kendi küçük sırrı sayesinde başkalarının büyük sırları da onun olabiliyordu çünkü. Eğer insanların, tanıdıklarının, arkadaşlarının, iş çevresinin vb., kendisinin bu yeteneğinden haberleri olsaydı bundan pek hoşnut olacaklarını sanmıyordu. Sonuçta kimse mahrem hallerinin gözlenmesi ihtimalinden hoşlanmazdı. Hele; bunu, tanıdıkları birinin yapması ihtimalinden hepten nefret ederlerdi. “Büyük birader bizi gözlüyor” fikri aşinaydı. Her ne kadar; romanda(1) itici gelse de gerçek hayatta; -internet sağolsun- kabul göreli çok olmuştu.

İnsanlar artık en basit uygulamaları bile indirirken, o uygulamaların; yaptıkları her hareketi, gittikleri her yeri, yazdıkları her metni, indirdikleri her diğer uygulamayı ve benzeri pek çok aktivitelerini izlemesi ve kayıt etmesi iznini, bile isteye veriyorlardı. Hele izledikleri o pornolar!..

Belki bu işlemler; makine ve yazılımlar tarafından gerçekleştirildiği için o kadar rahattı insanlar. İnsanlar, insanlar tarafından bilhassa tanıdıkları birileri tarafından izlenmekten hoşlanmazlardı. Onları asıl rahatsız eden buydu. Keza; astral seyahat yeteneğinin olduğunun bilinmesi, çevresindekileri ona karşı temkinli hatta mesafeli olmaya iterdi. Bu da istenen bir sonuç değildi. Neticede insanlar; en ayıp davranışlarını, en iğrenç sapkınlıklarını, en komik takıntılarını yalnızken yahut tanınmayacaklarından emin oldukları yer ve zamanlarda ortaya koymayı tercih ederlerdi.

Bu gizli yeteneği; ona, gerek özel hayatında gerek iş hayatında bir sürü avantaj sağlıyordu. Kariyerindeki hızlı yükselişini bile mesleki kabiliyetinden ziyade astral seyahatteki yeteneğine borçluydu. Tabii ki bunun için patronuna şantaj yapması gerekmişti. Bundan daha doğal ne olabilirdi ki…

Patronu, küçük çocuklara ilgi duyan biriydi. Yok canım öyle insan canlılığı, sevecenlik türünden değil… Bildiğiniz cinsi sapıklık anlamında. Çocuk pornocusu! Pedofilik pezevenk!.. Bunu; bir öğle arası, patronunu internetten çocuk pornosu videoları izlerken yakaladığında öğrenmişti. Bu bilgiyi öğrenmek için ofise gitmesi bile gerekmemişti üstelik.

O cumartesi izinliydi. Kendisi yokken ofiste arkasından konuşan var mı, varsa neler konuşuluyor öğrenmek istemişti sadece. Aslına bakarsanız ofis o gün hayli tenhaydı. Patronu da bunun fırsat bilmiş olacak; kendisini odasına kilitleyip, sekreterine de kimsenin rahatsız etmemesi talimatını verip, gizli sapkınlığının tadını çıkarmaya karar vermişti. O gün çalışıyor olsa, bu bilgiyi elde etmesi imkansız gibiydi. Çünkü ruhunu bedeninden bilinçli olarak çıkardığı zamanlarda, bedeni uyku veya baygınlık benzeri bir hale geçiyordu.

Ofiste masa başında uyuyor olmak, hoş karşılanan bir davranış olmadığından, mesai saatleri içerisinde astral seyahat yapmayı pek tercih ediyor değildi. Aslında o sıralarda; gider azaltma gayesi ile şirketten en az beş altı kişinin işten çıkarılacağı konuşuluyordu. Çalışan maaşlarının şirkete bindirdiği öyle büyük bir yük de yoktu ya…

Nihayetinde patronun orospu karısının genç erkeklere yedirdiği paraların birilerine fatura edilmesi gerekiyordu. Yani patron da çok haksız sayılmazdı hani(!) Hem boynuzlanacak hem de bunun parasını kendi cebinden mi ödeyecekti? Tabii ki eşinin kendisini aldattığının farkındaydı.

İçi geçmiş kokonanın gayet ciddi bir makyaj masrafı vardı. Zaten bu surata sahip birinin makyaj masrafının çok değil az olması yadırganırdı. Ama kadının neden olduğu gider, makyaj parasıyla açıklanamayacak kadar fazlaydı. Belli ki patron, bu kadar paranın nereye gittiğine dair küçük bir araştırma yapma gereği hissetmişti.

Eşinin ona verdiği paraları genç erkeklerle yiyor olduğu gerçeği onu sarsmış mıydı, üzmüş müydü veya sinirlendirmiş miydi. Hayır. Tabii ki hayır. Hatta aslında içten içe memnun bile olmuştu. Kendisinin küçük çocuklardan hoşlanıyor oluşu gerçeği bir yana, o tipe sahip bir kadınla birlikte olma zorunluluğu; her normal erkek için insaf sınırlarının çok üstünde bir zulüm sayılırdı.

Gerçeği öğrenince, muhtemelen; büyük bir neşeyle “Aman bana ne ya! Benden uzak olsun da kime yakın olursa olsun!” diye düşünmüştü. Yani muhtemelen… Yani her normal erkeğin düşünmesi gerektiği gibi. Bildik “Alan memnun satan memnun” durumları yani… Her ne kadar; sapık, çirkin, cimri ve pis bir ihtiyar olsa da yine de en azından aldatılma faturasını kendi cebinden ödemek istemeyecek kadar erkeklik gururu kalmıştı galiba bir yerlerde.

Böyle ahlaksız bir adamın, boynuzlanma faturasını, konuyla hiç ilgisi olmayan masum çalışanlarına ödetme kararı alması da hiç zor olmamıştı doğal olarak. 5 ya da 6 elemanı işten çıkartıp onların iş yükünü, kalanların sırtına yüklemek, onu kâra bile geçiriyordu. Bilahare kendisinin de işten çıkarılacaklar listesinde olduğunu; sapık patronun, onu odasına çağırıp, kararı büyük bir pişkinlikle yüzüne söylemesi suretiyle öğrenmişti çok geçmeden.

En azından bu bilgi için astral seyahat yeteneğini kullanmasına gerek kalmamıştı. Tabii ki o görüşmeden terfi ederek ve maaşına gayet tatmin edici bir zam olarak çıkmayı bilmişti yeteneği sayesinde. İkna yeteneğinden söz etmiyoruz burada… Şantaj yetenek sayılıyorsa o ayrı tabi!

İnsanların sırlarını, sırf çıkar amaçlı olarak araştırıyor değildi. Bu kadar aşağılık olmak ona yakışmazdı. Sıklıkla; bunu sadece hoşuna gittiği için de yapıyordu. Mesela üst komşusu Hüsnü Beyamca homoseksüeldi. Gizli homoseksüel. Onu kapıcı Mahmut’la yakalamıştı birkaç defa. Tokmakçı Mahmut! Mahmut’da da iyi mide varmış doğrusu. Herif 70 yaşındaydı be!!! Belki daha fazla. Para her kapıyı açar derler ya… Bu deyiş, pek çok konuyu açıklamaya yetiyor tek başına. Allah icat edenden razı olsun. Yetmişlik Hüsnü Beyamcanın geçkin yaşına karşılık; kapıcı Mahmut, otuzlarının başında bir doğuluydu. İdeal çift olmadıkları açıktı. Elli tane yarrağım olsa birini sokmam denilen bir durum vardır ya hani… İşte yeterli ödeme yapılınca kimse bunu diyemiyor galiba. Herif 70 yaşındaydı be! Ortada büyük para dönüyor olmalıydı.

Neyse ki her sır bu kadar mide bulandırıcı olmayabiliyor… Mesela binanın giriş katındaki dairede oturan Zülkarneyn abi ile eşi Zehra teyze ki kendileri cimrilikleri ile tanınırlar. İkisi de birbirinden gizli habire para biriktiriyorlardı. Ne para ama… Belki ileride ihtiyacı olursa onları soymayı düşünebilirdi. İkisinin de karşılıklı olarak birbirlerinden gizleyerek biriktirdikleri külliyatlı miktarlardaki servetlerinin yerlerini biliyordu.

İhtiyar kurt Zülkarneyn, banyoda; tadilat bahanesiyle yaptırdığı, kapağı banyo seramiklerinden oluşan gizli bir kasanın sahibiydi. Zehra teyze garibimse halının altındaki birkaç tahtayı sökmek suretiyle edindiği gizli bölmesine yığıyordu paralarını ve çoğunlukla altıncıklarını. Bu kadar çok para üstelik bu kadar sık şekilde bu iki ihtiyara nereden geliyordu doğrusu hiçbir fikri yoktu. Biraz uğraşsa onu da bulurdu ya… Ne gereği vardı yani? Üzümünü ye bağını sorma demişler. Önemli olan paraların yerini bilmekti.

Evet bir gün bu iki ihtiyarı soyacaktı. Bunda kötü bir şey yoktu çünkü cimri ihtiyarlar bu parayı kimseye yedirecek ya da bırakacak değillerdi. Birbirlerinden bile gizledikleri koca birer servet sahibiydiler ama üç çocukları da Amerika’ya yerleştikten sonra ne arar ne sorar olmuşlardı ihtiyar anne-babalarını. Öyle yüksek meblağların, böyle hayırsız çocuklara kalması adil olmazdı. Severdi bu iki ihtiyarı. Bu sebeple onları yaşarlarken soymayacaktı. Ömürlerinin son yıllarında hiçbir zaman harcamayacakları paraları için üzülmelerini istemezdi. Hem soysa ne yapacaktı ki? O da bankada saklayacaktı paraları. Zülkarneyn amca ve Zehra teyzenin gizli kasalarından daha mı güvenliydi yani!?

Onların hemen üstünde oturan Hüsniye teyzeninse bir çöp evi vardı. Kadın maalesef almaya, çalmaya değer şeyler topluyor değildi. Manyak karı; pet şişe ve plastik eşya topluyordu habire. Akarı kokarı yoktu en azından. Evine gelen gideni olmadığından kimse Hüsniye teyzenin bu tuhaf alışkanlığından haberdar değildi.

Ya, evet; oturduğu apartmanda çoğunlukla ihtiyarlar ikamet ediyordu. Böyle bir yerde yaşamayı neden tercih ettiğine dair açık bir fikri ya da düşüncesi yoktu. “Vardır”dı muhakkak bilinçaltında bir yerlerde gizli kalmış, bastırılmış, tuhaf sebep sonuç ilişkileri ama; o öyle kendi iç sesini dinleyen, sürekli kendini ve davranışlarını analiz eden tiplerden değildi.

Ha! Bu arada; yeteneğini sadece başkalarının kirli ve sapkın sır ve zevklerini keşfetmek gayesiyle kullanıyor değildi. Onun da bazı sapıklık demeyelim de değişik ilgi alanları vardı. Normal sayılabilecek sınırlar içinde tabii ki. Mesela sık sık iki apartman ileride oturan dul Hatice’nin banyo seanslarının sıkı müdavimiydi. Onlar ne göğüslerdi öyle be!

Bir de hemen yan apartımana taşınan yeni evli genç çift vardı… Porno izlemekten daha iyi olduğu kesindi. Onları röntgenlemek için öyle özel saatler kollamasına da gerek yoktu pek. Sağı solu pek belli olan tipler değillerdi. Tavşanlar gibi her yerde ve her zaman sikişebiliyorlardı..

Bütün bunların dışında; yeteneğini biraz daha farklı bir yönde de geliştirmeye çalışıyordu. Astral seyahate çıktığı zaman bedeninin uyku moduna girmesini önlemenin bir yolunu bulmaya çalışıyordu. Bu, tam olarak mümkün olmasa da bedenine çok hızlı giriş çıkışlar yapabilmek için antrenman yapıyordu sık sık. Giriş çıkış hızını şöyle üç beş saniyeye filan çekebilirse kumar masalarındaki muhtemel başarısını hayal bile edemiyordu. Yani şöyle; vücudu kendini salmadan, birkaç saniyeliğine; karşısında oturan adamın arkasına geçip, elini görebilmeye yetecek kadar bir süre için giriş-çıkış yapabilse tamamdı bu iş! Oldu olası seyahatleri için öyle uzun konsantrasyonlara ya da meditasyonlara ihtiyaç duymamıştı ama yine de kendini biraz geliştirmesi fena olmazdı.

Ayrıca; kumar işi tehlikeliydi biraz. Kan alırlardı adamın götünden. Dikkatli davranmazsa bir kumarhanenin bodrumunda “Lütfen yağlayın! Yalvarırım yağlayın!” diye haykırırken bulabilirdi bir gün kendini. Ama o pek arkadaş edinemeyen biriydi ve hayatında bildik röntgencilik heyecanlarının dışında da bazı başka heyecanlara ihtiyacı vardı. Adrenalin salgılamasına yol açacak bir şeylere…

Yok, yok; öyle; kız arkadaş edinmek gibi ölümcül risk taşıyan girişimlerde bulunmak biraz fazla cesur davranmak olurdu. Hayatını seviyordu. Böyle iyiydi. Ya banka soyacak ya da kumarbaz kerizleyecekti. Ayrıca hırsızdan çalma fikrinin ahlaki hafifliğine dayanmak zordu.

Ahlaktan söz etmişken; tanımlama yaparken de adil davranmak gerekir; kumarbazların tam olarak hırsız olduğu söylenemez. Neyse… Röntgencilik konusuna dönecek olursak; herkesin öyle ilginç, izlemeye değer halleri olmuyordu. Karşı apartmandaki daire dörtte oturan aile mesela…

Dünyada bu kadar düzenli ve sıkıcı başka bir yaşam formu daha yoktur herhalde… Her sabah aynı saatte kalkıyorlar, kahvaltıda hep aynı şeyleri yiyorlar, dakka sektirmeksizin işlerine gitmek üzere aynı saatte evlerinden ayrılıyorlar, aynı dakiklikle evlerine varıyorlardı. Akşam yemekleri bile değişmiyordu. Her günün ayrı menüsü vardı ve buna harfiyyen uymakta mazoşistçe denilebilecek düzeyde ısrarcıydılar. İnsanın canı yemekten sonra hiç mi tatlı çekmezdi be?! Tabii ki aynı dakiklikle yatağa giriyorlardı her akşam. Seks mi? Haftada bir gün, cumartesi akşamları 21:15’te, yaklaşık dört dakika…

Söz etmeye değer bu birkaç örneğin dışında; hemen bütün komşuları, benzer monoton hayatlar yaşıyorlardı. Çoğunun hayatına reklamlardan daha ilginç bir şey girmiş değildi. Astral seyahat yeteneği olmasa kendisininki için de aynı şey söylenebilirdi belki.

Otuzlu yaşlarında, yalnız yaşayan, bekar, öyle pek sosyal hayatı da olmayan biriydi. Son iki yılda evine bir misafir girmiş miydi? Hayır. Arkadaş edinmekte başarılı olduğu söylenemezdi. Bu netti. Ama o tabii bunu; kendisinin sıradan bir insan olmayışına veriyordu. Sonuçta kaç kişinin astral seyahat yeteneği vardı ki bu dünyada? Tanıdığı hiç kimsenin.

Ancak alttan alta bunun böyle olmadığını da biliyordu. Yani bilincinin bir düzeyi, fazla arkadaşı olmayışının sebebinin, özel güçleri olmadığının gayet farkındaydı. Neyse ki bilincinin o düzeyi de kendisi gibi tam bir sosyal ezikti de fazla yüksek sesle konuşamıyordu. İnsanın sosyalleşme kabiliyeti olmayınca, bir de üstüne böyle tanrı vergisi bir yeteneği olunca; iş ister istemez doğaüstü röntgenciliğe gelip çatıyordu işte. Vakit başka türlü geçmiyordu. Merak kediyi öldürdü derler ya… Yanlış! Kediyi öldüren can sıkıntısıydı.

Aslında kimsenin özel hayatını kurcalamayabilirdi. Kendinin bir tane olsaydı eğer. Belki işler o zaman başka türlü gelişebilirdi. Ama yoktu işte… Yine böyle can sıkıntısıyla geçen bir gece, -saat üç, üç buçuk suları- gezintiye çıkmıştı. Astral gezinti tabii ki. Zaten oturduğu semtte kimse aklını yemediyse eğer gecenin o saatinde, o bölgede, tek başına yürüyüşe çıkmazdı. Gündüzleri her ne kadar güvenli hatta nezih bile görünebilen bir semt olsa da sakinleri, geceleri işlerin değiştiğini bilirdi.

Bölgede faaliyet gösteren bazı uyuşturucu çeteleri olduğunun herkes farkındaydı. Astral sokak gezintilerinin en sevdiği tarafı ise hava koşullarından etkilenmeyişiydi. Maddi bedenini sıcacık yatağından çıkarmadan kara kışın ortasında bile saatlerce dolaşabilirdi özgürce…

Adamın, dikkatini çekme sebebi; her şeyden önce o semte yeni taşınmış olmasıydı. Birkaç sabah önce markette filan gördüğünü hatırlar gibiydi. Tezgahtarla konuşurken “Evet, yeni taşındım” gibi bir şeyler gevelediğini de duymuş gibiydi. İşe geç kalıyordu, çok da dikkat kesilmiş değildi, bi paket sigara alıp otobüse yetişecekti en acelesinden. Sonraki görüşüyse galiba bundan bir hafta kadar sonra olmuştu. Tam emin değildi. Önemi de yoktu. Çetelesini tutmuyordu. Ama o ilk gerçek görüş önemliydi. O astral gezi sırasında, evinin arka sokağında bulunan mezbelelik arsanın yakınlarında karşılaşmıştı adamla.

Maddi bedenindeyken fark edemeyeceğine emin olduğu nahoş enerji dalgalar yayıyor gibiydi etrafa. Bu hissi tarif etmek zor. Karıncalanmayla ürperti arası tuhaf bir his işte. Örümcek hisleri! Evet; insanda kaçınma isteği uyandıran bir his. O hissin uyandırdığı dikkat nedeniyle olsa gerek aklında kalmıştı. Bir de gölgeler… Astral modda o adamın yakınlarındayken çevrede tuhaf gölgeler görüyor gibiydi. Doğrudan görebildiği gölgeler değil… Daha çok; sanki gözünün kenarında, görüş alanının tam sınırında hareket eden bir şeyler… Onlardan tarafa döndükçe kendi sınırlarına geri çekilen ama hiçbir zaman tamamen kaybolmayan gölgeler ya da hareket eden, fısıldayan bir şeyler… Evet bir de belli belirsiz, belki hiç var olmayan, fısıltımsı ya da hışırtımsı (tanımlaması gerçekten güç) işitsel olduğunu sandığı bir algı…

Gölgeler ya da fısıltılar belki gerçekten vardılar ya da hiç yoktular. Sorun ne tam olarak algılanabiliyor ne de yok sayılabiliyor oluşlarındaydı. Tam da bu nedenle insanın içinde tekinsiz bir his dolmasına neden oluyorlardı. Adamı takip ediyorlar gibiydi ve adam bütün bu olanların farkındaymış yahut umursuyormuş gibi görünmüyordu. Bütün bunların, belki de gerçekte olduklarından daha tekinsiz görünmesine yol açansa adamın, duyarsız bir içe dönüşün içinde işine bakıyor olması gibiydi.

Öyle etrafta boş boş dolaşan, amaçsız dalgın tiplerden biri değildi; orası kesin. Ondaki duyarsızlık, daha çok; hedefine kilitlenmiş, güçlü iradeli bireylerde görünen tipte bir aldırmazlık gibiydi ve nedenini anlayamadığı biçimde uğursuz ya da korkutucu gelmişti ona.

Bütün bunların toplamında adamın varlığıyla ilk irkildiğinde durmuş, bakışlarıyla uzun uzun onu izlemiş ama takip etmeye cesaret edememişti. Onu astralde ilk görüşünün üzerinden yaklaşık 9-10 gün geçmişken vaki olan ikinci karşılaşmaları tesadüfi değildi ama. O gece, yine aynı saatlerde, özellikle onu takip etmek çıkmıştı geziye. Adamın neden kendisini bu kadar ürperttiğini, onun yakınlarındayken neden bütün alarm çanlarının aynı anda çalmaya başladığını öğrenmek istiyordu. Bu merakını bastırabilirdi elbette. Sorun şu ki; canı sıkılıyordu ve o sıralar yapacak daha ilginç bir işi yoktu.

Yine o arka sokaktaki mezbelelik alanın yakınlarında bulmuştu onu. Görür görmez yine bütün alarm çanları çalmaya başlamıştı. Yine o aynı tekinsiz izlenim ve hisler doldurmuştu içini. Neyse ki o astral gezintideyken, kendisi maddi dünyada olan bitenleri görebilirken, maddi dünyada olanlar onu göremiyorlardı. Hatta sadece altıncı hissinin kuvvetli olması nedeniyle kendisini azıcık sezebilen birine dahi rastlamamıştı daha. Diğerleri gibi adam da onu göremiyor, sezemiyor olmalıydı.

Mezbelelikte, onu bulduğunda; tıpkı geçen seferki gibi, neredeyse vecd hali denebilecek bir işine kapanmışlıkla, gömdüğü bir şeyin üzerini toprakla örtmekle meşguldü yine. Adam son birkaç ayak darbesiyle gömünün üzerindeki toprağı iyice düzlemekle uğraşıyordu birkaç metre ilerisinde durup, dikkatle adamı ve yapmakta olduğu işi izlemeye başladığında. Hal böyleyken adamda hiçbir sezgisel gerilim hissetmemişti. Çevresine; neredeyse elle dokunulabilecek düzeyde yoğun, tekinsiz dalgalar yayan birinin, kendi yaydığı gerilime bu kadar duyarsız görünmesi doğrusu tuhaftı. Ama mantıklıydı da bir açıdan; aksi halde böyle kötücül dalgalar yayan biri kendiyle, kalp krizi geçirmeden nasıl yaşayabilirdi ki?

Adam, son düzleme işlemlerini de yaptıktan sonra, ağır adımlarla, evinin bulunduğunu tahmin ettiği yöne doğru ilerlemeye başladı. Adamı arkadan takip etmeye başlamadan önce, gömüsünün bulunduğu yere dikkatli bir bakış attı. Daha sonra, uygun bir vakitte, maddesel bedeniyle buraya gelip, adamın ne gömdüğüne bakacaktı. Maalesef astral modda maddi unsurlar üzerinde fiziksel değişime yol açamıyordu.

… Tahmin ettiği gibiydi; adamın evi, üç dönüm kadar yer kaplayan mezbelelik alana bakan genişçe bir gecekonduydu. Kendisini göremediğinden emin olmasına rağmen en az bir beş-on adım geriden takip ediyordu. Birkaç dakikalık yürüyüşleri evin kapısında sona erdi. Adam anahtarlarını çıkarıp, evinin kapısını açtı sükunetle. Sonra yine aynı ağırkanlılıkla içeri girip, kapıyı kapattı. Aslında adamı evin içinde de gözlemlemek istiyordu ama astral seyahatin şöyle bir problemi vardı: Nasıl bir yer olduğunu bildiği herhangi bir mekana, sadece oranın son halini zihninde canlandırarak kendini ışınlayabiliyor olsa da nasıl göründüğü konusunda hiçbir fikrinin olmadığı mekanlara öyle istediği gibi dalamıyordu. Bu tip mekanlar söz konusu olduğunda; astral bedenini en fazla oranın önüne kadar ışınlayıp, sonrasında duvarın içinden geçmesi gerekiyordu. Şimdi de öyle yapacaktı.

Bir kere duvarın içinden geçip mekana girdi mi ve oranın nasıl bir yer olduğunu zihninde canlandırabileceği kadar gördü mü bundan sonrasında; istediği her seferde, kendini doğrudan mekanın içinde bulacaktı. Astral bedenindeyken bir duvarın içinden geçmek, maddi bedeniyle yürürken havanın içinden geçip gitmek kadar kolaydı. Sadece duvarın içindeyken içeri ışık sızmadığı için duvar boyunca kısa bir karanlık olur, duvarı aşınca her şey eski haline dönerdi. Bu akşam, her akşamki gibi pervasız olamasa da içeri girmeye kararlıydı.

Kapının önüne kadar ilerledi. Cesaretini toplamak için kısa bir süre bekledi. Böylesine yoğun kötücül enerji yayan bir adamın evinin içinde ne gibi manzaralarla karşılaşabileceğine dair en ufak bir fikri dahi yoktu. Beklemek hayal gücünün fazlaca çalışıp, cesaretini kırmasına neden olabilirdi. Keza; fazla uzatmadan doğruca; içinden geçmek maksadıyla, ahşap kapının içine daldı. Dalmasıyla kafasının çarpması bir oldu!

Hayır! Bu olamazdı! Yani olsa da nasıl olurdu? Kapının içinden geçememişti. Sanki bildiğin fiziksel bedeniyle fiziksel bir kapının içinden geçmeye çalışırken olacağı gibi kapıya çarpmış, ilginç bir biçimde çarpmanın acısını dahi hissetmişti. Bu da olamazdı mesela; astral bedenindeyken daha önce fiziksel bir his yaşadığını hatırlamıyordu daha önce… Kapının önünde öylece kalakaldı bir müddet.

Nedenler, nasıllar kafasında; arasına şahin dalmış serçe sürüsü gibi uçuşurken ikinci bir denemeyi göze almamaya karar verdi. Temkinlice elini kapıya uzatmayı denedi sadece. Sonuç ilkine yakındı; eli sanki maddi bedeniyle kapıya dokunuyormuş gibi içinden geçmeden, sadece kapının yüzeyi boyunca kaydı? Bu, ilk defa başına geliyordu. Hayatının en şaşkın anlarından birini yaşadığını söylemek abartmak olmazdı.

Bir iki adım geri çekilip hem kafasını toparlamak -allak bullaktı hala- hem gözden kaçırdığı bir şey mi var onu gözlemlemek istedi. Ne bulacağını umuyorduysa artık… Nitekim hiçbir şey bulamadı da. Bir müddet daha astral bedeniyle orada boş boş dikilip durdu. Bu halin ne kadar sürdüğünü kimse ölçmedi. Her ne kadar sürdüyse artık; tam geri dönmeye karar vermişti ki ve ki bu karar; salt çaresizlikten değil, aynı zamanda önsezisel bir uyarıdan dolayıydı; kapı açıldı!

Adam, kapıda belirmesiyle eş zamanlı olarak, elindeki; tavuk kemiği benzeri bir şeyi ayaklarına doğru fırlattı. Kemik olduğunu sandığı nesne, yerde sadece bir kez sekerek, iki ayağının arasında durdu. Başını eğdiğinde, nesnenin gerçekten de bir tavuk kemiği, çok tanıdık bir kemik hatta; lades kemiği olduğunu anladı. Adam herhalde çevresine çöp atmaktan çekinmeyen duyarsız tiplerden biriydi. Bunu düşününce bir an için -ama sadece bir an için ve her nedense bir andan daha kısa sürmüş gibi hissedilen bir an için- rahatladı.

Neredeyse sırıtmaya yakın ve aşağılamayla karışık bir gülümsemeyle başını kaldırıp, adama baktı. Dehşetlerin en büyüğünü işte o an yaşadı!!! Adam da gözlerini dikmiş ona bakıyordu! Normal şartlarda böyle olması imkansızdı… Astral bedendeyken kimse onu göremezdi. Tamam; bundan çok emin değildi yani en azından şimdiye kadar kimsenin kendisini gördüğüne şahit olmamıştı… Ama adam dik dik gözlerinin içine bakıyordu.

Anlık bir içgüdüyle; belki baktığı kendisi değildir, astral bedeninde olduğu için bakışları onun görünmez, seyyal bedeninin ötesindeki başka bir noktaya yöneltilmiştir de durduğu açıdan dolayı adam kendisine bakıyormuş gibi geliyordur düşüncesi -daha ziyade temennisiyle- başını arkaya çevirip, adamın gerçekte nereye baktığını görmek istedi. Ama olmadı… Adamın bakışları onun gözlerine kilitlendiği gibi onun bedenini de kendi içine kilitlemişti! Bırak kafasını çevirmeyi, gözlerini dahi milim oynatamıyordu. Dolayısıyla artık emindi; adam, kesinlikle ona bakıyordu. Emin olmanın ve çaresiz olmanın ve de milim kıpırdayamaz halde adamın bakışlarının esiri olmanın neticesinde; o gözlerin içine ilk bilinçli bakışlarını attığında, hayatında daha önce hiç korkmadığı kadar korktu!

Daha önce hiçbir kimsenin, hiçbir kimseye yönelttiği, hiçbir bakışta görmediği nefreti, küçümsemeyi, iğrenmeyi ve hıncı o bakışlarda gördü. Bir bakış, nasıl olur da bu kadar çok manayı kendinde toplayabilirdi? Garez, kelime olmaktan çıkmış o bakışlarda somutlaşmıştı adeta… Adam, bir yandan onu bakışlarıyla kilitlerken bir yandan da dudakları oynuyordu belli belirsiz… O anda kendini, kendisine karşı Felak-Nas okunup, kovulmaya çalışılan kerih bir cin gibi hissetti. Ama durum bundan daha dehşet vericiydi.

Hani o bakış sınırının sürekli etrafında dolaşan, gölgeler var ya.. İşte onlar; sanki giderek yoğunlaşmaya, yoğunlaştıkça bakış sınırından taşıp görünür olmaya başlamışlardı… Ve o fısıltılar… Hayır; adamın dudaklarını oynatmasından kaynaklanlar değil; sanki ona cevap veriyormuş gibi giderek artan, giderek hırçınlaşan, giderek tekinsiz tonlara kayan, giderek yaklaşan o fısıltılar… Kalbini asıl korkuyla dolduran onlardı. Aynı hisleri madde bedenindeyken yaşıyor olsaydı; kalbi durur, korkudan ölürdü kesini. Allah’tan şu an madde bedeninde değildi. Belki de halinin; varsa eğer tek şükredilebilecek kısmı buydu…

İçindeki dehşet kademe kademe yükselirken, zaman nasıl da durmuş gibi gelebiliyordu insana?.. Bedeniyle birlikte aklı da olduğu yere çakılmış gibiydi. Aklını mıhlayan, adamın bakışları değildi ama. Yaşadığı panik, onu düşünemez hale getirmişti. Bir an önce kendini toplayıp, bu kamyon çarpması şiddetindeki panikten kurtulması gerekiyordu! Kendini bir an için evinin güvenli ve rahat ortamında hayal etmesiyle, astral bedeni yuvasına geri döndü nihayet. “Evim evim güzel evim.” Dünyanın en güzel klişesi bu olmalıydı… Evi, sığınağı, yuvası… Her zamanki gibi sessiz, güvenli ve kucaklayıcıydı…

Fiziki bedeni yatak odasında, geniş su yatağının üzerinde huzurla uzanıyordu hala. Adamın bakışlarının esiri olmaktan kurtulması bir yana; sadece evinin tanıdık sessizliği içinde bulunmak bile fark edilir derecede rahatlamıştı onu. Yaşadığı korku giderek azalmakla birlikte yine de etkisi bir süre daha devam edecek gibiydi. Yaşadıklarının neden olduğu negatif duyguları üzerinden tamamen atmak gayesiyle bir müddet durdu. Sadece durdu ve hiçbir şey yapmadı, düşünmedi bile…

Onu o halde biri görebilse travma sonrası şok geçirdiğine yemin edebilirdi. Haksız da sayılmazdı. O halde ne kadar bekledi, bir şeyler düşündüyse eğer neler düşündü, bundan kendi de emin değildi ama sonunda kendini biraz da olsa topladığında, milyon tane soru aynı anda hücum etti kafasına…

Nasıl olmuştu da o adam kendisini astral bedenindeyken görebilmişti? Onun da kendisi gibi ama neler olduğunu hiç bilemeyeceği türden doğaüstü güçleri mi vardı? Öyle ya; yoksa onu nasıl görebilirdi? Evinin içine girmesini nasıl önlemişti hem? Sanki evine daha önceden bir koruma büyüsü yapılmış gibiydi? Cinlere, vesair seyyal varlık ve kötülüklere karşı; koruyucu muskalar hatta büyüler yapılabildiğini duymuştu ama kendisi gibi astral gezginlere karşı da böyle önlemler alınabiliyor muydu?

Hem sonra o meşum adamın gizliliği niyeydi? Muhakkak ki evine o koruma şeysini -büyü, muska, enerji kalkanı… her ne boksa artık- onu düşünerek, zararsız bir astral gezginin gözlerinden korunmak için koymamıştı. O halde neyin peşindeydi o adam? Ve bakışlarındaki o kin de neydi öyle? Kendisine karşı mıydı öfkesi yoksa onun gibi olan herkese mi? Her neyse…

Galiba gereğinden uzun bir süreyi bu yanıtsız soruların cevabını aramakla geçirmişti. Aslında; bütün bu sonu gelmez soru ve sorunlardan da öte ve daha önemli bir problemi vardı şu anda…

Bütün o cevapsız soruları kafasının içinde döndürüp durmayı bırakıp, bir an önce ve sadece bu soruna odaklanması gerekiyordu: Söz konusu olayı yaşayalı on günden uzun bir süre geçmişti… Ve bir an önce bedenine geri girmenin bir yolunu bulması gerekiyordu. Yatak odasındaki geniş su yatağının üzerinde sallantısızca uzanan, çarpılmış bedeni çürümeye başlamıştı artık…

Korku Hikayeleri • Sinan Özgenç / Tıkırtı

İkiz

 

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Ulthar’ın Kedileri

Published

on

By

korku hikayeleri korkunç hikaye kedi kediler

Korku Hikayeleri • H.P. Lovecraft • Skai nehrinin ötesinde uzanan Ulthar’da kimsenin bir kediyi öldüremeyeceği söylenir; ateşin önüne uzanmış mırıldanan kediye gözümü dikip bakarken doğrusu buna inanabilirim. Çünkü, kediler esrarengiz hayvanlardır ve insanların anlayamayacakları tuhaf şeylere yakınlıkları vardır.

Antik Mısır’ın ruhu; Meroe ve Ophir’deki unutulmuş şehirlerin hikayelerinin taşıyıcısıdırlar. Balta girmemiş ormanın efendilerinin soyundandırlar; yaşlı ve uğursuz Afrika’nın sırlarının mirasçısıdırlar. Sfenks kedinin amcasının kızıdır ve onun dilini konuşur; ama kedi Sfenks’ten daha eskidir ve onun unuttuğu şeyleri bile hatırlar.

Kasabalılar kedilerin öldürülmesini yasaklamadan önce, Ulthar’da komşularının kedilerini tuzağa düşürüp boğazlamaktan zevk alan yaşlı bir rençperle karısı yaşıyordu. Çoğu insanın geceleri kedi sesi duymaktan nefret etmesi ve alacakaranlıkta kedilerin avlu ve bahçelerde gizlice koşuşturmalarını kötüye yorması dışında, bunu yapmaları için bir neden düşünemiyorum. Ama sebebi ne olursa olsun, bu yaşlı adamla kadın, fakirhanelerinin yakınlarına gelen bütün kedileri tuzağa düşürüp avlamaktan ve boğazlamaktan keyif alıyorlardı.

Karanlık bastırdıktan sonra duyulan bazı seslerden dolayı çoğu köylü, kedilerin boğazlanma tarzının son derece garip olduğunu düşünmekteydi. Ama ihtiyar çiftin sararıp solmuş yüzlerinde her zaman görülen o tuhaf ifade ve kulübelerinin çok küçük olması ve ihmal edilmiş bir avluda oraya buraya serpilmiş meşe ağaçlarının gerisinde şüphe verici bir şekilde gizlenmiş olması yüzünden köylüler onlarla bu konuyu hiç konuşmadılar.

Gerçekte, çoğunluğu kedi sahibi olan köylüler, bu tuhaf insanlardan nefret ettiklerinden daha fazla korkuyorlardı ve onları acımasız katiller diye azarlamak yerine, sevgili ev hayvanlarının veya avcı kedilerinin yollarını şaşırıp, yaşlı çiftin karanlık ağaçlaraltındaki, herkesten ırak o metruk evlerine yaklaşmaması için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Ama kaçınılmaz bir hata sonucu bir kedi kaybolduğunda ve karanlık bastırdıktan sonra sesler duyulduğunda, kediyi kaybeden kişi hiçbir şey yapamamanın verdiği acıyla sızlanır, bu şekilde ortadan kaybolanın çocuklarından birisi olmadığı için kaderine şükrederdi.

Çünkü, Ulthar’lılar basit insanlardı ve tüm kedilerin ilk olarak nereden geldiğini bilmiyorlardı.

Günlerden bir gün, güneyden gelen tuhaf bir gezgin kervan, Ulthar’ın kaldırım taşı döşeli dar sokaklarına girdi. Bunlar koyu derili insanlardı ve köyden yılda iki defa geçen diğer gezginlere benzemiyorlardı. Pazar yerinde, para karşılığında fal bakıp, satıcılardan incik boncuk aldılar.

Bu insanların nereli olduklarını kimse bilmiyordu, ama tuhaf dualar ettikleri ve arabalarının yan taraflarına gövdesi insan; başı kedi, atmaca, koç ve aslan olan garip resimler çizmiş oldukları görülüyordu. Ve kervan başı iki boynuzunun arasında ilginç bir disk olan acayip bir başlık giyiyordu.

Bu benzersiz kervanda, tek can yoldaşı minik kara bir kedi yavrusu olan kimsesiz küçük bir çocuk vardı. Veba bu çocuğa pek insaflı davranmamış ama yine de ızdırabını hafifletmek için olacak, ona bu küçük tüylü şeyi bırakmıştı. İnsan çok gençken, küçük kara bir kedi yavrusunun maskaralıklarında büyük bir avuntu bulur. Bu yüzden, koyu tenli insanların Menes adıyla çağırdıkları çocuk, garip resimler çizili arabanın basamağına oturup zarif kedi yavrusuyla oynarken ağlamaktan ziyade gülüyordu.

Gezginlerin Ulthar’da geçirdikleri üçüncü günün sabahı, Menes kediciğini bulamadı ve pazar yerinde yüksek sesle ağlarken, bazı köylüler ona yaşlı adamla karısından ve geceleyin duydukları seslerden söz ettiler. Çocuk bu lafları duyunca ağlamasını kesip derin düşüncelere daldı, sonra da dua etmeye başladı.

Ellerini güneşe doğru uzatıp, köylülerin anlamadığı bir dilde dualar okudu. Köylülerin dikkati daha çok gökyüzü ve bulutların almaya başladığı garip şekiller üzerinde toplandı. Tuhaf belki ama küçük çocuk yakarışını sürdürürken, gökyüzünde gölgeye benzer, belirsiz, egzotik şekiller, başının üzerinde garip bir disk ve diskin iki yanında boynuzlar bulunan melez yaratıklar oluşmaya başladı. Tabiat, hayal gücü geniş insanları etkileyen böylesi yanılsamalarla doludur…

O gece gezginler Ulthar’dan çekip gittiler ve bir daha da görünmediler. Köy halkı, köyde bir tane bile kedi kalmamış olduğunu görünce tedirginliğe kapıldı. Bütün aile ocaklarının teklifsiz kedileri; irili ufaklı, kara, gri, çizgili, sarı, beyaz bütün kediler sırra kadem basmıştı.

Belediye reisi, ihtiyar Kranon, esmer tenli insanların, Menes’in yavru kedisinin öldürülmesine misilleme olarak kedileri götürmüş olduğuna yemin ediyor, kervana da, küçük çocuğa da bela okuyordu. Ama sıska noter Nith, asıl suçlanacak kişilerin yaşlı rençperle karısı olduğunu ileri sürüyordu; çünkü onların kedilere karşı düşmanlıkları herkesin malumuydu ve giderek de cüretlerini artırıyorlardı.

Hancının küçük oğlu Attal, alacakaranlıkta Ulthar’ın bütün kedilerinin ağaçlar altındaki menfur avluda toplanmış olduklarını; kulübe etrafında oluşturdukları çemberi ağırbaşlılıkla ve yavaş yavaş daralttıklarını; içlerinden ikisinin işitilmemiş bir hayvan ayinini yönetirmiş gibi öne çıktığını gördüğüne yemin ettiğinde bile kimse uğursuz çifti suçlamaya cesaret edemedi.

Köylüler, bu kadar küçük bir çocuğa inansalar mı inanmasalar mı bir türlü karar veremiyorlardı. Köylüler, kötü kalpli çiftin kedileri büyüleyerek ölüme sürüklediklerinden şüphelenseler de karanlık ve iğrenç bahçesinin dışında yaşlı rençpere rastlayıncaya kadar onu suçlamamayı tercih ettiler.

Böylece Ultharlılar, kör bir öfkeyle uykuya daldılar ve şafakta uyandıklarında, ne görsünler! Kedilerin tümü her zamanki yerlerine geri dönmüştü! İrili ufaklı, kara, gri, çizgili, sarı, beyaz bütün kediler geri dönmüştü; biri bile eksik değildi. Kedilerin keyfine diyecek yoktu. Hepsi de gayet besili görünüyor, kendilerinden hoşnut mırıl mırıl mırıldanıyorlardı.

Kasabalılar aralarında bu meseleyi konuşuyordu; şaşkınlıkları hiç de az değildi. Yaşlı Kranon yine kedileri esmer tenli insanların götürmüş olduğunda ısrar etti. Çünkü kediler ihtiyar adamla eşinin kulübesinden asla sağ dönemezlerdi. Ama herkes bir şeyde hemfikirdi: Kedilerin günlük tayınlarını yemeyi ve sütlerini içmeyi reddetmeleri oldukça tuhaftı.

Ve iki gün boyunca Ulthar’ın besili, tembel kedileri hiçbir yiyeceğe dokunmadı; ateşin başında ya da güneşte uzanıp kestirdiler.
Ağaçların altındaki kulübede akşam karanlığında ışık görülmediğini köylüler fark edinceye kadar tam bir hafta geçti. Sonra sıska Nith, kedilerin gittiği geceden beri hiç kimsenin yaşlı adamı da karısını da görmediğine dikkati çekti.

Aradan bir hafta daha geçtikten sonra, belediye reisi korkusunu alt ederek, tuhaf bir şekilde sessiz bu meskene, görev icabı uğramaya karar verdi. Ama bunu yaparken şahit olarak yanına nalbant Shang ile taşçı Thul’ı almayı ihmal da etmedi.

Derme çatma kapıyı kırıp içeri girdiklerinde şu manzarayla karşılaştılar: Toprak zeminde , üzerinde et namına bir şey kalmamış iki insan iskeleti ve karanlık köşelerde yavaş yavaş hareket eden kınkanatlılar familyasından çok sayıda garip böcek…

Sonradan Ultharlılar arasında bu konu çok konuşuldu. Tahkikat memuru Zath, sıska noter Nith ile enine boyuna tartıştı. Kranon, Shangve Thul soru yağmuruna tutuldu. Hancının oğlu küçük Attal bile sıkı sıkıya sorgulandı ve karşılığında şekerlemeyi hak etti. İnsanlar uzun uzadıya yaşlı rençber ve karısından, koyu tenli gezginler kervanından, minik Menes’ten ve onun küçük kara kedi yavrusundan, Menes’in duasından ve dua sırasında gökyüzünde meydana gelen değişiklikten, kervanın gittiği gece kedilerin yaptıklarından ve itici avlunun karanlık ağaçlarının altındaki klübede daha sonra bulunan şeylerden konuştular.

Sonunda kasabalılar, Hatheg’de tüccarların sözünü ettiği ve Nir’de gezginlerin tartıştığı şu harikulade yasayı kabul etti: Ulthar’da hiç kimse bir kediyi öldüremez.”

Korku HikayeleriH.P. Lovecraft •

Randolph Carter’ın İfadesi

İkiz

 

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Randolph Carter’ın İfadesi

Yasak konulardaki tuhaf, az bulunur kitaplardan oluşan engin koleksiyonundan bildiğim dillerde olanların hepsini okumuştum. Ama bunların sayısı anlamadığım diğer dillerdeki kitaplara kıyasla çok azdı. Sanırım çoğu Arapçaydı.

Published

on

By

korku hikaye lovecraft korkunç

Korku Hikayeleri H.P. Lovecraft • Tekrar ediyorum, baylar, boşuna sorguluyorsunuz. İsterseniz beni burada sonsuza kadar tutun. Adalet dediğiniz yanılsamaya illa bir kurban vermeniz gerekiyorsa beni hapsedin ya da asın. Ama yine de şimdiye kadar söylemiş olduklarımdan fazlasını söyleyemem. Hatırladığım her şeyi size tam bir içtenlikle anlattım. Ne bir şeyi çarpıttım ne de gizledim. Yine de bazı şeyler yeterince açık değilse, bu sadece zihnimi kaplayan kara bulut -ve o bulutu zihnime musallat eden dehşetin bulanık niteliği- yüzündendir.

Tekrar söylüyorum; Harley Warren’a ne olduğunu bilmiyorum, ama sanıyorum daha doğrusu umuyorum ki huzur içinde yatıyordur. Tabii eğer herhangi bir yerde huzur diye bir şey varsa. Beş yıldır onun en yakın arkadaşı olduğum ve bilinmezle ilgili araştırmalarını kısmen paylaştığım bilgisi doğrudur.

Belleğimin güvenilmez ve bulanık oluşuna karşın, sizin şu tanığınızın, söylediği gibi o korkunç gece saat on bir buçukta bizi Gainsville yolunda, Büyük Selvi Bataklığı’na doğru beraberce yürürken görmüş olabileceğini, inkar etmeyeceğim.

Hatta, elektrik fenerleri, beller ve diğer alet edevatla birlikte tuhaf bir kangal tel de taşımakta olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü tüm bu şeyler altüst olmuş belleğime kazınan tek sahnede, o korkunç sahnede rol aldılar. Ama bundan sonra olanlar ve ertesi sabah bataklığın kıyısında yapayalnız ve yarı bilinçsiz bir durumda bulunma nedenim konusunda, size tekrar tekrar anlattıklarım dışında hiçbir şey bilmediğimde ısrar etmek zorundayım.

Bataklıkta ya da yakınlarında, bu korkunç olayın geçebileceği hiçbir yer olmadığını söylüyorsunuz bana. Ben de diyorum ki gördüklerimden başkasını bilmiyorum. Hayal ya da karabasan görmüş olabilirim -bunun böyle olmasını öyle isterdim ki- ama, insanların görüş alanından çıkışımızdan sonra geçen şok edici saatlerden aklımda kalanların hepsi bu.

Harley Warren’ın niçin geri dönmemiş olduğunu ancak kendisi veya hayaleti -ya da tanımlayamayacağım adsız bir şey- söyleyebilir.
Daha önce de söylediğim gibi, Harley Warren’in esrarengiz araştırmalarını çok iyi biliyordum ve bir ölçüde bunlara ben de iştirak etmiştim.

Yasak konulardaki tuhaf, az bulunur kitaplardan oluşan engin koleksiyonundan bildiğim dillerde olanların hepsini okumuştum. Ama bunların sayısı anlamadığım diğer dillerdeki kitaplara kıyasla çok azdı. Sanırım çoğu Arapçaydı. Onun sonunu getiren, şeytanın ilham verdiği kitap -dünyadan ayrılırken cebinde taşıdığı kitap- ise benzerlerini başka hiçbir yerde görmediğim harflerle yazılmıştı. Warren bu kitapta ne olduğunu bana asla anlatmadı.

Araştırmalarımızın niteliğine gelince – artık onları tam olarak aklımda tutamadığımı bir defa daha söylemek zorunda mıyım?- Bunun böyle olması, bana Allah’ın bir lütfu gibi geliyor. Çünkü bu araştırmalar hakiki bir eğilim duymaktan çok, gönülsüz bir hayranlıkla sürdürdüğüm korkunç araştırmalardı. Warren her zaman bana hükmederdi. Bazen ondan korkardım. O korkunç hadiseden önceki gece, bazı cesetlerin niçin çürümeyip, mezarlarında binlerce yıl sapasağlam kaldıkları konusundaki kuramını uzun uzun anlattığında yüzünün ifadesinden korkuya kapılarak nasıl titrediğimi hatırlıyorum. Benim aklımın alamayacağı dehşetlerle tanışmış olduğundan kuşkulandığım için artık ondan korkmuyorum. Şimdi onun için korkuyorum.
Bir daha söylüyorum; o geceki amacımız hakkında net bir fikrim yok. Mutlaka, Warren’ın yanında taşıdığı kitapla -bir  ay önce Hindistan’dan gelen, anlaşılmaz harflerle yazılmış şu eski kitapla- ilgili bir şey olmalıydı -ama yemin ederim ki ne bulmayı umduğumuzu bilmiyorum.-

Tanığınız bizi saat on bir buçukta, Gainsville yolunda, Büyük Selvi Bataklığı’na doğru giderken gördüğünü söylüyor. Olabilir ama ben bunu hiç hatırlamıyorum. Ruhuma kazılmış bir tek sahne var, o da geceyarısından epey sonra olmalı çünkü son dördünü geçmiş ay, puslu gökyüzünde iyice yükselmişti.

Yer, eski bir mezarlıktı. Öylesine eskiydi ki kadim zamanlara ilişkin bir yığın iz karşısında korkuyla titredim. Mezarlık, sık otların, yosunların, tuhaf sürüngen bitkilerin bürüdüğü, başıboş hayal gücümün garip bir şekilde çürüyen taşlara bağladığı belli belirsiz duyulan pis bir kokuyla dolu, rutubetli, derin bir çukurdaydı.

Her tarafta ihmalin, perişanlığın izleri görülüyordu. Warren’la benim, yüzyılların ölümcül sessizliğini bozan ilk canlılar olduğumuz düşüncesi geldi aklıma. Vadinin kıyısında solgun bir hilal, sessiz yeraltı mezarlarından çıkıyora benzeyen pis kokulu buharlar arasında göz kırpıyor, bu hilalin zayıf, titrek ışığında eski mezar taşlarının, anıt mezarların, mozole cephelerinin iğrenç dizilerini seçebiliyordum. hepsi de ufalanmış, yosun bağlamış, rutubetten leke leke olmuştu ve sağlıksız, aşırı gür bir bitki örtüsü tarafından kısmen gizlenmişti.

Bu dehşet verici mezarlıkta kendi varlığıma ilişkin ilk güçlü izlenimim, Warren’la birlikte yarı yarıya yok olmuş bir mezarın önünde durup, taşımakta olduğumuzu anladığım bazı yükleri yere atmamızla ilintiliydi. O zaman yanımda bir elektrik feneriyle iki bel olduğunu gördüm. Arkadaşımda da benzer bir fenerle, taşınabilir bir telefon cihazı vardı. Tek kelime konuşmadık, çünkü bulunduğumuz yeri ve görevimizi biliyor gibiydik.

Vakit kaybetmeden belleri kaparak otları temizlemeye, düz mezartaşı üzerindeki toprağı atmaya başladık. Üç büyük granit taştan oluşan kapağı ortaya çıkardıktan sonra, mezarı incelemek üzere birkaç adım geri çekildik. Warren aklından birtakım hesaplar yapıyor gibi görünüyordu. Sonra yeniden mezara yöneldi ve beli bir kaldıraç gibi kullanarak, bir zamanlar mezartaşı olan taş kalıntısına en yakın kapağı kaldırmaya çalıştı. Başaramayınca, benden yardım istedi. İkimiz birden asılarak taşı yerinden oynattık ve nihayetinde kaldırıp bir yana devirdik.

Kapağın kalkması, içinden çıkan tiksindirici zehirli gazlar yüzünden dehşetle irkilerek geri çekilmemize yol açan karanlık bir dehlizi açığa çıkardı. Ama bir süre sonra yeniden çukura yaklaştık ve çıkan gazların biraz daha tahammül edilebilir olduğunu gördük. Fenerlerimiz, iç dünyanın iğrenç iriniyle sırsıklam ıslanmış ve güherçile bağlamış rutubetli duvarların çevrelediği taş bir merdivenin ilk basamaklarını aydınlattı.

Ve şimdi belleğim ilk defa bir sesi hatırlıyor: Warren, içinde bulunduğumuz korkunç çevreden hiç mi hiç etkilenmemiş bir sesle, en sonunda o tatlı tenor sesiyle bana sesleniyor.

Senden yukarda kalmanı istemek zorunda olduğum için özür dilerim,’’ dedi. “Senin gibi sinirleri zayıf birinin aşağıya inmesine izin vermek düpedüz cinayet olur. Okumuş olduğun onca şeye ve sana anlatmış olduklarıma rağmen, görmek ve yapmak zorunda olduğum şeyleri hayal dahi edemezsin. Bu şeytani bir uğraş Carter… Sinirleri çelik gibi olmayan birinin her şeyi gördükten sonra sağsalim geri dönebileceğinden kuşkuluyum. Seni gücendirmek istemem. Tanrı biliyor ya senin de benimle beraber gelmenden aslında gayet memnun olurdum. Ancak sorumluluk bir bakıma bende ve ben senin gibi sinirleri zayıf birini aşağıya, ölümün ya da deliliğin kucağına atamam. Dediğim gibi; o şeyin gerçekten neye benzediğini hayal dahi edemezsin! Ama seni telefonla her hareketimden sürekli haberdar edeceğime söz veriyorum – görüyorsun ya, dünyanın merkezine kadar gidip gelmeme yetecek kadar tel var, yanımda!”

Soğukkanlılıkla söylenmiş bu sözleri sanki kulaklarımda duyuyor ve itiraz edişimi hala hatırlıyorum. Mezarlığın derinliklerine doğru yapacağı bu yolculukta arkadaşıma eşlik etmeye çok hevesliydim. Ama kararından dönmedi. Bir ara, ısrarımı sürdürürsem keşif gezisine son vereceği tehdidinde bile bulundu.

O şeyin anahtarı sadece onda olduğundan bu tehdit etkili de oldu. Her ne kadar neyin peşinde olduğumuzu bilmiyor olsam da bütün bunları hâlâ hatırlayabiliyorum. İstemeye istemeye de olsa planına razı olmamdan sonra, Warren tel makarasını aldı ve cihazları ayarladı. Başıyla işaret vermesi üzerine, bunlardan birini alarak, ortaya yeni çıkmış deliğin ağzına yakın, rengi bozulmuş, eski bir mezartaşının üstüne oturdum. Sonra elimi sıktı, telin kangalını omzuna vurdu ve ölü kemiklerinin korunduğu o tarifsiz mahzene girerek, gözden kayboldu.

Yaklaşık bir dakika kadar, fenerinin ışıltısını görmeye ve ardı sıra açarak gittiği telin hışırtısını duymaya devam ettim. Ancak sonra; sanki merdiven birden yön değiştirmiş gibi fenerin parıltısı söndü. Telin sesi de aynı anda duyulmaz oldu. Tek başıma kalmıştım. Ama yine de batmakta olan hilalin zayıf ışığında yalıtılmış yeşil yüzeyi görülen şu büyülü tellerle bilinmezin derinliklerine bağlıydım.

Elektrik fenerimin ışığıyla ikide bir saatime bakıyor ve heyecanla telefonun kulaklığını dinliyordum. Bir çeyrek saat kadar hiçbir şey duymadım. Sonra cihazdan hafif bir tıkırtı geldi. Gergin bir ses tonuyla arkadaşıma seslendim. Endişe içindeydim ama yine de, tekinsiz mahzenden gelen, Harley Warren’dan daha önce hiç duymadığım kadar korku dolu, titrek sesin söylediği sözleri duymaya hazır değildim. Daha biraz önce yanımdan o kadar sakin bir şekilde ayrılan Warren, şimdi en kuvvetli çığlıklardan bile daha uğursuz titrek bir fısıltıyla bana sesleniyordu:“Aman Tanrım! Gördüğüm şeyi bir görebilseydin!”

Cevap veremedim. Dilim tutulmuş, öylece kalakalmıştım. Sonra o çılgına dönmüş sesi yeniden duydum: “Carter, bu müthiş – korkunç – inanılmaz bir şey!”

Bu kez dilim çözüldü ve mikrofona heyecanla ard arda soruları sıraladım. Dehşet içinde sürekli olarak “Warren, ne görüyorsun, ne görüyorsun?” diye soruyordum. Arkadaşımın sesini bir kez daha duydum, korkudan boğuk çıkan sesinde, şimdi açıkça umutsuzluk okunuyordu.

“Söyleyemem, Carter! Tasavvurun ötesinde bir şey bu! Sana anlatma cüretini gösteremem. Bunu bilen hiç kimse sağ kalamaz! Ulu Tanrım! Böyle bir şey aklımın köşesinden bile geçmemişti!”

Korkudan tüylerim ürpererek yağdırdığım abuk sabuk sorular sonrasında ortalığa yine sessizlik çöktü. Sonra, büyük bir dehşet ve panik içinde Warren’ın sesini tekrar duydum: “Carter! Allah aşkına, mezarın kapağını kapatıp kaç buradan, kaçabilirsen! Çabuk ol! Bırak her şeyi, uzaklaş buradan! Tek şansın bu! Dediğimi yap, benden açıklama isteme!”

söylediklerini duyuyor ama şuursuzca sorularımı yinelemekten başka bir şey yapamıyordum. Etrafımda mezarlar, karanlık ve gölgeler vardı. Altımdaysa insanın hayal gücünün sınırlarını aşan bir tehlike. Arkadaşım benden daha fazla tehlike içindeydi ve duyduğum bütün korkuya rağmen beni, böyle bir durumda kendisini terk edebilecek biri saydığı için belli belirsiz gücendiğimi hissettim. Birtakım tıkırtıların ardından kısa bir sessizlik oldu, sonra da Warren’ın dokunaklı haykırışını tekrar duydum: “Kirişi kır! Tanrı aşkına, kapağı kapatıp kirişi kır, Carter!”

Talihsiz arkadaşımın bu çocukça argosundaki bir şey bana yeniden hareket yeteneği kazandırdı. Kararımı vererek haykırdım: “Dayan, Warren! Aşağı geliyorum!”

Bu tepkime arkadaşımın cevabı umutsuz bir çığlık oldu. “Sakın ha! Anlasana! Artık çok geç! Hepsi benim hatam. Kapağı kapatıp kaç! Artık ne senin ne de başka bir kimsenin yapabileceği hiçbir şey yok!”

Sesinin tonu yeniden değişmiş, umutsuz bir boyun eğişle yumuşamıştı. Ama benim için duyduğu endişeyle hâlâ gergindi. “Çabuk ol! Çok geç olmadan!”

Ona aldırış etmemeye çalıştım. Elimi kolumu bağlayan korku felcini alt ederek, yardıma koşma sözümü yerine getirmeye çabaladım. Fısıltıyla söylediği bir sonraki sözleri duyduğumda hâlâ dehşetten donmuş vaziyetteydim: “Carter! Elini çabuk tut! Yararı yok! Gitmelisin. İkimiz birden öleceğimize, hiç değilse sen kurtul. Kapak…”

Kısa bir sessizlik, yeniden tıkırtılar ve ardından Warren’ın zayıf sesi: “Artık neredeyse bitiyor… Daha fazla zorlaştırma… Şu kahrolası merdivenleri kapatıp canını kurtar! Zaman kaybediyorsun. Elveda Carter. Bir daha görüşmeyeceğiz.”

Warren’ın fısıltısı bu noktada bir çığlığa, binyılların dehşetiyle yüklü bir feryada dönüştü: “Lanet olsun bu zebanilere! Ne kadar da çoklar! Tanrım! Kirişi kır, Carter! Çabuk, KİRİŞİ KIR!”

Bundan sonra ses seda kesildi. Afallamış vaziyette, telefona fısıldayarak, mırıldanarak, seslenerek, haykırarak ne bitmez tükenmez çağlar boyunca orada oturduğumu bilmiyorum. Bu bitmez tükenmez çağlar boyunca tekrar tekrar fısıldadım, mırıldandım, seslendim, bağırdım, haykırdım, ‘Warren! Warren! Cevap ver bana! Orada mısın?”

Ve sonra tüm dehşetlerin en büyüğünün; inanılmaz, düşünülemez, dile getirilemez bir dehşetin pençesine düştüm. Warren’ın o son umutsuz uyarısını haykırmasından sonra sanki yüzyıllar geçmiş olduğunu söylemiştim. Şimdi iğrenç sessizliği sadece benim kendi çığlıklarım yırtıyordu. Ama kısa süre sonra, telefondan yeniden tıkırtılar duyarak kulak kabarttım. Yeniden ‘Warren, orada mısın?” diye seslendim ve cevap olarak, zihnimi bu bulutla örten şeyi duydum.

Daha ilk sözler aklımı başımdan aldığından ve hastanede kendime gelinceye kadar zihnimde bir boşluk oluştuğundan, ne bu şeyi… Bu sesi… Açıklamaya çalışacağım baylar ne de ayrıntılı bir şekilde tasvir etmeye cüret edebilirim. Boşluktan gelir gibi derin, yapış yapış, uzak, dünya dışı, insanlık dışı bir ses olduğunu, somut bir varlıktan çıkmadığını söylememe bilmem gerek var mı?

Ne diyeyim? Bu benim deneyimin de hikayemin de sonuydu. Onu duydum, başka da bir şey fark etmedim. Çukurdaki bu bilinmeyen mezarlıkta, ufalanmış taşların ve yıkılmış mezarların, sık, uzun otların ve zehirli buharların arasında donakalmış vaziyette otururken onu duydum… Lanetli bir hilalin altında, cesetlerle beslenen şekilsiz gölgelerin dans edişlerini izlerken, kahrolası açık bir mezarın bağrından yükseldiğini duydum. Şöyle dedi bana: “Seni aptal, Warren ÖLDÜ!”

Korku Hikayeleri • H.P. Lovecraft •

Continue Reading

Korku Hikayeleri

İkiz

Kardeşini uyandırmamaya dikkat ederek, ağır ve emin hareketlerle yataktan doğruldu. Gündüz, meyve soyarken düşürmüş de farkına varmamış gibi yaptığı yaptığı bıçağı, yatağın altından almak üzere eğildi. Eline aldı. Suç ortağı; keskin, ince ama sertti.

Published

on

By

korku hikaye ikiz korkunç

Korku Hikayesi • İkiz •

Artık buna daha fazla katlanamayacaktı!

İkiz olmalarına rağmen ebeveynleri bile onu, kendisinden daha çok seviyorlardı. O kadar barizdi ki… Sürekli beraber olmalarına rağmen onun yaptığı esprilere daha çok gülüyorlar, onun sözlerini daha akıllıca buluyorlar onunla daha fazla konuşuyorlardı. Çoğu zaman sanki kendisi hiç orada yokmuş gibi… Sanki onu seviyorlar, kendisinden utanıyorlar gibiydi. Senki fazlalıkmış, sanki istenmeyen bir et beniymiş, sanki olmasa da olurmuş hatta daha iyi olurmuş gibi…

Tabi kimse bunun böyle olduğunu söylüyor değildi. Tüm bunları suskunca vuruyorlardı yüzüne! Muhtemelen ikizininkinden daha az güzel buldukları yüzüne… Bakışlarından belliydi. Ebeveynlerini geçtik; Merve bile ona daha çok ilgi duyuyor gibiydi. Merve… Bakıcı kız. Dünyalar güzeli. İyilik perisi…

Merhametin cisimleşmiş hali olduğundan; doğrudan bir ayrım yapıyor değildi tabii ki Merve. Kardeşiyle nasıl ilgileniyorsa kendisiyle de öyle ilgileniyordu. Ona ne hediye alırsa aynısından ya da eşdeğerinden kendisine de veriyordu. İkisine de ayrı ayrı en sevdikleri yemeklerden pişiriyor, en sevdikleri hikayeleri okuyor, en sevdikleri filmleri izlettiriyordu. Hatta ayrılırken bir öpücük onun yanağına kondururken bir öpücük de kendisinin yanağına konduruyordu. Kimseyle paylaşmak istemediği öpücükler… Ve önce hep ona… Sıralama; ikisine de eşit davranmaya ne kadar dikkat ederse etsin atladığı detaydı bu…

Fark etmediğini sanıyordu ama ediyordu. Herkes öyle sanıyordu. Ama o her şeyin ayırdındaydı. Sadece kardeşini kendisinden daha çok sevdiklerinin değil; onu sevdiklerinin, kendisine ise sadece katlandıklarının da farkındaydı. Bunu kendisine sezdirmemek için sarf edilen çabanın da…

Hatta bilhassa ebeveynlerinin, kendi duygu durumlarının farkında olmadıklarının da farkındaydı. Bilerek, planlayarak yapıyor değillerdi ayrımcılıklarını. Ana babaydılar sonuçta. Kendisi de evlat, her şeye rağmen. Evlat olsa sevilmez dedikleri türden ama işte evlat… İçlerindeki bir duygu, bir düşünce, bir içgüdü yahut henüz tam olarak tanımlayamadığı başka bir şeyler yüzünden onu kabullenemiyorlardı bir türlü. Barizdi. Belliydi. Emindi.

Oysa bütün bu olanlar onun suçu değildi. Böyle doğmuş olmak kendisinin tercihi değildi. İkizinin olmasını, ikiz olmayı kendisi seçmemişti. Onun kendisinden daha iyi gelişmiş olması kendi hatası değildi. Asla. Tanrı bile adil davranmamıştı ona.  Ama artık sıkılmıştı. Sıkılmak basit kaçan bir tabir…  Durumu indirgiyor; hayır: Yorulmuştu. Hayır, hayır: Kızgındı! Buna bir son vermesi gerekiyordu artık. Kesin olarak. Geri dönüşsüz…

Geceyi bekledi.

Kardeşini uyandırmamaya dikkat ederek, ağır ve emin hareketlerle yataktan doğruldu. Gündüz, meyve soyarken düşürmüş de farkına varmamış gibi yaptığı yaptığı bıçağı, yatağın altından almak üzere eğildi. Eline aldı. Suç ortağı; keskin, ince ama sertti. Kendisinin aksine iyi tasarlanmıştı. Bunu düşününce acı bir gülümseme kondu dudaklarına.

Ağır adımlarla aynaya doğru ilerlemeye başladı. Yan taraftan gelen hafif horlama sesi kulağına ilişti. Rahatlamıştı. Kardeşinin uykusu iyice ağırlaşmış olmalıydı. Vücudu üzerindeki kontrolü de belirgin şekilde artmıştı. Adımlarını daha rahat, daha bir özgüvenle atmaya başladı.  Aynanın önüne geldiğinde böyle bir an için; uzun sayılabilecek bir süre durakladı. Aynadaki yansımayı inceledi. Bitirmek için acele etmedi. Vakti vardı. Evdeki herkes gibi  kardeşi de derin uykudaydı. Bu sondu. Vedaydı.

Kalbe saplanan vedalar son bir sözle değil, son bir içli bakışla biterdi. Bu o bakıştı. Sonra; artık zamanının geldiğini düşünerek bıçağı havaya kaldırdı. İki eliyle sıkıca kavrayarak, sivri ucu aşağı gelecek şekilde geriye; göğsünün soluna, kendi kalbinin attığı yerin daha soluna doğru tuttu. Her ne kadar öncesinde uzun uzadıya planlanmış da olsa, gelişimi itibariyle ani bir devinimle ve olanca gücüyle, bıçağın sivri ucunu, iki ayrı kafa ve iki ayrı kalp haricinde paylaştıkları ortak bedenlerinin, siyam ikizi kardeşinin kalbinin bulunduğu kısmına sapladı!..    

••• Korku Hikayesi • İkiz

Sinan Özgenç / Tıkırtı

     

Continue Reading
Advertisement

Facebook Sayfamızı Takip Edin

Advertisement
Advertisement

Popüler