Cinlerin Savaşı

Cinlerin Savaşı

Hikaye; ilk olarak İnci Sözlük sitesinden, Majestyk adlı yazardan alınmış. Ancak ben tabii alıntılayan başka bir kişiden alıntılamış oldum. Her ne kadar gerçekten yaşandığı iddia edilen bir cin vakası olsa da şahsen; kurgulanmış bir korku hikayesi olduğu kanaatini taşıyorum. Ancak hikayenin daha ilk satırlardan itibaren başlayan gizemi, ilginç konusu, diğer pek çok cin hikayesinde olmayan bazı farklı unsurlar içermesi ve akıcılığı takdire şayan. Bu sebeple sitemiz takipçilerine tavsiye etmeyi görev bilirim. 

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı

  • Yıllar önce askerlik görevimi Kosova’da yaptım. Ekim aynın başlarında askeriyenin mutfağından sürekli eşyalar çalındığını fark ettik. Hiçbir şekilde yiyecek, içecek eksilmiyor; sadece kazanlar ve kepçeler çalınıyordu. “Ulan kim ne yapıyor bunları” diye düşünmeye başladık. Askerlik yapanlar bilir; koca kazanı, askeriyede elini kolunu sallayarak girip alıp çıkamazsın. “Askerler çaldı desek alıp ne yapacak? Satacak halleri yok ya” diye düşündük.
  • Sonra mutfakta nöbet tutulmasına karar verildi. İlk üç gece hiçbir şey olmadı. Dördüncü gece yani 17 Ekim gecesi, saat üç ila beş arasındaki nöbete beni yazdılar. Sabaha karşı saat üç, ortalık ayazdan kırılıyor. Kosova burası; her yer dağ taş. Derken mutfağa girdim. Sinirle oturdum duvar yanındaki masalardan birine. Kafayı da duvara yasladım. Ha uyudum ha uyuyacağım… “Bari iyice soteye gireyim de komutan gelirse beni uyurken görmeden ben toparlanırım” dedim kendi kendime…
  • Soğuktan da uyunmuyor bu yerde. Tencereleri, kazanları, kepçeleri sayıyorum can sıkıntısından… Sonra, kafama ufak çakıl taşı fırlattı birisi! Etrafta kimse yok. Arkamda ve sağımda duvar var, önüm zaten mutfağın içine bakıyor. Tek giriş sol tarafım. Orada da kimse yok… Sonra ikinci bir taş geldi omzuma. “Şerefsizin birisi beni korkutmaya çalışıyor herhalde” dedim içimden. Mutfak askeriyenin içinde. Dışarıdan siviller taş atamaz. Kimsenin de içeri sızıp bana taş atmaya yüreği yetmez.
  • Kesin bizim koğuştakiler benimle oyun oynuyor derken, kafama bir taş daha geldi. O ara silaha sarıldım. Dışarı çıkıp kontrol edeyim dedim ama nöbet yerini de terk edemiyorum. Kafamda senaryolar kuruyorum: “Kesin ben dışarı çıkınca mutfağa girip kazanları çalacaklar” diye.
  • Önce içeride biri var mı diye kolaçan ettim ışıkları yakıp. Sonra; dışarı çıkmadan; nöbetteki askerlere bağırdım giriş kapısından. Askerin esas nöbet yeri bizim yukarımızda kalıyordu. O oradan her şeyi görüyor diye; bağıra bağıra sorayım dedim. Lakin nöbet yerinde uyuyakalmış. Duymuyor beni.
  • Etrafta kimse yok, sürekli taş atıyor birileri. Ama kim atıyor göremiyorum. Duvarın arkasına saklandım taş gelmesin diye. İçeri biri girse silahla kafasını yaracağım şerefsizlerin. Durmadan; caydırıcı ateş gibi, sürekli kapılara pencerelere taş fırlatıyorlardı… Sinirden uyarı ateşi açacağım ama Kosova’dayız: NATO birliği dibimizde. Komutan özellikle uyardı. Bir uyarı ateşi açsam günlerce onun hesabını veremem. Yani gözüm yemedi ateş açmaya. Ama taşların ardı arkası kesilmedi.
  • En son; bir tencere kapağını siper edip dışarı çıkayım dedim. O kadar sinirliyim ki “Bir bulsam yatırıp boğacağım şerefsizin çocuğunu!” diye içimden geçiriyorum. Taşlardan birini aldım elime. “Önce etrafı kolaçan edip, sonra nöbetçiye yaklaşıp; taş atıp, birini uyandıracağım. O arada mutfağa koşup, hırsızları kıstıracağım.” diye plan yaptım. Önce tencere kapağını aldım. Kapak zaten bir metre eninde. Neredeyse zırh gibi; kalkmıyor yerinden.Elime de bir taş aldım; fırlatabileceğim kadar. Benim dışarı adımımı atmamla taş atmalar kesildi. “Korktu kaçtı şerefsiz” dedim içimden.
  • Yemekhanenin ışıklarını açık bırakıp, nöbetçinin yerine koştum. Arada 50 metre var yok. Çakılı fırlattım uyansın diye. Uyanmadı. Bağırıyorum; duymuyor. Ortalığa da sis çökmeye başladı. Saat zaten 04:30’a geliyordu. Yani 30 dk sonra nöbet devri var. “Zaten taşı atanlar da korktu kaçtı” diye düşünüp mutfağa döndüm. Işığını açık bıraktığım yemekhanenin ışıkları kapalıydı. Önce “Nöbeti devredeceğim asker gelip, ışıkları söndürdü galiba” diye düşündüm. “Şimdi beni yerimde bulamayıp komutana bilgi verir, nöbet yerini terkten ceza alırız” diye tırsıp mutfağa koştum. 
  • Bu sefer mutfaktan sesler geliyordu. Ortalığa beş dakikada öyle yoğun bir sis çöktü ki yemekhanenin kapısını göremiyorum… İçeriden sesler geliyor. “Hah!” dedim “Şimdi kıstırdım hırsızı.” Kapının hemen ağzına geldim. 30 cm. önümü göremeyecek vaziyetteyim. “İçeri dalıp, ışıkları yakacağım. Sonra büyük ihtimal silahı görünce teslim olur” diye düşündüm. “En kötü; saldırmaya kalkarsa uyarı ateşi ederim. Sorarlarsa ’mecbur kaldım’ derim” diye düşündüm. İçeri dalıp ışıkları yakmak için şarteri kaldırmamla, şarterlerin atması bir oldu.
  • İçeride gürültü almış başını gidiyor. Biri tencerelerle kazanları birbirine vuruyor yemekhanede resmen! Kulak patlatacak gürültü var. Bir koğuş asker bir anda bağırsa o kadar ses çıkmaz. Bu sefer; karanlıkta, tencerelerin oradan biri taş atmaya başladı. Yemekhaneye koşacağım diye siperlik olarak aldığım tencere kapağını da uyuklayan nöbetçinin orada bırakmıştım. İçeriden öyle bir taş geliyor ki suratıma; ileri adım atamıyorum.
  • Hemen geri çıktım kapı ağzına. Silahı içeri doğrultum. “Vurma emrim var! Teslim olmazsan ateş açarım! diye bağırdım. O anki adrenalin öyle lanet bir şey ki bir türlü dikkatimi toparlayamıyorum. “Ulan! Ya NATO askerleri ibnelik yapıyorsa? Herifler Türkçe de bilmiyor. Şimdi bir tanesini vurup başımıza bela almayalım” diye düşünüyorum. Kazanların olduğu yerle kapı arasında o kadar mesafe varken, öyle bir taş atıyorlar ki silaha çarpıyor taşlar. “En azından nöbet değişimine 10 dakika kaldı. 10 dakika daha mutfakta tutarsam, iki kişi bunun ağzına tükürürüz” dedim.
  • Ben bağırıyorum “Teslim ol!” diye, o taş atıyor durmadan. Yemekhanede kıyamet kopuyor. 50 metre ötedeki nöbetçi uyuyor hala. “Yarın seni şikayet edecem şerefsiz! dedim. Bir ara ses kesildi. Pencereler yerden iki metre ve insan geçecek kadar geniş değil. Tek çıkış yolu benim tuttuğum kapı. “Taşı bitti herhalde” dedim. İçeri daldığım anda bir şey ile burun buruna geldim! Daha doğrusu bir şey ile çarpışacak gibi oldum. O an silah patladı yanlışlıkla.
  • Yüzünü göremiyordum ama öyle bir şey hayatımda görmedim! Hala anlatırken sesim ve ellerim titrer, saçmalarsam kusura bakmayın. Uzundu boyu; resmen göğüs kısmına bile gelemiyordum yanyanayken. Yüzüne bakamadım; içerisi puslu, göz gözü görmüyor. Silah patladığı anca acayip bir ses duydum. Geri doğru kaçtı o devasa şey o ara. Tam şoktayım! İçeri; nöbeti devralacak arkadaş girdi. Şarteri kaldırması ile ışık yandı. 
  • Işık yandığında ikinci bir kere şok oldum. Ortalık savaştan çıkmış gibi darmadağın. Duvarlarda kırmızı ve siyahlar ile yazılmış acayip şekiller ve Farsça olduğunu tahmin ettiğim yazılar… Yerler çakıl tanesi, tencereler kullanılmaz hale gelecek gibi yamulmuş. Sanki içeride fırtına kopmuş, bir tabur asker kavga etmiş gibiydi. Az önce yanmayan ışıkların şimdi yanması ayrı bir olaydı. Silah sesini duyunca komutan hemen koştu. Sonradan söylediklerine göre benim o an şuurum kapanmış, rengi atmış. Revire almışlar beni. Kaskatı kesilmişim saatlerce. 
  • Birlikten Hataylı bir arkadaşı çağırdık. Arapça biliyordu. Başta yazıların Arapça olduğunu sanmıştık. Arkadaş geldi ama okuyamadığını, Farsça’ya benzediğini söyleyerek, birlik dışından tanıdığı bir çevirmeni çağırdı. Bu arada kendime geldiğimde komutana olanları anlattım. Önce psikologa yolladılar. O ara Farsça bilen çocuk gelmiş. Duvarda sadece bir kelimeyi okuyabildiğini söyledi. Diğerlerini okuyamıyormuş. Okuyabildiği tek kelime ise “Çağır” anlamına gelen bir sözcükmüş.
  • “İsterseniz Priştine’de Türk bir hocam var. Çağırayım; o okur” dedi. Neyse; yemekhaneye dokunmadık komutanın emriyle. Birkaç gün sonra hoca geldi. Ne yaptılar ettilerse hocayı kapıdan sokamadık. “Ben buraya girmem” demiş yazıları okuduktan sonra. “Kim sebep olduysa çağırın gelsin” demiş. Komutan odasına çağırdı beni. Hoca bir koltukta oturuyordu. “Geç evladım karşıma. Otur. Hoca bir şeyler soracak” dedi. Geçtim oturdum. Komutan da “Ben çıkayım; siz konuşun” dedi..
  • Ben o ara tırstım. Ceza alacağım diye bekliyordum; nöbet yerimi terk ettim diye. Kafamı toparlayamıyorum, olan bitene bir anlam vermeye çalışıyorum… Neyse; komutan çıkınca hoca başladı konuşmaya… “Sen ne yaptın?! Neden çıkmasına izin vermedin?” dedi. Benim o an jeton düştü zaten. “Ben birini mi öldürdüm” dedim. “Hayır ama musallat aldın” dedi.
  • “Komutanına rica ettim; Kosovayı terk edeceksin. Nakil işleri bitene kadar bende kalacaksın” dedi. Komutan hepsine onay vermiş. Sonradan öğrendim: Benim revirde olduğum süreçte; askeriyede iki kere yangın çıkmış. Geceleri nöbet tutanlara taş atılıyormuş sürekli. Hoca, beni aradıklarını söylemiş “Benimle gelsin yoksa başınıza dert olur” demiş. Komutan da mecburen “Gitsin” demiş. Hoca “Gece olmadan seni eve götüreceğim. Davut ile tanıştıracağım. Davut’la tanışmazsan sana görünürler artık” dedi. 
  • Komutanı çağırdı. Komutan beni göndermeye dünden razıymış zaten. Neyse; apar topar çıktık gittik hocayla. Saat 19:00 gibi hava iyice karardı. Akşam ezanı filan okundu. Yatsı namazına anca yetiştik hocanın evine. Hoca namazı kıldırıp geldi eve. “Davut gelir şimdi. Cünüpsen abdest al, güzelce temizlen. Onun karşısına kirli çıkma” dedi. Güzelce boy abdestini aldım, üstümü giyindim. O ara kapı çaldı. Hocanın anlattığına göre; hırsız bir cini kendime musallat etmişim… 
  • Ben Davut’u normal insan sanıyordum. Onun da cin olduğunu kapıdan girer girmez anladım. 
  • Çok uzundu. Üzerinde koyun derisinden yapılmış bir parka vardı. Ölü hayvan gibi kokuyordu ama vücudunun tamamı kaplı olduğu için neye benzediğini göremedim. Gözlerinin orası karartıdan ibaretti. Hocanın söylediğine göre Davut Müslüman bir cinmiş. Hoca ile zaman zaman bir araya gelip, sohbet yaparlarmış. “Sen Davut’la konuşmayacaksın” dedi. Zaten Farsça mı ne olduğunu bilmediğim bir dil konuşuyorlardı.
  • Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. Hoca “Olanları Davut’a anlatacağım” diyerek saatlerce konuştu. Sonunda hoca bana dönüp anlatmaya başladı. “Beni arıyorlarmış. Aralarından birini yaralamışım. Müslüman değilmiş ölen; yakalayıp öldürecekler seni” diyordu. Hoca “Davut; sen Kosova’dan kaçana kadar burada bekleyecek” dedi. Davutların kabilesi ile düşmanlarmış zaten. Aralarında husumet varmış. İnsanlara musallat olmayı seven cinlerdenmiş. O ara komutandan telefon geldi hocaya. Dört gün sonra Türkiye’ye dönebilecekmişim. “Dört gün; hiç çıkmadan burada Davut ile kalacaksın” dedi. 
  • Yaşadıklarıma inanamıyordum. Hayatımda hiç bu kadar aklımı kaçırmaya ramak kaldığını hatırlamıyorum. Bir cinle aynı evi paylaşıyordum. Davut’un ayakları kalın ve sanki komple nasırla kaplıydı. Parmakları biçimsizdi ve üç tane parmağı vardı ayağında. Tırnakları yoktu. Üzerindekiler yüzünden mi yoksa kendi özelliği mi bilmiyorum ama ölü hayvan gibi kokuyordu. Ellerini ve yüzünü asla görmedim. Hoca “Sakın Davut ile konuşmaya kalkma” dedi. Belirli bazı adab ve usülleri varmış. “Yoksa musallat olur, dost iken düşman kazanırsın” dedi. Normalde Davut; perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde, hocanın yanına gelip, sabaha kadar Kuran okurlar ve sohbet ederlermiş. Yer yer hocadan erzak alır ve hocaya da önemli bilgiler verip gidermiş.Hoca hiç evlenmemiş. Davut ise evliymiş. Nerede nasıl yaşadığını asla anlatmazmış ama düşmanı çokmuş.
  • Bir süre sonra hoca namaza kalkınca ben de camdan dışarı bakmaya başladım. Zaten ne olduysa o ara olmaya başladı. Beni; doğal olarak gece boyu uyku tutmadı. Ne olduğunu, ne ile karşı karşıya olduğumu anlamaya çalışıyordum. “Neden bunlar başıma geldi?” diye düşünüyordum. Sanki rüya görüyordum. Gerçek dışı onca şey oluyordu ki, karabasanlı bir rüya gibiydi. Böyle camdan boş Kosova dağlarına bakarken bir anda içeriden sanki boğazına bıçağı sapladığınızda kurbanlık öküzden bir son nefes çıkar ya… İşte öyle bir hırıltı ve bağırtı geldi.
  • Bir anda bü bağıra bağıra dua okumaya başladı. O an Davut’tan az önce bahsettiğim hırıltı geliyordu. Elim ayağım boşaldı korkudan. Artık akıl sağlığımı oynatmak üzereyken hoca “Geldiler!” diye bağırdı. Beni geri çekip, perdeyi örttü. Mutfağa koşup ekmek aldı. Sonra bir bakır tasa su koyup, ekmekleri içine atıp, Davut’a verdi. Davut’tan tarif edilemeyecek bir hırıltı çıkıyordu. Sanki o kadar sinirlenmişti ki tam bağıracakken biri onu gırtlaklıyor gibiydi. Davut; ekmekleri alıp, üzerilerine Farsça bir şeyler söyleye söyleye dışarı çıktı.
  • Hocam, ne oluyor?” diye sordum. Hoca bana “Abdestli misin?” diye sordu. Sonra elime bir dua verdi ve “Bunu devamlı oku” dedi. Boynuma muska tarzı bir şey taktı. Hoca hemen içeri, az önce namaza durdukları odaya koşup, beni divana oturttu. Baş parmağı ile alnıma bastırıp bir şeyler  okumaya başladı. Hayatımda ilk defa korkudan ağladığımı hatırlıyorum. Namaza durulan odada pencere yoktu. Bizim az önce bulunduğumuz odanın penceresi bir taş ile kırıldı. Biri uzaktan taş atıp, camı kırmıştı.
  • Ben korkudan hocanın bana verdiklerini bile okuyamıyordum. Nutkum tutuldu; konuşmayı bile beceremez hale geldim. Hoca bizim oturduğumuz odanın önüne, Davut’a verdiği bakır tasta
  • ıslattığı ekmeklerden koydu. Birileri hayvanlar gibi kapıya vurmaya başladı. O an resmen içeri taş yağdırmaya başladılar. Ne var ne yoksa içerideki her şeyi parçalamaya çalışıyorlardı sanki. “Hocam!” diyebildim sadece. Bana “Sus!” dedi. “Ne oluyor hocam? Kurban olayım; neler oluyor böyle? diye yalvarmaya başlamıştım.
  • Hoca bana “Seni almaya geldiler” dedi. O an Davut içeri girdi. Bizim odaya geldi. Hoca ile kavga eder gibi konuşuyorlardı. Davut’u evin etrafına ekmek bırakırken görmüşler. Okunmuş ıslak ekmeğe yanaşamıyorlarmış. “Beni öldürecekler” demiş hocaya. Normalde Müslüman olmayan cinler ile, Müslüman olanlar arasında zaten bir husumet varmış. Bir de insan ile iletişime geçip yardım ediyor ise yakıyorlarmış evini. “Dönersem beni yakalayıp yakacaklar” demiş hocaya.
  • Ya beni verecekler ya da Davut’u yakacaklar. Ben o an olanları kavrayamıyordum; olaylar sona erince anlatıldı hepsi. O konuşmaların ardından Davut tekrar çıktı dışarı. Biz köyün dışındaydık. Hoca, Davut gelebilsin diye derme çatma bir ev yapmıştı köyden uzağa. İnsanların yoğun olduğu yere gelemiyor diye köy dışına yapmış evini. “Hocam, askeri arayalım” dedim. “Kimsenin gücü yetmez bunlara” dedi. O ara çığlıklar duyulmaya başladı. Hayatımda hiç bu kadar kasvetli çığlıklar duymamıştım.
  • Davut köye koşup bir koç kaçırmış. Sonra bunu parçalayarak, kanını üzerine dökmüş. Müslüman olmayan cinler, koç kanından nefret ederlermiş. Yaklaşamazlarmış. Davut, bunu üzerine sürüp, Müslüman olmayan, beni almaya gelenler ile kavgaya tutuşmuş. Çığlıklar öyle lanetli öyle kasvetli ve rahatsız ediciydi ki hocanın ağladığını gördüm.
  • O an işte tamamen kendimden geçtim. Tek güvencem olan, bana destek veren gücün; ne kadar korktuğunu hissediyordum. O lanetli çığlıkları dakikalarca dinledikten sonra, sabah ezanı saati gelince hoca, cama koşup, ezan okumaya başladı. O an çığlıklar bıçak gibi kesildi. 
  • Birkaç dakika sonra Davut geldi. Sabah, hava ağarana kadar hocayla tartışır gibi konuştular. Davut “Bu gece gelip burayı yakacaklar. Geri dönersem beni de öldürecekler.” demiş. “Birkaç saat önce üç cin gelmişler ama akşam yüzlercesi gelir” dedi. “Burayı, gerekirse tüm köyü yakacaklar” dedi. Sabah güneş doğana kadar hoca okumaya devam etti. Hocayla dışarı çıktılar ekmekleri toplamak için. Hocanın dediğine göre; ekmekleri toplayıp uzağa gömmek gerekirmiş. Cinler ekmeğin olduğu yeri ev sanıp oraya giderlermiş.Hep birlikte dışarı çıkıp, kıvırcık tarlasının bittiği yere ekmekleri gömdük. Hoca evde bir muska yazmıştı. O da oraya gömdü. 
  • Bu arada ben hala askeriyede içtimalarda var gözüküyordum. Komutan o kadar korkmuş ki beni birlikte gösteriyormuş. Yani burada ölsem cesedimi bulamazlardı. “Hocam, şimdi ne olacak?” diye sordum. “Eve dönemeyiz” dedi. Davut yüzünden şehre de inemiyorduk. Sultan Tepesi’ne çıkıp, bir mağarada saklanalım diye düşündük. Yardım istemek için Türk birliklerinin bulunduğu askeri alana gittik. Amacımız bir araba alıp, Sırbistan‘a geçmekti. Hocanın bir tanıdığı varmış. Sırbistan ile Kosova Priştine sınırlarına yakın yerlerde bu tür olayların çok sık olduğunu sonradan anladım.
  • Hocanın bahsettiği yakını, karısı lohusa dönemindeyken bir alkarısı yakalamış zamanında. Karısına musallatken yakalamış. O da derin bir hoca diyorlardı hep hakkında. Sırbistan’da Rus’u, Sırp’ı, Makedon’u hep bu hocaya koşarmış; derdi olduğunda. “O yardım eder anca” dedi. Askeriyeye gidip araç bulmaya karar verdik. Önce Davut’u Sultan Tepesi’nde gizledik, sonra askeriyeye döndük. 
  • Komutandan araç tahsis etmek zor olmadı. O benden daha çok korkmuş haldeydi. Sırbistan‘a gidip gelene kadar uçuşa yetişmem imkansızdı. Burada kalsam gece katledilecektim. Uçuşu iptal etmekten başka şansım yoktu. Devletin askeriydim; öyle kafama göre araba ile ülkeyi terk etsem kaçak gözükeceğim. Elim kolum bağlı bir şekilde Sırbistan‘a kaçmaktan başka bir çarem olmadı.
  • Aklımdaki sayısız sorudan sonra Davut’u almak için Sultan Tepesi’ne gittik. Davut’un arabaya sığması imkansızdı. Zaten gündüz olduğu için biz geceden ne kadar korkuyorsak o da gündüzden o kadar korkuyordu. Sığındığı yerden çıkamadı. Hoca ile konuştular “O, gece gelir; bir yolunu bulur.” dedi. Biz yola koyulduk ama Davut’suz ve tamamen savunmasızdık.

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı – Bölüm 2

  • Sırbistan sınırından içeri sızabilmek zordu. Her yer Türkiye sınırı gibi yol geçen hanı değil. Hele Kosova Sırbistan sınırı NATO tarafından korunuyordu. Araç ile bir yere kadar gidecektik. Sonra; hocanın tanıdığı bizi alacaktı. Askeriyeden hoca tanıdığını aramış, durumu anlatmış, yalvar yakar kabul etmiş yardım etmeyi. Gittiğimizde alkarısı yanındaydı. Hayatımdaki en büyük diğer şoku yaşadım. Aslında ben onun alkarısı olduğunu sonradan öğrendim. İlk başta hocanın karısı sanmıştım. Yolda öğrendim alkarısı olduğunu.
  • Üstü başı pasaklıydı. Saçları kıpkırmızı, normal insan gibiydi ama dişleri yoktu. Sonradan anladık dişlerini söktüklerini. Alkarısı, geceleri insanları rahatsız ediyormuş. Tırnaklarını kemiriyormuş yeni doğmuş bebeklerin. Bir de kaşık çalma huyu varmış. Sakinleştirmek için kaşık veriyorlarmış buna. Alkarısı hep yanında gezdiriyormuş. Alkarısı elini neye sürse bereketi artar ve beladan korurmuş. O yüzden bu tip durumlarda yanından ayırmazmış.
  • Bir de cinlerin bazıları alkarısına yaklaşmazmış. Onu da arabada hoca konuşurken öğrendik. Yani Davut gelse de aralarında sorun çıkacaktı. Neyse kazasız belasız Sırbistan’a kaçabildik. Akşam dokuz gibi hocanın evine vardık. Evi iki katlıydı. Sağda solda boynuzlar, duvarlar dışkı ile sıvanmış, içeride ağır bir koku vardı. Önce alkarısı zincirle bağladı. Odasına girdik; resmen bir hayvanmış gibi muamele yapıyordu.
  • Evin tam ortasında tandır gibi bir şey vardı. İçindeki ateş hala yanıyordu. Isınmak için etrafına toplandık. Çok geçmeden hoca konuyu anlattı yine. Bu sefer Türkçe konuşulduğu için çok iyi anlamıştım olayın asıl boyutunu. Hoca öncelikle tasvir istedi; “Cinden cine değişir” dedi. Ama biz görmemiştik önceki gece gelenleri, Davud çıkmıştı dışarı. Biz hocaya Davut’un geleceğini söyleyince alkarısı huysuzlandı.
  • Hoca “Getirmeyin buraya. İçeri giremez” dedi. “Dışarıda bir kulübe gibi bir şey vardı odunları yığdığım. Gelirse oraya geçsin” dedi. Sonra hoca bana olayı anlattırdı. O an içinde bulunduğum durumda bana kolunu kes deseler kesecek vaziyetteydim. Ne sorduysa söyledim. Hoca, duvar yazılarını ve geçen geceki olayı duyunca zaten “İfrit cin işi bu dedi. Anlattığına göre cin soylarının en tehlikelisiymiş. Hastalık ve ölüm verebilirlermiş. İnsanları en çok rahatsız eden, musallat olan cinlermiş. 
  • Peygamber Mirac’a çıkarken toplanıp, peygamberi de yakmak istemişler. “En lanetli cinlere bulaşmışsın sen.” dedi bana. “İfrit cinler insanlar ile anlaşmaya yanaşmaz, kabilelerini öğrenip; konuşup, anlaşmak lazım. Yoksa sana rahat vermezler ama bu da imkansız” dedi. “Eğer gelirlerse seni öldürmeden gitmezler. Konuşamayız onlar gelirse. Bizim onlara gitmemiz gerek. Kabileyi bulursak alkarısı ya da Davut’u yollar; ara yol bulmaya çalışırız.” dedi.
  • Hoca bana bunları anlatırken dışarıdan bir at sesi duyuldu. Hemen cama koştuk. Bilmiyorum hayatında hiç paranormal aktivite yaşayanınız var mı ama Allah kimseye; iki ayağının üzerinde yürüyen at görmeyi nasip etmesin. Cinler kılıktan kılığa girer. Özellikle ifrit cinleri bu konuda başarılıdır. Ama bu ifrit olmadığından; at kılığına girse bile başarılı olamamış, gözlerinden belliydi. İnsan gibi iki ayağının üzerinde yürüyüp, acayip bir şekilde hırlıyordu.
  • Hoca “Yalnız geldiğine göre Davut bu. Eve yaklaşamıyor alkarısından dolayı. Dışarı çıkar, ben konuşurum.” dedi. Davut olması için dua etmeye başlamıştım. O ara artık cinlerle iç içe yaşayanları anlıyordum. Zararlısı olduğu gibi yardım edeni de vardı. Hatta hayatımda ilk defa bir cinin, o an bulunduğum ortamda olması için dua etmiştim. Bizi onlardan koruyacak tek varlıktı. Hoca dışarı çıkınca; at geri geri yürüdü. Karanlık olduğundan, gözden kaybolunca hoca da karanlığa pek yürümedi. Olduğu yerde bekledi. Birkaç dakika sonra Davut’u gördük.
  • Hoca hemen yanına koştu Davut’un. Davut, alkarısı hissetmiş, gelemiyordu eve. Dışarı; kulübeye geçti. O ara alkarısı da ayağa kalkmış bağırıyordu. Hoca ona ekmek götürünce sustu. Sonra benle konuşmaya başladı “Ya hepsini öldüreceksin ya da onlara bir şey vereceksin.” dedi. “Cinleri öldüren insan yoktur.” dedi sonrasında. “Zamanında bir kabile ile 5.000 koyun karşılığı anlaşmışlar ama ifrit cinler koyunu alsa bile peşini bırakmaz. O yüzden işimiz zor.” dedi.
  • Hocanın çaresiz konuşması beni iyice gerince “Hocam, Türkiye’ye döneceğim zaten birkaç güne. Yeter ki dört beş gün daha koruyun beni.” dedim. “Döndürmezler. Dönsen de peşinden gelirler.” dedi. O ara diğer hoca girdi içeri nefes nefese. Davut yolda gelirken, kabileyi; tepenin başında, Priştine tarafında yangın çıkarırken görmüş. Bizim terk ettiğimiz araziyi yakıyorlarmış. “Bütün kabile oradaydı.” diye söylemiş hocaya
  • Biz eve sığındık iyice. Hoca ışıkları kapattı. Ortalığı iyice karanlık bastı. Davut dışarıdaki kulübedeydi. O kadar uykum vardı ki… Korkudan kaç gecedir gözüme uyku girmedi. Gözlerim seğiriyordu artık. Hoca “Davut nöbette. Sen uyu; korkma.” dedi bana. “Zaten burayı bulamazlar. Bulsalar da ifritler buraya yanaşamaz dedi. Bu lafı unutmayın beyler; ileriki yazımda anlatacağım. Kısaca bahsetmek istiyorum ama…
  • Evinde kaldığımız hoca, daha sonradan duyduğuma göre; bahçesine alkarısının üç oğlunu gömmüş. Alkarısı insan tarafından yakalanınca; çocuklarını öldürüp, alkarısına yollarlarmış. Hoca yollamamış, oğullarını da evin üç köşesine gömmüş. “Cinler buraya isteseler de giremezler.” demişti. Bu olayla ilgili sonraki yazımda daha detaylı anlatacağım ama önce o gece yaşadığım bir tuhaflığı size söyleyeceğim. 
  • O gece evin camına bir karga kondu. Saatlerce içeriyi; bizi izledi. Önce rüya sandım. Sonra evinde kaldığımız hoca, kargaya bakır tas içinde okunmuş, ıslatılmış ekmekten yedirdi. Karga, hocanın elinden ekmeği yedikten sonra, sabah ezanından hemen önce uçarak uzaklaştı. Hocanın derinliği her saat farklı bir boyut kazanıyordu. Karga hocaya hizmet etmekteymiş. Ekmekleri aslında yemiyor, ebabil kuşu gibi ağzında evin uzaklarına taşıyormuş. Bu ekmekler cinlerden uzak durmak için evin bahçeni dışına gömülür.
  • Hoca, kargaya verdiği ekmekleri, cinler burada olduğumuzu anlarlarsa yanaşamasınlar diye gömdürmüş uzaklara. Sabah ezanı bizim için kurtuluş çanı gibiydi. Bir sonraki yatsı namazına kadar… Hoca bana “Sakın dışarı çıkma. İşemek için bile… Gerekirse ateşin içine işe.” dedi. “Sakın terleme ve çok sesli konuşma.” dedi. Hoca alkarısı alıp dışarı çıktı. Biz, bizim hoca ile evde kaldık. Sonra Davut’u çağırdı hoca ama Davut kapı eşiğinin ötesine geçemedi. Sebebini hiç öğrenemedim ama Davut içeri giremiyordu.
  • Hoca bir minder çekti kapı eşiğine. Beraber oturup konuştular. Ben camdan bakmaya başladım. İlk defa annem geldi o an aklıma. O kadar özledim ki “Öleceksem de bari bir kere göreyim de öyle öleyim!” diye yalvardım Allah’a. Neyse; Davut da bir süreliğine uzaklaştı. Sanırım etrafı kontrol etmek için. Hoca içeri geldiğinde ben ağlıyordum. Ağladığımın farkında bile değildim.
  • Hoca biraz bu işe bulaştığına pişmandı. Her halinden belliydi. Belki Davut’la beni teslim etmek için konuştular; bilmiyorum… O konuşmayı asla anlatmadı bana ama Davut çok pişmanmış. Kabileyi öğrenip özür dilemeye gitmek istemiş ama hoca “Yerimizi bulurlarsa hepimizi öldürürler.” diye yalvar yakar ikna etmiş Davut’u.
  • Akşamüstü Davut döndü. Davut’un anlattığına göre bizim kaçtığımız hocanın eski evini yakıp kül etmişler. Etrafta; köpek, eşek, at; ne varsa katletmişler. Her şeyi yakıp yıkmışlar. Cinler, arasında dava olan insanı bulamayınca oradaki hayvanları katledermiş. Yani cinler bizim o evde olmadığımızı biliyorlardı. Kaçtığımızı biliyorlardı. İfrit olduklarından peşimizi de bırakmayacakları için aslında pek de güvende değildik. 
  • Sıkıntılı bir gün sona erdi ve bir şekilde gece oldu. Alkarısı ile hoca geldiler. Ellerinde lavaş gibi ekmekler vardı. Peynir vs. bulmuşlar bir yerlerden. Önce onları yedik. Hoca namaza durunca aynı karga yine cama geldi. Bu sefer gözlerinden kan akıyordu. Sanki mübarek hayvan kan ağlıyordu. Hoca namazını bitirince sanki hemen namazı bitirdiğini anlayıp, ses çıkarmaya başladı. Hoca hemen camın kenarına koştu. Biz, ne olup bittiğini anlamaya çalışırken “Işıkları kapatın!” dedi.
  • Hocaya “Hemen Davut’u çağırın.” dedi. Önce kapının eşiğinden; düğüm düğüm edilmiş bir halat çıkarıp, odanın içindeki tandır ocağında yanan ateşe attı. Alkarısına iyice tembih verip, zincirlerini çözdü. Davut bu sefer içeri hiç sıkıntı yaşamadan girdi. Sonra anladık ki hocanın evini düğümlü halat koruyormuş. Halatı yakarken bize camları kapattırdı. Sonra ateşe kuyruk yağı attı duman çıksın diye. Halat yanıp; dumanı duvarlara sinsin diye uğraşıyordu.
  • Neyse; Davut’u içerideki odada tuttuk. Halat dumanının sindiği odada biz oturuyorduk. Hoca önce oturup Yasin Suresi’ni okudu. Sonra 40’ar kere Felak ve Nasr surelerini okuduktan sonra “Bu gece ziyarete gelecekler.” dedi. “Sen burada kalacaksın.” dedi gözlerimin içine bakarak. Sonra beni buraya getiren hocaya dönüp “Hoca sen istersen git; alkarısı seni uzaklaştırsın.” dedi. “Çok vesveseli şeyler olacak, kalma istersen burada.” dedi. Hoca zaten günlerdir zor duruyor, bir çıkış yolu arıyordu ama beni şaşırtarak; kalmayı tercih etti.
  • Gece saat 11’i gördüğünde karga tekrar geldi. Ağzı hayvan pisliğine bulanmış, bir ayağı da kopmuştu. Hoca “Çok yakındalar; sessiz olun, Davut’u uyarın.” dedi. Davut, hemen kaldığımız gecekondudan bozma binanın çatısına çıktı. Alkarısı bizimle kaldı. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. İfrit cinle ilk karşılaştığım gecedeki gibi pis bir sis çökmeye başladı. Davut hemen aşağı inip “Yedi tane ters başlı koç geliyor.” dedi. Bu sefer Davut’u da içeri aldık.
  • Hoca perdenin gerisinden camdan dışarı bakarken, gayrıihtiyari ben de baktım. Evin yüz, yüzelli metre ilerisinde; çenelerinin altından boynuzlar çıkmış, gözleri mavi mavi parlayan, yedi adet koç benzeri hayvan gördüm. Yaklaşıyorlardı. Cin oldukları belli idi. Davut, “İfritlerin kabilesinin çok büyük olduğunu” söyledi. Her yerde bizi arıyorlarmış. O ara iyice sis çökünce; camdan bir metre önümüzü göremez olduk. Hoca “Islak ekmekleri geçtiler ise bu cinlere benim gücüm yetmez.” dedi.
  • Alkarısı huzursuzlanmaya başlamıştı. Oturduğu yerde titriyordu. Aramızda en sakinimiz Davut’tu.  Ondan hiçbir ses çıkmıyordu. Bizim hoca da camdan dışarı sessizce okuyup üflüyordu. Hoca Davut’a “Burada olduğumuzu anladılar mı?” diye sordu. O ara koçların sadece ikisinin gözleri seçiliyordu. Evin 20 metre kadar yakınına kadar geldiler. Davut “Diğerleri gittiyse burada olduğumuzu biliyorlar; kabileyi çağırmaya gitmişlerdir.” dedi. 
  • Hocam onlar gelmeden kaçalım. Şehre inelim.” dedim. “Dışarı çıktığımız an bizi çarparlar” diye tembihledikten sonra “Ev üzerine yıkılsa yine de terk etmeyeceksin! dedi. Hoca sukunetini koruyordu. Ters başlı koçlar 20 metre öteye geçememeye başladılar. O an alkarısı “Oğlum!” diye bir çığlık attı. Hoca hemen alkarısı yakaladı; sakinleştirmek için. Alkarısı dışarı çıkmaya çalışıyordu. Anladığımız kadarıyla cinler, alkarısının ölen oğullarının mezarlarını deşmeye çalışıyorlarmış.
  • Hoca, alkarısı zapt edemeyince; alkarısı kendini dışarı atıp, sisler içerisinde koçlara doğru koşmaya başladı. Sis yüzünden olan biteni göremiyorduk. Derinden; gırtlaklanan bir atın kişnemeye çalışması gibi bir ses ile alkarısının çığlıkları duyuluyordu. Hoca hemen kapıyı kilitledi. O an Davut da dışarı çıkmak istedi. Hocaya bir şeyler anlatıp çıktı alkarısının gittiği yöne doğru. Birkaç dakika sonra Davut döndü. Alkarısının başı ile vücudunu birbirinden ayırıp, kafasını alıp kaçmışlar. Davut elinde alkarısının cansız bedeniyle döndü. Bedenden kafa kısmı parçalanıp, koparılmış şekildeydi.
  • Ben zaten o ara kendimden geçmişim. Tam olarak ne olduğunu şu an hatırlayamıyorum ama kendime geldiğimde Davut, alkarısının bedenini gömmeye çalışıyordu. Saat 02:30 gibi kendime geldim. Davut gömme işlemini yarıda bırakıp içeri koştu. Hocaya bağırarak bir şeyler söyledi. Hoca “Geldiler hocam!” diye bağırdı. Hocalar ile Davut ne yapılacağını tartışıyorlardı Farsça. Bir anda evin üzerine taşlar yağmaya başladı. Duvarlara çarpan taşlar resmen parça parça evin dış cephesini kemiriyordu. Hatta cama isabet eden taşlar oldu.
  • Evin içinde ne varsa kırılıp dökülmeye başladı. Taş bulamayan ifritler, kafası koparılmış sıçan ve karga atmaya başladılar. Evinde kaldığımız hoca Davut’a “Kabileden bir sözcü çağır. Buyur edelim, konuşalım.” dedi. Davut kulakları yırtacak bir ses ile daha önce duymadığım bir dil ya da sesler bütünü ile ses çıkarmaya başladı. Sanki hayvanlara özel çıkarılan sesler gibi Davut ve diğer cinler bu sesler ile anlaşıyormuş. Yani onların dilleri buydu.
  • O ara taşlar kesildi. Davut bir süre sonra içeri dönüp, hocaya Farsça bir şeyler söyledi. “Alkarısının tohumlarını topraktan çıkarın, ekmekleri toplayın!” demişler. Sanırım cinler eve pek yaklaşamıyorlardı. Ama öyle yoğun taş yağdırıyorlardı ki eve; devam ederlerse evi başımıza yıkacaklardı. Fakat ifritlere güven olmaz diye, dışarı çıkıp dediklerini yapmak istemedik.
  • Az sonra taş yağmuru tekrar başladı. Evin her yerine taş fırlatıyorlardı. Davut tekrar aynı sesle bağırmaya başladı “Ekmekleri toplayıp bir cin alacağım. O kişi sınırı geçince ekmek ile kapatacağım.” dedi. Davut dışarı çıktı. Biz, cin gelince onunla ne konuşacağımızı düşünüyorduk. “5.000 koyun için anlaşalım.” dedi hoca. “En azından zaman kazanırız.” Evinde kaldığımız hoca “Anlaşmaya yanaşmayabilirler.” dedi. Biz tam tartışırken kapı çaldı.
  • Kapı açıldı. Beni içeri odaya aldılar. “Sen sakın çıkma. Gözükme.” dediler. İçerideki odada; divanın altına girdim. Nefes bile almayı bıraktım. Hayatımın en korku dolu anlarıydı. Sonra konuşmalar başladı. Kimin ne konuştuğunu anlamak mümkün değildi. İçeriden bir ağlama sesi duyuldu. Sonra hoca girdi benim odaya. Evdeki tüm Kuran ve dua yazılarını toplatmış; içerideki odaya taşıtmış. İfrit cinler çok rahatsız olur Kuran ve Arapça dualardan.
  • Hocanın yüzünün rengi bembeyazdı. Yıllardır cinlerle münasebeti olan adamın bile rengi atmıştı. “Hocam ne oluyor?” dedim. Adam yüzüme bile bakmadı. Sanki aklı çıkmıştı yerinden. “En azından Kuran kitapları yanımda. Belki yanaşamaz.” diye düşündüm. Fakat şunu söyleyeyim: İfrit cinler gayrımüslimdir. İslam inancı olmadığı için Kuran onları sadece rahatsız eder. Yani Kuran ve ayetler ile ilgili şeylerin olduğu yere girebilirler ama huzursuz olurlar. Her neyse hoca odadan çıkıp, kapıyı üzerime kilitledi.
  • Ben zaten kaskatı kesildim. Koskoca adam ne idrarını tutabiliyordu ne ağlamamayı başarabiliyordu. Hayatımın en kötü anıydı. Bir ara sesler yükseldi. Kapının öbür tarafında bağırış vardı ama bu Davut’un çıkardığı seslere benzeyen bir bağırıştı. Bir anda kapı açıldı! O an nutkum tutuldu. İki hoca da içeri girip hemen kapıyı kilitlediler. Orası filmin koptuğu andı zaten. Cinlerin kavgası başlamıştı. Davut ve ifrit cin kabilesinden gelen cin içeride kavga ediyordu.
  • Hocaların ikisi de odada “ya sabır ya hak” çekmeye başladılar. Evinde kaldığımız hoca belinden halatı çıkarıp okudukça düğüm atıyordu. Düğüm atıp kapının koluna sardı. Öteki hoca zaten nefes verdikçe okuyordu. Yer yerinden oynamaya başladı. Resmen zelzele oluyordu evin içinde. Cinler evi taş yağmuruna tutmaya başladılar. İçeride ifrit cin ile Davut kavga ediyordu. Hayatımda böyle bir an yaşamadım. Allah kimseye yaşatmasın. O çıkan seslerin, o hiddetin haddi hesabı yok.
  • İfrit cinin çıkardığı seslerdeki hiddet, nefret ve vesvese resmen insanı kaskatı kesiyordu. İçeride olan biteni göremesek de o sarsıntı, o duvarı döven taşlar ve Davut ile ifritin kavgasındaki çığlık ve feryat bize kalp krizinden de kötüsünü yaşattı. Hoca yanımda Allah‘a “Canımı al” diye yalvarıyordu. “Beni onların ellerine bırakma. Al canımı ya Hak.” diye ağlamaya başladı. Bu olay tam üç dakika sürdü. Sonra bir anda seslerin tamamı durdu. Taş atmayı kestiler. Ortalıkta olağanüstü bir sessizlik oldu. 
  • Tam o sessizlikte “La ilahe illallah” diye uzaktan gelen ezan sesini duyduk. Hayatımda hiçbir ezan bana bu huzuru yaşatamamıştı. Hocalar hemen içeri koştu. Ben yalnız kalmaktan korktuğum için peşlerinden gittim. İçerisi; hayvan ölüleri, kafası kopuk sıçanlar ve fındık fareleriyle dolmuştu. Davut ortalıkta yoktu. Kapı parçalanmıştı; ne cam kalmış ne de kapı. Ev yaşanmaz hale gelmişti. Hemen dışarı çıktık. Davut uzaktan geliyordu. O an ilk defa Davut’un yüzünün bir kısmını gördüm ve dehşete düştüm.
  • İfritler ezanı duyunca kaçmışlar. Ezan, sabah vaktinin habercisi. İfritler asla gündüzleri dışarı çıkmazlar. Onların gayb kapıları sabah ezanından sonra kapanır, akşam ezanıyla açılır. Davut’un karısını öldüreceklermiş. Peşlerinden koşmuş ama yetişememiş. Akşam ezanına kadar da beklemekten başka çaresi yokmuş. Artık sadece beni değil, hocaları da öldürüp yakacaklarını ve Davut’un bütün ailesini katledeceklerini söylemiş ifrit Davut’a.
  • Davut’un her yeri parçalanmıştı. “Akşam da gelecekler.” dedi. Yollara tuzak kurmuşlar “Etrafı terk edemeyiz.” dedi Davud. Zaten etraftaki tüm köylerdeki telefon hatları, elektrik tellerini parçalamışlar. Burada kısılı kalmıştık. Gece gelip bizi avlamalarını beklemekten başka çaremiz olmadığını bilmek, o korkuyla düşünmemizi engelliyordu. Önce hep birlikte dışarı çıktık. Kapının önünde alkarısının başsız bedeni vardı. Davut toprağa tam gömememiş; gelen taşlar paramparça etmiş bedenini. Biraz ötede ölü oğullarının cesetleri vardı. Bir tanesinin bacaklarını kemirmişler. Alkarısı ve soyundan gelenlerin cesetleri çürümez. Bin yıl toprak altında kalsa aynı şekilde çıkartırsınız.
  • Biraz Davut’tan bahsedeyim size. Davut’un yüzü kıllıydı. Keçi derisi gibi derisi vardı. Sık ama kısa; tüy gibi. Ağzı yine kuzu ağzı gibi, dişleri kurt gibi ama çok inceydi. Kulakları yoktu, burnu içeri doğru oyulmuş gibiydi. Boynuna doğru indikçe kıllar gidip yerine nasırla kaplanmış gibi duran çatlamış bir deri geliyordu. Gözleri simsiyahtı. Gözlerine baktığınızda zifiri karanlığa bakmış gibi hissedersiniz. Yüzünü tarif edebilecek ya da benzetebileceğim bir canlı yok. O yüzden şuna benziyor diyemem ama bir kere bakabildim daha bakamadım. 

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı – Bölüm 3

  • Amacımız Sırbistan’da şehir merkezine inmekti hava kararmadan. Davut’a suratını kapatacak bir şeyler bulduk. Ayaklarını vs. sararak vücudunda görünecek yer kalmayacak şekilde gizledik. Ama boyu o kadar uzundu ki her halükarda dikkat çekiyordu. Etrafımızda şehir yoktu. En yakın yerleşim merkezi 100 kişilik bir Türk köyü idi ki köyde elektrik bile yoktu. Gece hayatımızı kurtaran ezanı bile hoca minareden bağırarak okuyordu. Hoca “Bu köye girersek bizi gizlerler.” dedi. 
  • Şimdi burada gerçekleşen bir olayı anlatmadan önce size bir bilgi vereceğim. Bu bilgi sonrasında olayın tam olarak nasıl olduğunu anlayacaksınız. Daha önce dediğim gibi Kosova ve Sırbistan sınırında, zamanında milyonlarca insan katledildi. Bu yüzden buralarda aşırı derecede paranormal olaylar olduğu rapor edilir. İki ülke de NATO birliği hariç bu araziye asker yollamaz. Çünkü burada açıklanamayan birtakım olaylar olup, üzerleri kapatılmıştır.
  • Özellikle bizi evinde saklayan hoca ve ilerideki Türk köyündeki insanlar için; cinler, alkarıları, ermişlerin ruhları ile sürekli bağlantıda olmak normal bir şey. Onlar genelde Müslüman cinler ile zamanında alim ve ermiş olarak vefat eden hoca ve hacıların ruhları ile ve alkarıları ile iletişim halindedir. Hatta bazı evlerde cinler misafir olarak ağırlanır. Bizim hocanın evinde de alkarısı vardı, bildiğiniz üzere. Bu insanlar ifrit ve şeytan soyundan gelen cinlerle muhatap olmaz genelde.
  • Bir rivayete göre ifrit ya da şeytan soyundan gelen cin bir insana tecavüz eder. Kadın evinde banyo yapıp temizlenirken tecavüze uğrar. Birkaç dakika sonra kadının kocasının köy kahvesinde alev alev yanarak öldüğü anlatılır. Sabah ezanından önce gayb kapısından geçemeyen cinler Müslüman değilse, tutsak kaldı sanılarak kabileden dışarı atılır. Bir daha geri dönemezler. Bu cinler insanlara hastalık verir. Bir kısmı insan çarpar ya da içine girip kontrol eder. Onları rahatsız etmekten hoşlanır. Köyde bu tip olaylar olmasın diye köyün etrafında bir takım gömüler vs. vardır. Cinler bu yüzden tuzak kurmakta ustadır. Yolda yürürken her an bir aksilik yol açabilir ve ölümle sonuçlanacak yaralanmalara yol açabilir bu cin tuzakları.
  • Amacımız gece çökmeden köye inip yardım istemekti. Alkarısı hakkında da bazı bilgiler vermem gerekirse: Alkarıları insanlar gibidir bazı açılardan. Her biri birbirinden farklı olabilir. Tek bir alkarısı ele alıp genelleme yapılamaz. Alkarıları erkeklerle münasebete giremez. Doğalarında öyle bir şey yoktur. Lohusa kadınların yeni doğurduğu bebekleri çalıp, kendilerine tohum yaparlar. Yani yeni doğan bebekleri kaçırıp, bir şekilde gebe kalırlar. Bunu nasıl yaptıkları bilinmez.
  • Alkarıları erkek ya da kız doğurabilir. Erkekler genelde ölü doğar. Yaşayanları ise cinler avlar genelde. Bu yüzden erkekler hayvan kılığına girer. Sayıları o kadar azdır ki denk gelmek imkansız gibidir. Dişiler ise alkarısı olur. Elleri çok bereketlidir. Bir ekmek çıkacak hamura el sürdü mü on
  • ekmek çıkar. Bazı yörelerde gümüş çuvaldız ve iğne batırılarak yakalarlar ama bu boş bir yöntemdir; zira alkarısı enerjisi düşük bir varlıktır. Normal kadın kadar güçsüzdür. Bir erkek tarafından kolayca yakalanabilir. 
  • Cinler gibi özellikleri yoktur. Gaipte yaşamazlar. İnsanlar arasında yaşarlar ve sürekli insanlara görünürler. Görünmezlik özellikleri yoktur yani. Genel olarak çok çirkindirler. Alkarısı olduğunu anlamak zordur. İnsana benzer tıpatıp. Dişlerinin yapısından anlaşılır. Saçları koyu kırmızı, gözlerinin çoğu gözbebeksizdir. Yani bembeyaz. Yeni doğum yapan kadınlara musallat olur, evlatlarını çalarlar. Alkarısı bebeği 40 günlük olmadan çalar. Aksi takdirde onu tohum edemez kendine.
  • Bazıları kıskançlığından hamile kadınlara musallat olup bebek düşürtür. Alkarıları, cinler ile kan davalı gibidir. Birbirlerini asla sevmezler. Cinler, alkarısı ve soyundan gelenleri sorgusuz sualsiz öldürür. Genelde kafaları kopartılır. Kafa, kabileye götürülüp yakılır. Alkarıları çounlukla toplu halde yaşarlar. İnsan tarafından yakalanan, bir daha geri dönemez ve evlatları var ise öldürülüp alkarısının yakalandığı evin kapısına bırakılır. Bu saatten sonra alkarısı yakalayana köle gibi olur. Alkarısına yemek verdiğin sürece her işi yapar. Evinde kaldığımız hoca alkarısına temizlik, yemek vs. her şeyi yaptırıyordu.
  • Köye doğru yürümeye başladık. Davut bizden 200 metre kadar ötede yürüyordu. Cinlerin kurduğu tuzaklar var ise bizi uyaracaktı. Hocaların ikisi de yaşlıydı. Bense dermansız kalmıştım. Ezanı duyalı tam bir buçuk saat olmuştu ama ortalık hala zifiri karanlıktı. Biz bu olaya ancak köye yaklaşınca anlam verebildik. Tuzağa rastlamadan köye girdiğimizde, köydeki herkesin kaçmış olduğunu gördük. Ne hayvan kalmıştı ahırlarda ne insan.
  • Sonradan öğrendik ki köylüler olanları anlamış ve hoca minareye koşup var gücü ile ezan okumaya başlamış. İfrit cinler de sabah oluyor sanıp korkudan tuzak bile kuramadan kaçmışlar. O muhterem hocanın ani kararı ile ezanı bir buçuk saat önce okumasa biz çoktan ölmüştük. Köy, hayalet köy gibiydi. İnsanlar olacakları sezip kaçmıştı. 100 kişilik köyde canlı bir böcek bile kalmamıştı neredeyse.
  • Hoca minareye çıkıp bizim durumumuzu anlayıp ezanı önceden okuyup hayatımızı kurtarmıştı. Ama o an köyde bize yardım edebilecek bir Allah‘ın kulu bile yoktu. Olayın en ilgi çekici kısmı ise bu insanların bu kadar kısa sürede nereye kaçabileceğiydi. Tamamı cinlerle, alkarıları ile ermiş ruhları ile iç içe yaşayan yüz kişiyi korkutup kaçıran bu illetten kurtulmak için sürekli aklım Allah’a yalvarıyordu.
  • İfritler gece geldiklerinde; önce bizim bıraktığımız binaya bakıp sonra buraya geleceklerdi elbet. Onlara karşı koyma gibi bir şansımız yoktu. Hava daha yeni ağarıyordu. Gecekondudan dönüştürülen camiye girdik. Kapısı kilitli olmayan tek yer oydu. O an içimizi ferahlatacak bir şey oldu. Bizi kurtaran ezanı okuyan hoca olduğunu düşündüğümüz sakallı, uzun yeşil cübbeli bir muhterem zat camide namaza durmuştu. En azından birtakım sorulara cevap buluruz diye namazını bitirmesini bekledik.
  • O ara bizim hocalar da namaza durdular. Ben de hocalara katıldım. Davut dışarıda dururken biz hocalarla namaz kıldık. Biz namazı bitirdiğimizde ihtiyar adam hala namazdaydı. Çok uzun süre geçemedi ki “Allahu ekber kebira”yı okumaya başladı. Yaklaşık 11 tekrar yaptıktan sonra “Selamun aleyküm” diye sohbete girdi hoca. “Faezeh ile görüştünüz mü?” dedi ihtiyar bizim hocalara. Faezeh ifrit cinlerin kabilesinden bizim eve giren sözcüymüş. “Evet” dediler.
  • “Yüzünüzü gösterdiniz mi? dedi, bizimkiler yine “Evet” dedi. “Anlaşmaya yanaşmadılar mı?” dedi.  Bizimkiler “Anlaşmayı dinlemedi bile. Beni göstererek ‘Ya onu alırız ya hepinizi’ dedi.” dediler. Ben dayanamayarak “Hocam Allah razı olsun. Bizi kurtarmak için mi ezanı erken okudunuz?” dedim. “Ben okumadım.” dedi. “Ben köyün dört günlük misafiriyim. Size yardım eden hoca, köyün geri kalanı ile tepenin arkasına yürüdüler saklanmak için. Vazifem bitmeden bu köyü terk edemem.” Vazifesini sorunca “Allah bilir, kader yazar biz uyarız” dedi.
  • “Bu gece bu köyden iki ölü çıkacak. Ben onları yıkayıp gömeceğim. Benim görevim bu.” dedi. “Hocanın iki kişi ölecek; ben de yıkayıp gömeceğim” demesi ile bizim birbirimize bakmamız bir oldu. O an herkes kendi canının derdine düştü. Beni kurtarmak artık konu dışıydı. Asıl önemli olan kendini kurtarmaktı. İki hocanın da giriştikleri bu olaydan ne kadar pişman oldukları yüzlerinden okunuyordu.
  • Ben o gece beni öldüreceklerine emindim çünkü benim için geliyorlardı ve ben ölene kadar bitmeyecekti. Hocaya sorduk “Hocam bir yolu yordamı yok mu?” diye. Hoca yukarı bakıp “O yazdıysa biz bozamayız.” dedi. Bir ara çıkıp koşup kaçmayı düşündüm. Ama o insanların benim için yaptıklarından sonra bu düşünce, sadece düşünce olmaktan öteye gidemedi.
  • Hoca bizi bir eve soktu “Gusüllerinizi tazeleyin, abdestinizi alıp tövbe namazınızı kılın.” dedi. “Davut’u çağırın o da alsın abdestini.” dedi. Hoca uzun boylu ve uzun cübbeliydi. Yüzünde ifade yoktu; ne korku veriyor ne de huzur ve cesaret verebiliyordu. Sadece bilgi vermek için orada gibiydi. Davut köydeki hiçbir evin kapısına sığamadığı için hep beraber bahçede oturduk.
  • Davud cebinden 6 tane hurma çıkardı. Hurmalar yumruk büyüklüğündeydi. O kadar açtım ki bir ara yerdeki naneleri kopartıp yemiştim. Ama Davut’un verdiği hurmayı yiyemedim. Hurmanın üzeri Davut’un derisi gibi çatlaklaşmıştı. “Yanımda dursun; açlığa dayanamayınca yerim” diye cebime soktum.
  • Aradan birsüre geçince, hocanın bacağı kopan, kan ağlayan kargası gezmeye başladı etrafta. Bir süre kafamızın üzerinde turladıktan sonra yanımıza yanaştı. Belli ki Davut’tan çekiniyordu. Hoca el edince hemen kondu yanımıza. Sol kanadındaki tüyler yolunmuş, kanadının altına keskin bir şey ile yazı gibi bir şekil kazınmıştı. Ben görünce şekli şok oldum. Bu benim ilk ifritle karşılaştığım askeriyenin mutfağındaki yazılardan biri ile aynı idi.
  • Hoca bana, bunun şeytanı öven bir kelime olduğunu söyledi. Biz nasıl darda kalınca “Ya Rab” diyorsak karganın kanadında da “Ya iblis!” yazılıydı. Cinler kargayı yakalayıp tırnakları ile hayvana acı çektirerek yazmışlar. Gerçi hayvan diyemem. O an hoca bize bir şey itiraf etti. Bu karga,
  • kafası koparılan alkarısının hayatta kalan oğullarından birisiymiş. Alkarısını anlattığım kısımda dediğim gibi alkarısının oğlu hayvan kılığında gezer. 
  • Bu karga hoca için değil annesi için geliyormuş. Annesini katlettiklerinde oğlunu da yakalayıp işkence yaparlarken okunan ezan kurtarmış onu da. 
  • Öğle vakti gelirken cübbeli dede minareye çıkmaya başladı. Boş köye ezan okumak için hazırlanıyordu. Önce anlam veremedim. Zamanı gelince ezanı okudu. Nasıl bu kadar sakin olduğunu anlamak güç. Bu gece burada iki kişinin öleceğini nereden bildiğini asla anlayamadım. 
  • Hoca minareden inerken yanına yaklaşıp “Hocam kurban olayım! Günlerdir çekmediğim kalmadı.” diye sızlanıp durdum “Bir yolu yordamı yok mu?” diye ağladım. Gerçekten birkaç gün içinde o kadar kilo vermiştim ki vücudum allak bullak olmuştu. Ayakta duracak takatim yoktu. Cümle bile kurmakta zorluk çekiyordum. 
  • Bana “Sana ulaşamadıkları her gün yenileri ölecek.” dedi. “İfritin nefreti yavru kancık gibidir. Hızlı büyür. İfrit cinlerin nefreti ateş ile yoğrulmuştur. İfrit cinlerin kabileleri en sapkın cin kabilesidir. Şeytana tapıp, Allah’ı reddederler. Diğer tüm alemler ile husumetleri vardır. İnsan ırkını sevmezler. İnsan ırkına çaresiz hastalık, şifasız dert ve vesvese verirler. Alkarıları ve tohumlarını avlarlar. İfrit cinlerin kabilelerinde sapkınlık vardır. Kendi aralarında bile savaş halindedirler. İfrit cinler bizim dünyamızın Yahudileri gibidir; sürekli fitne fesat ile düşmanlık yayıp kaos ortamlarında büyürler. 
  • İfrit cinlerin en rahat ettikleri yerler pis ve hiçbir canlının yaşayamayacağı kadar alçak alanlardır. Özellikle sıçanların kafalarını koparıp evlerine asarlar. Ölülerini asla gömmezler. İfrit cinler kendi ölülerini yiyebilir. İfrit kabilesinden biri bir insan tarafından rahatsız edilirse, tüm kabile onu düşman beller. İfritler kurbanlarını hemen öldürmez; ifrit cinin çarpması çok ağır olur. Kemikler birbiri ile kaynar, yüz ve surat şekilsiz bir hal alır. İnsan ucubeye döner. Sonra bu haldeki insanları kabilenin yaşadığı yerde orta yere atıp sürekli rahatsız ederler. Belki aylarca hatta yıllarca acı çektirirler.
  • İfrit cinlerin kabileleri çok büyüktür. Binlercesi birarada yaşar. İfrit cin seni çarpıp kabilenin yaşadığı yere götürdüğünde, iki omuz aranı üç günlük yol gibi hissedersin. Öyledir ki her hücren acıyı ayrı bir tadar. Her gün farklı bir cin tarafından rahatsız edilirsin. Ölmeyi dilesen de seni öldürmezler. Çarpılan insan vücudunu kontrol edip kaçamaz. Öyle ucube bir beden ile her gün cinlerin vesvesesine maruz kalırsın.” dedi. Hoca, ben ona yalvarırken namaza durdu. Kafasını son secdeye koyduğunda ikindi ezanına kadar kaldırmadı. 
  • Bu arada dışarı çıktığımda Davut ortalıkta yoktu. Köyün arkasında tepeler vardı. Davut cinlerin köyü basacağı yere doğru gidip nöbete durmuştu. Bir ara köyden kaçıp saklanmak istedik ama köy bizim için en güvenli yerdi. Hoca “Köyden ayrılan ifritin kucağına düşer.” dedi. Ne yapacağımızı ne edeceğimizi bilmiyorduk. Köyde yaklaşık 20 hane vardı. Tuvaletler, barakalar, ahırlar vs. işin içine katınca 35’e yakın içinde saklanacağımız yer vardı.
  • Hoca, ikindi ezanını okuduktan sonra yanımıza geldi. “Kargayı salın. Alkarısı bulup, saçlarını getirsin buraya.” dedi. Hoca kargayı saldı. Alkarısı saçını düğüm düğüm edip, köyün girişindeki ağaçlara asacaktık. Hoca Davut’a bir yer gösterip, buraya işemesini istedi. Benim koluma bir çizik atıp Davut’un işediği yere damlattı.
  • Çok zaman geçmeden karga ağzında bir tutam saç ile döndü. Cübbeli hoca karganın gözlerine bakıp “Hayvanı terk et! dedi. İçindeki alkarısının oğluna seslenmişti. Karga önce huysuzlanıp sonra uçarak uzaklaştı. Aradan bir dakika geçmedi ki 17 – 18 yaşlarında, sol tarafı felçli bir çocuk belirdi. (Alkarısının oğlu) Suratı orantısızdı. Bir gözü diğerinden büyük, ağzında dişleri yoktu. Sol tarafı felçti. 
  • Hoca beni yanına aldı. Diğer iki hocanın camide kalmasını istedi. Hocalar ikindiyi kıldıktan sonra okumaya başladılar. Cübbeli hoca, “Sabah ezanını duymadan yer bile yarılsa okumayı kesmeyin!” dedi. Alkarısının oğlu ile Davut’tan çatılara çıkmasını istedi. Alkarısının oğlunun boyu benden kısaydı. Felçli haline aldırmadan çok hızlı hareket ediyordu. Davut ise daha önce söylediğim gibi benden çok daha uzun ve iriydi.
  • Biz, hocayla caminin arkasındaki ahırın kapısına geldik. Hoca eline avuç avuç at pisliği alıp, benim diz kapaklarımdan aşağısına sürmeye başladı. Sonra yerden bir avuç toprak alıp toprağa bir şeyler söyleyip üfledikten sonra başımdan aşağı döktü. “Bu binanın etrafında yedi tur at ve öğreteceğim kelimeleri söyle.” dedi. Bu kelimeleri şu an bu yazıda söyleyemeyeceğim; yanlış telaffuz ile başınız derde girmesin diye.
  • Hocanın dediklerini yaptım. O ara hava kararmaya başladı. Korkudan başım dönmeye başlamıştı. Hocaya ne yapacağımızı sordum. “Yed-i Emin’i çağıracağız.” dedi. Yed-i Emin, sizin bu bildiğiniz hukuk vs. olaylarındaki yedi emin değil. Burada çağrılan varlık, zamanının en muhterem evliyasının adıymış. Yedi ermişler ona güvenilirliğinden dolayı “Emin” lakabı takmış. Yed-i Emin pek bilinen varlık değildir. Genelde erenlere yardım eder. Öldükten sonra dahi insanlara olan yardımı dolayısı ile Emin adı verilmiş.
  • Hocanın anlattığına göre bu ermiş, zamanının en muhterem evliyasıymış. Şu anki Türkiye sınırları içerisinde hiç yaşamamış. Hayatını şu an bizim sıkıntı çektiğimiz bölgeye yakın yerlerde, buralar Osmanlı toprağıyken geçirmiş. Öyle heybetliymiş ki yolda yürüdüğünde şeytan bile korkup yolunu değiştirirmiş. İnsanlar ifrit cinden nasıl korkar ise ifrit cin de Yed-i Emin hocadan öyle korkarmış görünce. Yed-i Emin hoca yerine; uzun uzun yazamamak için “Emin hoca” diyeceğim yazının bundan sonrasında.
  • Cübbeli hoca, Emin hocayı çağırmak için “İki kere gusül ve 7 rekat namazın ardından, benim dediklerimi tekrarlayacaksın.” dedi. Hoca “Sana yardım edeceği için sen çağıracaksın.” dedi. “Tamam.” dedim. Boş evlerin birinde bulduğum iki kazan su ile gusül alıp, 7 rekat nafile namazı kıldım. Arkasından cübbeli hocanın yanına gidip, dediklerini tekrarlardım. Hoca elime bir tespih verip bir cümleyi 777 kere tekrarlatacak şekilde 7 cümle söylettirdi.
  • Emin hoca ikindi ile akşam arası çağrılır. Emin hocayı yardım için değil akşam namazı için çağırmak gerekir. Usul budur. Hoca gelir; seninle akşam namazını kılar, yatsıya kadar sohbet edilip, Kuran okunur. Eğer hoca haline acır ise yanında kalır; yardım eder. Aksi halde yatsıyı kıldıktan sonra gider. Hocayı bizle akşam namazı kılsın diye, cübbeli hocanın tarifine göre çağırdık. Hocayı çağırırken, akşam namazına bir saatten az süre vardı. 
  • Bu arada Davut ve alkarısının oğlu da çıktıkları evlerin üzerinde namaza durmuşlardı. Beni korumak için başını derde sokan iki hoca da camide sürekli okuyorlardı. Biz köyün girişine gelip hocayı beklemeye başladık. Akşam ezanı okunmaya başlayana kadar gelmez ise bir daha gelmeyeceğini biliyordum. Bu yüzden umudumu yitirmeye başladım çünkü cübbeli hoca akşam ezanını okumak için teyemmüm abdesti almaya başlamıştı.
  • Hoca teyemmümü alırken benim gözüm bir anda Davut’a gitti. Davut çıktığı çatıda gözükmüyordu. Gözlerim Davut’u ararken cübbeli hoca bir anda avazı çıktığı kadar “Allahümme salli” duasını bağıra bağıra okumaya başladı. O an irkilip hocaya döndüğümde, donup kalmıştım!

Korku Hikayesi: Cinlerin Savaşı – Final

  • Gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği o noktada; uzun, omuzları geniş, sakalı göbeğinin üstüne kadar gelen, elinde benim boyumu bile aşan asası ile yüzüne baktıkça bakılası mübarek bir insan geliyordu. Ne kadar uzun olduğunu yanıma gelene kadar fark edemedim. Önce korkmuştum, çünkü sadece silüeti gözüküyordu. Bir anda cübbeli hoca da bağırarak dua okuyunca ifrit cinlerin geldiğini sandım, fakat emin hoca yaklaştıkça o yüzünün nuru öyle etkilemişti ki beni, günlerdir içim ilk defa o kadar rahatlamıştı.
  • Aradan birkaç saniye geçti ki Davut’u Emin hocaya koşarken gördüm. O iri devasa Müslüman cin, Emin hocanın yanında neredeyse çelimsiz kalıyordu. Daha Emin hoca köye yaklaşmadan; Davut, hocanın ayaklarına kapandı. Bizim cübbeli hoca da koşmaya başlayınca ben ne yapacağımı şaşırdım. Hocanın arkasından gidip yetişmeye çalıştım. Emin hoca öylesine heybetliydi ki şeytanın bile onu görünce yolunu değiştirmesini anlayabiliyordum.
  • Yüzünden nur akıyordu. Cübbeli hoca ile Davut, resmen hocanın ayağına kapanma yarışına girmişlerdi. Hoca ikisini de doğrultmak için eğildiğinde hocanın ellerini öpmeye başladılar.  Ben de çok geçmeden onlara yetiştim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Emin hoca, cübbeeli hocaya “Ezanı oku, namazımızı geciktirmeyelim.” diyerek, benimle gözgöze gelmeksizin sanki ben orada yokmuşum gibi yanımdan geçti gitti.
  • Emin hoca hakkında kısa bir bilgi vereyim nasıl göründüğü ile ilgili: Ben Davut’un göğüs kısmına geliyorsam, Davut da hocanın omuzlarına anca geliyordu. Emin hoca; göbeksiz, sırtı dik, omuzları geniş, yüzü tertemiz bir hocaydı. Sakalları bembeyaz ve göbeğinin üstüne kadar iniyordu. Hoca yaşlı gözükmüyordu. 50’Ii yaşlarında gösteriyordu. Sakalları olmasa belki daha genç dururdu. Kaşları kalındı, alnının üzerinde yedi çizgi vardı. Kafasında yeşil bir sarık vardı. Üzerinde ise keçeden yapılmış, renkleri birbirine karışmış bir hırka vardı.
  • Hoca akşam ezanını okuduktan sonra; hocalar, ben, Davut ve alkarısının oğlu; hep beraber köyün girişinde namaza durduk. Emin hoca hırkasının içinden lavaş ekmeği çıkardı. Mübarek; böldükçe ekmeği, ekmek hiç azalmadı. Toplam yedi kişi karnını doyurdu o ekmekle. Önce biraz Kuran okundu. Ama ben gerilmeye başlamıştım. Çünkü gaybın kapılarının açılmasına dakikalar kalmıştı. İfritler saat 11 gibi basmışlardı önceki gece evi. Bu gece de aynı saatlerde gelirler diye düşündüm.
  • Ben bu düşünceler ile boğuşurken Emin hoca gür sesiyle “Hak bir çaresini bulur. Şeytanın soyundan gelen Şeytan gibi lanettir.” dedi. Hoca resmen aklımı okumuştu. Tam ben konuşacakken, alkarısının sahibi olan hoca konuşmaya başladı. Olayları benim yapabileceğimden daha düzgün bir üslup ile anlattı. Emin hoca bana dönüp “Sen mi onlara gittin onlar mı sana geldi?” diye sordu. Ben de askeriyedeki olayı anlattım. Emin hoca beni dinledikten sonra hiç yorum yapmadı. “Yatsıyı kaçırmayalım. Mümkün mertebe erken kılalım. Ziyarete geldiklerinde kılamayız.” dedi.
  • O an Emin hocanın gece yanımızda kalacağını anlamıştım. Yatsıyı da kıldık. Gece ayazı üzerimize inince, hocalar camiye geçti ve okumaya devam ettiler. Cübbeli hoca beni ahırın oraya yolladı. Fakat bu sefer Emin hoca, Davut ile alkarısının oğlunu yanına alıp, ileri doğru yürümeye başladı. Ben hemen cübbeli hocanın yanına koştum ne olduğunu anlamak için. Bizi yalnız bıraktıklarını, beni cinlere teslim edeceklerini zannetim. Meğer Emin hoca, sis çöktüğünü görüp, ifritlerin geldiğini anlamış. Onlar köye varmadan karşılaşmak istemiş. Ama “Karşılaşınca ne yapacağını kendi bilir.” dedi cübbeli hoca.
  • Bana ahıra girmemi söyledi. Ahırın kapıları hocanın okuyup düğümlediği halatlar ile bağlanmıştı. (Alkarasının sahibi olan hoca) Ahırın oradan izliyordum olanları. Daha önce ifrit cin görmemiştim. Evi bastıklarında camları olmayan odaya saklandığımdan; onları görme imkanım olmamıştı. Ama ahırın içinden her şey görünüyordu. Emin hoca sisin içinde kayboldu. Köyün girişine 250 metre kala sis durdu ama ötesi gözükmüyordu.
  • Aradan çok geçmeden Emin hocanın sesini duymaya başladık. Öyle gür sesi vardı ki çok net duyuluyordu. Hoca bağırarak Felak ve Nas surelerini okuyordu. Davut ile Faezeh kavga ederken çıkan sesleri duymaya başladık. Emin hocanın sesi ifritlerin çığlıklarını bastırsa da o sesin verdiği kasvetli hava bana resmen acı veriyordu. Çığlıklar yavaş yavaş uzaklaşır gibi derinleşe derinleşe azalmaya başladı. Bir süre sonra sesler kesilince sis de dağıldı.
  • Emin hoca, Davut ve alkarısının oğlu ile geri yürüyordu. O an bir rahatlama geldi bana. Emin hoca cinlerle savaşıp yendi diye düşünürken bir anda köyün arka tarafında bir patırtı koptu. Hocaların okudukları yere taş yağmaya başladı. Resmen gökten taş yağıyordu. Alkarısının sahibi olan hoca kendini dışarı atarken, diğer hoca (Davut’un sahibi olan ilk hoca) içeride kalmıştı. Cinler önce kaçıp, köyün arkasından dolanıp, köyü basmışlardı. Ben hemen ahırda görünmeyecek şekilde saklanıp, saman çuvallarının altına girdim.
  • Cübbeli hoca köyün en yüksek binasının tepesine çıkıp, “Allahu ekber kebira”yı okumaya başladı. O an Emin hoca taşların yağdığı yerin önüne geçerek kendini siper etti. Taşlar Emin hocaya doğru geliyor ama hocaya çarpmadan yere düşüyordu. Taşlar bile Emin hocadan çekinip ona zarar vermekten korkar gibi ya yön değiştiriyor ya da hemen önüne düşüyordu. Yüzlerce taşa kendini siper etti ama hiçbir taş ona çarpmadı.
  • Bu sefer cübbeli hocanın oraya da taş atmaya başladılar. Emin hoca kendini iki yere birden siper edemediği için alkarısının oğlu ile Davut’a “Koşun! Siper yapın!” dedi. “Bu köyde bu gece Kuran sesi işitilmez ise hepimizi çarpacaklar.” dedi ve hemen Felak ve Nas surelerine başladı. Hocalardan dışarı kaçabilen, bir köşede okurken cübbeli hoca en yüksek çatıda “Allahu ekber kebira okuyor, Emin hoca ise Felak ve Nas surelerini okuyordu.
  • Ortalığa sis çökmeye başladı. O an en korktuğumuz andı. Eğer sis çökerse cinler bizlere görünmeden hareket edebilirdi. En azından ben göremezdim. Tam o korku ile kafamı kaldırıp bakmışken, Emin hoca iki elini kulaklarının arkasına götürüp “Allahu ekber diye en gür sesi ile bağırdı. Hayatımda böyle bir bağırışı, böyle bir gür sesi ilk defa duymuştum. Kulakları yırtan o ses sanki Emin hocanın son anına kadar sakladığı bir şeydi.
  • Hocanın ağzından çıkan nefes, tüm sisi dağıttı. Taş yağmuru durdu. Hoca bir adım ileri atıp bir “Allahu ekber” daha dedi. Sis kalktığında, tam hocanın 100 belki 150 metre ötesinde, hayatımda
  • bir daha görmemek için günde saatlerce dua ettiğim varlıklar vardı. Hem de binlercesi. Hoca her “Allahu ekber” dediğinde elleri ile yüzlerini kapatıyorlardı. Kaskatı kesildim. Ayakları toynak şeklinde, bedenleri çıplak ve tüylü, kemiklerinin bazıları dışarıda, kanbur, elleri diz kapaklarına kadar uzun, boyunları şekilsiz ve uzun.
  • Kafaları koç kafası gibi dört boynuzlu, göz çukurlarının içi boş, uzun kulakları kuzu kulağına benzeyen, saçları olmayan, ucubelerin en çirkini varlıkları gördüm. Hatırlamamak için uzun zamandır gördüğüm tedavi dolayısı ile şimdi daha fazla detaya girmek istemiyorum. Hoca “Allahu ekber” çekerek üzerilerine yürümeye başladı. Hoca yedinci adımı atınca durdu. Farsça bir şeyler söylemeye başladıktan sonra, yerden eline aldığı ucu sivri bir kaya parçası ile bileğini kesip kanını akıtarak köyün etrafında hızlıca dolaştı.
  • Resmen ifrit cinlerin topluluğuna karşı tehdit edercesine konuşuyor bizleri korumaya çalışıyordu. Cinler o yere dökülen kana yaklaşamadılar bile. Bir süre sonra aralarından birinin yanaştığını gördük. Emin hoca öne çıkınca ifrit cin uzaktan bir şeyler söyledi. Sonra kabilesine döndüğünde hepsinin uzaklaştığını gördük. Cübbeli hocanın yanına gittim. Davut ortalıkta yoktu. Alkarısının oğlu ve cübbeli hoca Davut’un taş atanların olduğu yöne doğru koştuğunu söylediler.
  • Davut’u aramaya çıkamadık çünkü kan ile çizilen yeri sabah ezanından önce geçemezdik. O arada öteki hoca (Alkarısının sahibi hoca) camiden, beni ilk önce evine davet eden hocanın (Davut’un sahibi olan hoca) cansız bedenini çıkarıyordu. Hoca kafasına aldığı bir darbe ile yere yığılmış, diğer taşlar vücudunu paramparça etmişti. Bizi parçalayan asıl görüntü ise hocanın bedenini Kuran‘a siper etmiş olmasıydı. Saatlerce ağladım.
  • Cübbeli hoca sabah ezanına kadar, ölen hocanın bedenini yıkadı ve gömdük. Sabah ezanından hemen sonra Davud’u aramak için ilerledik. Cinler Davut’u katletmişlerdi ama o kısmı anlatamayacağım. Cesaret bulduğum bir zaman olursa o görüntüyü size anlatacağım. Cübbeli hocanın dediği gibi iki ölü çıktı o geceden: Davut ve beni ilk kollayan hoca. Bu görüntüden sonra kendimi sorguladım. Eğer ölen ben olsaydım belki onlar yaşıyor olurdu.
  • Emin hocaya gidip ağlayarak düşüncelerimi anlattım. İntihar edersem olayların bitip bitmeyeceğini sordum. Hoca dün gece cinlerden birinin yaklaşıp, hocaya “Kan borcunuzu ödediniz. Yarın diyet için geleceğiz” dediğini söyledi. “Cinler can almaya değil mal almaya gelecekler. Bu köyü onlara bırakacağız, yağmalayıp gidecekler.” dedi. Bunun ne demek olduğunu sorunca; cübbeli hoca “Askeriye alanına geri dönebilirsin. Senle işleri kalmadı, mallarını alıp gidecekler.” dedi.
  • İfritler kan borcunu aldıktan sonra diyet için gelirler. Alamazlarsa ya da vermezsen çalarlar.” dedi. O an hocaya “Diyet söz konusu değilse, bir ifrit cinin hırsızlık yapıp yapmayacağını” sorduğumda, verdiği cevap “Hayır.” oldu. O an çok büyük bir boşluğa düşmüştüm. Çünkü ifrit cin askeriyeye diyet borcunu almak için geliyordu. Daha sonradan öğrendiğime göre; ifrit cinler içeri taş yağdırırken uyandırmaya çalıştığım nöbet tutan asker, aslında uyumuyormuş.
  • O askerin sebebini bilmediğim bir nedenden dolayı bir ifrit cin ile husumeti olmuş ve hayatta kalan hoca ona yardım edip, ifrit cinle 5.000 koyuna anlaşmış. Zaten yazımda söylediğim 5.000 koyun ile anlaşma olayı, nöbette uyuyor numarası yapan askere aitmiş. Bu askerin, son saldırıda hayatını kaybeden hocayı öneren asker olduğunu sonradan hatırladım.
  • Bu asker, 5.000 koyunu ödeyemeyince ifritler askeriyeye dadanmış. Bu zaten olayı bildiği için ve olaya müdahale edip başına bela almamak için o gece uyuyor numarası yapmış. Olaylardan sonra, yemekhanede ortaya çıkan yazıları ilk o görmüştü ve “Ben bunu okuyamam.” deyip hocayı çağırmıştı. Ben gece yüzünü göremediğim için o an o askeri teşhis edememiştim. Aslında her şeyin farkındaymış ama olaya bulaşmamak için bilmiyor numarası yapıp, ifritlerin hırsızlığına göz yumuyormuş.
  • Cübbeli hocanın zaten erenlerden olduğunu herkes anlamıştır; söylememe gerek yok. Emin hoca geldiği yönde geri gitti. Gitmeden önce helallik aldık verdik, namaz kıldık. Cübbeli hoca “Beni burada bırakın.” diyerek, bizi gönderdi. Sırbistan’dan evine sığındığımız hoca, ben ve alkarısının oğlu Kosova sınırından geçtik ve askeriyeye geldik. Komutan zaten beni görünce şeytan görmüşe dönmüştü. O gün aynaya ilk kez baktığımda kendimi tanıyamadım. Hala tanıyamıyorum.
  • Hoca, olanları komutana anlattıktan sonra alkarısının oğlu ile askeriyeden çıktı. Ben olanları komutana anlatıp, nöbetçi asker durumundan bahsettim. Nöbetçi askerin ben askeriyeyi terk ettikten sonra; gece, nöbet yerinde, bilinmeyen bir yangından dolayı yanarak öldüğünü söylediler. Cesedi Türkiye’ye gönderilmek üzere temizlenirken nasıl olduğu hala bilinmeyen bir şekilde kaybedilmiş ya da benim inandığım şekilde çalınmış.
  • Ben nöbetçi askerin olayını daha sonra araştırdıkça buldum. Yaklaşık bir buçuk senemi aldı her şeyin onun yüzünden başladığını anlamam. Komutanın ayarladığı gibi bir iki gün sonra uçak ile Türkiye’ye döndüm. Kosova ve Sırbistan’dan kimseyle bağlantım kalmadı, kimseyle görüşmedim. Görüşmek de hatırlamak da istemiyorum. Yapılan muayeneler sonunda erken tezkere verdiler zaten.
  • İlk dokuz ay uyku problemleri çektim. Ailem perişan oldu. Hiçbir işte çalışamıyorum. Psikolojik destek görsem de nafile. Yaşamayan bilemez; bilmeyen yardımcı olamaz. Sonuçta döndüğümden beri hiçbir normal dışı aktivite yaşamadım. Sanki o ara başka bir boyutta yaşamışım da geri dönmüşüm gibi. Hayat çok garip; insanlar etraflarında ve dünyada neler olduğundan bihaber yaşıyorlar…
write a comment

0 Comments

No Comments Yet!

You can be the one to start a conversation.

Add a Comment

Your data will be safe! Your e-mail address will not be published. Other data you enter will not be shared with any third party.
All * fields are required.