Connect with us
korku hikayeleri korkunç hikaye kedi kediler korku hikayeleri korkunç hikaye kedi kediler

Korku Hikayeleri

Ulthar’ın Kedileri

Published

on

Korku Hikayeleri • H.P. Lovecraft • Skai nehrinin ötesinde uzanan Ulthar’da kimsenin bir kediyi öldüremeyeceği söylenir; ateşin önüne uzanmış mırıldanan kediye gözümü dikip bakarken doğrusu buna inanabilirim. Çünkü, kediler esrarengiz hayvanlardır ve insanların anlayamayacakları tuhaf şeylere yakınlıkları vardır.

Antik Mısır’ın ruhu; Meroe ve Ophir’deki unutulmuş şehirlerin hikayelerinin taşıyıcısıdırlar. Balta girmemiş ormanın efendilerinin soyundandırlar; yaşlı ve uğursuz Afrika’nın sırlarının mirasçısıdırlar. Sfenks kedinin amcasının kızıdır ve onun dilini konuşur; ama kedi Sfenks’ten daha eskidir ve onun unuttuğu şeyleri bile hatırlar.

Kasabalılar kedilerin öldürülmesini yasaklamadan önce, Ulthar’da komşularının kedilerini tuzağa düşürüp boğazlamaktan zevk alan yaşlı bir rençperle karısı yaşıyordu. Çoğu insanın geceleri kedi sesi duymaktan nefret etmesi ve alacakaranlıkta kedilerin avlu ve bahçelerde gizlice koşuşturmalarını kötüye yorması dışında, bunu yapmaları için bir neden düşünemiyorum. Ama sebebi ne olursa olsun, bu yaşlı adamla kadın, fakirhanelerinin yakınlarına gelen bütün kedileri tuzağa düşürüp avlamaktan ve boğazlamaktan keyif alıyorlardı.

Karanlık bastırdıktan sonra duyulan bazı seslerden dolayı çoğu köylü, kedilerin boğazlanma tarzının son derece garip olduğunu düşünmekteydi. Ama ihtiyar çiftin sararıp solmuş yüzlerinde her zaman görülen o tuhaf ifade ve kulübelerinin çok küçük olması ve ihmal edilmiş bir avluda oraya buraya serpilmiş meşe ağaçlarının gerisinde şüphe verici bir şekilde gizlenmiş olması yüzünden köylüler onlarla bu konuyu hiç konuşmadılar.

Gerçekte, çoğunluğu kedi sahibi olan köylüler, bu tuhaf insanlardan nefret ettiklerinden daha fazla korkuyorlardı ve onları acımasız katiller diye azarlamak yerine, sevgili ev hayvanlarının veya avcı kedilerinin yollarını şaşırıp, yaşlı çiftin karanlık ağaçlaraltındaki, herkesten ırak o metruk evlerine yaklaşmaması için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Ama kaçınılmaz bir hata sonucu bir kedi kaybolduğunda ve karanlık bastırdıktan sonra sesler duyulduğunda, kediyi kaybeden kişi hiçbir şey yapamamanın verdiği acıyla sızlanır, bu şekilde ortadan kaybolanın çocuklarından birisi olmadığı için kaderine şükrederdi.

Çünkü, Ulthar’lılar basit insanlardı ve tüm kedilerin ilk olarak nereden geldiğini bilmiyorlardı.

Günlerden bir gün, güneyden gelen tuhaf bir gezgin kervan, Ulthar’ın kaldırım taşı döşeli dar sokaklarına girdi. Bunlar koyu derili insanlardı ve köyden yılda iki defa geçen diğer gezginlere benzemiyorlardı. Pazar yerinde, para karşılığında fal bakıp, satıcılardan incik boncuk aldılar.

Bu insanların nereli olduklarını kimse bilmiyordu, ama tuhaf dualar ettikleri ve arabalarının yan taraflarına gövdesi insan; başı kedi, atmaca, koç ve aslan olan garip resimler çizmiş oldukları görülüyordu. Ve kervan başı iki boynuzunun arasında ilginç bir disk olan acayip bir başlık giyiyordu.

Bu benzersiz kervanda, tek can yoldaşı minik kara bir kedi yavrusu olan kimsesiz küçük bir çocuk vardı. Veba bu çocuğa pek insaflı davranmamış ama yine de ızdırabını hafifletmek için olacak, ona bu küçük tüylü şeyi bırakmıştı. İnsan çok gençken, küçük kara bir kedi yavrusunun maskaralıklarında büyük bir avuntu bulur. Bu yüzden, koyu tenli insanların Menes adıyla çağırdıkları çocuk, garip resimler çizili arabanın basamağına oturup zarif kedi yavrusuyla oynarken ağlamaktan ziyade gülüyordu.

Gezginlerin Ulthar’da geçirdikleri üçüncü günün sabahı, Menes kediciğini bulamadı ve pazar yerinde yüksek sesle ağlarken, bazı köylüler ona yaşlı adamla karısından ve geceleyin duydukları seslerden söz ettiler. Çocuk bu lafları duyunca ağlamasını kesip derin düşüncelere daldı, sonra da dua etmeye başladı.

Ellerini güneşe doğru uzatıp, köylülerin anlamadığı bir dilde dualar okudu. Köylülerin dikkati daha çok gökyüzü ve bulutların almaya başladığı garip şekiller üzerinde toplandı. Tuhaf belki ama küçük çocuk yakarışını sürdürürken, gökyüzünde gölgeye benzer, belirsiz, egzotik şekiller, başının üzerinde garip bir disk ve diskin iki yanında boynuzlar bulunan melez yaratıklar oluşmaya başladı. Tabiat, hayal gücü geniş insanları etkileyen böylesi yanılsamalarla doludur…

O gece gezginler Ulthar’dan çekip gittiler ve bir daha da görünmediler. Köy halkı, köyde bir tane bile kedi kalmamış olduğunu görünce tedirginliğe kapıldı. Bütün aile ocaklarının teklifsiz kedileri; irili ufaklı, kara, gri, çizgili, sarı, beyaz bütün kediler sırra kadem basmıştı.

Belediye reisi, ihtiyar Kranon, esmer tenli insanların, Menes’in yavru kedisinin öldürülmesine misilleme olarak kedileri götürmüş olduğuna yemin ediyor, kervana da, küçük çocuğa da bela okuyordu. Ama sıska noter Nith, asıl suçlanacak kişilerin yaşlı rençperle karısı olduğunu ileri sürüyordu; çünkü onların kedilere karşı düşmanlıkları herkesin malumuydu ve giderek de cüretlerini artırıyorlardı.

Hancının küçük oğlu Attal, alacakaranlıkta Ulthar’ın bütün kedilerinin ağaçlar altındaki menfur avluda toplanmış olduklarını; kulübe etrafında oluşturdukları çemberi ağırbaşlılıkla ve yavaş yavaş daralttıklarını; içlerinden ikisinin işitilmemiş bir hayvan ayinini yönetirmiş gibi öne çıktığını gördüğüne yemin ettiğinde bile kimse uğursuz çifti suçlamaya cesaret edemedi.

Köylüler, bu kadar küçük bir çocuğa inansalar mı inanmasalar mı bir türlü karar veremiyorlardı. Köylüler, kötü kalpli çiftin kedileri büyüleyerek ölüme sürüklediklerinden şüphelenseler de karanlık ve iğrenç bahçesinin dışında yaşlı rençpere rastlayıncaya kadar onu suçlamamayı tercih ettiler.

Böylece Ultharlılar, kör bir öfkeyle uykuya daldılar ve şafakta uyandıklarında, ne görsünler! Kedilerin tümü her zamanki yerlerine geri dönmüştü! İrili ufaklı, kara, gri, çizgili, sarı, beyaz bütün kediler geri dönmüştü; biri bile eksik değildi. Kedilerin keyfine diyecek yoktu. Hepsi de gayet besili görünüyor, kendilerinden hoşnut mırıl mırıl mırıldanıyorlardı.

Kasabalılar aralarında bu meseleyi konuşuyordu; şaşkınlıkları hiç de az değildi. Yaşlı Kranon yine kedileri esmer tenli insanların götürmüş olduğunda ısrar etti. Çünkü kediler ihtiyar adamla eşinin kulübesinden asla sağ dönemezlerdi. Ama herkes bir şeyde hemfikirdi: Kedilerin günlük tayınlarını yemeyi ve sütlerini içmeyi reddetmeleri oldukça tuhaftı.

Ve iki gün boyunca Ulthar’ın besili, tembel kedileri hiçbir yiyeceğe dokunmadı; ateşin başında ya da güneşte uzanıp kestirdiler.
Ağaçların altındaki kulübede akşam karanlığında ışık görülmediğini köylüler fark edinceye kadar tam bir hafta geçti. Sonra sıska Nith, kedilerin gittiği geceden beri hiç kimsenin yaşlı adamı da karısını da görmediğine dikkati çekti.

Aradan bir hafta daha geçtikten sonra, belediye reisi korkusunu alt ederek, tuhaf bir şekilde sessiz bu meskene, görev icabı uğramaya karar verdi. Ama bunu yaparken şahit olarak yanına nalbant Shang ile taşçı Thul’ı almayı ihmal da etmedi.

Derme çatma kapıyı kırıp içeri girdiklerinde şu manzarayla karşılaştılar: Toprak zeminde , üzerinde et namına bir şey kalmamış iki insan iskeleti ve karanlık köşelerde yavaş yavaş hareket eden kınkanatlılar familyasından çok sayıda garip böcek…

Sonradan Ultharlılar arasında bu konu çok konuşuldu. Tahkikat memuru Zath, sıska noter Nith ile enine boyuna tartıştı. Kranon, Shangve Thul soru yağmuruna tutuldu. Hancının oğlu küçük Attal bile sıkı sıkıya sorgulandı ve karşılığında şekerlemeyi hak etti. İnsanlar uzun uzadıya yaşlı rençber ve karısından, koyu tenli gezginler kervanından, minik Menes’ten ve onun küçük kara kedi yavrusundan, Menes’in duasından ve dua sırasında gökyüzünde meydana gelen değişiklikten, kervanın gittiği gece kedilerin yaptıklarından ve itici avlunun karanlık ağaçlarının altındaki klübede daha sonra bulunan şeylerden konuştular.

Sonunda kasabalılar, Hatheg’de tüccarların sözünü ettiği ve Nir’de gezginlerin tartıştığı şu harikulade yasayı kabul etti: Ulthar’da hiç kimse bir kediyi öldüremez.”

Korku HikayeleriH.P. Lovecraft •

Randolph Carter’ın İfadesi

İkiz

 

Korku Hikayeleri

“Gizli İlimler Hazinesi Kitabı”nın Başımıza Açtığı Belalar

Hikaye; Gizli İlimler Hazinesi isimli kitaptan öğrendikleri bir ayini, eğlence olsun diye düzenleyen birkaç gencin, sonrasında yaşadıkları korku dolu olayları anlatıyor.

Published

on

By

Gizli İlimler Hazinesi Kitap - Korku Hikayeleri

Editörün Notu: Hikaye; birçoğumuzun en azından ismen aşina olduğu Gizli İlimler Hazinesi isimli kitaptan öğrendikleri bir ayini, eğlence olsun diye düzenleyen birkaç gencin, sonrasında yaşadıkları korku dolu olayları anlatıyor.

Bilgisi olmayanlar için kısaca anlatayım: Gizli İlimler Hazinesi kitabı Mustafa İloğlu tarafından telif edilmiş eski bir eserdir. Bir dönem okuyanların muhtelif psikolojik sorunlar yaşadıkları gerekçesiyle yayından kaldırıldığı söyleniyor…

Hikayeyi bir internet sitesinde, anonim olarak yayınlanıyor buldum. Yazım ve imla düzeltmeleri hayli vakit aldı. Ancak uzun sayılabilecek, hoş bir hikaye. Hikaye ile ilgili şahsi kanaatim; her ne kadar yaşanmış bir hikaye izlenimi verilmeye çalışılsa da kurgu olduğu yönünde. O sebeple yaşanmış korku hikayeleri yerine; korku hikayeleri kategorisinde yayınlıyorum.

Bununla beraber; hikayenin kurgu olduğuna dair sözlerim hevesinizi kaçırmasın. Bu profesyonel bir izlenim. Yaşanmış korku hikayeleri düşkünlerinin seveceği tarzda ve türün genel kalıplarına uygun bir öykü. Keyifle ve yer yer ürpererek okuyacağınıza inanıyorum.

Sinan Özgenç

Korku Hikayeleri – O zamanlar lise yeni bitmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyorduk. Çok yakın arkadaşım Emre ve ben sınava hazırlanmak için cemaat yurdunda kalıyorduk. Tabi o zamanlar Fetö denilmiyordu. Normalde Emre sevmez böyle şeyleri ama ailesi zorladığı için kalıyordu. Emre de zaten sırf ben oradayım diye gelmişti yurda. Emre biraz inançsız çocuktu yani tam inançsız da değil; arada gidip geliyordu böyle üç harflilere filan inanmazdı. Hatta dalga filan geçerdi. Ben “Yapma oğlum manyak mısın!?” dedikçe “Hani lan? Olsalar şimdiye çıkarlardı!” derdi.

Yine bir gün yurtta; ben, etüd odasındayım; test filan çözüyordum… Emre de odadaydı. Dışarıda yağmur yağıyordu. Millet de yukarıda sohbetteydi. Biz gitmedik işte. Bizim kat boştu. Herkes yukarıdaydı. Sonra birden gök gürlemesi oldu. Çok şiddetliydi. Birdenbire elektrikler gitti. Karanlıkta kaldık. Sonra ayağa kalktım; dışarıya çıkmaya çalışıyorum. Karanlıkta kapıyı buldum. Koridora çıktım. Odaya doğru ilerliyorum duvarı takip ederek. 

Gizli İlimler Hazinesi Kitabı 

Odanın kapısına geldim. Açmaya çalıştım. Çeviriyorum; açılmıyor. “İçerden kilitlenmiş” dedim “Bu piç bana şaka yapıyor.” Sonra “Emre! Aç şu kapıyı!” dedim ses seda yok. İki üç defa daha söyledim. Birden kapıdan “tak” diye ses geldi. Geri çekildim “Manyak mı lan bu?!” dedim “Kapıyı kıracak.”Sonra birden Emre çığlık atmaya başladı. “Anasını sikeyim! N’oluyo’ lan?!” dedim. Emre “Üç harfli! Üç harfli!” diye bağırmaya başladı. Kapıyı yumrukluyordu. Ödüm bokuma karıştı. Ne diyeceğimi bilemedim. Karanlıktı bir de; çok pis tırstım o gün.

“Kapıyı açsana o’lum!” diye bağırdım. Kendim de uğraşıyordum. “Amk kırılırsa kırılsın!” dedim. Emre hala bağırıyordu. Sonra elektrikler geldi. “Şükür” dedim. Bu arada kilit açıldı. Emre’nin bağırması da kesilmişti. Kapının kolunu yavaşça çevirmeye başladım. Açtım kapıyı. Emre bana bakıp pis pis sırıtıyordu. O an anladım “Senin belanı sikerim!” dedim “Ben dışarda öldüm; sen gelmişsin bana şaka yapıyorsun! dedim.

O ise “Oğlum inanma bu saçmalıklara” dedi “Götün tutuştu lan!” dedi. Ben de “Nasıl inanmayayım? Kuran’da yazıyor. Millet bu üç harflilerle filan uğraşıyor. Bildiklerim var.” dedim “Çağırıyorlar filan.” “Bizde bir kitap var Gizli İlimler Hazinesi diye. Orada yazıyor nasıl çağrıldıkları…” O da “Getir o zaman; çağıralım.” dedi “Ben korkmam. Öyle gözümle görmeden inanmam.” dedi. “Siktir git mal! Başına iş alacaksın.” dedim.

Hafta sonu oldu. Eve gittik işte her zamanki gibi. Emre ile aynı mahallede oturuyoruz zaten. Annelerimiz filan tanıyor birbirini. Cumartesi günüydü. Evde dinleniyorum. Emre telefon açtı “Napıyon? Ne ediyon? Size geliyorum” dedi “İyi, tamam” dedim. Annem de onlara gitmişti zaten. Geldi. Laptopunu da getirmiş çantasıyla. Oyun filan atarız diye. Sonra oturduk. Bir iki saat geçti. Telefon çaldı. Annem arıyordu. “Buraya gel” dedi “Tamam” dedim.

Emre’ye “Ben geliyorum 10 dakikaya. Annem çağırıyor. Sen takılakoy.” dedim. Gittim. Nazan teyze açtı kapıyı. Girdim içeri. “N’oldu anne?” dedim. “Ne n’oldu?? dedi. “Beni aradın ya?!” dedim “Buraya gel dedin.” “Ben seni aramadım. Telefon yanımda değil hem evde bıraktım” dedi. Şaşırdım ve korktum. Oysa emindim; annem aramıştı. Annem de şaşırdı “Noldu?” dedi ben de kadın korkmasın diye “Yok, şaka yaptım ya börek yapmışsınız galiba ondan almaya geldim” dedim, güldüm.

Korku Hikayeleri – Sonra eve, annemin kaldığı odaya gittim. Baktım telefon orada. Hakikaten hiç arama filan da yok. Dedim “Kafayı yedim heralde.” İçeri geçtim. Emre yoktu “Tuvalete girmiştir” dedim içimden. “Anlatsam mı anlatmasam mı? Şimdi anlatsam dalga geçer neyse..” dedim. Bir iki saat daha geçti Emre “ben gidiyorum” dedi “eve” “Tamam” dedim. Akşam olmuştu neredeyse.

O günün gecesinde çok iyi hatırlıyorum kabus gibi bir şey gördüm. Evde oturuyordum; odada. Gece saatleriydi sanırım. İşte yatağa mı ne gidecekmişim; öncesinde tuvalete bir giriyorum; böyle yerlerde leş gibi et parçaları!.. Kapatıyorum kapıyı sertçe. Sonra lavabodaki aynaya bakıyorum. Aynada ben varım. Sonra birden aynadaki ben farklı hareket etmeye başlıyor. Kararıyor, üstüme doğru geliyor. Sonra o korkuyla uyanıyorum.

Çok pis rüyaydı. Hala korkarak hatırlarım. Sonra korka korka yeniden uyumaya çalıştım. Işığı da açtım. Bunun ardından iki hafta filan geçti. İşte dershaneydi, yurttu gidip geliyorum… Yurtta genelde etüd odasında ders çalışırdım. Emre ve odada kalan bir arkadaş daha vardı adı Yakup. Onlar bizim odada olurlardı. Son bir haftadır bunlar tuhaf davranmaya başlamışlardı bana. Normalde her akşam dışarı çıkar, bir şeyler almaya giderdik; yiyecek içecek… Sonra oturur muhabbet ederdik.

Gizli İlimler Hazinesi’nden Öğrendikleri Ayin

Bunlar bana yüz vermemeye başladı. Geçiştirmeli cevaplar veriyorlardı hep. Neyse, işte yine bir gün böyle yattık akşam. Gece yarısını geçmişti uyandığımda. Baktım Emre ile Yakup yok. Işığı yaktım. “Nerde lan bunlar?” dedim içimden. Aşağıya indim. Tenis filan oynuyorlardır diye düşündüm. Yoklardı. En üst kata çıktım orada da yoklar… Boş bir oda vardı; depo gibi kullanıyorlardı; oraya bakayım dedim. Gittim kapıyı açtım. Yakup’la Emre orada; yere bağdaş kurup oturmuşlar karanlıkta. Ben kapıyı açınca vücutları hiç hareket etmeden kafalarını bana çevirdiler. Gözleri kızarmıştı. Bir şey diyemedim. Öyle bakıştık. Asıl şok olmam ise yerde Emre’ye bahsettiğim Gizli İlimler Hazinesi kitabının bulunmasıydı. Bununla birlikte bir çanağın içinde su ve kağıt parçaları da vardı.

Sonra Emre bana bakarken birden ağlamaya başladı. Yakup da şoka girmiş gibiydi. Emre kalktı bana sarıldı. Az önceki hallerinden normal hale dönmüş gibiydiler. Ben hala ses çıkaramadım. Çok şaşırmıştım. Emre “Seni dinlemedim ben” dedi. Çocuk ağlıyordu hem ne biçim… “N’oluyo Emre?” dedim “Ne yaptınız siz?”. “İki hafta önce size gelmiştim ya” dedi “Sen, annem aradı” dedin gittin. Ben de o boşlukta sizin kitaplığa gittim. Senin şu söylediğin Gizli İlimler Hazinesi kitabını alacaktım. Buldum ve çantaya koydum. Eve gittim. Sonra açtım kitabı okumaya başladım. İçinde üç harfli daveti filan vardı. Daha sonra yurda getirdim kitabı. Yakup’a anlattım “Hadi lan eğleneceğiz” dedim. (Yakup da çok meraklıdır böyle şeylere). “İşte gece herkes yattı; biz geldik bu odaya. Orada istenilen şeyleri de getirdik. Her şeyi ayarladık. Sadece oradaki üç harflilerin isimlerini söylemek kaldı.

Sonra o isimleri de sürekli tekrarlamaya başladık. Dalga geçer gibi gülerek söylüyorduk. Ben arada küfür de ettim. İlkin bir şey olmadı. Sonra çok ağır bir küfür ettim ismiyle birlikte.” Emre burada bayağı kötü oldu. Yere oturdu. Elini yüzüne kapatarak ağlamaya başladı yine. “Keşke yapmasaydım” dedi. “O küfürü edince kulağıma çok kötü bir ağrı girdi. Aynı zamanda çok fena çınlamaya başladı. O an Yakup’a baktım; eliyle boğazını tutuyordu. Gözleri yukarı kaymıştı. Sonra burnunumdan kan gelmeye başladı. Hiçbir şey göremiyorduk ama bize etki ediyorlardı. İkimiz de bağıramadık. Hani karabasan geldiğinde sesini çıkaramazsın ya öyle idi. Sonra çınlama ve ağrı geçti. Çok şükür” dedim meğer ondan sonra başlıyormuş her şey…” Ben donakaldım Emre’nin anlattıkları karşısında. Hiçbir şeye inanmayan, korkmayan adam karşımda çocuk gibiydi resmen sığınacak yer arıyor gibiydi.

Korku Hikayeleri – Anlatmaya devam etti: “Çınlama ve ağrı kesildikten sonra arkamda birini hissettim. Sanki nefesini duyuyordum ama arkamı döndüğümde kimse yoktu. Sonra sesini duydum.” Emre yine kötüleşti bu esnada. Ben “Ne sesi? Kimin sesi?” dedim. O “Saydığımız üç harfli isimleri vardı ya… Onlardan biri. Bana artık kurtulamayacağımı söylüyordu. Eğer istediklerini yapmazsan sevdiklerime zarar vereceğini söyledi.” Ben bu arada fena tırsıyordum. İki tane normal olmayan adamla aynı odadaydım. 

Yurt Müdürü Hocaya Yolladı

Sonra Yakup’a baktım. Yakup hala Emre’yle bana bakıyordu. “Yakup! İyi misin?” dedim. Yakup birden bağırdı “Susturun şu bebekleri!” diye. “Anasını sikeyim!” dedim. Çok pis korktum. Sonra Yakup ağlamaya başladı. Kriz geçiriyordu sanki. O bağırmadan sonra millet uyandı herkes odaya girdi. Yakup’u sakinleştirmeye çalışıyorlar filan; biraz iyileşti… Yurttan Yakup’un ailesini aradılar. Ailesi geldi aldılar götürdüler. Ardından yurdun müdürü, Emre’yle beni odasına çağırdı. “Ne oldu? Ne yapıyordunuz orada?” dedi. Biz de olanları anlattık. Daha doğrusu Emre anlattı. Anlattıktan sonra müdür, bir hocanın adını, adresini filan verdi ve “Oraya gidin” dedi.

Ertesi gün oldu. Dershaneyi falan siklemedik zaten direkt hocanın yanına gittik. Çaldık kapıyı; açtı adam. Olayı anlattık. Hoca Emre’nin yüzüne baktı. İçerden oğlu bir kısım malzemeleri getirdi. İçinde su olan bir kavanoz vardı. Emre’ye “Fotoğrafın var mı?” dedi. Emre cüzdanına baktı. Çıkardı; bir tane verdi hocaya. Hoca kavanozun içine attı. Fotoğraf yüzeydeydi. Hoca bir kağıda Arapça bir şeyler yazdıktan sonra yaktı. Külünü kavanozun içine attı. Atar atmaz fotoğraf dibe inemeye başladı. Hoca biraz terlemişti. Kalktı yerinden. Lavaboya gitti elini yüzünü yıkamaya. Geri geldi.

Hoca Bize Muska Yazdı

Emre’ye döndü “Derdin büyük oğlum” dedi. Muska gibi bir şey yazdı “Bunu sürekli üstünde taşı” dedi. “Yine devam ederse yine gelin” dedi. Çıktık oradan. Yurda geri döndük. Emre bana yurttan ayrılacağını söyledi. Ben de “Tamam, sen bilirsin.” dedim. “Sen de çık” dedi “Ben tek başıma yapamam şimdi evde.” dedi. “Birlikte gider geliriz dershaneye filan.” dedi. Sonra benim telefon çaldı. Bilmediğim bir numaraydı. Açtım. Yakup’un babası arıyordu. Yakup’un babası bizi evine çağırıyordu. Gittik işte girdik eve annesi ağlıyordu. Babası da bizimle hiç konuşmadan Yakup’un yattığı yatağı gösterdi.

Yakup’u gördüm “Anasını sikeyim!” dedim. Çocuğun gözler kıpkırmızı olmuş hani olur ya beyler filmlerde. Çocuğu yatağa bağlamışlar zaten. Sonra babası gitti yanına; göbeğini açtı Yakup’un. Bir sürü yara izi vardı. Çocuk kendini tırnaklamış. “Bu çocuk neye bulaştı?” dedi bize. Emre de mahçup bir şekilde anlattı. Sonra hocanın adını adresini filan verdik belki giderler diye. Çıktık oradan yurda döndük. Yurttan çıkmak için de müdürle konuştuk. Sonra aldık eşyalarımızı evimize gittik. 

Gece bir iki gibiydi… Bizim kapı birden çalmaya başladı. Açtık kapıyı; Nazan teyze. Bize “Çabuk gelin! dedi. “Emre’ye bir şeyler oluyor!” dedi. Gittik. Emre bağırıyordu. “Git başımdan artık! Git ne olur, git!..” diye. Sonra bizi gördü. Birden ayağa kalktı. Sehpanın üstündeki ucu sivri bir süs eşyasını alarak üstümüze doğru yürümeye başladı. Odanın kapısına yakın olduğumuz için dışarı çıktık ve kapıyı üstüne kapadık.

Kimin Musallat Olduğunun Farkında mısın?!

Korku Hikayeleri – Sonra annemle Nazan teyze Ayetel Kürsi’yi okumaya başladılar. Emre’nin sesi kesildi. Kapıyı tekmelemeyi, yumruklamayı bıraktı. Temkinle kapıyı açtık yavaşça. Emre yine kapanmış ağlıyordu. Sakinleştirdik. Muska işe yaramamıştı. Hocaya tekrar gitmeye karar verdik. O gün ben Emre’yle kaldım. Zaten Nazan teyze korkmuştu bayağı. Sonra Nazan teyze, Rıdvan amcayı aradı; Emrenin babasını… Eve gelmeseni söyledi. Rıdvan amca, pazarlamacı gibi bir şeydi. Şehir dışında olurdu genelde. 

Ertesi gün hocanın yolunu tekrar tuttuk. Girdik içeri, anlattık olanları. Hoca “Ah evladım! Ne yaptın sen böyle!” dedi “Kimin musallat olduğunun farkında mısın?” dedi. Yazdığım en kuvvetli muskaydı. O da işe yaramadıysa artık son bir çare var.” dedi. “Sen sadece onun sesini duyuyorsun değil mi evladım?” dedi. Emre “Evet” dedi “Yüzünü görmedim ama çoğu zaman yönlendiriyor beni.” dedi. “Eğer kurtulmak istiyorsan oğlum… dedi “onun neye benzediğini çizip, adıyla birlikte bana getirmen lazım.” dedi. “İki kağıda çiz.” dedi “Biri bende kalacak diğeri de sende.” dedi.

Kılık Değiştiren Cin

Eve dönerken Emre “Oğlum ben yapamam. Daha sesini duymaya tahammül edemiyorum bir de suratını mı görecem?!” dedi. “Başka çaren mi var?” dedim “Hem onlar gerçek suretleriyle gözükmüyormuş, bir şekle giriyorlarmış.” dedim. Neyse, dershaneyi de salladık yine, gittik eve. Annemle Nazan teyze oturuyorlar, dua filan okuyorlardı. Akşam olunca Rıdvan amca eve geldi. “Ne oldu? Ne yaptınız?” derken anlattık olayları. Biraz temkinli gibiydi. Ardından Rıdvan amca ayağa kalktı. “Aşağıda, depoda; bunlarla ilgili kitaplar vardı. Çok eskiden almıştım. Kaldırdım koydum bir kenara. Bakayım ona.” dedi. 

El fenerini aldı “Emre, sen de gel de el fenerini tutarsın” dedi. Gittiler. Biz oturuyoruz içeride. 10 dakika filan geçti gelmediler. Sonra Nazan teyzenin telefonu çaldı, açtı. “Nazan T. ile mi görüşüyorum? Eşiniz, İzmit yolunda trafik kazası geçirdi. Şu an hastaneye kaldırdık. Durumu ciddi…” demiş arayan polis. Nazan teyze “Ne kazası? Eşim burada, benim yanımda. Az önce geldi!” dedi. Sonra köfteyi çaktık amk! Nazan teyze kafayı yiyecek gibiydi. Gelen meğerse üç harfli imiş. Kadın eşine mi üzülceğeni, Emre’ye mi korkacağını şaşırdı. Hemen el fenerini aldık, aşağıya indik o korkuyla.

Tekinsiz Kapı Gıcırtıları

Benim götümden terler boşalıyor… Karanlık… Emre’ye seslenmeye başladık. Ses seda yok. Ben “Rıdvan amca!” diye bağırcaktım; yanlış haberdir belki diye, korktum, bağıramadım. Biraz daha ilerledik. Nazan teyze çığlık attı birden. Baktım Emre yerde yatıyor. Ağzından burnundan kan geliyor. Götüm üç buçuk attı orada. Hemen ambulansı aradık, geldiler. Hastaneye götürdük. “Şok geçirmiş. Kendine gelir bir iki saate… Bugün burada kalsın.” dediler. Bir iki saat geçti, kendine gelmeye başladı. 

Nazan teyze de yanındaydı. Sarıldı annesine. Nazan teyze de ağlıyordu. “Geçecek oğlum hepsi” dedi. Sonra Nazan teyze ile annem Rıdvan amcanın yanına gittiler İzmit’e. Ben Emre’yle hastanedeyim. “Emre, iyi düşün. Bu illetten hem sen kurtulursun hem biz kurtuluruz.” dedim. Emre bir şey demedi. “Neyse, ben gideyim; sana bir kaç eşya getireyim evinizden.” dedim. Eittim eve ama korkuyorum. Akşam bir de… Üç buçuk atarak kapıyı açtım, gittim odasına; birkaç eşya koydum çantaya. Tam çıkacağım; birden kapı gıcırtıları duydum. Kendimi hemen dışarı attım. Psikolojik bir şeydi belki de. Ben öyle düşünüyorum. 

Seni Ele Geçirecekmiş!

Korku Hikayeleri – Gittim Emre’nin yanına. Emre’nin beti benzi atmıştı. “N’oldu?” dedim. “Konuştum.” dedi. “Onunla konuştum. Bana kendini gösterecekmiş ama bir şartı var…” “Ne şartı?” “Seni istiyor…” dedi. “Eğer onun istediği büyüyü yaparsam sana da bulaşacak, seni de alabilecek…” “O’lum ben yapamam, kalpten giderim!” dedim. Korktum amk! Bu kafayı mı yedi acaba dedim ama o kadar olay yaşamıştık; öylece kafayı yemiş olamazdı. Düşündüm sonra; şimdi bunu yapmazsam çocuk iyice kafayı yiyecek hem de biz zarar göreceğiz eğer yaparsam belki kısa süreliğine musallat olacak ama sonra ikimiz de kurtulacağız. “Tamam.” dedim “Ne istiyorsa yap.” 

Ertesi gün oldu; akşama doğru hastaneden çıktık, eve gittik. Bu arada annemleri aradık; Rıdvan amcanın durumu için. Durumu ciddiymiş. Hala değişmemiş bir şey. Gece oldu. Ben diğer odaya geçtim. Emre kendi odasına geçti büyüyü yapmak için. Yarım saat filan geçti… Odadan çıktı geldi yanıma. “Ne oldu?” dedim. “Artık bana görünecekmiş. Seni de ele geçirecekmiş.” İçimden küfürler sayıyorum… Çok korktum. “Yanlış mı yaptım?” diye düşündüm. 

Bana bakıp konuşurken birden benim arkama baktı. Geri çekildi. Yüzü düştü. Ağzını kıpırdatıyordu ama konuşamıyordu sonra yere yığıldı. Bense isyan ettim. Bağırmaya başladım “Yeter artık lan yeter! Kimsin sen?! Çık ortaya! Hadi engel kalmadı bana gelmen için!” dedim. Çocuğun bu halini gördükçe acıyordum. Ses seda çıkmadı. Sonra pişman oldum. Korktum. “Bağırmasa mıydım?” dedim kendi kendime. Emre’yi ayıltmaya çalıştım sonra.

Emre ayıldı. “N’oldu?” dedim. “Göründü! Hemen gidip kağıda çizeyim. İkincisine tahammül edemem.” dedi. Gitti; sureti çizmeye başladı. Bu arada ben; kendimde değişiklik var mı diye bakınıyorum ama bi’ bok olduğu yoktu. Neyse; ertesi gün oldu. Hocaya gittik. Hocanın evinde kalabalık vardı. “N’oluyo lan?!” dedik gittik sorduk oradaki birine. “Hoca vefat etti.” dedi. Orada siki tuttuk!. İçeri girdik; hocanın oğlunun yanına gittik, başsağlığı diledik. Sonra -bizim durumu biliyordu zaten- olayları anlattık. Bize bir başka hocanın ismini, adresini yazdı kağıda; verdi. 

Çıktık oradan, ilerliyoruz… Emre o adresin yazıldığı kağıdı yırttı attı. “N’oluyo oğlum?!” dedim “Manyak mısın, niye attın kağıdı?” “Hocaya filan gitmeyeceğim. Kendim halledeceğm her şeyi!” dedi. “Tamam, bunu bugün halledelim.” dedim. Ertesi gün İzmit’e gidecektik. Gittik eve; bizim şu kitabı kurcalamaya başladık. Hocanın dediği şeyi arıyorduk. Bulduk en sonunda. Kitapta bu büyünün gece on ikiyi geçince, seher vaktine kadar yapılabileceği söyleniyordu. Herneyse… Gece oldu. Abdest filan aldık, oturduk yerimize. Oradaki duaları okumaya başladık. Sonra oradaki talimatları yapmaya başladık. Üç harflinin çizili olduğu kağıtlara bir şeyler yazdık; vefk oluyor bilen bilir.

En son kağıdı yakmaya kaldı iş. Sonra dış kapı birden gürültüyle çalmaya başladı. Yumrukluyordu kapıyı birisi. Üç buçuk attık. Açtık kapıyı karşımızda Yakup duruyordu. Üstünde yattığı kıyafet vardı. Karşılıklı bakışıyoruz. Korktuk. Yakup’un gözleri birden değişti. Burnu kanamaya başladı. “Git!” dedim Emre’ye “Kağıdı yak.” Emre koştu gitti. Yakmaya başladı. Yakup ya da üç harfli cebinden jilet çıkardı. Bileklerine vurmaya başladı. Orada ağlayacaktım. Emre’ye bağırdım “Çabuk ol!” diye. Emre yaktı kağıdı; Yakup yere yığıldı. Ambulansı aradık. Yakup’un bayağı kanaması vardı. Bezle kapatmaya çalıştık. Hemen geldiler; gittik hastaneye. Ailesini falan aradık. artık doktorlara intihara kalkıştı diyoruz. yakup için kan gerekiyordu onu da bulduk herşey güzel gidiyordu. Annemleri aradık. Rıdvan amcanın durumu da iyiye gitmeye başlamış. “Şükür” dedik içimizden “Bitti; bu kadar.” diye.

Korku Hikayeleri – Aradan 15 gün filan geçti. Her şey normal gidiyordu. Ta ki o geceye kadar. Gece oturuyorum evde. İnternette takılıyorum yine. Pencere gıcırtısı duymaya başladım. Ardından; banyodan çok kötü bir gürültü geldi. Hemen kalktım. Annem de uyandı. Gittik. Banyoda duvardan iki tane fayans düşmüş. “Hayırdır?” dedik. “Rutubetten oldu galiba.” diye düşündüm. Neyse, sabah oldu. Emre’yle dershaneye gideceğiz. Ona anlatsam mı anlatmasam mı diye düşündüm. Emre geldiğinde morali bozuk gibiydi. “Ne oldu?” dedim. “Bir şey yok.” dedi. “Sana bir şey oldu mu? dedi. Ben de “Dün gece sesler duydum.” dedim. Sonra o da anlatmaya başladı.

Daha Önce Hiç Görmediğimiz Bir Dil

“Birkaç gündür kadın gülme sesleri duyuyordum ama sana anlatmadım korkma diye.” dedi. “Geceleri yatarken sanki yüzüme doğru birisi eğiliyormuş gibi hissediyorum. Gözümü açıyorum; hiçbir şey yok. Sonra birden gülme sesi geliyor ama korkutucu değil sanki mutluymuş gibi. En son bu sabah işte anormal bir şey oldu.” Emre cebinden bir kağıt çıkardı. İçinde hiç görmediğim bir dilin alfabesinde bir şeyler yazıyordu. “Bunu, sabah uyandığımda yastığımın altında buldum.” dedi. “Daha önce hiç görmediğim biz yazı.” dedi. “Na’palım?” dedik. Sonra bizim vefat eden hocanın oğluna gitmeye karar verdik. Ondan söylediği hocanın adresini alacaktık. Neyse kısa keseyim; gittik aldık. Hocanın yeri de tenha, ıssız bir yerde. 

Sen Bana Aitsin

Bulduk evini girdik içeri. Hocaya başımızdan geçenleri anlattık. Hoca çanak içinde su, kağıt, mürekkep, kalem getirdi. Önce bir şeyler yazdı (Emre’nin ne zaman doğduğunu, annesinin adını sordu) kağıda. Bu arada dualar ediyordu. Sonra o yazdığı kağıdı suyun içine attı. Mürekkepler suyun içinde çözünmeye başladı. Hoca dimdik suya bakıyordu. Beş dakika kadar geçti. Hoca “Sen, birinin intikamını almışsın.” dedi. Sonra hocaya bu sabahki kağıdı verdi Emre. Hoca baktı kağıda sonra kağıdı yaktı. “Şimdi daha iyi anlaşılıyor. dedi. “Oğlum, sen o gece dişi olan üç harflilerden birinin yakınını öldüreni öldürmüşsün. Burada da o dişi üç harfli sana bir mesaj yollamış. Bu sana tutulmuş evladım. Onun intikamını almışsın.” dedi. “Kağıtta ne yazıyor?” diye sorduk “Sen bana aitsin.” dedi.

Kapkara Bir Şey Hareket Etti 

Herneyse işte; hocadan bir şey demeden çıktık. “Oğlum benimle ne alakası var? Üç harfli sana aşık olmuş. Ben neden tuhaf sesler duyuyorum? Hem korkuyorum…” dedim. (Meğerse benim olayım farklıymış. Daha sonra anlatacağım bunu). Aynı zamanda bir şey fark etmiştim; sadece korkutucu şeyler duyuyordum ama hiç gözümle bir şey görmedim ya da bana doğrudan bir zarar gelmedi… Sonra çıktık gidiyoruz. 

Emre’nin sevgilisi aradı. Kız “Buluşalım; anlatacaklarım var.” demiş. “Sesi korkmuşa benziyor.” dedi Emre. Neyse, gittik bir mekana oturduk. On dakika sonra Sibel geldi. “Ne oldu?” dedi Emre. Sibel anlatmaya başladı. “Dün garip şeyler oldu. Gece yatacaktım; uykuya dalmak üzereydim. Bebek sesi duydum. Açtım gözümü. Dışarı baktım. Bizim evin ilerisindeki ağaçlık yer var ya orada kapkaranlık bir şey hızlıca hareket etti. Korktum; yattım yine.” Biz de korktuk tabi. “Hayal görmüşsündür.” dedik, geçiştirdik öyle. Geçiştirmeseydik keşke.

Sibel’in Feci Akıbeti

İki gün geçti aradan. Sabah saatleriydi. Kapı çalındı. Gelen Emre’ydi. Çok telaşlı, üzgün, korkmuş görünüyordu. “Ne oldu lan?” dedim. “Sibel intihar etmiş!” dedi. “Siktir!” dedim içimden “Yeniden başlıyoruz amk.” Hemen çıktık gittik. Ailesi perişan olmuş. “Ne oldu, nasıl oldu?” diye sorduk orada birine. Kız gece yarısı ana-babası uyurken çatıya çıkmış, atmış oradan kendini. Emre ağlamaya, başını yumruklamaya başladı. Sakinleştirmeye çalıştım. Annesinin yanına gidemedik. Kadın kötüydü. Kız kardeşi kenarda durmuş, öylece bakıyordu. Donakalmıştı sanki. 

Korku Hikayeleri – Yanına gittik. Kız bizi görünce ağlamaya başladı. Bu arada cebinden bir kağıt çıkarttı. Kağıt; elinde sıkmış gibi buruşuk buruşuktu. “Ablam intihar ettiğinde elinde bu kağıt vardı.” dedi kız. Aldık kağıdı. İçinde yine o anlamadığımız yazı vardı. Emre sinirlendi; duvarları yumruklamaya başladı. O günden sonra hocaya gidip yazıda ne yazdığını sorduğumuzda “Sen ban aitsin” dedi yine. O gün Sibel’in cenazesi kalktı. Emre hiç iyi değildi… 

Üç Harflinin Kölesi

Aradan bir hafta kadar geçti. Arada İzmit’e de gitmiştik. Rıdvan amca hastaneden taburcu olmuştu. Emre konuşmamaya başladı bizimle. İçine kapandı. Sibel yüzünden. Gittim yanına biraz dertleşmek için. “Emre, anlat; konuş bizimle artık.” dedim. “Konuşacak bir şey yok artık.” dedi. Yüzünü bana çevirdi. “Artık onun kölesi oldum.” dedi. “Bana tutulan üç harfli benimle konuşmaya başladı. Kimse ile konuşmamı istemiyor. Beni her şeyden uzak tutmak istiyor. Sadece kendisine istiyor.” dedi. “Önceki yaptığımız büyüyü ona da yapalım. Onun yüzünü görürsen eğer ondan kurtulabiliriz.” dedim. “Hayır. Bunu söyledim ama hiç bir zaman bana kendisini göstermeyeceğini söyledi. Senden de uzak durmamı istiyor.”

Sürekli Korkutuluyorum

Emre’nin durumu beni çok üzdü gerçekten. Elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Eve gittim. Akşam oldu. Bu durum için neler yapabiliriz diye düşünüyordum. İnternetten araştırma yaptım ama hiçbir şey yoktu. Neyse, yatayım dedim. Tam uykuya dalacağım; karabasan geldi üstüme. Bilirsiniz; karabasan geldiğinde sesinizi çıkartmazsınız. Bağırmaya çalışıyorum; sesim çıkmıyor. Hiçbir yerimi hareket ettiremiyorum. En sonunda aklımdan geçirerek dua okumaya çalıştım; Felak, Nas, Ayetel Kürsi… gitti. 

Kalktım hemen yataktan ışığı yakmaya. Işık yanmadı. Dışarıdan zaten kedi sesi geliyor, böyle; ağlama sesi gibi sesler çıkarıyorlar ya bazen… Çok fena korkmaya başladım. Dua ediyorum içimden. Kapıyı açtım hemen çıktım dışarı. Tam gidip koridorun ışığını açacaktım; arkamda bir hareketlenme hissettim. Besmele çektim. Döndüm baktım; bir gölge gibi karanlık bir şey hızlıca geçti. Sonra ışığı yaktım. Annemi uyandırdım. Sabaha kadar uyuyamadım. “Bu böyle devam etmez.” dedim. Sürekli korkutuluyordum. Sonunda yine hocaya gitmeye karar verdim.

Seni Koruyan Bir Şeyler Var

Sabah olduğunda Emrelere gittim; birlikte gideriz diye. Kapıyı çaldım Nazan teyze açtı. “Emre napıyo?” dedim. “Emre kendini odaya kilitledi. Açmıyor kapıyı. ‘Git buradan!’ diyor her kapıyı çaldığımda.” dedi. Ben girdim içeri; çaldım kapıyı. Hiç ses yok. “Emre kapıyı aç! Benim.” dedim. “Git buradan; seni istemiyorum.” dedi. Sesi tuhaf çıkıyordu. Çok zorlamadım. “Neyse” dedim ve kendim gittim hocaya. Vardım hocanın evine, girdim içeri. Hocaya olanlardan bahsettim. “Oğlum, sana kimin neyin geldiğini sonra öğrenebiliriz ama şunu söyleyeyim; bu her neyse seni sadece korkutmaya gücü yetiyor. Seni koruyan bir şey var.” dedi. 

Ben de “Ne olabilir beni koruyan?” diye düşündüm. Abdestli gezsem neyse. Hoca “Muska takıyor musun?” dedi. Ben de babamın küçükken taktığı; cevşen midir muska mıdır nedir; çıkardım boynumdan, verdim hocaya. Hoca açtı içini. “Seni koruyan bu evladım. Şu dua ve şu vefk” dedi göstererek. “Bu sana kalkan olmuş. Bunu kim verdiyse sana bu ilimlere yatkınmış. Sen şimdilik sabret bunlara. Sana neyin, kimin bulaştığını, çözümünü de bulacağız inşallah.” dedi. “Sen üç gün sonra yine gel.” dedi.

Karaltı 

Korku Hikayeleri – Çıktım oradan. Yakuplara uğrayayım dedim. Durumu nasıl diye bakacaktım. Gittim evlerine, girdim içeri; Yakup, eli sarılı yatıyor yatakta. “Nasılsın, iyi misin?” dedim. “İyi değilim.” dedi. “Dün gece yatarken ışıklar kapalıydı. Tam ukuya dalacaktım; pencerenin önünden karartılar geçmeye başladı. Perde olmasına rağmen geçtiklerini görüyordum. En sonunda dayanamayıp korkarak da olsa perdeyi açtım. Birden geri fırladım korkudan. Karşımda; kapkara, uzun bir şey duruyordu. Kıpkırmızı gözleri vardı. Elinde bir levha gibi bir şey vardı. Üstünde Arapça olarak “İntikam” yazıyordu. Sonra dua etmeye başladım. Korkudan ter boşalıyordu resmen.” dedi. Bana bulaşan her neyse Yakup’a da bulaşmıştı.

Yakup’a aynı şeylerin bana da olduğunu söyledim. “Ne olacak? Her şeye yeniden mi başlayacağız? Ben bundan sonrasını kaldıramam!” dedi. Doğru söylüyordu aslında. Beni koruyan bir şey vardı ama o savunmasızdı. “Merak etme, korkma.” dedim. “Hocaya gittim; bize çare bulacak inşallah. dedim.

Emre’nin Odasındaki Büyü Malzemeleri

Aradan iki gün geçti. Geçen sürede evden yine sesler geliyordu. Ayak sesleri… Koridorda sanki birisi hareket ediyordu. Ne kadar zorlasam da korkuyordum. Annemle aynı odada kalıyorduk çoğu zaman. O günün akşamı bayağı yağmur yağıyordu. Gök gürültüsü korkuma korku katıyordu. Bir ara elektrikler gitti ama beş dakika filan sadece. Yine korku psikolojisi yaşıyordum bir şeyler olacak diye. Ardından geceyarısı oldu. Kapı çalındı. “Hayırdır inşallah.” dedik. Korktuk. Annemle beraber gittik açtık; Nazan teyze. Kadın; telaşla, korkuyla “Emre evde yok! Odasında yok! Odasına girdim; çok çok kötü durumdaydı. Ne olur gelin bakın…” dedi. Kadın bayağı korkmuştu. 

Gittik eve; Rıdvan amca yatağında yatıyordu. O da telaşlanmıştı ama ayağa kalkması zor olduğu için kalkamadı. Gittim Emre’nin odasına “Hay lanet olmasın!” dedim “Ne yapmış bu çocuk!” Yerlerde kemikler, duvarlarda kanla yazılmış Arapça şeyler, masanın üstünde büyü yapmak için değişik malzemeler, bir çanağın içinde kırmızı bir şey vardı. Baktım içine; kan. Ayrıca odada değişik, berbat bir koku vardı. Dolaba doğru yaklaşınca koku artmaya başladı. Dolabı açtım “Hassiktir!” dedim. İki tane kedinin cesedi duruyordu; kemikleri ayrılmış vücudundan. “Emre bunu nasıl yapar?” dedim. “Nereye gitti bu çocuk? Neden bunları yaptı?”

Dışarı çıkıp Emre’yi arayacaktık. Tam çıkacaktık dış kapı açıldı; içeriye Emre girdi. Eline baktım “Lanet olmasın!” dedim. Elinde bir kedi vardı. Ölü gözüküyordu. Boğazlamış mı ne yapmış bilmiyorum. “N’apıyosun Emre!? Sen ne yaptığının farkında mısın?!” dedim. “Bunları sana o mu yaptırıyor? Sen yapamazsın böyle şeyler. Allah onun belasını versin!” dedim. Bunu dediğim an Emre kediyi atıp boğazıma sarıldı. “Sakın onun hakkında bir daha böyle konuşma!” dedi. Befes alamadım. Çok güçlü sıkıyordu. Gözleri kızarmıştı. Sonra bıraktı beni, aldı kediyi, odasına gitti. Biz korkuyla arakasından bakakaldık. 

Öldürdüğümüz Üç Harflinin İntikamı

O gece çok kötü geçti. Sabaha kadar uyuyamadım. Sabah zaten hocaya gidecektim. Sabah olunca ilk iş çıktım yola; vardım hocanın evine. Geçtik odaya, oturduk yere. Hocanın önünde kağıt, mürekkep, kalem, kibrit ve bir bardağın içinde su vardı. Hoca kağıda Arapça bir şeyler yazdı. Vefk çiziyordu. Bana öldürdüğümüz üç harflinin adını sordu. Sonra benim ne zaman doğduğumu annemin adını sordu. Oraya yazdı yine bir şeyler.

Korku Hikayeleri – Sonra tuhaf bazı isimler saymaya başladı. İsimleri sayarken kibriti yaktı, kağıdı tutuşturdu. Kağıt yanarken kibrit daha yüksek alevlenmeye başladı. Hoca kibrite odaklandı. Kibrit sönünce hoca kibriti suya attı. Kağıt da kül oldu zaten. Hoca yüzüme baktı acıyan bir şekilde. “Çok kötü! Çok kötü! dedi. “Oğlum, öldürdüğünüz üç harflinin intikamını alıyorlar sizden. Kendinize mukayyet olun. Bu işin kurtuluşu Allah’a kalmış artık. Bol bol Kuran okuyun, dua edin, abdestsiz gezmeyin. Ben de sizin için dua edeceğim.” dedi. Başımı eğdim, moralim bozuldu. “Bir bu eksikti! Nerden bulduysam o kitabı! Başıma beladan başka bir şey getirmedi.” dedim içimden.

Çıktım oradan; sokakta yürüyorum tek başıma. Bitkin düştüm “Ne olacaksa olsun.” dedim. Kendimi bıraktım resmen. Yakup’u düşündüm. Çocuk ölümden dönmüştü. Nasıl başa çıkardı şimdi bunlarla?.. Emre’yi düşündüm; bir üç harfli onu ele geçirmişti. Onun kontrolündeydi artık. O ise başka bir dertti. Bize musallat olanların Emre’ye musallat olup olmadığını bilmiyordum. 

Emre’nin Ailesi Evi Terk Etti

Eve gittim. Dershane, sınav filan; unuttum her şeyi. Annem; kadıncağız Kuran okuyup duruyordu evde. Akşam oldu. Evet; yine akşam oldu. Karanlık bastı yine. Nefret etmeye başladım bu kabustan. Bugün ne olacaktı merak ediyordum. Yattık. Annem; hiç bir şey duymamasına, görmemesine rağmen ben yine sesler duyuyordum. O ayak sesi yok mu; koridordan gelen ayak sesi…. Bu beni bitiriyordu. Dışarıdan gelen kedi sesleri, bebek sesleri, beni psikolojik olarak öldürüyorlardı yavaş yavaş. Tek isteğim ise o; karanlık, gölge gibi şeyin ya da şeylerin karşıma çıkmamasıydı. O gün abdest alarak yattım.

Gece ilerlerken dışarıda balkonda bir şeylerin hareket ettiğini gördüm. Gidip bakamadım ama içeri giremedikleri belliydi. O gün sabah ezanına kadar uyuyamadım. Orada bekliyorlardı hep. Ezandan sonra gittiler. Sonra düzgünce uyuyabildim. Ertesi gün olunca Emre’nin yanına gidecektim hem nasıl olduğuna bakacaktım hem de kitabı alacaktım. Gittim evlerine. Tam kapıyı çalacaktım Nazan teyze açtı kapıyı. Elinde valiz vardı. Dışarı çıkarttı. 

“Ne oldu Nazan teyze?” dedim. “Gidiyoruz oğlum.” dedi. “Artık korkunun ötesine geçti. Geceleri sesler geliyor, kapılar açılıp kapanıyor, ışıklar yanıp sönüyor, mutfakta bardaklar kırılıyor… Dün gece en kötüsü oldu: Emre, elinde kanlı bir bıçakla yanımıza geldi. Bizi tehtit etti. Sesi kendi sesi değildi. Çok kalın çıkıyordu. Evi terk etmemizi söyledi. Gidiyoruz buradan. Annemlere gidiyoruz (Rıdvan amcanın annesi).

İçeriden Rıdvan amca geliyordu. Yanında; yardım etmek için gelen kardeşi vardı. Rıdvan amca, “Oğlum, ne yapacağımızı bilmiyoruz. Elimiz kolumuz bağlandı. Ne olur; Allah rızası için yardım et.” dedi. Ben çaresiz bir şekilde baktım sadece. “Ben bi Emre’nin yanına gideyim.” dedim. Kapıyı çaldım “Emre, benim!” dedim. Kapının kolunu çevirdim; kilitliydi. Kapıyı yumrukladım “Emre! Aç şu kapıyı!” dedim. Ardından Emre hiç anlamadığım dilde bir şeyler söyleyerek bağırdı. 

Kapı birden açıldı. Kitabı bana fırlattı “Buna ihtiyacım yok artık. Sakın bir daha buraya gelme!” dedi. Ben “Yapma Emre nolur! Neye dönüştüğünü görmüyor musun? Birlikte kurtulabiliriz. Hadi hocaya gidelim.” dedim. Gözleri yine kızardı. Ağlayacak gibiydi. Sanki “Kurtar beni.” demek istiyordu ama onu engelleyen biri vardı. Sonra yavaş yavaş arkasını döndü. İçeri girdi. Kapıyı kilitledi. O günden sonra umudum tükendi. Önce kendi derdimi halletmem gerekiyordu. Yerden kitabı aldım. Dışarı çıktım. Nazan teyzeden ne olur ne olmaz diye anahtarı aldım.

Korkutucu Bir Rüya

Korku Hikayeleri – Eve gittim. Yatağa uzandım “Ne yapabilirim?” diye düşündüm. Uykusuz olduğum için uyuya kalmışım. İki üç saat uyuduktan sonra uyandım. “Bi’ duşa gireyim.” dedim. Bilinçaltım beni korkutuyor tabi her zamanki gibi. Sanki bir şeyler olacakmış gibi. Çıktım hemen banyodan. Akşam oldu. İnternette takılıyorum. Gözüme uyku girmeye başladı. Çok kötü bir ağırlık çökmüştü üstüme. Girdim yatağa. Yine korkutucu bir rüya gördüm. 

Rüyamda; annem, babam, ben oturma odasında oturuyoruz. Babamı rüyamda çok az görürdüm. Vefat edeli uzun zaman olmuştu. Neyse, oturuyoruz işte. Elektrikler gidiyor, birden karanlık çöküyor odaya. Ben mutfağa mum almaya gidiyorum. Yakıyorum bir tane mum; oturma odasına dönüyorum. Annem ve babam yoklar. Bağırıyorum “Nerdesiniz?!” diye. Diğer odalara bakıyorum; yoklar. Sonra birden deprem olmaya başlıyor. Kahkaha sesleri geliyordu. Rüya sanki gerçek gibiydi. Koridora çıkıyorum. Koridorun ucunda annem ve babam ayakta durmuş, bana bakıyorlar. Deprem geçiyor, kahkaha sesleri kesiliyor.

Annemle babamın yanına yaklaşıyorum yavaş yavaş. Yüzlerine bakıyorum; çürümeye başlıyor. Kurtçuklar çıkıyor, korkunç bir hal alıyordu. Ardından; birden üstüme yürümeye başladılar. Korkuyorum. Kapıya doğru ilerliyorum. Kapıyı açmaya çalışıyorum ama açılmıyor. Gittikçe yaklaşıyorlar. Kapıyı en son zorluyorum açılıyor. Aşağıya ineceğim ama merdivenin olduğu yerde duvar var. Ben de yukarı çıkmaya başlıyorum. Onlar da beni takip ediyor. En son çatıya çıktım. Çatıda artık kaçacak yer yok. Bana çok yaklaşmışlardı. Tam bunlar olurken birden uyandım.  Uyandım ve birden şok oldum: Dışarda sabah ezanı okunuyordu ve ben çatıdaydım!

Çok korktum birden. Ne oldu; nasıl buraya geldim? Hayatımda hiç uykudayken gezmemiştim. Rüyanın etkisi zaten hala sürüyordu. Kapıya baktım biri beni takip ediyor mu diye. Sonra, neden böyle oldu diye düşündüm. Bana zarar veremezlerdi. Muskayı kontrol ettim; boynumda değildi. Gittim hemen aşağıya; banyoya baktım. Duş alırken çıkarmıştım. Geri takmayı unutmuşum. O saatten sonra uyuyamadım. 

Yakup’tan Korkunç Haber 

Sabah sekiz dokuz gibi oldu; kapımız çalındı. Annem kapıyı açtı. Beni çağırdı. “Ne oldu? dedim; gittim. Karşımda iki tane polis duruyordu. “Buyrun?” dedim. Korktum ama bir şey mi yaptım acaba uyur gezerken diye. “Bizimle merkeze geleceksiniz.” dedi. “Neyle ilgili?” dedim. Yakup … ile ilgili. Bu gece intihar etmiş. Bileklerini jiletle kesmiş.” dedi. Orada dünyam başıma yıkıldı. “Orospu çocukları!” diye bağırdım. Kapıya vurdum; ağlamaya başladım. Annem, polisler sakinleştirmeye çalışıyor beni. O gün çok büyük suçluluk hissettim. Dilim kopsaydı da bu kitaptan bahsetmeseydim dedim. 

Neyse, merkeze gittik. Amirin yanına vardık. “Olayın benimle ilgili kısmı nedir?” diye sordum. “İntihar etmeden önce bir mektup yazmış. Mektupta sizin adınız yazıyor. Size yazmış mektubu.” dedi. “Neyi vardı? Ne sorunlar yaşıyordu?” dedi. Ben de düşündüm “Üç harfliler musallat oldu.” desem inanmayacaklar. Yaşadığımız şeyleri anlatsam deli muammelesi göreceğim belki. “Psikolojik sorunları vardı. Bana sürekli geceleri halüsinasyon gördüğünü söylerdi. Son zamanlarda iyice arttı sanırım. Şizofreniye kadar varmış olabilir.” dedim. Ardından mektubu sordum. “Okuyabilir miyim?” dedim. Verdiler. Okumaya başladım.

Yakup’un Veda Mektubu

Kardeşim,

Tahammül edemiyorum artık. Her gün başka bir şey yaşıyorum. Gecelerim kabus oldu. Hayatımın en güzel yılları işkence gibi geçiyor. Keşke o gün hiç bulaşmasaydım bu işe. Ölümden döndüm, kendimi kontrol edemedim, kendimi kontrol edemiyorum, ağlıyorum, sürekli ağlıyorum. Onlara yalvardım. Geceleri onların gelmesini beklerken beklerken ağlıyordum. Karşıma çıktıklarında yalvarıyordum. Onlar beni hiç dinlemedi. Psikolojim alt üst oldu.

Ne olur bana yardım et; ben ölsem bile bu işin peşini bırakma. Dayanamıyorum. Nefesim daralıyor. Uyuyamamak ne kötü. Bugün içimden bir his; bugün her şeyin biteceğini söylüyor. Artık sıkıldım ağlamaktan, korkmaktan, zarar görmekten. Evet; kendi hikayemi bitireceğim. Seni yalnız bırakacağım. Kendine dikkat et. Ailemin zarar görmesini istemiyorum. Onlara da gidecek işin ucu biliyorum ama gitmeden ben bu işi burada bitiriyorum. Allah’a emanet ol kardeşim.” 

Korku Hikayeleri – Amire “Mektup bende kalabilir mi?” dedim. “Tabi kalsın.” dedi. Kendimi çok kötü hissettim okuduğumda. Çaresiz birinin gözümün önünde gitmesi çok acı verdi bana. Artık bir şeyler yapmalıydım gerçekten. 

İfrit Çağırma Ayini

Eve gittim; kitabı açtım; tek tek sayfaları okuyorum. Kitapta bir yer gördüm. Aklımda bir şeyler şekillenmeye başladı ama çok riskliydi. Yapıp yapmamakta çok kararsız kaldım ama artık kaybedecek bir şeyim yoktu. Karar verdim; kitapta yazılı o isimleri davet edecektim. Bunlar ifrit isimleriydi. (İfrit üç harflilerin en güçlüleridir.) Fakat bu kadar kolay değildi. Kitapta uygulanan şeyleri aynen yapmalıydım yoksa benim için zararlı olabilirdi. Üç gün riyazete (az yemek, az uyumak, az konuşmak, çok zikretmek) girmem gerekiyordu. Belli sayıdaki esmaları okumam gerekiyordu.

Üç gün boyunca bunları yapmaya başladım. Çok fazla Kuran okuyordum. Geceleri zaten az uyuyordum. Beni rahatsız ediyorlardı yine ama bu sefer korunmam daha kuvvetliydi. Ve üç gün geçti; her şeyi tamamlamıştım. Geceyarısını bekliyordum. Belli bir vakitte yapılması gerekiyordu. Ardından gece yarısı oldu. Vefkleri, isimleri kağıda çizdim; rulo yaparak bağladım ve siyah mürekkepli suyun içine attım. Sonra sesli olarak isimleri saymaya başladım. Gözlerimi kapadım. Çok korkuyordum yine. 

İsimleri daha kuvvetli saymaya başladım. Kulağım çınlamaya başladı. Kalbim farklı ritimde atıyordu. Ardından birden kulağıma darbe aldım. Sanki kulağım çok kötü çınlamaya başladı. Sadece çınlamanın sesini duyuyordum. O an bayılacak gibi oldum korkudan. İsimleri saymayı bıraktım. Çınlama yüzünden kendi sesimi bile zor duyuyordum. Ardından olan oldu; onların seslerini duydum.

Gözlerimi açamadım korkudan. Bana seslendiler; ne istediğimi sordular. Sesleri korkutucuydu. İlk başta konuşamadım. Bu sefer seslerini yükselterek sordular. Bu sefer cevap verdim. Bana musallat olan üç harflilerden bahsettim. Bana yardım etmelerini söyledim. Onlardan kurtulmak istediğimi söyledim. Bana yardım edeceklerini söylediler.

Hemen oradan kalktım; Emrelere gittim. Zili çalmama rağmen kapıyı açmıyordu. Yanıma anahtarı almıştım Allah’tan. Girdim içeri. Emre’nin kapısını çaldım. “Emre benim; aç kapıyı n’olur! Aç; bitecek her şey.” dedim. Emre bana gitmemi söylüyordu yine. Ben bu sefer bayağı zorladım. En sonunda kapıyı açtı. O kapıyı açtığında içim gitti. Çocuğun artık korkudan, kederden yüzü çökmüş, ağlamaktan göz altı torbaları şişmiş. Bana baktı. Çaresiz bir şekilde kafasını salladı “Hayır, yapamam.” dedi. “Bana sadece onun adını söyle.” dedim “Ne olur bana adını söyle. Bitecek her şey dedim. Birden evin kapıları açılıp kapanmaya başladı. Ben sinirlendim. Bağıra bağıra Ayetel Kürsi’yi okumaya başladım. Ben okudukça Emre kulağını tıkıyordu. Çocuk acı çekiyor gibiydi. Okumayı bitirdim, elini kulağından çekti.

“N’olur Emre!” dedim “Söyle adını hemen şimdi” dedim. Bana dişi üç harflinin adını söyledi. Ardından hemen eve gittim. Yine vefkleri yazdım. Aynı şeyleri yaptım. İsimleri saymaya başladım. Yine kulağıma darbe indi. Kulaklarım çınladı ve geldiler. Onlara ismi söyledim. Bana bir kağıda onun ismini yazmamı, kendi isimlerinden de vefk oluşturup kağıdı yakmamı istediler. Hepsini yapmıştım ve birden etrafıma hızlıca bir hareketlenme oldu. 

Karanlık gölgeler etrafımda hızla dönüyordu. Ardından kulağım normal hale döndü; çınlama geçti. Gözümü açtım yavaş yavaş; kimse yoktu. “Bitti. Buraya kadar.” dedim. Hemen Emre’nin yanına koştum. Açtım kapıyı girdim içeri; Emre yerde yatıyordu. Çok korkmuş gözüküyordu. Yanına gittim. “Kardeşim her şey bitti.” dedim. Emre korka korka şoka girmiş bir şekilde konuşuyordu. Bir sürü gölge geldi. Karanlıktılar. Çok hızlı hareket ediyorlardı ardından *** öyle bir çığlık attı ki hayatımda hiç böyle bir çığlık duymadım. Bitti mi gerçekten her şey?” dedi. “Bitti kardeşim.” dedim. “Çok şükür kurtulduk.” dedim. 

Evet; o gün herşey bitmişti. Emre normale döndü. Nazan teyze ve Rıdvan amca ise evlerine geri döndü. Geride ise acılarımız kaldı.

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (1)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Gazetelerin yazdığı gibi 2 Eylül 1930’da Boston limanından yelken açtık. Sahil boyunca bir rota tutturup yavaş yavaş güneye indik. Panama Kanalı’ndan geçerek Samoa Adalarında ve Tazmanya’nın Hobart limanında durduk. Son ihtiyaçlarımızı karşıladık. Keşif ekibimizden hiç kimse daha önce kutup bölgesinde bulunmamıştı. Bu sebeple hepimiz büyük ölçüde gemi kaptanlarımıza güveniyorduk.

Medeni dünyayı ardımızda bıraktığımız ölçüde, güneş her geçen gün kuzeyde daha alçaktan battı ve ufkun üzerinde git gide daha çok kaldı. Yaklaşık 62 Güney enleminde ilk buzdağlarımızı gördük. 20 Ekim’de şanına yaraşır tuhaflıkta törenlerle Güney Kutup Dairesi’ne girmeden önce buz sahasıyla başımız oldukça belaya girmişti.

Tropiklerdeki uzun yolculuğumuzdan sonra sıcaklığın düşmesi beni oldukça rahatsız ettiyse de kendimi çok daha büyük güçlüklerle karşılaşmaya hazırladım. Birçok defalar ilginç atmosfer olaylarıyla adeta büyülendim. Bu olaylar arasında; uzaklardaki buzdağlarının hayal edilemez kozmik şatoların mazgallı siperlerine dönüştüğü çok çarpıcı ve çok canlı bir serap da vardı.

Allah’tan ki çok fazla yoğun ve kalın olmayan buz sahasında zorla kendimize yol açarak 67 Güney enlemi, 175 Doğu boylamında yeniden açık sulara kavuştuk. 26 Ekim sabahı güneyde; kara, bir görünüp bir kaybolmaya başladı ve öğleye kalmadan hepimiz, önümüzdeki bütün manzarayı kaplayan, dorukları karla kaplı yüce bir dağ silsilesini seyrediyor olmanın heyecanıyla titriyorduk. 

Sonunda, bilinmeyen kıtanın ve onun gizemli donmuş ölüm dünyasının bir ileri karakoluyla karşılaşmıştık. Bu dorukların, Ross tarafından keşfedilen Admiralty Sıradağları olduğu belliydi ve artık bize düşen görev Adare Burnu’nu dönüp, Victoria Toprakları’nın doğu kıyıları boyunca aşağıya inerek 77“ 9’ Güney enleminde Mc Murdo Koyu kıyılarında, Erebus Volkanı eteklerinde kurmayı düşündüğümüz üssümüze ulaşmaktı.

Yolculuğun son ayağı oldukça renkli ve hayal gücünü kışkırtır nitelikteydi. Öğlenin alçak kuzey güneşi ya da geceyarısının ufku sıyıran daha da alçak güney güneşi; puslu, kızılımsı ışınlarını beyaz karların, mavimsi buzun, yol yol olmuş suların ve açığa çıkmış kapkara granit yamaçların üzerine dökerken, batı yönünde uzakta beliren gizemli çıplak doruklar aslında olduklarından daha kocaman ve korkunç görünüyordu.

Issız dorukların arasından, bazı bilinçaltı anılar yüzünden rahatsız edici hatta düpedüz korkunç bulduğum, geniş bir yelpazeye yayılan notalarıyla ritmi çılgın ve yarı bilinçli bir müziği akla getiren soğuk Antarktika rüzgarı öfkeyle kesik kesik esiyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylası’nın daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Kasım’ın yedisinde batıya doğru uzanan sıradağlar geçici olarak gözden kaybolurken Franklin Adası’nı geçtik ve ertesi gün, gerisinde uzanan Pany Dağları ile Ross Adası’ndaki Erebus ve Terror Dağları’nın sivri tepelerini uzaktan seçtik. Şimdi, Cluebec’in kayalık uçurumları gibi altmış metreye kadar dimdik yükselen buz bariyerinin alçak, beyaz hattı doğuya doğru uzanıyor ve güneye doğru olan yolculuğumuzun sona erdiğine işaret ediyordu.

Öğleden sonra Mc Murdo Koyu’na girerek başı dumanlı Erebus Dağı’nın rüzgâr almayan tarafında, açıkta demirledik. Maden cürufu kaplı zirvesi, üç bin sekiz yüz yetmiş metreyi aşan yüksekliğiyle, kutsal Fujiyama, Japonya’da basılmış bir resmi gibi doğu göğünde yükselirken, öte yanında sönmüş bir yanardağ olan Terror Dağı üç bin üç yüz yirmi metrelik yüksekliğiyle beyaz bir hayalet gibi dikiliyordu.

Erebus’tan zaman zaman dumanlar püskürüyordu. Araştırma görevlilerinden biri (Danforth adında çok zeki bir genç) karlı yamacındaki lava benzeyen şeyi göstererek, 1840’ta keşfedilen bu dağın, yedi yıl sonra aşağıdaki satırları yazmış olan Poe‘nun esin kaynağı olmasından kuşkulanılamayacağı yorumunu yaptı:

O uzak Kutup diyarında

Yaanek’ten aşağı dur durak bilmeden akan

Kuzey kutbu krallığında

Yaanek’ten aşağı dökülürken inleyen kükürtlü lavlar. 

Danforth, acayip öyküler okumayı tutkuyla seven biriydi ve durmadan Poe’dan söz ederdi. Poe‘nun tek uzun öyküsü olan tedirgin edici ve şaşırtıcı Arthur Gordon Pym’indeki Antarktika manzaraları nedeniyle söyledikleri benim de ilgimi çekmişti. Çıplak kıyıda ve daha gerideki yüksek buz bariyerinin üzerinde sayısız tuhaf görünüşlü penguen ciyak ciyak bağırarak yüzgeçlerini çırparken, çok sayıda şişman ayıbalığının suda yüzdüğü ya da yavaş yavaş sürüklenen kocaman buz kekleri üzerine sere serpe uzanmış olduğu görülüyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ayın 9’u sabahı, geceyarısını biraz geçe, küçük kayıklarla güç bela Ross Adası’na çıktık. Varagele düzeneğiyle yüklerimizi boşaltmak üzere her gemiden kıyıya halatlar çektik. Bizden önceki Scott ve Shackleton keşif ekipleri de tam olarak bu noktada karaya ayak basmış olmakla birlikte, Antarktika toprağındaki ilk adımlarımızdan edindiğimiz izlenimler çok kuvvetli ve karmaşıktı. 

Volkanın eteklerindeki donmuş sahilde kurduğumuz kamp geçiciydi. Karargahımız Arkham adlı gemimizdi. Bütün delme cihazlarımızı, köpekleri, kızakları, çadırları, erzakı, benzin depolarını, buz eritme deney cihazını, yer ve hava fotoğraf makinelerini, uçak parçalarını ve kıta içerisinde gidebileceğimiz her yerden -uçaktakiler dışında— Arkham’daki büyük cihazla iletişim kurabilecek kapasitedeki taşınabilir üç küçük telsiz cihazı da dahil diğer bütün aksesuarı karaya çıkardık.

Geminin dış dünyayla iletişim kuran cihazı, basın raporlarını Arkham Aduertiser’ın Kingsport Head, Massachusetts’deki güçlü telsiz istasyonuna yollayacaktı. Çalışmamızı bir kutup yazı içinde tamamlamayı umuyorduk ama bunun mümkün olmayacağı görülürse, gelecek yazın erzağını getirmek üzere Miskatonic’i sular donmadan kuzeye gönderecek, kışı Arkham’da geçirecektik.

Gazetelerin zaten yazmış bulunduğu ilk işlerimizden; Erebus Dağı’na tırmanışımızdan; Ross Adası’nın birçok yerinde yaptığımız başarılı sondajlardan, Pabodie’nin cihazının en sert kaya katmanlarını bile olağanüstü bir hızla delmiş olduğundan; küçük buz eritme cihazını denemek amacıyla kullanışımızdan; kızaklar ve erzakımızla büyük bariyere yaptığımız tehlikeli tırmanıştan ve bariyerin üstündeki kampta beş uçağımızı monte edişimizden söz etmemin gereği yok. 

Kara ekibimizin (20 insan ve 55 Alaska kızak köpeği) sağlığı mükemmel durumdaydı ama elbette ki o ana kadar gerçekten öldürücü soğuklarla ya da kasırgalarla da karşılaşmamıştık. Hava sıcaklığı çoğu zaman eksi 4 ilâ 7 derece arasındaydı. New England’da yaşadığımız kışlar nedeniyle bu soğuğa alışkındık. Buz bariyeri üzerindeki kampımız tam anlamıyla sürekli bir kamp değildi.

Benzin, erzak, dinamit ve diğer malzemeleri depolamak amacıyla kurmuştuk. Gerçek keşif malzemelerini taşımak için uçaklardan sadece dördünü kullanmamız yeterliydi. Beşinci uçağı, keşif uçaklarını yitirmemiz halinde Arkham’dan bize ulaşılabilsin diye bir pilot ve gemi mürettebatından iki kişiyle beraber malzeme deposunda bırakmıştık. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Daha sonra uçakları araç gereç taşımada kullanmadığımızda, bir ikisini bu depoyla Beardmore Buzulu’nun 600 – 700 mil güneyindeki yüksek bir yaylada kurulacak olan ikinci sürekli kamp arasında gidip gelmede kullanacaktık. Hemen hemen herkesin ağız birliğiyle anlattığı, yayladan aşağı doğru esen korkunç rüzgârlara rağmen tasarruf yapmak ve daha verimli çalışabilmek amacıyla ara üsler kurmaktan vazgeçtik.

Telsiz raporları, 21 Kasım günü, batısında çok büyük yükseltilerin yer aldığı uçsuz bucaksız şelf buzu üzerinde uçuş filomuzun hiç durmadan yaptığı dört saatlik nefes kesici uçuştan ve motorlarımızın sesiyle yankılanan akıl sır ermez sessizliklerden söz ediyordu. Rüzgar önemli bir sorun yaratmadı. Karşılaştığımız yoğun siste yön belirten radyo alıcılarımızın büyük yararını gördük.

83. ve 84. enlemler arasında bir yerlerde çok yüksek dağlar bir hayal gibi belirdiğinde, dünyanın en büyük vadi buzulu olan Beardmore buzuluna ulaşmış olduğumuz ve donmuş denizin yerini artık çatık kaşlı ve dağlık bir kıyı şeridine bıraktığını biliyorduk. Nihayet, en güneyin milyarlarca yıldır ölü dünyasına giriyorduk ve daha bunun bilincine yeni varmıştık ki doğu yönünde 4500 metreyi aşan yüksekliğiyle dimdik göğe yükselen Nansen Dağı’nın doruklarını uzaktan gördük.

86“ 7′ Enlemi ve 174“ 23’ Doğu Boylamı’nda buzul üzerinde güney üssümüzü başarıyla kurmamız, kızaklarla ve kısa uçuşlarla ulaştığımız çeşitli yerlerde olağanüstü bir hız ve verimle sondajlar yapıp kayaları patlatmamız, tıpkı 13-15 Aralık tarihlerinde Pabodie’nin iki araştırma görevlisiyle -Gedney ve Carroll- beraber Nansen Dağı’na yaptıkları çetin ve başarılı tırmanış gibi tarihi ilgilendiren konulardır.

Deniz seviyesinden yaklaşık olarak iki bin altı yüz metre yüksekteydik ve deney niteliğindeki sondajlar kaya ve toprağın bazı noktalarda sadece üç dört metre kalınlığında bir kar ve buz tabakası altında olduğunu gösterdiğinde, küçük eritme cihazından büyük ölçüde yararlandık ve daha önce hiçbir kâşifin cevher numunesi almayı aklından bile geçirmemiş olduğu birçok yerde delikler açıp, patlatmalar yaptık. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu şekilde elde ettiğimiz Prekambriyen devre ait granit ve kumtaşı numuneleri, bu yaylanın kıtanın batıya doğru uzanan büyük bölümüyle aynı yapıda ama Güney Amerika’nın aşağılarına düşen ve doğuya doğru uzanan kısmından oldukça farklı yapıda olduğu yönündeki inancımızı doğruladı. O zamanlar, Byrd’ün, varsayımı çürütmüş olmasına karşın, kıtanın iki ayrı kara parçasından oluştuğunu ve küçük olanın diğerinden donmuş Ross ve Weddell denizleriyle ayrılmış olduğunu düşünüyorduk. 

Niteliği sondajla anlaşıldıktan sonra dinamitle patlatılıp, keskiyle kırılan bazı kum taşlarında bazı çok ilginç fosil izlerine ve fosillere; en başta da eğrelti otları, deniz yosunları, trilobitler, deniz laleleri ile linguellan ve karındanbacaklılar sınıfından bazı yumuşakçalara rastladık. Bunların tümü de bölgenin çok çok eski dönemlerinin tarihi açısından son derece önemli görünüyordu.

Ayrıca, patlatılış derin bir delikten çıkarılan ve Lake’in birleştirmeyi başardığı üç arduvaz parçası üzerinde, yol yol çizgili, eni en geniş yerinde otuz santimetreyi bulan üçgen biçimi tuhaf bir iz vardı. Bu parçaları Kraliçe Alexandra Sıradağları’nın batısında ve yakınlarında bir yerde yaptığımız  sondajlardan elde etmiştik ve Lake, bir biyolog olarak taşlar üzerindeki garip işaretleri alışılmadık ölçüde şaşırtıcı ve kışkırtıcı buluyordu. 

Oysa bir jeolog olarak benim gözümde bunlar, rüzgâr veya suyun tortul kayaçlarda bıraktığı sıradan izlerden başka bir şey değildi. Arduvaz, tortul bir tabakanın basınç altında kalarak başkalaşmasından başka bir şey olmadığına ve basınç da zaten mevcut olan izleri çarpıtabileceğine göre, bu çizgili yapıda şaşılacak bir şey görmüyordum.

6 Ocak 1931’de, Lake, Pabodie Danforth ve daha başka altı yüksek lisans öğrencisiyle dört teknisyen ve ben, büyük uçaklardan ikisiyle tam Güney Kutbu’nun üzerinden uçarken ansızın çıkan ama Allah’tan tam bir fırtınaya dönüşmeyen kuvvetli bir rüzgâr bizi alçalmaya zorladı.

Gazetelerin yazdığı gibi bu uçuş, daha önceki kâşiflerin ulaşamadıkları bölgelerde yeni topoğrafik özellikler görmek amacıyla yaptığımız birkaç gözlem uçuşundan biriydi. İlk uçuşlarımız, deniz yolculuğumuz sırasında tanık olduğumuz son derece inanılmaz ve aldatıcı kutup manzaralarına benzer manzaralar görmemize olanak sağladıysa da, bu bakımdan bir düş kırıklığı olmuştu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Uzak dağlar gökyüzünde büyülü kentler gibi yüzüyor ve geceyarısının iyice alçalmış güneşinin sihriyle bazen bütün beyaz dünya, Dunsanyvari düşlerin ve cüretli beklentilerin altın, gümüş ve kızıl renkli ülkelerine dönüşüyordu. Bulutlu günlerde, karla kaplı toprakların, ufku ayırt edilemeyen, gizemli yanardöner bir boşluk halinde gökyüzüyle birleşmesi yüzünden uçmakta zorlanıyorduk. Sonunda, dört keşif uçağımızla beş yüz mil doğuya uçarak, yanlış bir inanışla kıtanın küçük kara kütlesi sandığımız bölgesine yeni bir üs kurma yönündeki ilk planımızı uygulamaya karar verdik. Oradan elde edilecek jeolojik numuneler, karşılaştırma bakımından cazip olabilirdi. 

Sağlıktan yana şu ana kadar bir sorun yaşamamıştık. Limon suyu, genellikle konserve ve tuzlanmış yiyeceklerden olan beslenme rejimimizi gayet iyi dengeliyordu ve genellikle sıfırın üzerinde seyreden sıcaklıklar, bizi, en kalın kürklerimizi giymek zorunda bırakmıyordu. Şimdi yaz ortasındaydık. Elimizi çabuk tutar ve iyi çalışırsak, işi marta kadar tamamlayabilir, uzun Antarktika gecesinde çetin bir kış geçirmekten kurtulabilirdik.

Batıdan doğru birkaç şiddetli kasırga üzerimize çullandıysa da, Atwood’un uçaklar için ilkel korunaklar, büyük kar bloklarından rüzgâra karşı engeller kurmadaki ve esas kamp binalarını karla berkitmedeki becerisi sayesinde önemli bir zarara uğramadan bunları atlatabildik. Şansımızın hep yaver gitmesinde neredeyse tekinsiz bir şeyler vardı.

Dış dünya elbetteki programımızdan haberdardı ve yeni üssümüze taşınmadan önce Lake’in tuhaf ve dediğim dedik bir inatla batıya -daha doğrusu kuzey batıya- doğru bir keşif gezisine çıkmakta ısrar ettiğini biliyordu. Besbelli, arduvaz üzerindeki üçgen çizgili işaretler konusunda epeyce kafa patlatmış, doğa ve jeolojik devirlere ilişkin bu arduvazlarda okuduğu çelişkiler merakını bilediğinden, bu parçaların ortaya çıkarıldığı, batıya doğru uzanan topraklarda daha fazla sondaj ve patlatma yapma arzusuna kapılmıştı.

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı. Oysa ki bu izleri taşıyan – gerçekte Prekambriyen değilse, Kambriyen – kayaların yaşı, bırakınız evrimleşmiş bir organik yaşamı, tek hücreli ya da en fazla trilobit aşamasından yukarı bir yaşamın varlığını olanaksızlaştırıyordu. Üzerlerindeki tuhaf işaretlerle bu kayaların yaşı 500 milyonla bir milyar yıl arasında olmalıydı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında:“Lake’in, daha önce hiçbir insanın ayak basmadığı ve hiç kimsenin düşlerinde bile görmediği bölgelere doğru yola çıkışı konusundaki telsiz mesajlarımız, biyoloji ve jeoloji bilimlerini kökten değiştirmek gibisine çılgınca umutlarından söz etmemiş de olsa, sanırım halkın düş gücünü harekete getirmiştir. Lake’in, Pabodie ve daha başka beş kişiyle birlikte 11-18 Ocak tarihleri arasında yaptığı ilk kızak yolculuğu ve sondajlar -yüksek bir sırtı aşarken kızağın devrilmesi sonucu iki köpeğin yitirilmesiyle başarısı biraz gölgelenmiş olsa da- bol miktarda Arkeen arduvaz numuneleri sağladı; bu inanılmaz derecede eski katmanlardaki fosil izlerinin alışılmadık bolluğu benim bile ilgimi çekti. 

Ama bu izler çok ilkel yaşam biçimlerine aitti ve herhangi bir yaşam biçiminin bu kayaçlar gibi Prekambriyen bir kayaçta bulunması dışında bir çelişki içermiyordu; bu yüzden, Lake’in zaman kısıtlı programımıza, dört uçağımızın, birçok adamımızın ve mekanik cihazlarımızın tamamının kullanılmasını gerektiren bir ara vermemiz konusundaki ısrarına hâlâ bir anlam veremiyordum. Sonunda planı reddetmedimse de, Lake’in jeolojik konulardaki görüşlerimden yararlanmayı ısrarla istemesine karşın, kuzeybatıya doğru yola çıkan gruba katılmamaya karar verdim. 

Onlar gidince, Pabodie beş adamla beraber üste kalacak ve doğuya taşınma planlarımıza son şeklini verecektim. Bu taşınma işine hazırlık olarak uçaklardan biri McMurdo Koyu’ndan bol miktarda benzin getirmeye başlamıştı bile; ama bu iş şimdilik bekleyebilirdi. Kızaklardan birini ve dokuz köpeği yanımda alıkoydum çünkü bu hiç kimsenin oturmadığı milyarlarca yıldır ölü dünyada ulaşım aracından yoksun kalmak hiç de akıllıca olmazdı.

Lake, bilinmeyene doğru çıktığı bu keşif gezisi sırasında, herkesin anımsayacağı gibi uçaklardaki kısa dalga vericilerle sürekli olarak mesajlar gönderdi; güney üssündeki cihazlarımızın ve Mc Murdo Koyu’nda demirli bulunan Arkham’ın aynı anda aldığı bu mesajlar, buradan da elli metreye varan dalga uzunluklarıyla dış dünyaya aktarıldılar. 22 Ocak sabahı, saat 4’te yola çıkıldı ve ilk mesajı bundan sadece iki saat sonra aldık. Lake, 300 mil uzakta indiklerini, küçük çapta buz erittiklerini ve sondaja başladıklarını bildiriyordu.

Altı saat sonraki çok heyecanlı ikinci mesaj ise, çılgınca ve hummalı bir çalışmayla fazla derin olmayan bir delik açılıp patlatıldığını ve ilk büyük şaşkınlığa yol açan izlere benzer birçok iz taşıyan yeni arduvazlar keşfedildiğini anlatıyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Üç saat sonra aldığımız kısa bir mesaj, şiddetli bir fırtınaya rağmen yeniden uçmaya başladıklarını haber veriyordu; daha fazla tehlikeye atılmalarına karşı itirazımı bildiren mesajıma Lake, her türlü tehlikeyi göze almaya değecek nitelikte numuneler elde etmiş olduğu şeklinde kısa ve ters bir yanıt verdi. Heyecanının isyan derecesine ulaşmış olduğunu ve keşfin başarısını düşüncesizce tehlikeye atmasına karşı elimden bir şey gelmeyeceğini gördüm; ama Lake’in Kraliçe Mary ve Knox Toprakları’nın yarı bilinen, yarı kuşkulanılan sahil hattına doğru uzanan, yaklaşık bin beş yüz millik, fırtınaların ve anlaşılmaz gizemlerin güvenilmez ve sinsi uçsuz bucaksız beyazlığının derinliklerine git gide daha fazla dalmakta olduğunu düşünmek çok korkutucuydu.

Sonra, bundan bir buçuk saat sonra Lake’in hareket halindeki uçağından, bütün duygularımı tersine çeviren ve onlarla birlikte gitmiş olmayı dilememe yol açan iki misli heyecanlı mesaj geldi: “Akşam 10.05. Havadayız. Tipinin ardından, bugüne kadar görülmüş en yüksek sıradağlar önümüzde belirdi.

Yaylanın yüksekliği de dikkate alınacak olursa Himalayalar’a eşit olabilir. Muhtemel koordinatlar: 76“ 15′ enlemi, 113” 10’ Doğu boylamı. Dağlar, sağa ve sola doğru göz alabildiğine uzanıyorlar. İki koniden duman çıkmakta olduğunu sanıyoruz. Dağ dorukları simsiyah, hiç kar yok. Dağlardan doğru esen sert rüzgârlar uçağı idare etmemizi zorlaştırıyor. ”

Bundan sonra Pabodie, adamlar ve ben nefesimizi tutarak alıcıya yapıştık. Bu dev dağ silsilesi yedi yüz mil uzağımızda olmasına karşın, yüreğimizin derinliklerindeki macera duygularını tutuşturmuştu; şahsen içinde yer alıyor olmasak da bu keşfi ekibimizin yapmış olmasından büyük sevinç duyuyorduk. Yarım saat kadar sonra Lake yeniden aradı:

“Moultonün uçağı dağın eteklerinde yaylaya inmek zorunda kaldı, ama kimse yaralanmadı, uçak muhtemelen onartabilecek durumda. Geri dönmek ya da gerekli olursa ileriye uçmak için önemli malzemeler diğer üç uçağa aktarılmalı, ama şimdilik zor uçuşlar gerekmiyor. Dağlar düş gücünü aşıyor. Carroll’ın yükü boşaltılmış uçağıyla keşfe çıkacağım.

Böyle bir şeyi hayal bile edemezsiniz. Dorukların en yüksekleri on bin metreyi aşıyor olmalı. Everest’in hiç kazanma şansı yok. Ben Carroll ile uçarken, Atwood teodolitle yüksekliği saptamaya çalışacak. Koniler hakkında büyük bir olasılıkla yanıldım, katmanlı bir oluşuma benziyorlar. Aralarına başka katmanlar da karışmış Prekambriyen arduvaz olabilir.

Ufuk çizgisinde tuhaf görüntüler – dorukların en yükseklerine tutunmuş küplerin muntazam kesitleri. Alçak kutup güneşinin kızıl-sarı ışığında her şey muhteşem. Düşte görülen gizemli bir ülke ya da ayak basılmamış yasak dünyanın giriş kapısı gibi. Keşke burada olup kendi gözlerinizle görseydiniz.”

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 2 Oku

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (2)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 1 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Teknik olarak uyku zamanı olmakla birlikte, alıcının başınından uzaklaşıp yatmak hiçbirimizin aklına gelmiyordu. Kaptan Douglas bir mesaj göndererek bu önemli keşif nedeniyle herkesi kutladığına ve depodaki telsizin operatörü Sherman da ona katıldığına göre mesajları alan deponun ve Arkham’m bulunduğu McMurdo Koyu’nda da durum hemen hemen aynı olmalıydı. Hasar gören uçağa üzülmüştük, elbette, ama kolayca onarılabileceğini umuyorduk. Sonra saat 11’de Lake’ten bir mesaj daha geldi.

“Carroll’la birlikte bayırların en yüksek kesimi üzerinden uçuyoruz. Bu havada dorukların üzerinden aşmaya cesaret edemiyorum, bunu daha sonra deneyeceğim. Bu yüksekliğe çıkmak korkutucu, ama buna değer. Dağ silsilesi kesintisiz uzanıyor, bu yüzden arkasını göremiyoruz. Asıl doruklar Himalayalar’dan daha yüksek ve çok tuhaflar.

Yüzeye çıkan daha başka katmanlar göze çarpıyor olmakla birlikte, sıradağlar, esas olarak Prekambriyen arduvaza benziyor. Onların volkanik olduğunu düşünürken yanılmışım. Her iki yöne doğru, gözümüzün seçemeyeceği uzaklıklara kadar uzanıyorlar. Altı yedi bin metrenin üzerinde zirvelerinde kar namına bir şey yok. 

En yüksek dağların yamaçlarında tuhaf oluşumlar var. Roerich’in resimlerindeki dimdik dağ yamaçlarına tutunmuş eski Asya şatoları gibi kenarları tamamen düşey büyük kare ve dikdörtgen bloklar bir sur gibi uzanıyor. Uzaktan çok etkileyici görünüyorlar. Bazılarına oldukça yakın uçtuk, Carroll onların ayrı ayrı daha küçük parçalardan oluştuğunu düşündü, ama havanın etkisiyle aşınmış olmaları yüzünden böyle görünüyor olabilirler.

Kenarların çoğu, milyonlarca yıldır fırtınalara ve iklim değişikliklerine maruz kalmışçasına ufalanıp, yuvarlanmıştı. Bazı kısımları, özellikle de üst kısımları yamaçlardaki katmanlardan daha açık renkli görünüyor, bu da demektir ki kristal kökenli olabilirler. 

Daha yakın uçtuğumuzda, bazıları alışılmadık ölçüde düzenli kare veya yarım daire birçok mağara ağzı gördük. Gelip görmelisiniz. Dorukların birinin üzerindeki suru sanırım tam olarak gördüm. Dağların yüksekliği dokuz on bin metreyi buluyor olmalı. İnsanın iliklerine işleyen bu iğrenç soğukta altı bin beş yüz metrede uçuyorum. Geçitlerden esen, mağaralara girip çıkan rüzgâr ıslıklar çalıyor, ama şu ana kadar hiçbir tehlikeyle karşılaşmadık.”

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: O andan itibaren yarım saat boyunca Lake bizi bir yorum bombardımanına tuttu ve eteklerde yer alan bazı doruklara çıkma isteğinden söz etti. Yanıt olarak, bir uçak gönderdiğinde hemen kendisine katılacağımı ve Pabodie ile birlikte, keşfin değişen gidişatı ışığında, -stokumuzu daha çok nerede ne nasıl kullanacağımız üzerine- yeni bir benzin kullanım planı yapmaya çalışacağımızı söyledim. 

Lake’in sondajlarının ve uçuş faaliyetlerinin, dağın eteklerinde kuracağı yeni üsse hatırı sayılır miktarda benzin taşınmasını gerektireceği çok açıktı ve doğuya yapacağımız uçuşu belki de bu mevsim gerçekleştiremeyecektik. Bu işle ilgili olarak Kaptan Douglas’ı aradım ve ondan mümkün olduğu kadar çok miktarda benzini gemilerden indirip bariyer üzerinde bıraktığımız tek köpekli ekibe ulaştırmasını istedim. Lake ile McMurdo Koyu arasındaki bilinmeyen bölgeden geçen dolaysız bir rota tespit etmemiz gerekiyordu.

Lake daha sonra, kampı Moulton’ın uçağının inmek zorunda kaldığı ve onarımının oldukça ilerlemiş olduğu yerde bırakmaya karar vermiş olduğunu söylemek üzere beni aradı. Burada buz tabakası çok inceydi, şurada burada toprak görünüyordu; Lake, kızak yolculukları yapmadan ve dağlara tırmanmadan önce burada birkaç sondaj ve patlatma yapacaktı.

Manzaranın tarifsiz ihtişamından ve dünyanın sınırında bir duvar gibi gökyüzüne yükselen sessiz dorukların duldasında bulunmanın yarattığı tuhaf duygulardan söz etti. Atwood’un teodolitle yaptığı ölçmeler en yüksek beş doruğun yüksekliklerinin dokuz bin yüz metreyle on bin üç yüz metre arasında değiştiğini ortaya koyuyordu. 

Arazinin rüzgara açık olması Lake’i bayağı rahatsız ediyordu, çünkü bu bölgede zaman zaman kopan fırtınalar, şimdiye kadar karşılaştıklarımızı şiddet bakımından fersah fersah geride bırakırdı.Lake’in kampı dağ eteğinin birdenbire dikleşmeye başladığı yerden beş mil kadar aşağıdaydı.

Elimizi çabuk tutup, bu tuhaf bölgeden mümkün olan en kısa sürede uzaklaşmamız gerektiğini ileri sürerken -aradaki 700 mili yıldırım hızıyla aşıp bana ulaşan- sözlerinde bilinçaltı bir endişenin izlerini hissediyordum. Hemen hemen benzersiz bir hızla geçen yorucu bir günden ve elde edilen sonuçlardan sonra artık dinlenmeye çekilecekti.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Sabahleyin, birbirlerinden çok uzaktaki kamplarında bulunan Lake ve Kaptan Douglas’la üçlü telsiz görüşmesi yaptık ve Lake’in uçaklarından birinin benim bulunduğum kampa gelerek Pabodie’yi, beş adamımızı, beni ve taşıyabileceği kadar benzini almasını kararlaştırdık. Doğu yolculuğu konusunda vereceğimiz karara bağlı olarak yakıtın geri kalanının ne olacağı sorusunun yanıtı birkaç gün bekleyebilirdi; çünkü, Lake’in elinde kampın ısıtılmasına ve sondajlara yetecek kadar yakıt vardı. Güneydeki eski üsse yeniden stok yapılması er geç gerekecekti, ama doğu yolculuğunu erteleyecek olursak, bu üssü gelecek yaza kadar kullanmayacaktık ve bu arada, Lake’in yeni keşfettiği dağlarla Mc Murdo Koyu arasında dolaysız bir rota belirlemek üzere uçaklardan birini keşfe göndermesi gerekiyordu.

Duruma bağlı olarak üssümüzü kısa ya da uzun bir süre kapatmak üzere Pabodie ile hazırlıklara başladık. Antarktika’da kışlayacaksak, büyük bir olasılıkla buraya geri dönmeden Lake’in üssünden doğrudan doğruya Arkham’a uçacaktık.

Ortası direkli konik çadırlarımızdan bazılarını zaten sert kar bloklarıyla berkitmiştik; sürekli bir Eskimo köyü oluşturma işimizi tamamlamaya karar verdik. Lake’in elindeki çadırlar bize de bol bol yeterdi. Pabodie ile benim, birgünlük çalışma ve bir gecelik dinlenmeden sonra kuzeybatıya doğru yola çıkmaya hazır olacağımızı telsizle bildirdim.

Ama akşamın dördünden sonra çalışma düzenimiz oldukça aksadı çünkü bu saatten sonra Lake olağanüstü ve çok heyecanlı mesajlar göndermeye başladı. Lake için gün hiç de umutlu başlamamıştı; yakınlardaki kayalık yüzeylerin havadan incelenmesi, onun peşine düştüğü, çok çok uzaklarda hayal gibi beliren devasa dorukların büyük bölümünü oluşturan Arkeen katmanlardan en ufak bir iz bulunmadığını ortaya koydu. 

Göze çarpan kayaların çoğunluğunun Jurasik ve Komançiyen kumtaşları ile Permiyen ve Triasik şistler olduğu açıktı; şurada burada, sert ve arduvaza benzer bir kömürü akla getiren parlak siyah oluşumlar görülüyordu. Bu durum, bütün planlarını 500 milyon yıldan daha eski numuneler bulmak üzerine kurmuş olan Lake’in cesaretini oldukça kırdı. Üzerinde tuhaf izler bulduğu Arkeen arduvaz damarını yeniden yakalamak için, dev dorukların dik yamaçlarına uzun kızak yolculukları yapmak zorunda kalacağını anladı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Yine de keşif gezisinin genel programına uygun olarak orada bazı sondajlar yapmaya karar verdi ve sondaj cihazını kurarak, diğer adamlar yerleşimle ilgili işlerle uğraşır, hasar gören uçağı onarmaya çalışırlarken, beş adamı sondaj yapmakla görevlendirdi. İlk numune alma çalışması için görünürdeki en yumuşak kaya kamptan çeyrek mil ilerdeki bir kumtaşı seçildi ve delme işi yardımcı patlatmalara gerek kalmadan başarıyla ilerledi. Uç saat kadar sonra, ilk ciddi patlatma işleminin ardından, sondaj ekibindekilerin bağırışmaya başladığı işitildi ve genç Gedney -ekibin başı- şaşırtıcı haberlerle alelacele kampa koştu.

Bir mağaraya rastlamışlardı. Sondajın başlangıcındaki kumtaşı yerini kafadan bacaklılar, mercanlar, deniz kestaneleri, spiral kısa kabuklular ve zaman zaman taşlaşmış süngerleri ve deniz omurgalılarının -muhtemelen kemikli balıklar, köpek balıkları ve kemiksi pullarla kaplı balıklar- kemiklerini akla getiren küçük fosillerle dolu bir Komançiyen kireçtaşı damarına bırakmıştı.

Keşif gezisinin elde ettiği ilk omurgalı fosilleri olmaları bakımından bu, tek başına bile önemliydi ama bundan kısa bir süre sonra, matkabın ucu bir boşluğa rastladığında sondörleri tamamen yeni ve iki misli kuvvetli bir heyecan dalgası sardı.

Esaslı bir patlatma, yeraltının esrarını ortaya çıkardı; geçmişte kalmış tropik bir dünyanın damla damla akan yeraltı suları tarafından en az elli milyon yıl önce kireçtaşları içine oyulmuş bir mağara, şimdi bir buçuk metre genişlik ve bir metre kalınlıkta kertikli bir delikten kendini hırslı araştırmacıların meraklı bakışlarına sunuyordu.

Oyuğun derinliği iki iki buçuk metreden fazla değildi ama her yöne belirsizce uzanıyordu ve oldukça büyük bir yeraltı sisteminin parçası olduğunu düşündüren hafifçe esintili, taze bir havası vardı. Bazıları neredeyse bir sütun halini almış birçok sarkıt ve dikit göze çarpıyordu, ama en önemlisi bazı yerlerde geçişi tıkayacak kadar bol miktardaki kabuk ve kemik yığınlarıydı. 

Meçhul Mezozoik eğrelti otu ve mantar ormanlarından, Tersiyer kabuksuz tohumlu, palmiye ve ilkel kapalı tohum ormanlarından sürüklenip gelmiş bitkilerle karmakarışık bir halde bulunan bu kemikler en becerikli paleontologun bir yılda sayabileceğinden ya da sınıflandırabileceğinden daha çok Kretase, Eosen ve daha başka dönemlere ait hayvan türlerini kapsıyordu.

Yumuşakçalar, zırh kabuklular, balıklar, amfibyanlar, sürüngenler, kuşlar, ilk-büyük ve küçük, bilinen ve bilinmeyen- memeliler. Gedney’nin bağıra çağıra kampa koşmasında ve herkesin elindeki işi bırakarak kavurucu soğuğa karşın iç dünyanın ve milyarlarca yıl öncesinin sırlarına açılan yeni kapının bulunduğu yeri gösteren sondaj kulesine doğru paldır küldür koşmasında şaşılacak bir yan yoktu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Lake, ilk başlardaki yoğun merakını giderir gidermez, not defterine bir mesaj karalayarak genç Moulton’ı bu mesajı telsizle bildirmek üzere gerisin geri kampa yolladı. Keşiften ilk olarak bu mesajla haberdar oldum; mesaj, erken kabukluların, ganoid ve plakoderm kemiklerinin, labirentodont ve tekodont kalıntılarının, büyük mozozor kafatası parçalarının ve dinozor omurgalannın, zırh levhalarının, pterodaktil diş ve kanat kemiklerinin, arkeopteriks kalıntılarının, Miyosen köpekbalığı dişlerinin, ilkel kuş kafataslarının ve palaeoter, ksifodon, eohippi, oreodon ve titanoteng gibi arkaik memelilerin kemiklerinin tanınmış olduğundan söz ediyordu. 

Mastodon, fil, deve, geyik ve sığır gibi yakın dönem hayvanlara rastlanmamıştı; bu yüzden Lake, burada en son, devirde tabaka çökelmesi oluştuğuna ve içi oyulmuş tabakanın şimdiki kuru, ölü ve nüfuz edilmez haliyle en azından otuz milyon yıldır yatmakta olduğu sonucuna vardı. Öte yandan, kalıntılar arasında çok erken yaşam biçimlerinin ağırlıklı bir yer tutması son derece tuhaftı.

Her ne kadar kireçtaşı oluşumunun, ventrikülitler gibi tipik fosillerle dolu olması nedeniyle, kesin olarak ve hiçbir yanılgıya yer bırakmayacak şekilde Komançiyen devirden daha eski olmadığı belliyse de, kayaların içine gömülmemiş serbest halde duran kalıntılar, şimdiye kadar çok daha eski devirlere ait olduğu kabul edilen birçok organizmayı içeriyordu.

Bunlar arasında Silirüyen ve Ordovisiyen devirlere ait gelişmesini tamamlamamış balıklar, yumuşakçalar ve mercanlar vardı. Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuç, dünyanın bu bölgesinde üç yüz milyon yıl öncesinden sadece otuz milyon yıl öncesine kadar yaşamın eşi görülmedik ve dikkate değer ölçüde devamlı olduğuydu.

Mağaranın kapanmasından sonra bu devamlılığın Oligosenin ne kadar uzağına ulaşmış olduğuysa elbette her türlü tahminin ötesindeydi. Her halükârda, -bu mağaranın yaşıyla karşılaştırıldığında daha dün sayılacak- beş yüz bin yıl önce korkunç Pleistosen buzunun bastırması, normal yaşam sürelerinden fazla yaşamayı bu yörelerde başarabilmiş ilkel hayat biçimlerine son vermiş olmalıydı.

Lake, ilk mesajının içeriğinden hoşnut kalmamış olmalıydı ki, Moulton dönmeden önce ikinci bir bülten kaleme alarak kampa gönderdi. Bundan sonra Moulton, uçaklardan birinin telsizinin başına oturarak Lake’in ulaklarla art arda gönderdiği mesajları bana ve -dış dünyaya iletsin diye- Arkham’a gönderdi.

Gazeteleri takip edenler, bu öğleden sonra gelen mesajların benim ısrarla amacından caydırmaya çalıştığım Starkweather – Moore Keşif gezisinin örgütlenmesine bunca yıl sonra yol açan mesajların, bilim adamları arasında yarattığı heyecanı anımsayacaklardır. Lake’in gönderdiği steno mesajları üsteki telsiz operatörümüz McTighe’ın çevirdiği şekliyle kelimesi kelimesine versem daha iyi olacak.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: “Fowler, patlatma sonucu elde edilen kumtaşı ve kireçtaşı parçalarda son derece önemli keşifler yaptı. Kaynağının altı yüz milyon yıl önceden Komançiyen çağa kadar önemli bir yapısal değişikliğe uğramadan ve ortalama büyüklüğü pek fazla değişmeden yaşamış olduğunu kanıtlayan, Arkeen arduvazdakine benzer birçok çizgili iz -Komançiyen izler, daha eski döneme ait izlerden açıkça daha ilkel veya dejenereydi- buldu. Keşfin önemini basında vurgulayın. Einstein matematik ve fizik için ne anlama geliyorsa bu keşif de biyolojide o anlama gelecektir. Keşif, daha önceki çalışmalarımla uyuşuyor ve onları destekliyor.

“Bu keşif, kuşkulandığım gibi, Arkeozoik hücrelerle başlayan organik yaşamdan önce de dünyanın bir veya birçok yaşam evresi geçirmiş olduğunu gösteriyor. Bu yaşam biçimi, gezegenin genç ve herhangi bir yaşam biçimi ya da normal protoplazmik yapıya uygun olmadığı dönemlere çok yakın bir dönemde başlamış ve evrimleşmiş olmalıydı ama sorun bu gelişmenin ne zaman, nerede ve nasıl başlamış olduğuydu.”

“Sonra. Kertenkele ve timsah cinsinden bazı büyük kara ve deniz hayvanlarıyla ilkel memelinin iskelet kalıntılarım incelediğimde, hiçbir devrin bilinen yırtıcı veya etçil hayvanına atfedilemeyecek çok tuhaf kemik kırıklarına ve yaralara rastladım. İzler iki türlüydü: düz, delip geçen delikler ve yarılma izleri. Bir iki kemikse tamamen kopmuştu. Zarar görmüş numune sayısı çok fazla değil. Elektrik feneri getirmeleri için kampa adam gönderiyorum. Sarkıtları kırarak yeraltı inceleme sahasını genişleteceğiz.”

“Daha sonra. Çevrede görülen oluşumlara hiç benzemeyen yaklaşık on beş santimetre genişliğinde ve üç dört santimetre kalınlığında garip bir sabun taşı parçası bulduk. Yeşilimsi renkte, ama hangi devre ait olduğunu gösterir hiçbir işaret taşımıyor. İlginç bir şekilde pürüzsüz ve düzgün. Uçları kırık, beş köşeli bir yıldız şeklinde, girintili köşelerinden merkeze doğru uzanan yarıklar var. Kırık olmayan yüzeyin ortası hafifçe çökük. Kaynağı ve aşınma biçimi merak uyandırıyor. Suyun etkisiyle oluşan bir garabet de olabilir. 

Elindeki büyüteciyle sabun taşını inceleyen Carroll, jeolojik bakımdan önemli olabilecek işaretler de bulabileceğini düşünüyor. Düzgün bir desen oluşturan bir grup küçük nokta var. Biz çalışmamızı sürdürürken köpekler huzursuzlanıyor, bu sabun taşından nefret ediyor gibiler. Kendine has bir kokusu olup olmadığını anlamalıyız. Mills ışık getirdiğinde, yeraltında çalışmaya başlayınca yeni bir rapor göndereceğim.”

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: “Gece, 10.15. Önemli keşif. Yeraltında ışıkla çalışmakta olan Orrendorfla Watkins saat 9.45’te aşırı büyümüş, bilinmeyen bir deniz ışınlısı değilse, bitki olması gereken fıçı biçiminde, bilinmeyen nitelikte kocaman bir fosil buldular. Dokuları belli ki mineral tuzları sayesinde korunmuş. Deri kadar sert olmakla birlikte, yer yer şaşırtıcı bir esneklikte. Uçlarında ve yan taraflarında kırılmış parçaların varlığını gösteren işaretler var. Boyu bir uçtan diğerine yüz seksen santimetre, çapı orta bölümünde yaklaşık bir metre, uçlarda otuzar santimetre kadar. 

Beş adet tümsek şeritten oluşmuş bir fıçıya benziyor. İnce bitki saplarını andıran yan kırıklar, bu şeritlerin tam ortasına isabet ediyor. Şeritlerin birleşim yerlerinde katlanan ve bir yelpaze gibi açılan bir sorguç ya da kanada benzeyen ilginç oluşumlar görülüyor. Kanat açıklığı iki metreyi geçen biri dışında kanatların hepsi büyük ölçüde hasar görmüş. Bu yapı, gezegenin ilk dönem efsanelerindeki bir canavarı, özellikle de Necronomicon’daki efsanevi Eskiler’i anımsatıyor.

“Bu kanatlar, salgı bezi kanallarından oluşan bir kafesin üzerine gerilmiş, zarımsı bir yapıya benziyor. Kanat uçlarında, kafesi oluşturan kanalların minik delikleri açıkça görülüyor. Gövdenin uç kısımları, içinde ne olduğu ya da oralardan neyin kopup düşmüş olduğu hakkında hiçbir ipucu vermeyecek şekilde kuruyup büzüşmüş. Kampa döndüğümüzde, parçalara ayırmalıyız.

Bitki mi hayvan mı olduğu konusunda bir karara varamıyorum. Çoğu özelliği, inanılmayacak kadar ilkel. Herkesi sarkıtları kırmakla ve yeni numuneler aramakla görevlendirmiş bulunuyorum. Yara izleri taşıyan başka kemikler de bulduk ama bunlar şimdilik bekleyebilir. Köpeklerle başımız belada. Bu yeni numuneye tahammül edemiyorlar, uzak tutmamış olsaydık, numuneyi belki de parça parça ederlerdi.”

“Gece, 11.30. Dyer, Pabodie ve Douglas’ın dikkatine. Önemli, hatta çok çok önemli bir durum söz konusu. Arkham, bu haberi hiç vakit yitirmeden Kingsport Head’deki İstasyona iletmeli. Fıçıya benzer tuhaf oluşum, kayalarda iz bırakan Arkeen şeyin ta kendisi.

Mills, Boudreau ve Fowler, deliğin ağzından on on iki metre ilerde bir yerde bunlardan grup halinde on üç tane daha buldular. Daha önce bulunan yıldız biçimindeki sabuntaşından daha küçük, tuhaf görünüşlü, kenarları tuhaf bir şekilde yuvarlanmış -bazı uçları dışında hiç kırığı olmayan- sabuntaşı parçalarıyla bir aradaydılar.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: “Organik numunelerden sekizi, bütün uzantılarıyla birlikte eksiksiz görünüyor. Köpekleri uzaklaştırıp numunelerin hepsini yukarı çıkardık. Köpekler bu şeylere tahammül edemiyorlar. Bu organik varlıkların tarifinde dikkatli olun ve verdiğiniz tarifin doğru olmasını sağlamak için tekrarlatın. Gazetelerde doğru tarif yer almalıdır.

“Nesnelerin boyları iki buçuk metreye yakın, beş parçalı fıçıya benzeyen gövdenin çapı orta kısımda bir metre, uçlarda otuzar santimetre. Koyu gri renkte, esnek ve son derece dayanıklı .Enine şeritler arasındaki karıklardan çıkan, katlanmış halde bulunan, iki metre uzunluğundaki zarımsı kanatlar da aynı renkte. Kanat kafesini oluşturan ve uçlarda delikleri görünen kanal ya da borular daha açık renkte.

Açık kanat uçlan testere gibi dişli. Gövdenin tam orta yerinde, fıçı tahtalarına benzer şeritlerin en tepe noktalarında gövdeye yapışık, ama açıldığında bir metreyi bulan, çubuğa benzer beş adet açık gri renkte esnek kol ya da dokunaç sistemi. İlkel bir denizlalesinin kollarına benziyorlar. Kolların çapı yedi sekiz santimetre, on beşinci santimetresinden itibaren daha ince beş kola ayrılıyor, bunlar da yirmi santimetre sonra beşer ince dokunaç ya da tendrile ayrılıyor, böylece her kolda yirmi beş dokunaç bulunuyor.

“Gövdenin üst tarafında, solungaca benzer oluşumlarıyla, açık gri renkli küt bir boynun üzerinde, on santimetre kadar uzunlukta renk renk kılımsı organlarla kaplı deniz yıldızı görünümünde sarımtırak bir kafa bulunuyor.

“Her ucundan yaklaşık yedi buçuk santimetrelik esnek sarımtırak bir borunun fırladığı, bir uçtan diğerine uzunluğu altmış santimetre gelen kafa, kalın ve şişkin. Tam tepesindeki yarıktan solunum yapıyor olmalı. Borunun ucunda küresel bir uzantı bulunuyor; üzerindeki sarımtırak zar geri çekildiğinde göz olması gereken cam gibi, kırmızı irisli bir küre ortaya çıkıyor.

Birazcık daha uzun kırmızımtırak beş adet boru, denizyıldızı gibi kafanın girintili köşelerinden başlıyor ve bastırılınca dişe benzer sivri beyaz çıkıntılarla dolu, beş santimetre çapında çan biçimi deliklerin göründüğü aynı renkteki torbaya benzer şişkinliklerde son buluyor. 

Bunlar ağız olmalı. Tüm bu borular, kıla benzer organeller ve denizyıldızı kafanın uçlan katlanıp sıkı sıkıya küt boyna ve gövdeye yapışmış durumda. Bunlar, son derece sert olmalarına karşın şaşılacak kadar esnek.“Gövdenin alt tarafında başa benzeyen ama tamamen farklı işlevleri olan oluşumlar var. Üzerinde solungaç bulunmayan, açık gri renkte küt bir boynu andıran uzantının taşıdığı deniz-yıldızına benzer yeşilimsi bir organ.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 3 Oku


Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (3)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 2 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: “Uzunluğu yüz yirmi santimetre, çapı gövdeye bağlı olduğu yerlerde on sekiz, uçlarda altı santimetre olan sağlam, kaslı kollar. Denizyıldızı uçlarının her birine, uzunluğu yirmi santimetre, genişliği on beş santimetre olan yeşilimtırak beş damarlı zarsı bir üçgen bağlı. Yaşı, bir milyar yıldan elli ya da altmış milyon yıla kadar olan kayaçlara izlerini bırakan da işte bu üçgen biçimi palet, yüzgeç ya da ayak görevi yapan organ.

“Denizyıldızı yapının girintili köşelerinden, uzunluğu altmış santimetre, çapı dip kısımlarında yedi buçuk, uçlarında iki buçuk santimetre olan kırmızımsı borular çıkıyor. Uçlan delik. Bütün bu parçalar sert ve kayış gibi, ama son derece esnek. Uçlarında paletler bulunan yüz yirmi santimetrelik kolların denizde veya başka ortamlarda hareket etmede kullanılmış olduğuna şüphe yok. Hareket ettirildiğinde aşın kaslı olduğu görülüyor. Bulundukları haliyle tüm bu uzantılar, diğer uçtakiler gibi yalancı boyun ve gövdenin alt kısmı üzerine sıkıca katlanmışlardı.

“Kesin olarak hâlâ ne hayvan, ne de bitki sınıfına sokabiliyorum, ama hayvan olma olasılığı şimdi daha ağır basıyor gibi. Bazı ilkel özelliklerini yitirmeden inanılmaz derecede evrimleşmiş bir ışınlı olabilir. Aksini gösteren bazı kanıtlara karşın kesin olarak bir derisidikenliye benziyor.

“Kanat yapısı, doğal yaşam alanı olarak denizin düşünülmesini zorlaştırıyor ama bu yapı suda hareket etmeyi kolaylaştırıyor olabilir. Simetrisi, hayvanların önden arkaya yapısından çok bitkilerin yukardan aşağıya yapısını düşündüren garip, bitkisel bir simetri.

Bugüne kadar bilinen en basit Arkeen tek hücreliden bile önce, inanılmayacak kadar eski bir tarihte evrimleşmiş olması, kökeni konusunda tahmin yapmayı olanaksızlaştırıyor.“Eksiksiz numunelerin en eski efsanelerdeki bazı yaratıklara olan tekinsiz benzerliği, Antarktika dışında eski bir varoluşun düşünülmesini zorunlu kılıyor. 

Dyer ile Pabodie Necronomicon’u okumuş, Clark Aston Smith’in metne dayanarak yaptığı karabasan tabloları görmüşlerdi, bu yüzden dünyadaki yaşamı şaka olsun diye ya da yanlışlıkla yaratmış olduğu ileri sürülen ‘Eskiler’ den söz ettiğimde beni anlayacaklardır. Konunun uzmanları, bu kavramı hastalıklı bir düş gücünün çok eski tropik ışınlılardan türetmiş olduğunu düşünmüşlerdir hep. Tıpkı Wilmarth’ın sözünü ettiği Cthulhu mezhebi uzantıları ve benzeri tarih öncesi halk masalı yaratıklarında olduğu gibi.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: “Geniş bir çalışma alanı ortaya çıktı. Elde edilen numunelere bakılırsa, birikintiler muhtemelen Geç Kretase ya da Erken Eosen devre ait olmalı. Üzerlerinde masif dikitler oluşmuş. Parça koparmak oldukça zor, ama sert oluşları sayesinde bir zarar görmediler. Belli ki kireçtaşının etkisiyle mucize denilecek kadar iyi korunmuşlar. Şu ana kadar başka bulamadık, ama araştırmaya daha sonra devam edeceğiz. Şimdiki işimiz, öfkeyle havlayan ve yakına gelmeleri halinde güvenilmeyecek köpekler olmadan bu on dört koca numuneyi kampa götürmek.

“Esen sert rüzgâra rağmen üç kızağı dokuz kişiyle -adamlardan üçünü köpeklere göz kulak olmaları için bıraktık- idare etmemiz gerekiyor. Mc Murdo Koyu ile uçak bağlantısı kurup, malzeme yollamaya başlamalıyız. Ama dinlenmeye geçmeden önce bu şeylerden birini parçalara ayırmalıyım. Keşke burada gerçek bir laboratuvarım olsaydı. Dyer, batıya doğru yolculuğumu önlemeye kalkıştığı için saçını başını yolmalı. Önce Dünya’nın en yüksek dağları, sonra da bunlar. 

Eğer bir keşif gezisinden umulan bu değilse, bilmem nedir? Bilimsel bakımdan amacımıza ulaştık. Pabodie, mağarayı ortaya çıkaran sondaj makinesi için tebrikler. Arkham, şimdi lütfen tarifi tekrarlar mısınız?” Bu mesajı aldığımızda Pabodie’yle benim duygularımız tarif edilebilecek gibi değildi.

Arkadaşlarımızın duyduğu heyecanın da bizimkilerden aşağı kalır yanı yoktu. Vınlayan alıcıdan gelen mesajın birkaç önemli noktasını alelacele çeviren McTighe, Lake’in telsiz operatörü yayınına son verir vermez stenoyla tuttuğu notların tamamını hemen yazıya döktü. 

Herkes, keşfin çığır açıcı niteliğini takdirle karşıladı ve Arkham’ın telsiz operatörü kendisinden istendiği gibi mesajın tarif bölümünü tekrarlar tekrarlamaz Lake’i kutladım; Mc Murdo Koyu’ndaki deponun telsiz operatörü Sherman ile Arkham’dan Kaptan Douglas da benim gibi Lake’i kutladılar.

Sonra, keşif gezisinin başkanı olarak, Arkham yoluyla dış dünyaya iletilmek üzere birkaç yorumda bulundum. Bunca heyecan içerisinde, dinlenmek elbette ki saçma bir düşünceydi; tek düşüncem Lake’in kampına olabildiğince çabuk ulaşmaktı. Lake’in, dağdan kopan bir fırtınanın hava yolculuğunu bir süre için olanaksızlaştırmış olduğunu bildirmesi beni düş kırıklığına uğrattı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ama bir buçuk saat içinde düş kırıklığı duygusu yerini meraka bıraktı. Lake yeni mesajlar göndermeye devam ediyor, on dört kocaman numuneyi tam bir başarıyla kampa taşımış olduklarını anlatıyordu. Şaşılacak kadar ağır olmaları yüzünden bu şeyleri çekmekte zorlanmışlardı; ama dokuz adam bu işin hakkından mükemmelen gelmişlerdi. Şimdi ekipten bazıları, kamptan güvenli bir uzaklıkta, köpeklerin beslenmek üzere içine kapatılacakları kardan bir ağıl inşa etmekteydiler alelacele. Numuneler, Lake’in özensizce parçalara ayırmaya çalıştığı biri dışında, kampın yakınlarında sert karın üzerinde bırakılmıştı.

Bu parçalama işinin Lake’in umduğundan daha zor olduğu ortaya çıkmıştı çünkü yeni kurulan laboratuvar çadırındaki benzin sobasının ısısına karşın seçilen numunenin -güçlü görünüşlü, hasar görmemiş bir numune- aldatıcı esneklikte dokuları kayış sağlamlığını yitirmiyordu. Lake, yapısal özelliklerine zarar vermeden onu parçalara nasıl ayıracağını bilemiyordu.

Elinde, zarar görmemiş yedi numunenin daha olduğu doğruydu ama mağarada sınırsız sayıda numune bulunduğu belli olmadıkça bu sayı, düşüncesizce numune ziyan etmek için çok azdı. Bu yüzden, bu numuneyi bırakıp, her iki ucundaki denizyıldızına benzer oluşumlar fena halde ezilmiş ve gövdesi üzerinde boydan boya bir çatlak bulunan başka bir numuneyi sürükleyerek çadıra getirdi.

Vakit geçirmeden telsizle iletilen sonuçlar gerçekten de şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Anormal dokuyu ancak kesebilen aletlerle hassas ve doğru sonuçlar elde etmek olanaksız da olsa, ulaşılan sonuçlar hepimizi korku ve şaşkınlık içinde bıraktı. Bugünkü biyoloji biliminin yeniden gözden geçirilmesi gerekecekti; çünkü bu şey, bilimin bildiği hiçbir hücre-büyümesinin ürünü değildi. Mineral yenilenmesi diye bir şey neredeyse yoktu ve aradan geçen belki de kırk milyon yıla karşın iç organları olduğu gibi duruyordu. 

Deriye benzer görünüm, bozulmazlık ve çürümezlik bu Şey’in yapısal bir özelliğiydi ve omurgasızların Paleojen devirde geçirdikleri, bizim tahmin sınırlarımızı fersah fersah aşan olağanüstü bir evrimin sonucu olmalıydı. Başlangıçta, Lake’in bulduğu her şey kupkuruydu ama çadırın sıcak havasının etkisiyle yaratığın zarar görmemiş tarafında keskin ve pis kokulu organik bir ıslaklık görüldü.

Bu, kan değildi ama kuşkusuz aynı işi gören kıvamlı, koyu yeşil bir sıvıydı. Lake araştırmanın bu noktasına geldiğinde, kampın yakınlarındaki henüz tamamlanmamış ağıla götürülmüş olan 37 köpeğin hepsi birden çılgınca havlamaya başladı ve aradaki uzaklığa rağmen etrafa yayılan bu kekre kokudan huzursuzlandılar.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu alelacele yapılan parçalara ayırıp inceleme işi, tuhaf yaratığın tanımlanmasına yardımcı olmak şöyle dursun, esrarı daha da koyulaştırdı. Dış organlarıyla ilgili bütün tahminler doğruydu, bu durumda hiç duraksamadan bunun bir hayvan olduğu söylenebilirdi, ama iç yapısının incelenmesi bunun bir bitki olduğuna dair o kadar çok kanıt ortaya koydu ki, Lake kelimenin tam anlamıyla şaşırıp kaldı. Sindirim ve dolaşım sistemine sahipti ve atık maddeleri denizyıldızını andıran tabanında bulunan kırmızımsı borulardan dışarı atıyordu.

Üstünkörü bir bakışla solunum sisteminin karbon dioksitten çok oksijen kullanmış olduğu söylenebilirdi; hava depolama odacıkları bulunduğunu ve solunumu dış deliklerden, en azından tamamen gelişmiş başka iki sisteme -solungaçlara ve gözeneklere- kaydırmış olduğunu gösteren ilginç kanıtlar vardı. Açıkçası bu hem suda hem karada yaşayan bir canlıydı ve muhtemelen uzun süreli havasız kış uykularına da uyum sağlamıştı.

Ses organları, ana solunum sistemiyle bağlantılıya benziyordu, ancak, hemen sonuca ulaşmayı engelleyen bazı anormallikler göze çarpıyordu. Heceli konuşma yeteneğine sahip olduğu pek söylenemezdi, ama çok geniş bir yelpazede müzikal ıslık sesleri çıkarması oldukça akla yakındı. Kas sistemi olağanüstü gelişmişti.

Sinir sistemi, Lake’in şaşkınlıktan ağzını bir karış açık bırakacak kadar karmaşık ve gelişkindi. Bazı bakımlardan aşırı ilkel ve gelişmemiş olmakla birlikte, çeşitli işlevleri yerine getirecek şekilde farklılaşmış olduğunu düşündüren bir dizi sinir düğümü ve bağlantıları bulunuyordu. Beş loplu beyni şaşılacak kadar gelişmişti ve dünyadaki hiçbir organizmada görülmeyen işlevleri, başın- daki kıla benzer organlarla yerine getiren duyu organlarına sahipti. 

Muhtemelen beşten fazla duyusu vardı; dolayısıyla davranış biçimi, mevcut organizmalarla karşılaştırmak suretiyle kestirilemezdi. Lake bunun çok duyarlı ve kendi ilkel dünyasında günümüzün karıncaları ve arılan gibi son derece farklılaşmış işlevlere sahip bir yaratık olduğunu düşündü. Bu yaratık bitki crypto özellikle de kanatlarının ucunda spor keseleri bulunan pterodaphytler gibi üremişti ve bir thallus veya prothallustanf gelişmiş olduğu açıktı.

Ama bu yaratığa bu aşamada bir isim vermek, çılgınlıktan başka bir şey değildi. Bir ışınlıya benziyordu ama belli ki ışınlıdan daha ileri bir şeydi. Kısmen bitkiydi, ama dörtte üçü temel olarak hayvan yapısındaydı. Deniz kökenli olduğunu, simetrik hatları ve diğer bazı özellikleri açıkça gösteriyordu; ama yine de, sonradan sağladığı uyumun sınırları tam olarak söylenemezdi. Sözgelimi kanatları, uçtuğunun güçlü bir göstergesiydi. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Yeni doğmuş bir dünyada bu yaratığın korkunç karmaşık evrimini Arkeen kayalarda iz bırakacak kadar erken bir dönemde nasıl tamamlamış olduğu, öylesine aklın almayacağı bir şeydi ki Lake, hiç mantıksal olmasa da, yıldızlardan süzülüp gelen ve bir şaka olarak ya da kazayla dünyadaki yaşamı yaratan “Yüce Eskiler”le ilgili eski zaman efsanelerini ve Miskatonic Üniversitesi İngilizce Bölümünden halk bilimci bir meslektaşının Tepelerdeki Dışarı’dan gelen kozmik varlıklarla ilgili çılgın öykülerini anımsamadan edemedi.

Doğal olarak, Lake “Prekambriyen izler”in bu numunenin daha az evrimleşmiş bir atası tarafından bırakılmış olması olasılığını düşündü ama daha eski fosillerin ileri yapısal özelliklerini düşününce bu fazlasıyla basit kuramı hemen bir yana bıraktı. Daha sonraki izler, başka bir anlamı yoksa, ilerlemeden çok bir yozlaşmayı gösteriyordu. Ayak yerine geçen organ küçülmüş ve yaratığın tüm morfolojisi kabalaşıp, basitleşmişti.

Dahası, biraz önce incelemiş olduğu sinirlerin ve organların, daha karmaşık biçimlerin gerilemesiyle oluştuğu gün gibi açıktı. Dumura uğramış, işlevini yitirmiş parçalar şaşılacak bir çoğunluktaydı. Toplam olarak çok az şey çözülebilmişti; Lake geçici bir ad bulabilmek için mitolojiye başvurdu ve bulduğu şeylere şaka yollu “Eskiler” adını verdi.

Sabah 2.30’da çalışmayı erteleyerek biraz dinlenmeye karar vermiş olan Lake, parçalara ayırdığı organizmanın üzerini bir muşamba ile örttü, laboratuvar çadırından çıktı ve el değmemiş haldeki numuneleri yeni bir ilgiyle inceledi. Batmayan kutup güneşi dokularını yumuşatmaya başlamıştı, ama sıcaklığın neredeyse sıfırın altında olması nedeniyle, Lake çabucak bozulmaları tehlikesinin olduğunu sanmıyordu. Yine de parçalanmamış numuneleri bir araya toplayarak dolaysız güneş ışınlarından korumak için üzerlerini yedek bir çadırla örttü. 

Bu, yaratıklardan yayılabilecek kokuları, barınaklarının etrafındaki kardan duvarları daha çok adamla alelacele yükseltilen ve aradaki bunca mesafeye rağmen, hasmane huzursuzlukları gerçekten bir sorun olmaya başlayan köpeklerden uzak tutmaya da yardımcı olacaktı. Rüzgâr çadır bezini uçurmasın diye köşelerine ağır kar blokları koyması gerekiyordu; çünkü dev dağlardan korkunç bir kasırga kopacağa benziyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ansızın patlayıveren Antarktika fırtınalarından duyulan başlangıçtaki kaygılar yeniden canlandı ve Atwood’un gözetiminde çadırların, köpeklerin yeni ağılının ve derme çatma uçak korunaklarının dağa bakan taraflarının karla berkitilmesi için gereken önlemler alındı. Çalışmaların düzensiz olduğu bir zamanda sert kar bloklarıyla yapımına başlanmış olan bu korunaklar, olmaları gereken yükseklikte değildi; Lake sonunda adamların hepsini diğer görevlerden alarak bu işi tamamlamaya verdi.

Lake, telsiz bağlantısını kesmeye hazırlanarak, sığınak duvarlarının biraz daha yükseltilmesinden sonra ekibinin dinlenmeye çekileceğini söyleyerek, bu süre içerisine bizim de dinlenmemizi salık verdiğinde saat dördü geçiyordu. Pabodie ile Lake, esirl56] üzerine dostça sohbet ettiler ve Lake, yaptığı keşifte kendisine yardımcı olan gerçekten harika sondaj makinesi için Pabodie’ye övgülerini yineledi. Atwood da selam ve övgülerini iletti. Ben de batı yolculuğu konusunda haklı olduğunu itiraf ederek büyük bir içtenlikle Lake’i kutladım ve hepimiz ertesi sabah saat onda telsizle haberleşme konusunda anlaştık. 

O zamana kadar fırtına dinecek olursa üssümdeki adamları almak için Lake bir uçak gönderecekti. Dinlenmeye çekilmeden hemen önce bugünkü haberlerin dış dünyaya yumuşatılarak iletilmesi yolunda Arkham’a bir telsiz mesajı yolladım; çünkü kesin olarak doğrulanmadıkça ayrıntıların tamamının verilmesi bir kuşku dalgasına yol açabilirdi.

O gece hiçbirimiz, öyle sanıyorum ki, derin ve deliksiz bir uyku uyuyamadık hem Lake’in keşfinin yarattığı heyecan, hem şiddetini git gide artıran fırtına buna olanak tanımadı. Fırtına bizim bulunduğumuz yerde bile öylesine vahşi bir şiddetle esiyordu ki, bu fırtınayı doğuran ve üzerimize gönderen bilinmeyen yüce dorukların yanı başındaki Lake’in kampında kim bilir nasıldır diye düşünmekten kendimizi alamadık. 

Mc Tighe saat onda uyanıktı ve kararlaştırıldığı gibi Lake’le telsiz bağlantısı kurmaya çalıştı, ama batı yönündeki fırtınalı havanın elektrik yükü iletişimi engelliyordu. Ama, Arkham’la iletişim kurduk ve Douglas da Lake’e ulaşma çabalarının sonuç vermediğini söyledi. Fırtına konusunda hiçbir fikri yoktu; çünkü, bulunduğumuz yeri öfkeyle kasıp kavurmaya devam etmesine karşın, Mc Murdo Koyu’nda çok hafif bir rüzgâr esiyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Gün boyu hepimiz endişe içerisinde telsizden gelecek sesi bekledik ve zaman zaman Lake’e ulaşmaya çalıştık, ama hiçbir başarı elde edemedik. Öğleye doğru batıdan kopan çılgın bir rüzgârın kampımızı yerle bir edeceğinden korktuysak da rüzgâr sonunda yatıştı ve sadece öğleden sonra iki sularında şöyle bir yeniden canlanır gibi oldu. Saat üçten sonra hava oldukça sakindi, o zaman Lake’e ulaşma çabalarımızı iki katına çıkardık. Lake’in elinde mükemmel kısa dalga vericilerle donatılmış dört uçak olduğunu düşündüğümüzden, tüm bu telsizleri aynı anda kullanılmaz hale getirebilecek bir kazayı aklımız almıyordu. Yine de bir ölüm sessizliği sürüyordu ve o civarda esen rüzgârın delice gücünü düşününce, en korkunç ihtimalleri aklımıza getirmekten kendimizi alamıyorduk.

Altıya doğru korkularımız elle tutulur hale gelmişti, telsizle Douglas’a ve Thorfmnssen’e danıştıktan sonra araştırmaya başlamaya karar verdim. Mc Murdo Koyu’ndaki erzak deposunda Sherman’la iki denizciye bıraktığımız beşinci uçak iyi durumda ve kullanıma hazırdı; öyle görünüyordu ki içinde bulunduğumuz durum, bu uçağın saklanma nedeni olan acil durumun ta kendisiydi. Sherman’la telsiz bağlantısı kurdum ve ona güney üssündeki iki denizciyi de alarak mümkün olan en kısa sürede uçakla bana gelmesini emrettim; hava koşulları oldukça uygun görünüyordu. 

Sonra, araştırmaya katılacak kişiler üzerinde konuştuk ve yanımda alıkoyduğum kızak ve köpeklerle birlikte, herkesi bu araştırmaya dahil etmeye karar verdik. Bu kadar büyük bir yük bile ağır makineleri taşımak için özel siparişle imal ettirdiğimiz bu kocaman uçaklardan birine fazla gelmeyecekti. Bu arada zaman zaman telsizle Lake’e ulaşmaya çalıştım ama hiçbir sonuç alamadım.

Gunnarsson ve Larsen adlı denizcilerle birlikte Sherman 7.30’da havalandı ve uçarken zaman zaman uçuşun normal seyretmekte olduğunu rapor etti. Üssümüze geceyarısı vardılar ve hep birlikte, bir sonraki adımımızı tartıştık. Bir dizi üs olmadan Antarktika üzerinde bir tek uçakla uçmak çok tehlikeliydi ama hiç kimse gerekliliği apaçık belli olan böyle bir işe katılmaktan kaçınmadı. Ön hazırlık olarak uçağa bazı yükleri yükledikten sonra, saat ikide kısa bir süre dinlenmek için çadırlara girdik, ama dört saat sonra yükleme ve toplanma işini tamamlamak üzere yeniden ayaktaydık.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: 25 Ocak sabahı saat 7.15’de on adam, yedi köpek, bir kızak, bir miktar yakıtla erzak ve telsiz donanımı dahil daha birçok malzemeyle birlikte Mc Tighe’nin pilotluğunda kuzeybatıya doğru uçmaya başladık. Hava açık, sakin ve oldukça ılıktı; kampın koordinatları olarak Lake’in verdiği enlem ve boylama ulaşmakta pek fazla zorlukla karşılacağımızı sanmıyorduk. Yolculuğumuzun sonunda bulacağımız şeyden, ya da hiçbir şey bulamamaktan kaygılanıyorduk; çünkü kampa yaptığımız tüm çağrılar yanıtsız kalmaya devam ediyordu.

Bu dört buçuk saatlik uçuşun her olayı, hayatımdaki tuttuğu önemli yer nedeniyle, belleğime kazınmıştır. Bu uçuş, doğayla ilgili bildik kavramlar ve doğal yasalar yoluyla edindiğim huzuru ve dengeyi elli dört yaşımda kaybedişimi işaret ediyordu. O andan itibaren onumuz da -ama en fazla öğrenci Danforth’la ben- duygularımızdan hiçbir şeyin silemeyeceği ve elimizden gelirse genel olarak insanlarla paylaşmaktan kaçınacağımız, pusuya yatmış, son derece iğrenç bir dehşet dünyasıyla karşı karşıya kalacaktık. 

Gazeteler, uçuş halindeyken gönderdiğimiz, fasılasız uçuşumuzu; havanın üst katmanlarında tehlikeli fırtınalarla giriştiğimiz iki boğuşmayı; üç gün önce Lake’in yolculuğunun ortasındayken açtığı sondaj çukurunun bulunduğu kırık yüzeyin uzaktan gözümüze ilişmesini; donmuş, uçsuz bucaksız yaylalarda rüzgârın önüne katılıp sürüklenen, Amundsen’le Byrd’ün de dikkatlerini çekmiş olan pamuk gibi bir grup tuhaf silindirik kar kütlelerini görüşümüzü anlatan bültenleri yayımladı.

Ama sonunda, duygularımızı basının anlayabileceği sözcüklerle ifade edemeyeceğimiz bir noktaya ulaştık ve bundan sonra mesajlarımıza kelimenin tam anlamıyla sansür uygulamak zorunda kaldık. İlerimizdeki uğursuz görünüşlü konilerin ve zirvelerin oluşturduğu düzensiz hattı ilk fark eden denizci Larsen oldu; onun haykırışları, herkesin büyük kabinli uçağın pencerelerine üşüşmesine yol açtı.

Hızımıza rağmen, dağlar çok yavaş büyüyordu, bu yüzden onların çok ama çok uzakta olduklarını ve sırf anormal yükseklikleri nedeniyle bu uzaklıktan görünür olduklarını anladık. Ama yine de çeşitli, çıplak, soğuk, kara doruklarım seçmemize, arkasındaki yanardöner buz tozu bulutlarına karşı kızılımsı kutup ışığının esinlediği tuhaf bir hayal gördüğümüzü düşünmemize yol açarak batı göğünde yavaş yavaş yükseldiler. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: İnsan ne tarafa baksa, her an kendini açığa vuracakmış gibi duran etkileyici bir gizliliğin ipuçlarını görüyordu; karabasanı andıran bu ince kuleler yasak düş âlemlerine ve uzak zamanların, uzayın ve çok boyutluluğun korkunç uçurumlarına açılan dehşet verici bir geçidi işaret ediyorlardı sanki. Bunların kötü şeyler -uzak yamaçları lanetli, sonsuz bir uçurum gibi görünen delilik dağları- olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Bu kaynayan yarı ışıklı bulutların oluşturduğu arka plan dünyaya ait bir uzamdan çok, belli belirsiz soyut uzaklıklarla ilgili tarifsiz çağırışımlara yol açıyor, muazzam bir uzaklığı, ayrılığı, yalnızlığı ve bu insan ayağı değmemiş uçsuz bucaksız güney dünyasında milyarlarca yıldır hüküm süren ölümü anımsatıyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 4 Oku


Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (4)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 3 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Daha yüksek dağ doruklarının gökyüzüyle birleştiği yerlerdeki düzenli geometrik oluşumlara dikkatimizi çeken genç Danflo oldu. Lake’in mesajlarında sözünü ettiği, dağların tepesine tutunmuş mükemmel geometrik küplere benzettiği ve Roerich’ün maharetle resmetmiş olduğu bulutlu Asya dağlarının zirvelerindeki çok eski zamanlardan kalma tapınak harabelerine benzetmekte çok haklı olduğu anlaşılan düzenli geometrik şekiller. Gizemli dağların bu olağanüstü dünyasında sahiden de Roerichvari tekin olmayan bir şeyler vardı. 

Ekimde ilk defa Victoria Toprakları’nı gördüğümde bunu hissetmiştim, şimdi yeniden hissediyordum. Ayrıca bu ölümcül ülkenin en eski dönemlere ait yazıtlarda sözü edilen kötü ünlü Leng Yaylası’na, bu Arkeen devir efsanesine ne kadar çok benzediğinin farkına varmaktan da büyük bir rahatsızlık duyuyordum.

Efsanebilimciler Leng’i Orta Asya’ya yerleştirmişlerdir ama insanoğlunun -ya da atalarının- anıları çok eski zamanlara kadar uzanır ve bazı öyküler pekâlâ, Asya’dan ve bizim bildiğimiz herhangi bir insan dünyasından daha eski dehşet ülkelerinden, dağlarından ve tapınaklarından gelmiş olabilir. 

Birkaç cüretkâr mistik, Pnakotic Elyazmalarının bazı bölümlerinin Pre-Pleistosen kökenli olduğunu ima etmiş ve Tsathoggua müritlerinin de Tsathoggua’nın kendisi kadar insanlığa yabancı olduğunu ileri sürmüştür. Leng, hangi mekânda hangi zamanda olursa olsun, içinde ya da yakınında olmak isteyeceğim bir yer olmadığı gibi Lake’in kısa bir süre önce sözünü ettiği, böylesi ne idüğü belirsiz Arkeen canavarlıkları doğuran bir dünyanın yakınlarında bulunmaktan da hoşlanmıyordum.

Şu an için, o iğrenç Necronomicon’u okuduğumada, Üniversite’deki, insanın içine baygınlık verecek kadar allame halkbilimci Wilmart’la uzun uzadıya konuşmuş olduğuma da bin pişmandım. Bu ruh halinin, dağlara yaklaşıp da yamaçlarının git gide artan dalgalanmalarını seçmeye başladığımızda, giderek daha fazla yanardöner olan tepe noktasında birden karşımıza çıkan tuhaf seraba gösterdiğim tepkinin bu kadar şiddetli olmasında payı olduğuna hiç kuşku yok.

Önceki haftalarda, bazıları, şu anda görmekte olduğumuz serap gibi oldukça tekinsiz ve inanılmayacak kadar canlı düzinelerce kutup serabı görmüştüm, ama şimdiki tamamen yeni ve karanlık tehditler içeriyordu; düşsel duvarlar, kuleler ve minarelerin kaynayan labirenti, başlarımızın arasındaki karmakarışık buz buharları arasından hayal meyal gözüktüğünde korkuyla titredim.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Geometrik yasalardan anormal derecede sapmanın ve tuhaflığı en aşırı noktalara ulaştırmanın ete kemiğe bürünmesi olarak insanoğlunun bilmediği, hayal bile edemeyeceği bir mimariyle gece karası kocaman taşların üst üste yığılmasıyla inşa edilmiş bir kent izlenimi bıraktı üstümüzde. Tepesinde bir dizi ince diskin şapka gibi durduğu, bazı kısımları boğum boğum şişkin, uzun, silindirik sütunların, üzerlerinde yükseldiği, bazıları taraçalı, bazıları oluklu kesik koniler ve çok sayıda dikdörtgen kalın levhadan, değirmi plakadan ya da birbiri üzerine binmiş beş köşeli yıldızdan oluşan masaya benzer tuhaf yapılar vardı. 

Üzerlerinde başka bir şey bulunmayan ya da silindirler, küpler, tepesi yatay kesilmiş koni ve piramitler bulunan bileşik koni ve piramitlerle şurada burada tuhaf beşli kümeler halinde tığ gibi ince kuleler vardı. Baş döndürücü bir yükseklikte tüp geçitlerle birbirlerine bağlanmış, insanın düş gücünü ateşleyen tüm bu yapılar, insanın içini dehşetle dolduran, insanı ezen bir büyüklükteydiler. 

Serap, genel olarak, Kuzey Kutbu’nda balina avcılığı yapan Scoresby’nin 1820’de görüp resimlerini çizdiği bazı çılgın görüntülerden çok farklı değildi, ama önümüzdeki karanlık, bilinmeyen dağ zirvelerinin gökyüzüne ağdığı, akıl almaz eskilikte bir dünya keşfettiğimizi düşünürken yakında bir felaketle karşılaşacağımız düşüncesinin yüreklerimizde çöreklendiği şu an ve şu yerde hepimiz bu serapta gizli bir kötülükten izler buluyor, onu sonsuz melanetin uğursuz habercisi gibi görüyorduk.

Serap parçalanmaya başladığında, bu süreçte karabasanı andıran çeşit çeşit kule ve koninin daha da iğrenç, çarpık, geçici biçimlere bürünmesine karşın, sevindim. Tüm yanılsama dağılarak yerini çalkantılı bir menevişlenmeye bıraktığında, yeniden yere bakmaya başladık ve yolculuğumuzun sonuna yaklaşmakta olduğumuzu anladık. Önümüzdeki bilinmeyen dağlar devlerin korkunç surları gibi baş döndürücü yüksekliklere ulaşıyor, üzerlerindeki geometrik şekiller, dürbünsüz bile şaşılacak kadar net görülebiliyordu. 

Şimdi eteklerin alt kısımlarındaydık; karın, buzun ve ana yaylanın yer yer çıplak toprak parçaları arasında Lake’in kamp kurduğu ve sondaj yaptığı yerler olduğunu tahmin ettiğimiz bir çift koyu lekeyi seçebiliyorduk. Eteklerin yüksek bölümleri, arkalarındaki Himalayalar’dan bile daha yüksek dağ silsilesinden farklı bir bölge oluşturarak kampın beş altı mil ilerisinde yükselmeye başlıyordu.

Sonunda Ropes -uçağın kumandasını McTighe’den alan öğrenci- büyüklüğüne bakarak, kamp olduğu sonucuna vardığımız sol taraftaki koyu lekeye doğru uçağı indirmeye başladı. Bu arada Mc Tighe, dünyanın ekibimizden alacağı son sansürsüz mesajı gönderdi.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Antarktika’da geçirdiğimiz günlerin geri kalan bölümüyle ilgili kısa ve yetersiz bültenleri, elbette, herkes okumuştur. İndikten birkaç saat sonra bulduğumuz trajediyle ilgili sakınımlı bir rapor gönderdik ve istemeye istemeye Lake’in bütün ekibinin önceki günün ya da ondan önceki gecenin fırtınasında ölmüş olduğunu bildirdik. Ekiptekilerden on biri ölmüş, gene Gedney kaybolmuştu.

Bu üzücü olay nedeniyle yaşamış olmamız gereken şoku göz önünde bulunduran insanlar, ayrıntıların yeterince açık olmamasını hoş gördüler ve rüzgârın, on bir bedeni de taşınamayacak kadar parçalamış olduğunu söylediğimizde bize inandılar. Duyduğumuz büyük huzursuzluğa, şaşkınlığa ve yüreklerimizi ezen büyük korkuya rağmen bir an için olsun gerçeklikten kopmamış olmamız nedeniyle, kendimizle ne kadar gururlansak azdır.

Gerçeklikten uzaklaşmamış olmamızın asıl önemi anlatmaya cesaret edemediğimiz -başka insanları isimsiz dehşetlerden koruma gereksinmesi doğmasaydı, şimdi de anlatmayacak olduğumuz- şeylerde yatıyor. Fırtınanın korkunç bir yıkıma yol açmış olduğu doğruydu. Şu öteki şey olmasaydı bile bu fırtından ekibin sağ çıkacağı yine de kuşkuluydu.

Fırtına, çılgınca bir öfkeyle savurduğu buz parçacıklarıyla, ekibimizin daha önce karşılaştığı fırtınalardan kat kat güçlü olmalıydı. Uçak korunaklarından biri -hepsi de çok kötü ve kullanılmaz durumdaydılar- toz haline gelmiş, uzaktaki sondaj kulesi paramparça olmuştu. Yerdeki uçakların ve sondaj makinelerinin açıkta kalan kısımları öyle aşınmıştı ki ayna gibi parlıyordu ve küçük çadırlardan ikisi, koruyucu buz duvarına rağmen yerle bir olmuştu. 

Fırtınada dışarıda kalmış tahta yüzeyler delik deşik olmuş, boyaları soyulmuş ve kardaki bütün çekme izleri silinmişti. Arkeen biyolojik nesnelerden hiçbirinin bir bütün olarak çıkarılacak durumda olmadığı da doğruydu. Karman çorman bir yığının içerisinden, uçları yuvarlanmış tuhaf beş köşeli şekli ve nokta nokta silik desenleri birçok kuşkulu karşılaştırma yapılmasına yol açan birkaç yeşilimtırak sabun taşı parçası da dahil bazı minerallerle en tipik olanları ilginç şekilde hasar görmüş bazı fosil kemikleri topladık.

Köpeklerden hiçbiri sağ kalmamıştı, kampın yakınında alelacele inşa edilmiş kardan ağılları neredeyse yerle bir olmuştu. Bunu rüzgâr da yapmış olabilirdi ama ağılın kampa bakan ve rüzgâr almayan tarafındaki büyükçe gedik, çılgına dönmüş hayvanların kendilerini dışarı atmış ve duvarı parçalamış olduklarını düşündürüyordu. Kızakların üçü de görünürlerde yoktu; bunu, rüzgârın onları önüne katıp bilinmeyen bir yerlere sürüklemiş olabileceği şeklinde açıklamaya çalıştık. Sondaj yerindeki sondaj cihazıyla buz eritme makinesi onarılmayacak kadar hasar görmüştü, bu yüzden bunları, Lake’in patlayıcılarla açtığı geçmişe açılan şu rahatsız edici geçidi tıkamada kullandık.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Aynı şekilde uçaklardan en fazla zarar görmüş ikisini kampta bıraktık; çünkü, ekibimizden sağ kalanların arasında sadece dört gerçek pilot -Sherman, Danforth, Mc Tighe ve Ropes- vardı ve Danforth’un sinirleri bir uçağı idare edemeyecek kadar bozuktu. Çoğu anlaşılmaz bir şekilde sağa sola savrulmuş olan, bulabildiğimiz bütün kitapları, bilimsel araç gereci ve öteberiyi topladık. Yedek çadırlar ve kürkler ya kayıptı ya da kullanılmaz durumdaydı.

Uçakla geniş bir alanda yaptığımız arama sonucu, Gedney’in kayıp olduğunu kabul etmek zorunda kalmamızdan sonra, Arkham’m dünyaya duyurması için sakınımlı bir mesaj gönderdiğimizde öğleden sonra dört sularıydı; sakin, duygularımızı açığa vurmayan bir mesaj göndermekle sanırım iyi etmiştik. Biyolojik numuneler yanında duydukları çılgınca huzursuzluk, zavallı Lake’in gönderdiği mesajlardan kestirilebilecek köpeklerin huzursuz davranışlarından söz ettik daha çok.

Ama sanırım, onların aynı huzursuzluğu acayip yeşilimtırak sabun taşlarını ve altüst olmuş bölgedeki diğer bazı nesneleri, aralarında rüzgârın benzeri görülmedik bir merak ve araştırmacılıkla parçalarını gevşettiği, söktüğü, zarar verdiği makinelerle bilimsel araç gereçlerin ve uçakların da bulunduğu nesneleri kokladıklarında da göstermiş olduklarından söz etmedik.

On dört biyolojik numuneyle ilgili pek fazla ayrıntıya girmedik. Ancak paramparça olmuş numuneler bulabildiğimizi, onlardan geriye kalanların da Lake’in tarifini tamamen ve etkileyici bir şekilde doğruladığını söyledik. Kişisel duygularımızı bu meselenin dışında tutmak zor bir işti ve bulduğumuz numunelerin sayısından ya da onları tam olarak ne durumda bulduğumuzdan söz etmedik. 

O zamana kadar, Lake’in adamlarının delirmiş olduğunu akla getirecek herhangi bir mesaj göndermeme konusunda anlaşmaya varmış bulunuyorduk ve elbette kusurlu altı biyolojik numunenin, Mezozoik veya Tersiyer zamanlara ait acayip yeşilimsi sabun taşlarındaki nokta nokta desenlerin aynısının üzerlerine işlenmiş olduğu beş köşeli höyüklerin altındaki yaklaşık üç metre derinliğinde mezarlara dikkatle baş aşağı gömülmüş olması delilik gibi görünüyordu. Lake’in sözünü ettiği sekiz sağlam numune fırtınayla çok uzaklara sürüklenmişe benziyordu.

Halkın genel ruh sağlığını da gözetiyorduk, bu yüzden Danforth’la ben ertesi gün dağlara yaptığımız korkunç yolculuktan dönünce çok az şey anlattık. Bu kadar yüksek bir dağ silsilesini ancak son derece hafifletilmiş bir uçağın, Allah’tan ki sadece ikimizle sınırlı bir keşif ekibiyle geçebileceği bir gerçekti. Sabah saat birde geri döndüğümüzde Danforth bir sinir krizi geçirmek üzere olmasına karşın çenesini tutmayı hayranlık verecek ölçüde becerebildi. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Çizdiğimiz resimleri ve cebimizde getirdiğimiz diğer şeyleri kimseye göstermemek; dış dünyaya açıklanmasını kararlaştırdığımız şeylerden fazlasını arkadaşlarımıza bile söylememek, çektiğimiz filmleri daha sonra özel olarak tab etmek üzere gizlemek hususlarında Danfort’u söz vermeye ikna etmek pek zor olmadı. Bu yüzden öykümün bundan sonraki bölümü genel olarak dünya için olduğu kadar Pabodie, Mc Tighe, Sherman ve ötekiler için de yenidir. Danfort’un benden de ketum olduğu kesin, çünkü gördüğü -ya da gördüğünü sandığı- bir şeyi bana bile anlatmıyor.

Herkesin bildiği gibi, raporumuzda güçlükle havalanışımızın öyküsü; Lake’in; yüksek dorukların Arkeen arduvaz ya da Komançiyen zamanın ortalarından bu yana hiç değişikliğe uğramamış çökelmiş katmanlar olduğu yolundaki fikrinin doğrulanışı; doruklara tutunmuş küp şeklindeki oluşumların ve surların düzgünlüğü konusundaki gözlem; mağara ağızlarının çözünmüş kireçtaşı damarları olduğu konusunda verilen karar; bazı yamaç ve geçitlerin deneyimli dağcılarca aşılabileceği tahmini; gizemli öte tarafta, dağların kendileri kadar eski ve dağların kendileri kadar değişmeden kalmış çok yüksek yaylalar, tuhaf görünüşlü kayaların ince buz tabakasını deldiği, yaylanın genel yükseltisi ile yüksek dorukların sarp uçurumu arasında derece derece yükselen tepelerin yeraldığı, 6000 metreden yüksek yaylalar bulunduğu yolunda bir akıl yürütme vardı.

Bu bilgilerin büyük çoğunluğu, her bakımdan esas olarak doğruydu ve kamptakileri tam olarak ikna etmişti. On altı saati -bildirdiğimiz uçuş, iniş, tetkik ve kaya toplama programının gerektirdiğinden daha uzun bir zaman dilimi- bulan yokluğumuz için uzun süre esen hayali ters rüzgârları bahane etmiş ve hakikaten daha uzaklardaki tepelere inişimizin öyküsünü anlatmıştık. Allahtan ki öykümüz kimsede yolculuğumuzu tekrarlama isteği uyandırmayacak kadar gerçekçi ve sıradandı. Böyle bir şeye kalkışacak olsalardı, Danforth ne yapardı bilmem ama ben onları caydırmak için elimden gelen hiçbir çabayı esirgemezdim. 

Pabodie, Sherman, Ropes, Mc Tighe ve Williamson, biz yokken, Lake’in uçaklarından en iyi durumda olan ikisi üzerinde deliler gibi çalışmış, anlaşılmaz bir şekilde karıştırılmış kumanda mekanizmasını yeniden kullanılır hale getirmişlerdi. Ertesi sabah bütün uçakları yükleyerek mümkün olan en kısa sürede eski üssümüze doğru yola çıkmaya karar verdik.

Bu rota dolaylı olmakla birlikte Mc Murdo Koyu’na gitmenin en güvenli yoluydu çünkü milyarlarca yıldan bu yana ölü olan bu hiç mi hiç bilmediğimiz topraklar üzerinden düz bir rotayla uçmak yeni tehlikeler içerebilirdi. Sayımızın trajik bir şekilde azalmış, delme makinelerimizin parçalanmış olması göz önüne alındığında daha fâzla keşif yapmamız pek olası görünmüyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Etrafımızı saran -açığa vurmadığımız- kuşku ve korkular, bizde, güneyin bu deliliğe gebe ıssız dünyasından elimizden geldiğince çabuk kaçma isteği uyandırıyordu. Herkesin bildiği gibi geri dönüşümüz başka bir felaketle karşılaşılmadan başarıldı. Bütün uçaklar hiç durmadan uçarak ertesi gün -27 Ocak- akşam üzeri eski üsse ulaştılar ve ayın 28’inde iki aşamalı bir uçuşla Mc Murdo Koyu’na vardık. Verdiğimiz kısa süreli molaya, büyük yaylayı aştıktan sonra buzşelfi üzerinde karşılaştığımız şiddetli rüzgârların dümen yekelerinden birini bozması neden oldu. 

Bundan sonra beş gün içerisinde hepimiz Arkham ve Miskatonic’e binmiş, bütün donanımı yüklemiş olarak, sıkıntılı Antarktika göğünde Victoria Toprakları’nın arkamızdan alayla bakan dağları batı yönünde bir hayal gibi gözükür ve rüzgârın feryadı kanımı donduran müzikal bir ıslık sesine dönüşürken kalınlaşmaya başlayan buz tabakasını yararak Ross Denizi’nde ilerliyorduk.

İki haftadan az bir zamanda Kutup topraklarını ardımızda bıraktık ve maddenin ilk defa canlanıp, gezegenin henüz soğumuş kabuğu üzerinde yüzmeye başladığı bilinmez çağlarda, yaşamın ve ölümün, uzayın ve zamanın karanlık ve şeytani güçlerle ittifaklar kurduğu bu tekinsiz ve lanetli ülkeyi geride bıraktığımız için Tanrıya şükrettik.

Geri dönüşümüzden bu yana, hepimiz sürekli olarak, insanları kutba yapılacak keşif gezilerinden soğutmaya çalıştık ve sözümüzde durarak kuşku ve tahminlerimizi kendimize sakladık. Hatta bozulmuş sinirleriyle genç Danforth bile doktorlarına ağzından bir kelime kaçırmadı. Oysa ki o, daha önce söylediğim gibi bana bile anlatmayacağı ama bence anlatsa rahatlayacağı bir şeyi sadece kendisinin görmüş olduğunu düşünmekteydi.

Belki de daha önceki bir şokun aldatıcı yan etkisinden başka bir şey olmayan bu şey, birçok şeyi açıklığa kavuşturabilir ve bizi rahatlatabilirdi. Kendine yeterince hâkim olamadığı nadir anlarda bana fısıldayıp, biraz kendine gelir gelmez hararetle inkâr ettiği birbiriyle bağlantısız bölük pörçük laflardan edindiğim izlenim böyleydi.

Başkalarını büyük beyaz güneyden vazgeçirmek zor olacak, üstelik daha fazla çaba göstermemiz, dikkatleri çekerek, elde etmek istediğimizin tersi sonuçlara yol açabilir, insandaki merak duygusunun ölümsüzlüğünü ve açıkladığımız sonuçların başkalarının da bilinmeyenin peşinde yüzlerce yıldır sürdürülen aynı yolculuğa çıkmasına yeteceğini daha baştan bilmeliydik. Lake’in şu biyolojik canavarlarla ilgili raporları, gömülü numunelerden aldığımız parçaları ve çektiğimiz fotoğrafları kimseye göstermeme konusundaki özenimize karşın doğabilimcilerle paleontologların heyecanını doruğa çıkarmıştı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Daha şaşırtıcı olan zedelenmiş kemikleri ve yeşilimtırak sabun taşlarını da göstermekten kaçınırken, dağ silsilesinin öte tarafındaki yüksek yaylalarda çektiğimiz fotoğrafları ve düzeltip dehşetle inceledikten sonra cebimize koyup getirdiğimiz o buruşuk şeyleri Danforth da, ben de sıkı sıkıya herkesten gizledik. Ama şimdi Starkweather – Moore ekibi bizimkinden çok daha üstün bir donanımla keşfe çıkmaya hazırlanıyor. Eğer caydırılmayacak olurlarsa, Antarktika’nın ta merkezine kadar gidip, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek olan o şeyleri ortaya çıkarıncaya kadar buzları eritip, delik delecekler. Bu yüzden, suskunluğuma artık son vermek, delilik dağlarının ötesindeki o isimsiz şeyden söz etmek zorundayım.

Düşüncelerimin Lake’in kampına, orada bulduğumuz şeylere -ve korkunç dağların oluşturduğu duvarın gerisindeki şu diğer şeye- gitmesine ancak büyük bir tereddüt ve iğrenmeyle yanaşıyorum. Sürekli olarak ayrıntılardan kaçınma, üstü kapalı anlamları gerçeklerin ve kaçınılmaz çıkarsamaların yerine koyma eğilimi gösteriyorum. Geri kalanını, yani kamptaki dehşetin geri kalan bölümünü kısaca anlatıp geçmemi haklı kılacak kadarını zaten anlatmış bulunuyorum. 

Rüzgârın darmadağın ettiği kamp alanından, harabeye çevirdiği sığınaklardan, sağa sola savurduğu makinelerden, köpeklerimizin artan huzursuzluğundan, kayıp kızak ve diğer eşyalardan, adamların ve köpeklerin ölümlerinden, Gedney’in kayıp oluşundan ve kırk milyon yıldır ölü olan bir dünyadan gelen, gördüğü onca yapısal hasara karşın dokuları tuhaf bir şekilde sağlam kalmış ve tam bir çılgınlıkla dikine gömülmüş altı biyolojik numuneden söz etmiştim. Ama köpeklerin cesetlerini incelediğimizde içlerinden birinin eksik olduğunu anladığımızdan söz edip etmediğimi anımsamıyorum. O zaman bunun üzerinde pek fazla durmamıştık. Daha sonra bu konuyu yalnızca Danforth’la ben anımsayacaktık.

Anlatmaktan kaçındığım şeyler esas olarak cesetlerle ve ortadaki karmaşaya iğrenç ve inanılmaz türden bir akla uygunluk kazandırabilecek ya da kazandıramayacak bazı hassas noktalarla ilgili şeyler. O zamanlar, adamlarımızın düşüncelerini bu noktalardan uzak tutmaya çalışmıştım; çünkü, her şeyi Lake’in grubunda ansızın başgösteren bir deliliğe vermek çok daha kolay çok daha normal idi. Görünüşe bakılırsa, doğaüstü dağlardan esen o rüzgâr, bunca esrarın ve ıssızlığın ortasındaki herkesi delirtmeye yeterli olmalıydı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: En anormal olanıysa, cesetlerin -hem insan hem köpek cesetlerinin- durumuydu. Hepsi de korkunç bir çatışmaya girişmiş, canavarca ve anlaşılmaz bir şekilde parçalanmış ve ezilmişlerdi. Anladığımız kadarıyla, hepsi boğularak ve parçalanarak öldürülmüşlerdi. Kavgayı köpeklerin başlatmış olduğu açıktı, çünkü derme çatma ağıllarının duvarlarında, duvarların içerden parçalandığını gösteren kanıtlar vardı. Bu cehennemden çıkma Arkeen organizmalara karşı duydukları nefret nedeniyle hayvanlar uzağa yerleştirilmişlerdi ama alınan önlemlerin boşa gitmiş olduğu görülüyordu. 

Bu kadar şiddetli bir fırtınada yeterince yüksek olmayan, ince duvarların gerisinde yalnız bırakıldıklarında, artık kim bilir rüzgârdan mı, yoksa bu karabasan numunelerden yayılan belli belirsiz kokunun giderek artmasından mı, hayvanlar panik içerisinde ayaklanmış olmalıydı. Bu numunelerin üzerleri elbette bir çadır beziyle örtülmüştü.

Ama gökyüzünde fazla yükselmeyen Antarktika güneşinin ışınları sürekli çadırın üzerine düşmüştü ve Lake, güneş ısısının bu şeylerin tuhaf bir şekilde sağlam ve sert dokularını yumuşatıp genleştirmeye başladığından söz etmişti. Belki de rüzgâr çadır bezinin numuneleri kamçılamasına ve inanılmaz eskiliklerine rağmen kokularının duyulur olmasına yol açmıştı.

Ama her ne olmuş olursa olsun, olanlar yeterince iğrenç ve isyan ettiriciydi. Ama belki de tiksinmeyi bir kenara bırakarak sonunda en kötüsünü söylesem iyi olacak. İlk elden gözlemlere ve Danforth’la benim çıkarsamalarıma dayanarak çok kesin beyanlarda bulunmamıza karşın, karşılaştığımız bu iğrenç dehşetten ortalıklarda gözükmeyen Gedney sorumlu değildi. Cesetlerin fena halde ezilmiş olduğunu söylemiştim. Şimdi buna, cesetlerden bazılarının karınlarının açılarak içlerinin çok tuhaf, soğukkanlı ve insanlık dışı bir şekilde boşaltılmış olduğunu da ilave etmeliyim.

İnsanlara da köpeklere de aynı şey yapılmıştı. Dört ayaklı olsun, iki ayaklı olsun en sağlıklı ve şişman bedenlerin en yoğun dokuları sanki bir kasap tarafından ustalıkla kesilerek alınmıştı ve etraflarında akla en korkunç çağrışımları getiren -uçaklardaki tahrip edilmiş erzak sandıklarından alınmış- tuhaf bir tuz serpintisi vardı. Bu olay, içindeki uçağın çekilerek dışarı çıkarıldığı ve daha sonra çıkan rüzgârın akla yakın bir kuram oluşturmaya yarayacak bütün izleri sildiği derme çatma uçak korunaklarından birinde meydana gelmişti. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Karnı yarılmış insanlardan kabaca koparılarak etrafa saçılmış giysi parçaları bir ipucu sağlamıyordu. Tahrip olmuş ağılın korunaklı bir köşesinde kar üzerinde kalmış bazı belli belirsiz izlerden elde edilen yarım izlenimleri bir araya getirmenin bir yararı yoktu. Çünkü bu izler insanlara ait olmayıp, zavallı Lake’in önceki haftalarda durmadan sözünü ettiği fosil izleriyle karışıktı. İnsanda küçüklük duygusu uyandıran bu delilik dağlarının gölgesinde hayal gücünü dizginlemeyi bilmek gerekir.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 5 Oku

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (5)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 4 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Daha önce işaret ettiğim gibi, sonunda Gedney ile köpeklerden birinin kayıp olduğu anlaşılmıştı. Bu korkunç sığınağa geldiğimizde iki köpekle iki adam eksikti. Ancak anormal mezarları inceledikten sonra girdiğimiz nispeten az zarar görmüş laboratuvar çadırının ortaya çıkaracağı bazı şeyler vardı. Çadır, Lake’in bıraktığı durumda değildi; ilkel canavarın üstü örtülü parçaları uyduruk ameliyat masasının üzerinden kaldırılmıştı. 

Delicesine gömülmüş altı hasarlı numuneden birisinin –tuhaf iğrenç bir koku yaymakta olanının- Lake’in analiz etmeye çalıştığı varlığın bir araya getirilmiş parçaları olduğunu zaten anlamıştık. Laboratuvar masasının üzerinde ve etrafına saçılmış başka şeyler de vardı. Bunların dikkatle ama tuhaf bir şekilde ve acemice parçalarına ayrılmış bir adamla bir köpeğe ait olduğunu tahmin etmek pek fazla zamanımızı almadı. 

Sağ kalanların duygularını incitmemek için adamın kimliğini açıklamayacağım. Lake’in anatomik araç gereçleri kayıptı. Ancak dikkatle ortadan kaldırıldıklarına ilişkin izler vardı. Benzin sobasının bulunduğu yerde ilginç bir kibrit yığını bulunmakla birlikte kendisi ortalarda yoktu. İnsan parçalarını diğer on cesedin, köpek parçalarını diğer 35 köpeğin yanına gömdük.

Laboratuvar masasının ve etrafına gelişigüzel saçılmış resimli kitap yığınlarının üzerindeki tuhaf lekeler konusunda bir tahmin yürütemeyecek kadar şaşkındık. Kamptaki dehşetin en kötüsünü bu oluşturuyordu. Ancak diğer şeyler de aynı ölçüde şaşkınlık vericiydi.

Gedney’in, köpeklerden birinin, sağlam durumdaki sekiz biyolojik numunenin, üç kızağın, bazı araç gerecin, açıklamalı teknik ve bilimsel kitapların, yazı malzemelerinin, elektrik fenerlerinin ve pillerin, erzakve yakıtın, ısıtma aparatlarının, yedek çadırların, deri giysilerin ve benzerlerinin kaybolmuş olması, tıpkı bazı kâğıt parçalarına sıçramış mürekkep lekeleriyle kamp yerindeki ve sondaj bölgesindeki uçakların ve diğer bütün mekanik araçların tuhaf bir şekilde kurcalanmış ve denenmiş olduğunu gösteren yabancı izler gibi, sağlıklı bir tahminin sınırlarını aşıyordu. 

Köpekler bu tuhaf şekilde kurcalanıp bozulmuş makinelerden nefret ediyor gibiydiler. Sonra, kilerin altı üstüne getirilmiş, içindekilerin bir kısmı kaybolmuştu. En olmadık yerlerde, manivela kullanılarak en umulmadık biçimlerde açılmış sinir bozacak kadar komik görünüşlü konserve kutusu yığınları vardı.

Etrafa saçılmış sağlam, kırık ya da yanmış kibritlerin bolluğu, kim bilir ne amaçla beceriksiz çabalar sonucu tuhaf ve alışılmadık şekilde parçalanmış durumda sağa sola atılmış bulduğumuz iki üç çadır beziyle kürk giysi gibi bir başka küçük bilmeceyi oluşturuyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: İnsan ve köpek bedenlerinin karşılaştığı kötü muamele de zarar görmüş Arkeen numunelerin çılgınca diklemesine gömülmesi de belli ki hep bu parçalara ayırıp dağıtma deliliğinin bir parçasıydı. Şu anda karşı karşıya olduğumuz türden bir olasılığı düşünerek kamptaki çılgınca karışıklığın izlerinin dikkatle fotoğraflarını çektik ve Starkweather – Moore Ekibini düşünülen keşif gezisinden vazgeçirmek için savlarımızı desteklemede bu fotoğrafları kullanacağız.

Sığınaktaki cesetleri bulduktan sonra ilk işimiz üzerlerinde delilik ürünü beş köşeli höyükler bulunan mezarların fotoğraflarını çekip onları açmak oldu. Üzerlerinde bir grup nokta bulunan bu anormal mezarların, zavallı Lake’in tuhaf yeşilimtırak sabun taşlarına ilişkin verdiği tanıma benzerliğini ister istemez fark ettik ve büyük cevher yığını içerisinde sabun taşlarının kendilerine rastladığımızda da bu benzerliğin çok fazla olduğunu gördük. 

Açıkça belirtmeliyiz ki taşların genel görünümü Arkeen varlıkların denizyıldızı kafalarını iğrenç şekilde çağrıştırıyordu. Bu çağrışımın Lake’in sinirleri bozuk ekibinin duyarlı hale gelmiş zihinlerini fazlasıyla etkilemiş olduğuna karar verdik. Gömülmüş varlıkları ilk gördüğümüz an çok korkunç bir andı.

Pabodie’yle benim aklıma en eski dönemlere ilişkin okuduğumuz ve işittiğimiz tiksindirici efsanelere geldi. Bu varlıkların görünüşünün ve uzun süre yanlarında kalmanın, kutbun insanı ezen yalnızlığı ve şeytani dağ rüzgârıyla elbirliği halinde Lake’in ekibini delirtmiş olduğunda hepimiz hemfikir olduk.

Çünkü konuşmalara bakılacak olursa -kuşkuların muhtemelen sağ kalan tek kişi olan Gedney üzerinde yoğunlaştığı-delilik, herkesin kendiliğinden kabul ettiği tek açıklamaydı. Ancak teker teker her birimizin aklı başında oluşumuz nedeniyle tam olarak dile getiremediğimiz birtakım çılgınca tahminler yürütmüş olduğumuzu yadsıyacak kadar saf değilim. Sherman, Pabodie ve Mc Tighe öğleden sonra uçakla çevre topraklar üzerinde kapsamlı bir araştırma yaptılar. 

Gedney’i ve kayıp diğer eşyaları görebilmek amacıyla dürbünle ufku taradılar ama hiçbir şey bulamadılar. Araştırma ekibi, dev dağların yüksekliklerinde ve genel yapılarında hiçbir değişiklik gözlenmeden sağa ve sola sonsuzca uzandığını rapor etti. Ancak bazı doruklardaki küp ve sur şeklindeki oluşumlar diğer yerlerdekilerden daha belirgindi ve Roerich’in Asya dağlarındaki kalıntılarla ilgili fantastik tablolarına daha fazla benziyorlardı. Karsız, kapkara doruklar üzerindeki gizemli mağara ağızları az çok eşit aralıklarla göz alabildiğine uzayıp gidiyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Duyduğumuz onca dehşete karşın, içimizde bu gizemli dağların ötesindeki bilinmeyen diyarları merak edecek kadar bilim ve serüven aşkı kalmıştı. Sansürlü mesajlarımızda belirttiğimiz gibi şaşkınlık ve dehşet dolu bir günün ardından geceyarısı dinlenmeye çekildik. Bu arada, havadan fotoğraf alan kamera ve jeolog araç gereçlerini yanımıza alarak hafifletilmiş bir uçakla ertesi sabah dağ silsilesini aşmak için birkaç deneme uçuşu yapmayı planlamayı da ihmal etmedik.

İlk denemeyi Danforth’la benim yapmama karar verdik ve erkenden yola çıkmak niyetiyle sabah saat yedide kalktık. Ancak sert rüzgârlar -dış dünyaya gönderdiğimiz kısa bültenlerde de sözünü ettiğimiz gibi- kalkışımızı neredeyse saat dokuza kadar geciktirdi.

On altı saat sonra geri döndükten sonra kamptakilere anlattığımız -ve dış dünyaya telsizle bildirdiğimiz- duygularımızı ele vermeyen öyküyü daha önce tekrarlamıştım. Şimdi bana düşen korkunç görev, bu öyküdeki merhametli boşlukları dağların ardındaki gizli dünyada gerçekten gördüğümüz ve -sonunda Danforth’un ruhsal bir çöküntüye düşmesine yol açan- sezinlediğimiz şeylerle doldurmak.

Danforth’un, -salt sinirsel bir yanılsama olsa bile- yalnızca kendisinin gördüğünü düşündüğü Ve belki de kendisi için bardağı taşıran son damla olan şey hakkında açık açık birkaç söz etmesini isterdim. Ancak o buna ısrarla karşı koyuyor. Bütün yapabileceğim, birlikte yaşadığımız gerçek ve elle tutulabilecek denli somut şokun ardından, sert rüzgârların estiği dağ geçidinden uçakla süzülerek dönerken Danforth’un çığlık çığlığa haykırmasına yol açan şey hakkında daha sonra fısıltıyla söylediği bölük pörçük sözleri aktarmak.

Bunlar son sözlerim olacak. Varoluşunu sürdüren eski dehşetlerin açıklayacağım işaretleri, başkalarını Antarktika’nın içlerine doğru çıkacakları yolculuktan -ya da milyarlarca yıldır süren insanlık dışı lanetli yalnızlığın ve yasaklanmış esrarların nihai örtüsünü aralamaya çalışmaktan- caydırmaya yetmezse, adlandırılmayan ve ölçüye gelmez kötülüklerin sorumlusu ben olmayacağım.

Pabodie’nin o öğleden sonraki uçuşu sırasında tuttuğu notları Danforth’la birlikte inceleyip, sekstantla kontrol ettikten sonra, dağ silsilesinin geçilmeye en uygun yerinin kampın sağına düşen 7000 – 7200 metre yükseklikteki bölüm olduğunu hesapladık. Sonra, keşif uçuşunda kullandığımız hafifletilmiş uçakla bu noktaya doğru hareket ettik.

Kıtanın yüksek yaylaları üzerindeki bir yamaçta yer alan kampın kendisi zaten 3600 metrenin üstünde bir yükseklikte olduğundan, gerçekte tırmanmamız gereken yükseklik düşünüldüğü kadar fazla değildi. Bununla birlikte, yükseldikçe hızla havanın seyrelmekte, sıcaklığın düşmekte olduğunu hissediyorduk; çünkü iyi görüş sağlayabilmek için kabin pencerelerini açık bırakmak zorunda kalmıştık. Ve elbette ki en kalın kürklerimizi giyinmiştik.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Buzulların doldurduğu kar yarıkları hattı üzerinde karanlık ve uğursuz yükselen ürkütücü doruklara yaklaştıkça, yamaçlara tutunmuş tuhaf şekilde düzenli geometrik şekilleri daha fazla seçer olduk ve yeniden Nicholas Roerich’in acayip Asya tablolarını anımsadık. Rüzgâr tarafından aşındırılmış bu eski kaya katmanı, Lake’in gönderdiği tüm bültenleri tamamen doğruluyor ve saygı uyandıran dorukların dünya tarihinin şaşırtıcı derecede eski dönemlerinden -belki elli milyon yıldan- beri hiç değişmeden aynı şekilde göğe doğru yükselmekte olduğunu kanıtlıyordu. 

Bir zamanlar, daha ne kadar yüksek olduklarını kestirmeye çalışmak faydasızdı. Ancak bu tuhaf bölgeyle ilgili her şey, değişiklik yaratmaya uygun olmayan ve kayaların iklimin etkisiyle parçalanması sürecini yavaşlatacağı tahmin edilen atmosferik etkilerin varlığını gösteriyordu. Bizi en fazla büyüleyip huzursuz eden, düzenli küplerin, surların ve mağara ağızlarının dağ yüzeylerindeki karmaşıklığıydı. 

Danforth uçağı kullanmaya devam ederken onları dürbünle inceleyip, fotoğraflarını çektim ve zaman zaman dürbünle bakabilmesi için -havacılık bilgimin ancak bir amatörünki kadar olmasına karşın- kontrolleri ben devraldım. Bu oluşumların yörede genel olarak görülebilen diğer oluşumlardan farklı olarak daha açık renkli Arkeen bir kuvarsitten olduğunu, aşın derecede düzenli ve zavallı Lake’in çıtlatmaya çalıştığı kadar tekinsiz olduklarını rahatça görebiliyorduk.

Lake’in söylemiş olduğu gibi sayısız çağlar boyunca atmosferin aşındırıcı etkisiyle karşı karşıya kalmaktan kenarları ufalanıp yuvarlanmış, ama olağanüstü sağlamlıkları ve sertlikleri sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardı. Çoğu kısımları, özellikle yamaca en yakın kısımları çevredeki kaya yüzeyleriyle benzerlik gösteriyordu. Tüm manzara And Dağları’ndaki Macchu Picchu harabelerine ya da Oxford Açık Hava Müzesi Keşif Ekibinin 1929 yılında yaptığı kazılarda ortaya çıkardığı Kish’in çok eski dönemlerden kalma temel duvarlarına benziyordu. 

Danforth da ben de, bir an için bunların Lake’in uçuş arkadaşı Carroll’a belirttiği gibi ayrı ayrı dev kaya blokları olduğu izlenimine kapıldık. Böylesi bir yerde böylesi bir şeyi açıklamak, doğrusu beni aşıyordu. Bir jeolog olarak tuhaf bir şekilde gururumun kırılmış olduğunu hissettim. Volkanik oluşumlar zaman zaman -İrlanda’daki ünlü Devler Yolu gibi— tuhaf düzenlilikler gösteriyordu ama bu azametli dağlar, Lake’in başlangıçta dumanları tüten konilerden kuşkulanmış olmasına karşın hiç de volkanik değildi.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Yakınlarında bol bol tuhaf oluşumlar bulunan ilginç mağara ağızları, dış hatlarının düzenliliğiyle daha küçük de olsa bir başka bilmece oluşturuyordu. Çoğunlukla kare veya yarım daire şeklinde olan bu mağara ağızları tıpkı Lake’in bültenlerinde anlatıldığı gibiydi. Büyülü bir el sanki bu doğal deliklere daha simetrik bir şekil vermişti. Bu mağara ağızlarının çokluğu ve dağılım şekli çok dikkat çekiciydi ve bütün yörenin kireçtaşı tabakanın çözünmesiyle oluşan bu tünellerle delik deşik olduğunu düşündürüyordu. 

Bakışlarımız mağaraların içlerine pek nüfuz etmiyordu ama sarkıt ve dikitler olmadığı belliydi. Dağ yamaçları bu deliklerin hemen civarında pürüzsüz ve düzgündü. Danflo aşınmanın yol açtığı küçük çatlak ve oyukların alışılmadık desenler oluşturduğunu düşünüyordu.

Kampta karşılaştığımız tuhaflıklardan duyduğu dehşetle dolu olan Danforth bu oyukların ilk çağlardan kalma yeşilimtırak sabun taşları üzerinde bulunan ve gömülmüş altı canavarın üzerindeki çılgınca tasarımlanmış kar höyüklerinde iğrenç bir şekilde tekrarlanmış şaşırtıcı nokta kümelerine belli belirsiz benzediğini ileri sürdü.

Seçtiğimiz geçide doğru yüksek yamaçlar boyunca uçarken yavaş yavaş yükselmiştik. Uçmaya devam ederken, zaman zaman aşağıdaki kar ve buz örtüsüne bakarak bu yolculuğu eskinin daha basit araçlarıyla yapmayı göze alıp alamayacağımızı merak ettik. Biraz da şaşkınlıkla arazinin umduğumuz kadar kötü olmadığını gördük. Derin yarıkların ve yer yer kötü noktaların varlığına karşın, büyük bir olasılıkla bu arazi yapısı ne Scott’un, ne Shackleton’ın ne de Amundsenün kızaklarını yollarından alıkoyamazdı. 

Bazı buzullar, rüzgârın açtığı, alışılmadık bir sürekliliğe sahip geçitlere çıkıyordu; seçtiğimiz geçide vardığımızda onun da farklı olmadığını gördük. Dağın öte tarafındaki insan ayağı değmemiş bölgelerin görüp katettiğimiz yerlerden önemli bir farkı olacağını düşünmek için hiçbir neden bulunmasa da zirveyi aşıp öte tarafa bakmaya hazırlandığımız andaki o gergin duygularımız ve beklentilerimiz kâğıt üzerinde betimlenecek türden değildi. 

Bir duvar gibi uzanan dağlardaki ve dorukları arasında hayal meyal görünen davetkâr ve yanardöner gökyüzü denizindeki kötülük dolu esrar tam olarak ifade edilebilecek gibi değildi. Daha çok, egzotik şiirlerle, resimlerle ve herkesin korkup çekindiği yasaklanmış kitaplarda pusuya yatan arkaik efsanelerle karışık belirsiz bir psikolojik sembolizm ve estetik çağrışım meselesiydi bu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Rüzgârın nakaratı bile bilinçli bir kötücüllüğün kendine has ezgisini içeriyordu. Sert dağ rüzgârı her tarafta bulunan ve çın çın öten mağara ağızlarından girip çıktıkça geniş bir yelpazeye yayılan garip bir müzikal ıslık ya da boru sesi duyuluyordu sanki. Bu seste, diğer karanlık izlenimlerin herhangi biri kadar karmaşık ve hiçbir yere konulamaz türden, itici bir şeyleri anımsatan kuşkulu bir yan vardı.

Yavaş yavaş yükseler ek barometreye göre şimdi 7184 m’ye ulaşmıştık. Karların dağların yüzeyine sıkı sıkıya sarıldığı bölge tam altımızdaydı. Bu yükseklikte koyu renkli, çıplak kayalı yamaçlardan başka bir şey yoktu. Pürüzlü buzullar bu yükseklikte başlıyordu ama kışkırtıcı küpler, sur benzeri oluşumlar ve yankı yapan mağara ağızları doğa dışı, fantastik ve düşsel bir şeyleri haber veriyordu. Yüksek dorukların oluşturduğu hat boyunca bakınırken, zavallı Lake’in sözünü ettiği, tam üzerinde sur bulunan doruğu gördüğümü sandım.

Tuhaf Antarktika sisi içinde yarı yarıya kaybolmuş gibiydi. Lake’in ilk anda dağların volkanik olduğunu düşünmesinin sorumlusu belki de böyle bir sisti. Tırtıklı ve çatık kaşlı sütunlarının arası pürüzsüz ve rüzgâra açık geçit tam önümüzde bir hayal gibi belirdi. Bu geçidin ötesinde dönenip duran buharlarla kaynaşan ve alçak kutup güneşiyle aydınlanan bir gökyüzü -şimdiye kadar hiçbir insan gözünün görmediğini hissettiğimiz gizemli uzak diyarların göğü- bulunuyordu.

Birkaç metre daha yükselince bu diyarı seyretmeye başlayacaktık. Geçitte uluyarak, ıslık çalarak esen ve gürültüsü susturucusuz motorların gürültüsüne karışan rüzgârda bağırmadan sesini duyuramayan Danforth’la ben birbirimize anlamlı bakışlarla baktık.

Ve sonra son birkaç metreyi de aşarak, o önemli sırtın ötesine, eski ve son derece yabancı bir dünyanın daha önce girilmemiş mahremiyetine girdik. Sonunda geçidi ardımızda bıraktığımızda, aşağıda uzanıp giden görünüme bakınca, duyularımıza inanamayarak korku, hayret ve dehşet karışımı duygularla sanırım ikimiz birden haykırdık. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: O anda aklımızı oynatmamak için farkında olmadan birtakım doğal kuramlar geliştirmiş olmalıydık. Büyük bir olasılıkla Colorado’daki Tanrıların Bahçesi’ndeki tuhaf şekillerde aşınmış taşları ya da Arizona Çölü’ndeki rüzgârın oyduğu fantastik bir şekilde simetrik kayaları düşünmüş olmalıydık. Belki de bu delilik dağlarına ilk yaklaştığımız sabah gördüğümüze benzer bir serap olduğunu bile düşünmüş olabiliriz. 

Gözlerimiz fırtınaların izlerini taşıyan bu uçsuz bucaksız yaylalar üzerinde gezinir ve en kalın yeri 12-15 metre, ama çoğunlukla daha ince olduğu belli bir buz örtüsü üzerinde ufalanmış, delik deşik olmuş tepeleri görünen düzgün, geometrik orantılı kocaman taş kütlelerinin sonsuz labirentini seçerken bu türden normal kavramlara başvurmuş olmalıydık.

Bu müthiş görüntünün üzerimizde bıraktığı etki tarif edilecek gibi değildi. Çünkü bilinen doğal yasaların daha baştan gaddarca çiğnenmiş olduğu besbelliydi. Tam altı bin metre yükseklikteki bu korkunç eski yaylada ve en aşağı beş yüz bin yıllık insanlık öncesi bir çağdan beri yaşamı olanaksız kılan bu iklimde, sadece akıl sağlığını umutsuzca korumaya çabalayan birinin bilinçli ve yapay nedenler dışında nedenlere atfedeceği düzenli taşlardan oluşan bir karmaşa neredeyse göz alabildiğine uzanıyordu. 

Dağ yüzeylerindeki bu küp ve sur şeklindeki oluşumların doğal kökenli olmayabileceği yolundaki bütün kuramları ciddi düşünce adına önceden bir kenara bırakmıştık. Zaten bu bölgenin, buzdan ölümün bugünece devam eden egemenliğine yenik düştüğü zamanlarda, insan henüz büyük maymundan başka bir şey değilken başka nasıl olabilirdi ki? 

Ama artık aklıselim ağır bir sarsıntıya uğramıştı. Çünkü dörtgen, kavisli ve köşeli masif kayalardan oluşan bu labirent, aklı güvenli sığınaklardan yoksun bırakan özelliklere sahipti. Buranın, o adi serap kentin basit, nesnel ve karşı çıkılamaz gerçeklikteki karşılığı olduğu açıktı. Demek ki, o lanetli alâmetin maddi bir temeli varmış. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Havanın üst taraflarında bulunan yatay konumdaki bir buz tozu katmanı bu şaşırtıcı taş kalıntıların görüntüsünü basit yansıma kurallarına göre yansıtmış olmalıydı. Elbette gördüğümüz görüntü olduğundan büyük, çarpık ve kaynağında bulunmayan şeyleri içeriyor olmalıydı. Yine de asıl kaynağını gördüğümüzde, uzaklara vuran görüntüsünden daha iğrenç ve tehditkâr olduğunu düşündük.

Çıplak yaylaların fırtınaları arasında yüz binlerce -belki de milyonlarca- yıldır ayakta kalan bu iğrenç şeyi kesin yok oluştan sadece bu devasa taş kulelerin ve surların inanılmaz, insanlık dışı büyüklüğü kurtarmıştı. Altımızdaki inanılmaz manzaraya aptal aptal bakarken dilimizin ucuna “Corona Mundilöö – Dünyanın Çatısı-“ gibi türlü türlü fantastik deyişler geldi.

Bu ölü kutup dünyasını ilk gördüğümden beri sık sık aklıma takılan tekinsiz eski efsaneleri -şeytani Leng yaylasını, Mi – Go’yu Himalayalar’ın iğrenç Karadam’mı, insanlık öncesi dönemlere ilişkin imalarla dolu Pnakotic Elyazmalarını, Cthulhu Mezhebi’ni, Necronomicon’u, şekilsiz Tsathoggua ve bu varlıkla ilişkili şekilsiz yıldız döllerinden daha kötü şeyler üzerine Kuzey ülkelerinin söylenlerini düşündüm yeniden.

Bu şey hiç seyrelmeden bütün yönlerde kilometrelerce uzanıyordu. Dağların kenarından esaslı bir şekilde ayrılan ve yüksekliği derece derece azalan yamaçların tabanı boyunca bu şeyi sağa ve sola doğru gözlerimizle taradığımızda, aştığımız geçidin solunda kesintiye uğraması dışında hiçbir seyrelme göremediğimize karar verdik. Hesaplanamaz boyutlardaki bir şeyin, tesadüfen sınırlı bir bölümüyle kaşılaşmıştık.

Yamaçlarda şurada burada, bu korkunç kenti dağlardaki ileri karakollarını oluşturan o tanıdık küpler ve surlara bağlayan tuhaf görünüşlü taş yapılar göze çarpıyordu. Bu küp ve sur şeklindeki oluşumlar ve tuhaf mağara ağızları dağın iç tarafında da dış tarafındaki kadar çoktu. Adsız taş labirent, buz üstündeki yüksekliği üç metreyle kırk beş metre arasında, kalınlığı bir buçuk metre ile üç metre arasında değişen duvarlardan oluşuyordu.

Bu duvar, bir çok yerde düzensiz yekpare Prekambriyen arduvazların oyulmasıyla oluşmuş gibi görünmekle birlikte genellikle çok çok eski zamanlarda oluşmuş arduvaz, şist ve kumtaşından -çoğunlukla 1,2 m x 1,8 m x 2,4 m boyutlarında- çok kocaman bloklardan meydana gelmişti. Binaların boyutları birbirine eşit olmaktan çok uzaktı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Petek gibi yan yana dizilmiş çok büyük binalar bulunduğu gibi tek başına duran daha küçük yapılar da vardı. Bu şeyler genellikle konik, piramite benzer veya taraçalı olmakla birlikte, birçok kusursuz silindir, kusursuz küp, küp kümesi, daha başka dikdörtgen biçimlerle şuraya buraya serpilmiş, beş köşeli yerleşim planları kabaca çağdaş tahkimatları akla getiren köşeli garip yapılar da vardı. Kenti inşa edenler uzmanlaştıkları kemer kullanımını ilke edinmişlerdi; kentin parlak dönemlerinde belki kubbeler de bulunuyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 6 Oku

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (6)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 5 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Tüm bu birbirine girmiş yapılar havanın etkisiyle müthiş aşınmıştı. İçerisinden kulelerin yükseldiği buz yüzeyine kocaman taş bloklar ve çok çok eski zamanlardan kalma döküntüler saçılmıştı. Buz tabakasının saydam olduğu yerlerde bu dev sütunların alt kısımlarını görebiliyor ve çeşitli kuleleri değişik yüksekliklerde birbirine bağlayan, buzun aşınmaktan koruduğu taş köprüleri seçebiliyorduk. 

Açığa çıkmış duvarlarda, daha yüksekteki benzer köprülerin bir zamanlar bulunduğu yerlerin izini görebiliyorduk. Daha yakından yapılan bir inceleme sayısız büyücek pencerenin varlığını ortaya çıkardı. Pencerelerin çoğu uğursuz ve tehdit edici bir tarzda ardına kadar açık olmakla birlikte, bazıları ağaç esaslı taşlaşmış bir malzemeden kepenklerle kapatılmıştı. Kalıntıların çoğunluğunun elbette çatısı yoktu, sert rüzgârlarla aşınmış üst kenarları yuvarlaklaşıp düzgünlüğünü yitirmişti. 

Daha dar açılı konik ve piramit biçimi modellerle çevresindeki daha yüksek yapıların korumuş olduğu binalarsa, her tarafta görülen ufalanma ve küçük küçük deliklere rağmen dış hatlarını oldukları gibi koruyabilmişlerdi. Yatay şeritler halinde oyma süslere benzeyen -eski sabun taşları üzerindeki mevcudiyetleri şimdi çok daha büyük bir önem kazanmış olan tuhaf nokta kümelerini de içeren- şeyleri dürbünle güç bela seçebildik.

Birçok yerde binalar tamamen yıkılmış ve buz tabakası çeşitli jeolojik nedenlerle derin bir şekilde yarılmıştı. Daha başka yerlerdeyse taş duvarlar buz seviyesince aşınmıştı. Yaylanın içinden, geçtiğimiz geçidin bir mil kadar solundaki bayırda bulunan bir çatlağa kadar uzanan geniş bir şerit üzerinde hiç bina yoktu.

Buranın, Tersiyer dönemde -milyonlarca yıl önce- kentin içinden geçerek yüksek sıradağlar içindeki dipsiz bir yeraltı uçurumuna dökülen büyük bir nehrin yatağı olması gerektiğine karar verdik. Bu bölgenin mağaralar, uçurumlar ve insanın kavrayamayacağı esrarlarla dolu bir bölge olduğuna kuşku yoktu.

Geriye dönüp de o sıralardaki duygularımıza baktığımızda ve insanlık öncesi dönemlerden kaldığını sandığımız anormal kalıntıları gördüğümüzde duyduğumuz şaşkınlığı anımsadığımızda ruhsal dengemizi nasıl korumuş olduğumuza şaşmadan edemiyorum.

Elbette bir şeylerin fena halde çarpık olduğunu biliyorduk. Yine de uçağı yönetmek, en ince ayrıntılarına kadar birçok şeyi gözlemlemek ve hem bize hem de dünyaya yararlı olabilecek bir dizi fotoğraf çekebilecek kadar kendimize hâkim olmayı başarabildik. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bana köklü bilimsel alışkanlıklarım yardım etmiş olabilir. Çünkü bütün şaşkınlığıma ve tehdit altında olduğum duygusuna rağmen bu asırlık esrarı derinlemesine araştırmak, bu hesaba kitaba gelmez derecede büyük yeri ne tür yaratıkların inşa ederek içinde yaşamış olduğunu ve kendi dönemlerinde ya da başka dönemlerde dünyayla nasıl ilişkiler içinde olduklarını bilmek için yakıcı bir merak duyuyordum.

Bu yer sıradan bir kent olamazdı. Dünya tarihindeki arkaik ve inanılmaz bir dönemin, dış kolları, bildiğimiz hiçbir insan ırkı henüz maymunluktan insanlığa adım atmadan çok önce yer sarsıntılarının karmaşası arasında yok olup gitmiş olan ve en karanlık, en fazla çarpıtılmış efsanelerde belli belirsiz anımsanan bir dönemin ilk çekirdeğini ve merkezini oluşturmuş olmalıydı.

Efsanevi Atlantis’in, Lemuria’nın, Commoriom’un, Uzuldaroum’un ve Lomar topraklarındaki Olathoe’nin bırakın dünü ancak bugün sayılabileceği bir Paleojen büyük kent uzanıyordu burada. Valusia, R’lyeh, Mnar topraklarındaki ve Arabistan Çölü’nün Adsız Kenti  gibi adı fısıltıyla anılan insanlık öncesi küfürlerle eş tutulabilecek bir büyük kent.

Kelimenin tam anlamıyla dev kulelerin bu girift ağı üzerinde uçarken, imgelemim zaman zaman bütün bağlarından kurtularak fantastik çağrışımlarla dolu bir dünyada başıboş dolaşıyor hatta bu kayıp dünya ile kampta gördüğüm çılgınca dehşet arasında bağlar kuruyordu.

Uçağın daha hafif olması için yakıt deposu tam doldurulmamıştı; bu yüzden keşif sırasında sakınımlı davranmak zorundaydık. Böyle olmakla birlikte, yine de rüzgârın gerçekten önemsiz sayılabileceği bir seviyeye hızla indikten sonra epeyce bir mesafe katetmiştik.

Ne dağ silsilesinin ne de eteklerindeki korkutucu taş kentin ucu bucağı görünüyordu. Her yönde ellişer mil uçtuktan sonra, hiç erimeyen buzun içerisinden bir cesedin pençeleri gibi fırlayıp çıkan bu kayalardan ve duvarlardan oluşan labirentin her tarafta hemen hemen aynı olduğunu gördük. 

Ama, geniş nehrin bir zamanlar sıradağlardaki döküldüğü deliğe yaklaşırken yamaçlarda açtığı kanyondaki oymalar gibi oldukça dikkat çekici çeşitlilikler vardı. Akıntının giriş noktasında yamacın çıkıntısı dev sütunlar halinde oyulmuştu. Bir varili anımsatan yapılan Danforth’da da bende de iğrenç, akıl karıştıran belli belirsiz birtakım anıların canlanmasına yol açtı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ayrıca halkın toplandığı meydanlar olması gereken yıldız biçimli birçok açıklığa rastladık ve arazide birçok iniş çıkışlar olduğunu fark ettik. Her nerede dik bir tepe yükselmişse, oyularak çeşitli yönlerde biçimsizce uzanan taş bir yapıya dönüştürülmüştü.

Bunun en az iki istisnası vardı. Bunlardan biri, çıkıntılı uzantısı üzerinde bir zamanlar ne bulunduğu anlaşılmayacak kadar aşınmıştı. Diğerinin üzerinde ise, eski Petraus vadisindeki ünlü Yılanlı Mezar’a benzeyen fantastik, konik bir anıt olduğu görülüyordu.

Dağlardan karanın içlerine doğru uçtuğumuzda, kentin yamaçlar boyunca uzunluğunun sonsuz olmasına karşın, genişliğinin sınırsız olmadığını gördük. Otuz milden sonra grotesk taş binalar azalmaya başladı ve on mil daha gittiğimizde bilinçle yapılmış hiçbir yapının bulunmadığı ayak basılmamış ıssız topraklara ulaştık. Nehir yatağı kentin ötesinde geniş bir oyuk olarak göze çarpıyor, daha engebeli bir hal almış olan arazi hafifçe yükselerek batıya doğru uzanan sisin içinde kayboluyordu.

Şu ana kadar yere inmemiştik ancak bu korkunç yapılardan bazılarına girmeyi denemeden yayladan ayrılmak olacak şey değildi. Bu yüzden, aştığımız geçide yakın düzgün bir yer aramaya, uçağı oraya indirdikten sonra yaya olarak araştırma yapmaya karar verdik. Bu kademeli yamaçların kalıntılarla dolu görünmesine karşın daha alçaktan uçtuğumuzda, çok geçmeden, inmeye uygun

çok sayıda yer bulunduğunu gördük. Yeniden havalanınca dağları aşarak kampa dönecek olmamız nedeniyle geçide en yakın olan, sert karlarla kaplı, düzgün, engelsiz ve çabuk kalkışa uygun bir yeri seçerek saat 12.30 civarında buraya indik.

Çok kısa bir süre kalacak olduğumuz için ve bu yükseklikte sert rüzgârlar bulunmadığından uçağı bir kar yığınıyla korumak gerekli görünmüyordu. Buy üzden sadece iniş kayaklarını emniyete almakla ve mekanizmanın hayati öneme sahip parçalarını soğuğa karşı korumakla yetindik.

Yaya olarak yapacağımız yolculuk için uçuş sırasında giydiğimiz en kalın kürkleri çıkardık ve yanımıza cep pusulası, fotoğraf makinesi, hafif erzak, bol miktarda defter ve kâğıt, madenci çekici ve keskisi, numune torbaları, bir kangal halat ve yedek pilleriyle birlikte güçlü bir elektrikli fenerden oluşan araç gereç aldık.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Tüm bunlar, yere inme şansına sahip olursak, fotoğraf çekip, resim ve topoğrafik haritalar çizelim, çıplak bir yamaçtan, mostradan veya mağaralardan numuneler alabilelim diye uçağa yüklenmişti. İçine girmeyi başarabileceğimiz bir labirentte geçtiğimiz yolları işaretlemek amacıyla belirli aralıklarla küçük parçalar halinde yere bırakmak için, yırtıp boş bir numune torbasına koyabileceğimiz kadar yedek kâğıdımız vardı Allah’tan.

Alışıldık kaya çentme yöntemi yerine bu çabuk ve kolay yöntemin uygulanmasına elverişli esintisiz bir mağara sistemiyle karşılaşabiliriz düşüncesiyle bunları yanımızda getirmiştik. Kabuk bağlamış karın üzerinde sakınımla yürüyerek, yanardöner batı göğünde olduğundan daha korkutucu gözüken görkemli taş labirente doğru ilerlerken, dört saat önce havsalanın almakta zorlandığı o geçidi geçerken hissettiğimize benzer, her an bir mucizeyle burun buruna gelecekmişiz gibi yoğun duygular içindeydik.

Bir set gibi uzanan dorukların sakladığı gizleri gözlerimizle görmüş olduğumuz doğruydu ama bilinçli yaratıklar tarafından belki milyonlarca yıl önce, daha hiçbir insan ırkı ortaya çıkmadan önce, yükseltilen bu duvarların arasına girmek yine de çok korkunçtu. Ve akla kozmik anormallikleri getiriyordu. 

Bu yükseklikteki havanın seyrekliği yürümeyi oldukça zorlaştırıyor olmakla birlikte, Danforth’la ben kendimizi oldukça iyi ve karşımıza çıkabilecek her görevi yerine getirebilecek gibi hissediyorduk. Kar seviyesine kadar aşınmış şekilsiz bir kalıntıya ulaşmak yalnızca birkaç adımımızı aldı. Elli altmış metre kadar aşağıda beş köşeli dev şeklini tamamen korumuş, duvar yüksekliği3 metre ile 3,5 metre arasında değişiklikler gösteren çatısız bir sur vardı.

Bu sura doğru yöneldik ve sonunda aşınmış, harçsız dev bloklarına dokunduğumuzda, normal olarak bizim türümüze kapalı olan unutulmuş çağlarla benzeri görülmedik, günah dolu bir bağ kurmuş olduğumuz duygusuna kapıldık.

Uçları arasındaki mesafe yaklaşık olarak 90-100 metre gelen yıldız biçimli bu sur, ortalama 1,5 m x 2m’1lik düzensiz boyutlarda jurasik kumtaşı bloklarından inşa edilmişti. Yıldızın uçları ile iç köşesi arasında düzgün bir simetriyle ve buz seviyesinden 120 cm kadar yükseklikte yer alan 120 cm eninde, 150 cm yüksekliğinde bir dizi kemerli mazgal deliği ya da pencere vardı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu deliklerden baktığımızda duvar kalınlığının tam bir buçuk metre olduğunu, yapının içinde bölmeler kalmamış olduğunu, iç duvarlarda şeritler halinde oyma ya da yarım kabartma süslerin izleri bulunduğunu gördük. Bu ya da buna benzer surlar üzerinde uçarken daha önceden kestirmiş olduğumuz şeylerdi bunlar. Başlangıçta bunların alt bölümleri de var olmuş olmalıydı. Ancak böylesi şeylerin izi derin buz ve kar tabakası tarafından tamamen örtülmüştü.

Pencerelerden birinden sürünerek içeri girdik ve neredeyse silinmiş duvar resimlerini hiçbir sonuç elde edemeden çözmeye çalıştık. Ama buz tutmuş zemini kazmaya kalkışmadık. Uçuşumuz sırasında asıl kentte birçok binanın daha az buza boğulmuş olduğunu görmüştük. Dolayısıyla, hâlâ çatısı bulunan binalara girecek olursak duvarların gerçek toprak zemine kadar indiği buzsuz iç mekânlar bulabilirdik. Suru terk etmeden önce dikkatle fotoğraflarını çektik ve harçsız kocaman taşlardan işçiliğini tam bir şaşkınlıkla inceledik. 

Pabodie keşke burada olsaydı diye düşündük. Çünkü onun mühendislik bilgisi, kentin; dağın eteklerine kurulduğu inanılmayacak kadar eski zamanlarda bu dev kaya bloklarının nasıl indirilip kaldırıldığı konusunda tahminde bulunmamıza yardımcı olabilirdi.

Ardımız sıra gökyüzüne doğru yükselen dorukların arasında rüzgâr büyük bir vahşetle çığlık çığlığa eserken asıl kente doğru, ayrıntıları hiçbir zaman belleğimden silinmeyecek yarım millik bir yürüyüş yaptık yokuş aşağı. Bizim dışımızda biri böylesi bir görsel efekti ancak fantastik karabasanlarda tasavvur edebilirdi. 

Batının fokurdayan buharlarıyla aramızda koyu renkli taş kulelerin korkunç karmaşası uzanıyor; bakış açımız değiştikçe sıra dışı, inanılmaz biçimleri üzerimizde yepyeni etkiler yaratıyordu. Elle tutulur taşlardan bir seraptı bu ve fotoğraflar olmasaydı, böyle bir şeyin olabileceğinden hâlâ kuşkulanıyor olurdum. Taş işçiliği genel olarak incelemiş olduğumuz surunkiyle aynıydı ama bu işçiliğin kent içerisinde sergilediği aşırı gösterişli biçimler tarif edilebilecek gibi değildi.

Resimler bile buranın bitmez tükenmez tuhaflıklarının, sonsuz çeşitliliğinin, doğa dışı büyüklüğünün ve mutlak yabancılığının birkaç örneğini vermekten öteye gitmiyor. Eukleides’in bile ad bulmakta zorlanacağı geometrik biçimler -çeşitli eğimlerde düzlemlerle kesilmiş, her dereceden düzensizlikler içeren koniler, her türden kışkırtıcı orantısızlıklarda taraçalar, tuhaf şişkinlikleri olan dikilitaşlar, tuhaf gruplar halinde kırık sütunlar ve çılgınca grotesk beş köşeli ya da beş sırtlı düzenlemeler- vardı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Yaklaştıkça buz tabakasının saydam kısımlarının altını görebiliyor ve şuraya buraya çılgınca serpiştirilmiş çeşitli yüksekliklerdeki yapılan birleştiren boru şeklindeki taş köprüleri seçebiliyorduk.

Düzenli caddelerden eser yoktu, tek düzenli geniş açıklık, dağlardan kente doğru akmış olmasından kuşkulanılmayacak eski nehrin bir mil kadar solumuzdaki yatağıydı. Dürbünlerimiz, neredeyse silinmiş oymalar ve küme küme noktalardan oluşan dekoratif şeritlerin binaların dışında yaygın bir şekilde bulunduğunu gösterdi ve çatılarla kulelerin çoğunun tepesinin yok olmuş olmasına karşın kentin bir zamanlar neye benzediğini hemen hemen gözümüzde canlandırabildik.

Kentin genel olarak, kıvrılıp bükülen birbirine girmiş daracık yolların ve patikaların bir labirenti olduğu söylenebilirdi. Bunların hepsi derin kanyonlar, bazılarıysa üzerlerinde çıkıntı yapan taşlar ya da kemer oluşturan köprüler yüzünden neredeyse tünel gibiydiler. 

Altımızda uzanan kent şimdi, kuzey ucunda kutbun alçak, kızılımsı öğleden sonra güneşinin parlamaya çalıştığı batı yönündeki sisin içinde bir hayal gibi beliriyor ve güneşin bir anlığına daha yoğun bir engelle karşılaşmasıyla ortalığın geçici olarak kararmasının yarattığı etki, betimlemeyi asla aklımdan bile geçiremeyeceğim daha tehditkâr bir hal alıyordu. Ardımızdaki yüksek dağ geçitlerinde esen, hissetmediğimiz rüzgârın uluması ve ıslığı bile sanki kasten daha kötücül bir niteliğe bürünüyordu. 

Kente doğru inişimizin son aşaması alışılmadık derecede sarp ve çetindi; eğimin değiştiği kenardaki çıkıntılı bir kaya, burada bir zamanlar yapay bir taraça bulunduğunu düşünmemize yol açtı. Buzun altında merdiven basamakları ya da buna benzer bir şeylerin bulunduğuna inanıyorduk.

Sonunda, devrilmiş taş blokların üzerinden atlayarak, insanda cüce olduğu duygusu uyandıran yüksek harap duvarlara bu kadar yakın olmanın verdiği eziklikle, kente girdiğimizde öyle duygulara kapıldık ki kendimize nasıl hâkim olduk şaşıyorum. Danflo son derece gergindi.

Kamptaki dehşetle ilgili daha çok, karabasanı andıran eski çağların bu hastalıklı kalıntılarının bazı özelliklerinin bize dayattığı bazı sonuçları paylaşmamak elimden gelmediği için beni gücendiren, ipe sapa gelmez tahminler yürütmeye başlamıştı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu tahminler onun hayal gücü üzerinde de etkili oluyordu. Yıkıntılarla dolu ara sokaklardan birinin keskin bir dirsek yaptığı bir yerde, zeminde hiç hoşuna gitmeyen belli belirsiz izler gördüğünde ısrar ediyor. Bir başka yerde durarak nereden geldiği belli olmayan hayali, hafif bir sesi -dağdaki mağaralardaki rüzgârın sesinden pek de farklı olmamakla birlikte, yine de rahatsız edecek kadar farklı, boğuk müzikal bir ıslık sesi olduğunu söylediği – bir sesi dinliyordu. 

Çevrede görülebilen mimariye ve resimleri seçilebilen birkaç duvar süslemesine egemen olan beş köşelilik, aklımıza ister istemez uğursuz şeyler getiriyor ve kutsallıktan uzak bu yeri inşa ederek içinde oturan ilkel varlıklarla ilgili bilinçaltımızda kesin korkuların uyanmasına yol açıyordu.

Ama bilim aşkımız ve ruhumuzdaki maceracılık tamamen ölmemişti; alışkanlıkla, hiç düşünmeden duvarlardaki tüm farklı kaya tiplerinden çenterek numune almaya başladık. Buranın yaşıyla ilgili daha doğru sonuçlara ulaşabilmek için eksiksiz tüm kayalardan numune toplamak istiyorduk.

Büyük dış duvarlardaki bloklardan hiçbiri Jurasik ve Komançiyen dönemlerden daha eski görünmüyordu ve burada bulunan taşlardan hiçbiri Pliosen çağdan daha yeni değildi. En az 500000 yıl, belki de çok daha uzun süre hüküm sürmüş ölümün içerisinde dolaşmakta olduğumuz kesindi.

Taş gölgeleriyle alacakaranlık bu labirentte ilerlerken, binaların içlerini incelemek ve giriş olanağı var mı yok mu diye bakmak için her açıklığın önünde duruyorduk. Bu açıklıklardan bazıları ulaşamayacağımız yerlerde bulunurken bazıları da tepedeki sur gibi, buzun istilasına uğramış, çatısız, çıplak harabelere çıkıyordu. Bir tanesi, geniş ve davetkâr olmasına karşın, hiçbir iniş olanağı bulunmayan dipsiz bir uçuruma açılıyordu.

Ara sıra, sağlam kalmış bir kepengin taşlaşmış ahşabını inceleme fırsatını buluyor, hâlâ seçilebilen damarlarının düşündürdüğü inanılmaz eskiliğinden hayrete düşüyorduk. Bunlar, Mezozoik kabuksuz tohumlular ve kozalaklılar sınıfından Tersiyer palmiye ve kapalı tohumlular sınıfından bitkilerden yapılmış olmalıydı.

Pliosen çağdan daha sonraki çağlara ilişkin hiçbir şey bulamadık. Kenarlarında çoktan kaybolmuş tuhaf menteşelerin izleri bulunan kepenklerin yerlerine yerleştirilme yöntemlerinde değişiklikler görülüyordu. Bazıları meyilli pervazların iç tarafına, bazıları da dış tarafına yerleştirilmişti.Yerlerine takozla sıkıştırılmış ve böylece muhtemelen paslanmış olan eski metalik menteşelerinden daha uzun ömürlü olmuşa benziyorlardı.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bir süre sonra, tepesi zarar görmemiş beş sırtlı dev bir koninin şişkin bölümündeki taş zeminli, iyi durumda, geniş bir odaya açılan bir dizi pencereyle karşılaştık. Ancak pencereler odaya halatsız inilemeyecek kadar yüksekteydiler. Yanımızda halat vardı ama, mecbur kalmadıkça -kalbi yoran seyreltik yayla havasında- bu altı metrelik inişin zahmetine katlanmak niyetinde değildik. 

Bu büyük oda bir salon veya bir tür toplantı odası olmalıydı. Elektrik fenerlerimiz duvarları çepeçevre dolaşan iki geniş bant halinde göz alıcı, farklı, şaşırtıcı oymaların varlığını gösterdi; bu iki bantın arasında çiçek ve yaprak desenleriyle süslenmiş aynı genişlikte üçüncü bir bant bulunuyordu. İçine daha kolay girebileceğimiz bir yer bulamazsak geri dönmek düşüncesiyle bu noktayı dikkatle not ettik.

Ama en sonunda tam istediğimiz gibi bir girişle karşılaştık; dar bir sokağın bir tarafından öteki tarafına buzun şu anki seviyesinin bir buçuk metre yukarısından geçen bir hava köprüsünün iki metre genişliğinde, üç metre yüksekliğindeki girişi olan bir keme raltı yolu. Bu kemer altı yolları doğal olarak üst katların zeminleriyle aynı seviyede bulunuyordu ve şimdi karşılaştığımız geçidin açıldığı zemin de sağlam durumdaydı. 

Böylece içine girebildiğimiz bina, sol tarafımızda yer alan ve batıya doğru bakan bir dizi dikdörtgen taraçadan oluşuyordu. Dar sokağın öte tarafında, kemer altı yolunun açıldığı yerde pencereleri bulunmayan ve girişin üç metre kadar yukarısında tuhaf bir şişkinliği olan harap silindirik bir yapı vardı. İçi zifiri karanlıktı. Kemer altı yolu sanki sonsuz derinlikte bir kuyuya açılıyordu.

Bir yığın oluşturan döküntüler, soldaki büyük binaya girişi iki misli kolaylaştırmıştı, ama yine de çoktandır aradığımız bu şansı kullanmada bir an duraksadık. Çünkü, esrarın bu arkaik ağına girmiş bulunuyor olsak da, iğrençliğini giderek daha açıkça kavradığımız müthiş eski bir dünyanın sapasağlam ayakta kalmayı başarmış bir binasına girmek yeni bir kararlılığı gerektiriyordu. Ama sonunda ileri atılarak açık kapı aralığına yığılmış molozların üzerine tırmandık. Öte yandaki zemin kocaman arduvaz taşlardan döşenmişti ve oymalarla süslenmiş uzun, yüksek bir koridorun başlangıcını oluşturduğu görülüyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 7 Oku

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (7)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 6 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Buraya açılan birçok kemerli yolu görüp, içerideki iç içe odaların ne kadar karmaşık olabileceğini düşününce geçtiğimiz yolları kâğıt parçaları bırakarak işaretleme zamanının geldiğine karar verdik. Şimdiye kadar pusulamız ve ardımızdaki kulelerin arasından zaman zaman gözüken yüksek sıradağlar yolumuzu yitirmemizin önüne geçmeye yetmişti.

Ancak artık bunun yerini yapay bir yöntemin alması gerekiyordu. Buna göre, yedek kâğıtlarımızı uygun büyüklükte parçalar halinde yırttık ve Danforth’un taşıyacağı bir torbaya koyarak emniyet kurallarına uygun olarak tutumlu kullanmaya hazırlandık. 

Bu çok eski taş duvarlar arasında güçlü bir hava akımı görülmediğinden, bu yöntem yolumuzu şaşırmaktan muhtemelen bizi koruyacaktı. Eğer esinti çıkacak olursa, ya da kâğıt stoğumuz tükenmeye yüz tutarsa çok daha zahmetli ve zaman kaybettirici de olsa çok daha güvenli olan kayaları çentme yöntemine başvurabilirdik elbette.

Önümüzde ne kadar büyük bir alanın uzanmakta olduğunu denemeden kestirmenin imkanı yoktu. Binaların birbirlerine yakınlığı ve aralarındaki sık bağlantılar, çöküntülerin tıkadığı veya jeolojik hareketler sonucu yarılmış olanlar dışında buz altındaki köprülerden bir diğerine geçmemizi mümkün kılıyordu.

Çünkü buz bu büyük yapıların içine çok az nüfuz etmişti. Buzun saydam olduğu hemen hemen bütün bölgeler, sanki buzdan bir tabaka gelip alt kısımlarında kristalleninceye kadar kent bu durumda terk edilmiş gibi panjurları sıkı sıkıya örtük pencerelerin varlığını gösteriyordu. 

Gerçekten de insan, bu yerin karanlık uzak bir geçmişte ansızın bir felakete uğramış hatta yavaş yavaş çürümüş olmasından çok, kapı ve pencereleri kapatılarak terk edilmiş olduğu gibi tuhaf bir izlenime kapılıyordu. Adsız bir halk buzların ilerleyişini önceden görerek daha güvenli bir yer aramak için burayı topluca terk mi etmişti?

Buradaki buz tabakasının oluşumuna eşlik eden fiziksel ve coğrafi koşulların kesin olarak belirlenmesini sonraya bırakmak zorundaydık. Şu anda görmekte olduğumuz bu oluşumdan belki biriken karların yarattığı basınç, belki nehrin taşması, belki de büyük sıradağlardaki eski bir barajın patlamış olması sorumluydu. Bu yerle ilgili olarak insanın aklına neler gelmiyor ki?

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Milyarlarca yıldır ölü taş duvarların karanlık labirentinde, çok ama çok uzun bir zamandan sonra ilk defa insanoğlunun ayak sesleriyle çınlayan, eski gizemlerin bu iğrenç ininde yaptığımız gezintinin ayrıntılarıyla anlatılması sıkıcı olacaktır.

Bu, tüm duvarlarda bulunan oymaların incelenmesinin ortaya çıkardığı korkunç dram yüzünden özellikle doğru. Bu oymaların flaş kullanarak çektiğimiz fotoğrafları, şu anda açıklamaya çalıştığımız gerçekleri kanıtlamada çok işe yarayacaktır. Yanımızda daha fazla film bulunmamasına ne kadar hayıflansak azdır. Böylece, bütün filmlerimizi tükettikten sonra, gözümüze çarpan bazı özellikleri defterimize kabaca çizdik.

İçine girdiğimiz bina çok büyük ve ince ince işlenmiş bir binaydı. İsimsiz jeolojik geçmişin mimarisi konusunda bize oldukça fikir verdi. İç bölmeler dış duvarlar kadar kalın değildi ama alt kısımları çok iyi korunmuştu. Tüm yapı, zemin seviyesinde tuhaf bir şekilde düzensiz farklar içeren bir karmaşıklıktaydı.

Ardımızda bıraktığımız kâğıt parçaları olmasaydı daha başlangıçta kaybolmuş olurduk. Her şeyden önce, daha fazla aşınmış olan üst tarafları keşfetmeye karar verdik ve labirentte otuz metre kadar yukarı, en üstteki karla dolu, harap odaların kutup göğüne açıldığı yere tırmandık. 

Tırmanışı enine yivli, dik taş rampalardan ya da her tarafı merdiven işlevi gören eğimli düzlemlerden yararlanarak gerçekleştirdik. Beş köşeli yıldızlardan, üçgenlere ve mükemmel küplere kadar akla gelebilecek her şekil ve oranlarda odalarla karşılaştık.

Daha geniş birçok oda olmasına karşın genel olarak tabanlarının ortalama 9 m x 9 m, yüksekliklerinin de 6 m olduğu rahatça söylenebilirdi. Üst kısımlan ve buz seviyesini dikkatle inceledikten sonra, kat kat aşağıya, buzun altında kalan yere indik ve kendimizi bu binanın dışında sonsuzca uzanan birbirine bağlı odalar ve geçitlerden oluşan bir labirentte bulduk. 

Çevremizdeki her şeyin dev boyutlarda oluşu insanı eziyordu. Bu korkunç eski duvarların hatlarında, boyutlarında, orantılarında, süslemelerinde ve mimarisindeki farklarda belli belirsiz ama son derece insanlık dışı bir şeyler vardı. Çok geçmeden oymaların, bu anormal kentin milyonlarca yıllık bir kent olduğunu ortaya çıkardığını anladık.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Koca koca taş kütlelerinin anormal bir şekilde dengeye getirilip ayarlanmasının altında yatan mühendislik ilkelerini anlayamamış olsak da, kemerlerin işlevine fazlasıyla bel bağlanmış olduğu açıkça belliydi. İçine girdiğimiz odalarda taşınabilir hiçbir eşya yoktu. Bu durum, kentin bilerek terk edilmiş olduğu yönündeki kanımızı pekiştiriyordu.

Asıl süsleme öğesi, neredeyse genel bir nitelik kazanmış olan duvar oymalarıydı. Bu oymalar, aralarında geometrik süslemelerle dolu aynı genişlikte başka şeritlerle döşemeden tavana kadar dizilmiş birer metrelik yatay şeritler halinde uzanıyordu. 

Bu düzenleme kuralının istisnaları yok değildi ama, asıl olan bu tür düzenlemeydi. Yine de, geometrik desenlerle süslü şeritlerden biri içerisine gömülmüş tuhaf desenli nokta gruplarını içeren kabartma tabletlere rastlanıyordu yer yer. Tekniğin, insan ırkının bilinen sanat akımlarına tamamen yabancı olmasına karşın, son derece olgunlaşmış ve ileri bir estetik düzeye ulaşmış olduğunu çok geçmeden gördük.

Bugüne kadar gördüğüm hiçbir oyma, zarafet bakımından bunların eline su dökemezdi. Oymaların olağanüstü büyüklüğüne karşın, bitki ve hayvan yaşamının en ufak ayrıntıları şaşırtıcı ustalıkla işlenmişti. Geleneksel desenler ise karmaşıklıklarıyla birer harikaydılar. Geometrik süsler, matematiğin ilkelerinden büyük oranda yararlanıldığını gösteriyordu ve beş sayısını temel alan anlaşılmaz simetrik eğrilerden ve köşelerden oluşuyordu.

Resimli şeritler oldukça biçimci bir geleneği izliyordu ve kendine has tuhaf bir perspektifi vardı; ama araya giren uzun jeolojik dönemlere karşın yine de bizi derinden etkileyen bir sanat gücüne sahipti. Tasarım yöntemleri iki boyutlu kesit alanlarının benzersiz bir şekilde yan yana getirilmesi esasına dayanıyor ve eskinin bilinen hiçbir ırkının sahip olmadığı bir analitik psikolojiyi dışa vuruyordu. 

Bu sanatı, müzelerimizde sergilenmekte olan hiçbir sanat akımıyla karşılaştırmaya kalkışmanın yararı yok. Çektiğimiz fotoğrafları görenler en yakın benzerliği, muhtemelen, en cüretkâr fütüristlerin bazı acayip fikirlerinde bulacaklardır. Geometrik süslemelerin oyma yaprakları, derinliği, aşınmamış duvarlarda 2,5 santimetre ile 5 santimetre arasında değişen çizgilerden oluşuyordu.

Bilinmeyen çok eski bir dilde yazılar olması gereken nokta gruplarını içeren tabletlerin derinliği 4 santimetre kadardı. Noktalar ise bir santimetre kadar daha derindi. Resim şeritleri, zeminleri duvar yüzeyinden beş santimetre kadar çukur olan havalı alçak rölyefler şeklindeydi. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Aradan geçen çok uzun yılların boya namına ne varsa bozup dökmüş olmasına karşın, yine de bazılarında daha önce renkli olduklarını gösteren izler görülebiliyordu. İnsan bu mükemmel tekniği inceledikçe, hayranlığı artıyordu. Sanatçıların kurallara sıkı sıkıya bağlılıklarının ardında ayrıntılı ve titiz gözlem yapma yetenekleriyle çizgi çizmedeki ustalıkları görülebiliyordu ve kuralların kendisi, elbette, resmedilen her nesnenin gerçek özünü ve en önemli farklılıklarını simgelemeye ve vurgulamaya hizmet ediyordu. 

Farkına varabildiklerimizin dışında bizim algılayamadığımız başka mükemmelliklerin de bulunduğunu hissediyorduk. Şurada burada görülen bazı üslup izleri, ancak daha farklı bir aklın, daha yetkin ve daha farklı duygu organlarının anlamlandırabileceği gizli sembol ve dürtülerin belli belirsiz ipuçlarını veriyordu.

Oymaların konusu yaşamlarının çoktan yok olmuş dönemleriyle ilgiliydi ve tarihlerinin büyük bir bölümünü kapsıyordu. Oymaları bizim için bu kadar aydınlatıcı kılan, fotoğraflarını ve elle çizilen kopyalarını her şeyin üstünde tutmamıza yol açan -büyük bir şans eseri olarak bizim de çok işimize yarayan- şey, bu ilkel ırkın tarihe tutku derecesinde düşkün olmasıydı. 

Bazı odalardaki haritalar, astronomi çizelgeleri ve daha başka büyük ölçekli bilimsel çizimler, bu odaların hâkim süsleme tarzını değiştiriyordu. Bu çizimler, resimli frizlerden ve oda duvarlarının alt bölümlerindeki süslemelerden çıkardığımız sonuçları hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde doğruluyordu.

Ortaya çıkan gerçeklere üstü kapalı bir şekilde dokunurken, anlattıklarımın bana inananları uyarmak yerinde onların meraklarını kamçılamamasını ummaktan başka elimden bir şey gelmiyor. İnsanların cesaretini kırmak amacıyla yaptığım uyarıların, onlardan birini bu ölüm ve dehşet ülkesine çekmesi çok trajik olurdu.

Bu oymalı duvarları, yüksek pencereler ve üç buçuk metre yüksekliğinde masif kapılar kesiyordu; kapıların ve pencerelerin bazılarında asıl kapı ve pencerelerin -özenle işlenip parlatılmış- taşlaşmış tahtalarından bulunduğu görülüyordu. Bütün metal kısımlar çoktan yok olmuştu ama kapılardan bazıları yerlerinde duruyordu ve bir odadan diğerine geçerken onları zorlayıp açmamız gerekiyordu. Tuhaf saydam camları olan elips biçimi pencere çerçeveleri, az sayıda da olsa, şurada burada kalmıştı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Ayrıca duvarların içinde çok sayıda kocaman oyuklar vardı. Bunların çoğu boştu, ama bazılarında yeşil sabun taşından oyulmuş kırık ya da götürülmeye değer bulunmamış garip şeyler vardı. Diğer deliklerin -oymaların düşündürdüğü türden- ısıtma, aydınlatma gibi çoktan kayıplara karışmış mekanik tesisata ilişkin olduğuna hiç kuşku yoktu.

Tavanlar genellikle süssüzdü, ama zaman zaman, çoğu artık düşmüş olan yeşil sabun taşı ve daha başka türden fayans kakılmış olanlara da rastlanıyordu. Zeminlerde sade taş işçiliği ağırlıklı olmakla birlikte, bu tür fayansla döşenmiş zeminler de vardı.

Söylediğim gibi, ortada mobilya ya da taşınabilir hiçbir eşya yoktu ama oymalar bu mezarı andıran, yankılı odaları bir zamanlar dolduran tuhaf aygıtlar hakkında yeterince açık bir fikir veriyordu. Buz tabakasının üzerinde kalan odaların zeminleri genellikle kalın bir moloz ve döküntü yığınıyla kaplıydı ama aşağı doğru indikçe döküntülerin miktarı azalıyordu. Alt katlardaki bazı oda ve koridorlarda kumla karışık bir tozdan ve eski kabuklardan fazlası bulunmazken, bazı bölgelerin daha yeni süpürülüp temizlenmişçesine tekinsiz bir havası vardı. 

Duvarların yarıldığı ya da göçtüğü yerlerde alt kattaki odaların da üst kattakiler kadar çer çöple dolu olduğunu söylemeye gerek bile yok. Uçaktan gördüğümüz diğer binalarda olduğu gibi burada da, tam ortada bulunan bir avlu, iç mekânları büsbütün karanlıkta kalmaktan kurtarıyordu. Bu yüzden üst katlardayken, oymaların ayrıntılarını incelemek dışında, elektrik fenerlerimizi nadir en kullanmak zorunda kaldık. Ama buz örtüsünün altında, alacakaranlık koyulaşıyor ve bir labirenti andıran alt katların büyük bir bölümü zifiri bir karanlığa gömülüyordu.

Milyarlarca yıldır sessiz olan bu insanlık dışı duvarların labirentinde ilerlerken aklımıza hücum eden düşünceler ve hissettiğimiz duygularla ilgili eksik de olsa bir fikir edinebilmek için kararsız ruhsal durumlar, anılar ve izlenimlerin son derece şaşırtıcı bir karmaşasını göz önüne getirmek gerekir. Bu yerin sadece korkunç eskiliği ve mutlak ıssızlığı bile duyarlı bir insanı bunaltmaya yeterdi. Buna bir de kampta gördüğümüz açıklanamaz dehşeti ve bizi çevreleyen duvarlardaki korkunç oymalardan çıkardığımız sonuçları ekleyin. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Oymaların, hiçbir yanlış yorumlamaya yer bırakmayacak kadar iyi durumda bulunduğu bir kesidine geldiğimiz an, kısa bir inceleme iğrenç hakikati birbirimize çıtlatmaktan özenle kaçınmış olmamıza karşın daha önce Danforth’un da benim de kuşkulanmamış olduğumuzu söylemenin fazlasıyla saflık olacağı hakikati, anlamamıza yetti.

Milyonlarca yıl önce, insanın ataları henüz ilkel memelilerken ve kocaman dinozorlar Avrupa ve Asya’nın tropik bozkırlarında dolaşırken, bu korkunç ölü kenti inşa eden ve içinde yaşayan varlıkların ne menem şeyler olduğu hakkında aklımızı esirgeyecek hiçbir kuşkuya yer kalmamıştı.

Daha önceleri umutsuz bir alternatife sarılarak her tarafta görülen beş köşeli motifin, tıpkı Girit’teki Minos uygarlığının kutsal boğayı, Mısırlıların bok böceğini, Romalıların kurdu ve kartalı ve çeşitli vahşi kabilelerin seçilmiş bir totem hayvanı yücelttikleri gibi sadece beş köşeliliği çok açık bir şekilde somutlaştıran doğal bir Arkeen nesnenin kültürel ya da dinsel olarak yüceltilmesi olduğu fikrinde -her birimiz kendi kendimize- ısrar etmiştik.

Şimdi artık biricik sığınağımızdan yoksun kalmış ve bu sayfaların okuyucularının çoktan tahmin ettikleri akla zarar gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalmıştık. Şu anda bile yazıya geçirmeye pek dayanacak gibi değilim ama kim bilir belki de bunu yapmam gerekmez.

İnsanın içini korkuyla dolduran bu duvarları dinozorlar çağında yükselten ve içinde yaşayan şeyler elbette dinozorlar değil, çok daha fena şeylerdi. Önemsiz yaratıklar olan dinozorlar yeni ve neredeyse beyinsizdiler. Oysa kenti inşa edenler akıllı ve eskiydiler ve neredeyse milyar yıl önceki kayalar dünya üzerindeki yaşamın hücre düzeyini aşmadığı bir dönemdeki kayalar, dünya üzerinde gerçek yaşam başlamadan önceki kayalar üzerinde birtakım izler bırakmışlardı.

Onlar bu yaşamın yaratıcıları ve köleleştiricileriydiler. Pnakotic Elyazmaları’yla Necronomicon’un korku içinde ima ettiği eski korkunç efsanelerin kaynağı olduklarına hiç kuşku yoktu. Onlar, dünyanın henüz genç bir gezegen olduğu dönemde yıldızlardan süzülerek gelen, tözlerini yabancı bir evrimin biçimlendirdiği ve güçleri bu gezegenin yetiştirdiği her şeyden üstün yaratıklar olan “Yüce Eskiler”di. Daha evvelki gün onların milyonlarca yıllık fosilleşmiş parçalarına bakmış olduğumuzu zavallı Lake ile arkadaşlarınınsa onların eksiksiz bedenlerini görmüş olduklarını düşünmek…

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: İnsanlık öncesi yaşamın bu korkunç evresi hakkında öğrendiklerimizi sırasıyla anlatmam elbette olanaklı değil. Ortaya çıkardığımız bazı gerçeklerin yarattığı sarsıntı yüzünden kendimizi toparlamamız uzunca bir süre aldı ve sistemli bir araştırmaya başladığımızda saat öğleden sonra tam üçtü.

İçine girdiğimiz binanın duvarlarındaki oymalar, jeolojik, biyolojik ve astronomik özelliklerine bakılırsa oldukça yakın tarihliydi -belki iki milyon yıllık- ve buz tabakası altındaki köprülerden geçtiğimiz daha eski binalardaki oymalara göre dekadan denilebilecek bir sanatı temsil ediyordu. 

Yekpare taştan yontulmuş bir bina kırk, belki de elli milyon yıl önce -Alt Eosen veya Üst Kretase çağında- yapılmışa benziyordu ve sanatsal değeri, bir tek istisna ile, gördüğümüz her şeyi geride bırakan yarım kabartmaları vardı. Bu istisnanın, incelediğimiz en eski yapı olduğundan hiç kuşkuya düştüğümüz olmadı.

Yakında halka sunulacak olan fotoğrafların desteği olmasaydı, deli diye akıl hastanesine kapatılmak korkusuyla bulduğum şeyleri ve bunlardan çıkardığım sonuçları anlatmaya çekinirdim. Bu bölük pörçük öykünün ilk bölümleri yıldız başlı varlıkların dünyaya gelmeden önce, başka gezegenlerde, başka galaksilerde ve başka evrenlerdeki yaşamına ilişkin bölümler, elbette bu yaratıkların kendi fantastik mitolojileri olarak yorumlanabilir kolaylıkla.

Ama bazı bölümler matematiğin ve astrofiziğin en son bulgularına öyle tekinsizce benzeyen resim ve çizimler içeriyordu ki doğrusu ne düşüneceğimi bilemiyorum. En iyisi bırakalım da yayımlayacağım resimleri görenler karar versin.

Doğal olarak, ne önümüze çıkan herhangi bir oyma grubu öykünün küçük bir bölümünden fazlasını anlatıyordu ne de öykünün çeşitli evrelerine sırasıyla rastladık. Büyük odalardan bazıları, içlerindeki resimler bakımından bağımsız bir birim iken, bazen de bir öykü bir dizi oda ve koridorda sürüp gidiyordu.

Harita ve şemaların en iyileri, belki eski toprak seviyesinin de altında bulunan korkunç bir uçurumun -bir tür eğitim merkezi olduğundan kuşku duyulamayacak, yaklaşık on sekiz metre yüksekliğinde, kenar uzunluğu altmış metre olan kare şeklinde bir mağaranın- duvarlarında bulunuyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Aynı konunun çeşitli oda ve binalarda insanın sinirlerine dokunacak kadar tekrarlandığı görülüyordu. Bazı olaylar ve tarihlerinin belirli bölümleri bu binalarda oturanların ya da dekoratörlerin en gözde konuları olmalıydı. Ama bazen aynı izleğin değişik anlatımları tartışmalı konuların açıklığa kavuşturulmasında ve aradaki boşlukların doldurulmasında işe yarıyordu.

Bu kadar kısa bir sürede, bu kadar çok sonuca ulaşabilmiş olmamıza hâlâ şaşarım. Elbette, biz şu anda bile sadece ana hatları anlayabilmiş durumdayız ve anladıklarımızın çoğuna da çektiğimiz fotoğrafları ve yaptığımız çizimleri daha sonra incelediğimizde ulaştık.

Danforth’un şu anda içinde bulunduğu ruhsal çöküntünün nedeni bu son incelemenin etkileri; canlanan anılar, Danforth’un genel duyarlılığını etkileyen belirsiz izlenimler ve bir an için gördüğümüz, özünü benim de kavrayamadığını o son dehşet sahnesi olabilir. Ama bu incelemeyi yapmak zorundaydık çünkü yeterince bilgiye ulaşmadan bir uyarıda bulunamazdık. Bu uyarının yapılmasıysa son derece gerekliydi. 

Karmakarışık zamanların bu bilinmeyen antarktik dünyasında hâlâ varlığını sürdüren bazı etkiler ve yabancı doğal yasalar daha fazla keşif yapılmasının önüne geçilmesini zorunlu kılmaktadır. Öykünün tamamı, çözülebildiği kadarıyla, yakın bir zamanda Miskatonic Üniversitesi’nin resmi bülteninde yayımlanacaktır. Ben burada sadece en önemli noktalara, o da konudan konuya atlayarak, değinmekle yetineceğim.

Efsane ya da her ne iseler, oymalar yıldız başlı şeylerin yeni doğmakta olan, yaşamın henüz başlamadığı dünyaya kozmik uzaydan gelişlerini, onların gelişlerini ve zaman zaman gemilerine binerek uzayda öncü keşfe çıkan bir çok başka yabancı varlıkların gelişini; anlatıyordu. Bu, antikiteye meraklı bir meslektaşımın uzun zaman önce, tepe üzerindeki garip yaratıklara ilişkin anlattığı öyküyü garip bir şekilde destekliyordu. 

Bu yaratıklar oldukça uzun süre deniz altında yaşamış, fantastik kentler kurmuş, bilinmeyen bir enerji ilkesinden yararlanan son derece karmaşık silahlarıyla isimsiz düşmanlarına karşı korkunç bir savaşa girişmişlerdi. En yaygın ve gelişmiş biçimlerini ancak gerektiğinde kullanıyor olsalar da bilimlerinin ve makine bilgilerinin bugünkü insanın bilgilerini fersah fersah aştığı çok açıktı. Bazı oymalar, diğer gezegenlerde makineleşmiş bir evreden geçtiklerini ama olumsuz manevi sonuçlarını görünce vazgeçtiklerini akla getiriyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Organizmalarının olağanüstü dayanıklılığı ve doğal gereksinimlerinin basitliği, imal edilmiş ürünler olmadan ve zaman zaman doğa güçlerine karşı korunma dışında giysilere bile gereksinim duymadan yüksek bir yaylada yaşamalarını mümkün kılmıştı. Dünyadaki yaşamı, başlangıçta beslenme amacıyla, sonra daha başka amaçlarla, çoktandır bildikleri yöntemlerle malzemelerden yararlanarak, deniz altında yaratmışlardı. Evrensel düşmanlarının yok edilmesinden sonra, sıra daha ayrıntılı deneylere gelmişti. 

Aynı şeyi diğer gezegenlerde de yapmışlardı. Sadece gerekli yiyecekleri üretmekle kalmamış, dokularını ipnotik etki altında her türden geçici organlara dönüştürebilen ve böylece topluluğun ağır işlerini yapan ideal köleler durumundaki bazı çok hücreli protoplazmik kütleler de üretmişlerdi.

Bu koyu kıvamlı kütlelerin Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’unda üstü kapalı bir şekilde sözünü ettiği ama bu deli Arap’ın bile, alkaloid içeren bazı bitkileri çiğneyenlerin düşleri dışında yeryüzünde bulunduklarını ileri sürmediği “shogğoth”lar olduğuna hiç kuşku yoktu. 

Yıldız başlı “Eskiler” bu gezegen üzerinde kendi basit besin maddelerini sentez yoluyla ürettikten ve yeterince shogğoth yetiştirdikten sonra, bazı hücre gruplarının başka türde hayvanlar ve bitkiler biçiminde evrimleşmelerine çeşitli nedenlerle izin verirlerken, baş belası olarak gördükleri varlıkların kökünü kuruttular.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 8 Oku

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (8)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 7 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Çok büyük ağırlıkları kaldırabilecek kadar geliştirilebilen shoggothların yardımıyla, deniz altındaki küçük, alçak yapılı kentler büyüyerek, daha sonra karada kurulacak olan kentlerden pek farklı olmayan görkemli taş labirentlere dönüştü. Uyum gösterme yetenekleri çok yüksek olan Eskiler evrenin başka bölgelerinde daha çok karada yaşamış ve karada kent inşa etme konusunda birçok geleneği muhafaza etmiş olmalıydılar. 

Milyarlarca yıldır ölü olan koridorlarını daha o zaman dikkatle incelediğimiz kent de dahil, duvarları oymalarla süslü bu Paleojen kentlerin mimarisini inceledikçe, bugüne kadar henüz kendimize bile açıklamaya kalkışmadığımız ilginç bir tesadüften büyük ölçüde etkilendik.

Kentteki binaların çağlar önce aşınarak şekilsiz yığınlara dönüşmüş tepeleri yarım kabartmalarda açıkça görülüyordu. Bu resimlerde gruplar halinde iğne gibi sivri kuleler, bazı konilerin ye piramitlerin tepelerinde zarif süsler, silindirik sütunların tepelerinde taraklı yatay diskler vardı. 

Bu görüntü, zavallı Lake’in bahtsız kampına ilk defa yaklaşırken gördüğümüz, böyle bir siluetten binlerce, on binlerce yıldır yoksun bir kentin sırrına erilmez delilik dağları üzerinde gökyüzüne yansıttığı o uğursuz serabın aynısıydı. Eskiler’in deniz altındaki ve bir bölümünün karaya çıkmasından sonraki yaşamları hakkında ciltler dolusu yazılabilir.

Sığ sularda yaşayanlar başlarının üzerindeki beş ana dokunacın uçlarındaki gözleri kullanmaya devam etmiş, oyma ve yazma sanatını oldukça alışıldık bir şekilde icra etmişlerdi. Yazıyı sivri uçlu bir gereçle sudan etkilenmeyen parafinli bir yüzey üzerine yazmışlardı. 

Okyanusun daha derinlerinde yaşayanlar, ışık elde etmek için fosforlu gibi ışıyan ilginç bir organizmadan yararlanmış olmakla beraber, görme işlevini esas olarak başlarının üzerindeki prizmatiksillerle, niteliği anlaşılamayan, gerektiğinde bütün Eskiler’i ışıktan kısmen bağımsız kılan bir duyu yoluyla sağlamışlardı.

Oyma ve yazı biçimleri nesilden nesile büyük değişikliklere uğramıştı. Yarım kabartmalardan niteliklerini çıkaramadığımız, belki de ışımayı sağlamak amacıyla bazı kimyasal kaplama usullerini kullanmaya başlamışlardı. 

Yaratıklar, kısmen yan taraflarında bulunan, deniz lalesini andıran kollarla yüzmek, kısmen de ayağı andıran bir dizi organın bulunduğu alt taraflarındaki dokunaçları sağa sola hareket ettirmek suretiyle denizde yol alıyorlardı. Bazen de katlanabilir yelpazemsi kanatlarından bir ikisinin yardımıyla uzun sıçrayışlar yapabiliyorlardı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Karada genellikle ayağı andıran organlarını kullanıyor, ama ara sıra da kanatlarını kullanarak oldukça yükseklere ya da ötelere uçabiliyorlardı. Deniz lalesini andıran kolların uçlarında bulunan çok sayıda dokunaç her türlü sanat ve el işlerinde büyük bir ustalık ve maharet sağlayacak tarzda zarif, esnek, güçlü, hassas ve kas sinir uyumu bakımından eşsizdi.

Bu şeylerin dayanıklılığı inanılacak gibi değildi. Denizlerin en derin yerlerinin müthiş basıncının bile bunlara hiçbir zararı dokunmuyordu. Şiddetle karşılaşmadıkları sürece çok azı ölüyordu, bu yüzden de çok az mezarlıkları vardı. Diklemesine gömdükleri ölülerinin üzerlerini, üstlerine beş köşeli desenler çizilmiş höyüklerle kapatmış olmaları, oymaların ortaya koyduğu gerçeklerden sonra kendimize gelmek için yeniden durup düşünmemizi gerektirdi. 

Yaratıklar-Lake’in kuşkulandığı gibi, pterodofitlere benzer şekilde sporlarla çoğalıyorlardı ama olağanüstü dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları ve yenilenmeye gereksinim duymamaları nedeniyle, sömürgeleştirecek yeni bölgeler söz konusu olmadıkça büyük ölçekte yeni prothallus üretimine yönelmiyorlardı. Gençler çabucak olgunlaşıyor ve bizim düşünebileceğimiz tüm standartların ötesinde bir eğitimden geçiyordu. 

Entelektüel ve estetik yaşam çok ileri düzeydeydi ve yakında yayımlayacağım monografide daha ayrıntılı bir şekilde betimleyeceğim bir dizi uzun ömürlü gelenek ve kurum yaratmıştı. Bunlar, yaşama alanının deniz ya da kara olmasına göre az çok değişiklik göstermekteydi ama, temelleri ve dayandığı esaslar aynıydı.

Bitkiler gibi, beslenmelerini organik olmayan maddelerden sağlayabiliyor olmakla beraber, büyük ölçüde organik, özellikle de hayvansal besinleri yeğliyorlardı. Deniz altında deniz hayvanlarını çiğ çiğ yerlerken, karada etlerini pişiriyorlardı. Keşif ekibimizin bazı fosilleşmiş kemiklerde izlerini fark ettikleri keskin silahlarla avlanıyor ve sürü besliyorlardı.

Çok aşırı olmayan sıcaklıklara mükemmelen dayanıyor ve donmuş suyun altında doğal durumlarında yaşayabiliyorlardı. Ama Pleistosen çağın aşırı soğukları bastırdığında -yaklaşık bir milyon yıl önce- karada yaşayanlar, ölümcül soğuk onları yeniden denizlere sürünceye kadar, yapay ısıtma da dahil özel önlemlere başvurmak zorunda kaldılar. 

Evrensel boşlukta yaptıkları tarih öncesi uçuşlar için efsanelerin dediğine göre, bedenlerini bazı kimyasal maddelerle doldurarak yeme, içme, soluk alma gibi şeylere gereksinim duymadıkları gibi, ısıdan da etkilenmez hale gelmişlerdi ama büyük soğuklar bastırıncaya kadar bu yöntemi çoktan unutmuşlardı. Her halükârda bu yapay durumu, zarar görmeden sonsuza kadar sürdüremezlerdi.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Karı koca yaşamı olmayan, yarı bitkisel yapıdaki Eskiler, memelilerin aile yaşamının biyolojik temellerine sahip değillerdi ama mekânın akılcı kullanımı ilkesinden hareketle ve aynı evde oturanların meşgale ve eğlencelerine ilişkin resimlerden çıkardığımız kadarıyla doğuştan kafa denkliği gibi nedenlerle, evlerde örgütlenmiş büyük gruplar halinde yaşıyorlardı. 

Evlerini döşerlerken bütün eşyayı kocaman odaların ortasına topluyor, bütün duvarları dekorasyon için boş bırakıyorlardı. Karada yaşayanlar aydınlatmayı elektro-kimyasal bir yolla sağlıyorlardı. Hem karadakilerin hem denizdekilerin tuhaf masaları, sandalyeleri, kafesli silindirik divanları -çünkü dokunaçlarını kapatarak dik bir vaziyette dinleniyor ve uyuyorlardı- ve menteşeyle birbirine tutturulmuş noktalı yüzeylerden oluşan kitapları için rafları vardı.

Yönetim biçimleri, gördüğümüz oymalardan bu konuda kesin bir sonuç çıkarılamasa da, belli ki çok karmaşık ve büyük bir olasılıkla toplumcu nitelikteydi. Yerel ticaret de farklı kentler arasındaki ticaret de çok gelişmişti. Üzerinde yazılar bulunan beş köşeli bazı küçük, yassı fişler para yerine geçiyordu. Keşif ekibimizin bulduğu küçük sabun taşları böylesi paralar olmalıydı. Esas olarak kentli bir kültürleri olmakla birlikte, bir miktar tarım yapmakta ve büyük çapta hayvan yetiştirmekteydiler. 

Madencilik ve bir miktar da imalat yapılmaktaydı. Çok sık yolculuk yapıyor olmalarına karşın, ırkın yayılmasını sağlayan sömürgeleştirme hareketleri dışında sürekli göç oldukça seyrek görülüyordu. Yaratıklar, kendi hareketleri için herhangi bir şeyden yararlanmıyorlardı, çünkü karada, havada ve suda Eskiler gibi hareket etmek, oldukça büyük hızlara ulaşmalarına yetiyordu. Ama yükler su altında Shoggothlar tarafından, karadaki yaşamlarının sonraki yıllarında ise çok ilginç çeşitlilik gösteren ilkel omurgalılar tarafından taşınıyordu.

Bu omurgalılarla çok sayıdaki diğer yaşam biçimleri, karada, denizde ve havada yaşayan hayvanlar ve bitkiler Eskiler tarafından yaratılan ama dikkat alanları dışında kalan canlı hücrelerin kontrolsüz bir şekilde evrimleşmesinin ürünüydüler. Kontrolsüz bir şekilde gelişmelerine izin verilmişti çünkü egemen varlıklarla çatışmaya girmemişlerdi. Rahatsızlık veren yaşam biçimleriyse elbette ki hiç düşünmeden yok edilmişti. 

En yakın tarihli ve en dekadan oymalarda, karada yaşayanların bazen yiyecek bazen de kendilerini eğlendiren soytarılar olarak kullandıkları ayaklarını sürüyerek yürüyen ve maymunla insana belli belirsiz benzerliği su götürmeyen ilkel bir memeliyi görmek fazlasıyla ilgimizi çekti. Karadaki kentleri kurarken yüksek kulelerin büyük taş blokları paleontolojinin henüz bilmediği kocaman kanatlı pterodaktiller tarafından kaldırılmıştı genellikle.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Eskiler’in çeşitli jeolojik değişimlere ve yer sarsıntılarına karşın hayatta kalmakta gösterdikleri başarı tam bir mucizeydi. Arkeen çağdan daha önce kurulmuş çok az kent kalmış olmakla birlikte, uygarlıklarında ya da tuttukları kayıtların ileri kuşaklara aktarılmasında hiçbir kesinti olmamıştı. Gezegene ilk indikleri yer Antarktika Okyanusu idi ve Ay’ı oluşturan maddenin komşu Pasifik’ten kopmasından kısa bir süre sonra gelmişe benziyorlardı. 

Oyma haritalardan birine göre o zamanlar bütün gezegen sularla kaplıydı ve çağlar geçtikçe taş kentler Güney Kutbu’ndan uzak bölgelere doğru yayılmıştı. Başka bir harita Güney Kutbu civarında büyük bir kara parçasını gösteriyordu. Asıl merkezlerini karaya yakın sığ sulara taşıyan yaratıklar besbelli ki karaya yerleşme denemeleri yapmışlardı.

Daha sonraki dönemlerde çizilmiş haritalarda karaların çatladığı ve birbirinden uzaklaştığı, bazı kısımlarının, Taylor, Wegener ve Joly tarafından yakınlarda ortaya atılan kıtaların sürüklenmesi kuramını çarpıcı bir şekilde destekleyecek tarzda uzaklara sürüklendiği görülüyordu.

Güney Pasifik’te yeni bir karanın yükselmesiyle çok büyük olaylar başladı. Deniz dibi kentlerinden bazıları taş taş üstünde kalmayacak şekilde yıkıldı; ama felaketler bununla kalmadı. Başka bir ırk-ahtapot biçimli, belki de efsanevi Cthulhu soyundan karada yaşayan bir ırk- evrenin sonsuzluğundan çıkageldi ve Eskiler’i bir süre için tamamen deniz diplerine çekilmeye zorlayan müthiş bir savaş başladı aralarında. 

Karadaki çok sayıda yerleşim açısından çok büyük bir darbeydi bu. Daha sonra barış yapıldı yeni topraklar Cthulhu soyuna bırakılırken denizler ve eski topraklar Eskiler’e kaldı. En büyükleri, gezegende ilk indikleri yer olması nedeniyle kutsal sayılan Antarktika’da olmak üzere yeni kara kentleri kuruldu. O andan başlayarak, eskiden olduğu gibi, Antarktika Eskiler’in uygarlığının merkezi oldu ve Cthulhu soyu tarafından orada kurulan tüm kentler ortadan kaldırıldı. 

Sonra Pasifik’teki karalar, korkunç taş kent R’lyeh’i ve uzayın boşluğundan gelen ahtapotları da beraberinde götürerek ansızın denizin dibine battı ve böylece Eskiler, içlerinde, sözünü etmeyi sevmedikleri belli belirsiz bir korkuyla, bir kez daha gezegene egemen oldular. Daha ileri çağlarda Eskiler’in kentleri yerkürenin tüm topraklarına ve sularına yayıldı. Yakında basılacak olan monografimde, Pabodie’nin cihazı gibi bir cihazla arkeologların birbirinden oldukça uzak bölgelerde sondajlar yapmalarını önermemin nedeni budur.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Sonraki çağlar boyunca ortaya yeni yeni kara kütlelerinin çıkmasıyla, denizlerden karaya doğru düzenli bir şekilde göçler oldu ama denizler hiçbir zaman tam olarak terk edilmedi. Karaya doğru göçün bir başka nedeni de deniz altında başarıyla yaşamanın kendilerine bağlı olduğu Shoggothları üretmede karşılaşılan yeni güçlüklerdi. Zamanın ilerlemesiyle, oymaların da hüzünle itiraf ettiği gibi organik olmayan maddeden yeni yaşam türleri yaratma sanatı unutulmuş, Eskiler var olan yaşam türlerini biçimlendirmekle yetinmek zorunda kalmışlardı. 

Karada, büyük sürüngenler oldukça yumuşak başlı çıktılar ama denizlerin bölünerek üreyen ve kaza eseri tehlikeli düzeyde bir zekaya sahip olan shoggothları bir süre için büyük bir sorun oldular. Shoggothlar her zaman Eskiler’in hipnotik telkinleriyle kontrol altında tutulmuşlar ve yoğrulabilme özelliğine sahip dayanıklı bedenlerinden kol bacak benzeri çeşitli yararlı, geçici organlar oluşturulmuştu. Ama artık kendi bedenlerine şekil verme gücünü zaman zaman bağımsızca kullanıyor ve geçmiş telkinlerden akıllarında kalan biçimleri taklit ediyorlardı. 

Öyle görünüyordu ki Eskiler’in istençlerine boyun eğmeden onları taklit eden, istenci ayrı ve zaman zaman da inatçı, yarı-kararlı bir beyin geliştirmişlerdi. Bu shoggothların oymalardaki görüntüleri Danforth’un da benim de içimi dehşet ve iğrenmeyle doldurdu.

Bunlar, normal olarak üst üste yığılmış kabarcıkları andıran kıvamlı bir jöleden oluşmuş şekilsiz yaratıklardı ve küre biçimindeyken ortalama çapları dört buçuk metre kadardı. Ama sürekli olarak biçimleri ve büyüklükleri değişiyor, efendilerini taklit ederek kendiliğinden ya da telkinle geçici görme, işitme, konuşma organları ya da oluşumları geliştiriyorlardı.

Anlaşıldığı kadarıyla, Permiyen Çağ’ın ortalarına doğru, belki yüz elli milyon yıl önce shoggothlar artık hiç söz dinlemez olmuşlardı. O zaman denizdeki Eskiler onları yeniden dize getirmek üzere amansız bir savaş başlattılar. Bu savaşa ve shoggothların balçığa bulanmış durumda bıraktıkları başları kesilmiş kurbanlarına ilişkin resimler, aradan geçen sayısız çağa karşın, çok korkutucuydu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Eskiler ayaklanan varlıklara karşı moleküler ve atomik düzeyde etkileri olan ilginç silahlar kullanmış ve sonunda kesin zafere ulaşmışlardı. Bundan sonraki dönemi anlatan resimler, Batı Amerika’nın vahşi atlarının kovboylar tarafından evcilleştirilmesi gibi, shoggothların da silahlı Eskiler tarafından dize getirilip evcilleştirildiğini gösteriyordu. Ayaklanma sırasında shoggothların suyun dışında yaşayabildikleri görüldüyse de bu geçiş için cesaretlendirilmediler. Çünkü, karadaki yararları yaratacakları sorunların yanında hiç kalırdı.

Jurasik Çağ’da Eskiler uzaydan gelen yeni bir saldırı dalgasıyla karşılaştılar. Bu seferki düşmanları Plüton gibi yakın zamanlarda keşfedilen uzak gezegenlerden gelmiş yarı mantar yarı kabuklu yaratıklardı. Bunların, Kuzeyin gizli gizli anlatılan efsanelerinde adı geçen tepedeki yaratıklarla ve Himalayalar’da Mi-Go ya da İğrenç Kar Adamı diye bilinen yaratıkla aynı türden yaratıklar olduğuna hiç kuşku yoktu.

Bu varlıklarla savaşmak için Eskiler kuşatmayı yararak, Dünya’ya gelişlerinden bu yana ilk defa olarak gezegenler arası boşluğa geri dönmeye kalkıştılar. Ama tüm çabalarına karşın Dünya atmosferinden çıkmanın artık olanaksız olduğunu gördüler. 

Yıldızlar arası yolculuğun sırrı her ne idiyse, Eskiler o sırrı sonsuza dek ve kesin olarak yitirmişlerdi. Sonunda Mi-Go, Eskiler’i kuzeydeki topraklardan sürüp çıkardı, ama denizdekilere zarar verecek güçte değildi. Eski ırkın, yavaş yavaş Güney Kutbu’ndaki ilk yerleşim alanlarına geri dönüşü başlıyordu.

Savaş resimlerinde Cthulhu Soyunun olsun, Mi-Go’nun olsun, Eskiler’in bildiğimiz maddesinden çok farklı bir maddeden oluşmuş olduklarını görmek çok ilginçti. Bunlar, rakipleri için olanaksız dönüşümleri ve bütünleşmeleri gerçekleştirebiliyor ve uzayın daha uzak köşelerinden gelmişe benziyorlardı. Oysa Eskiler, anormal dayanıklılıkları ve ilginç dirimsel özellikleri dışında tamamen madde idiler ve kökenleri kesinlikle bilinen uzay ve zamandaydı. Oysa diğer varlıkların kökenlerini tahmin etmeye çalışan insanın soluğu kesilirdi. 

İstilacı düşmana atfedilen tüm bu dünya dışı bağlantılar ve anormallikler elbette ki salt efsaneden ibaret değildi. Tarihe karşı duydukları ilgi ve tarihleriyle gururlanmak psikolojilerinin önemli bir unsuru olduğundan, belki de Eskiler ara sıra uğradıkları yenilgileri açıklamak için kozmik bir çerçeve uydurmuşlardı. Görkemli kültürlerin ve gökyüzüne doğru yükselen yüksek kentlerin sürekli boy gösterdiği bazı korkunç efsanelerin ileri ve güçlü yaratıklardan Eskilerin tarih kayıtlarında söz edilmemiş olması oldukça anlamlıdır.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Uzun jeolojik çağlar boyunca dünyanın değişen durumu, birçok oyma harita ve manzara resminde şaşırtıcı bir canlılıkla görülmekteydi. Bazı durumlarda mevcut bilimin yeniden gözden geçirilmesi gerekecekti. Bazı durumlardaysa gözüpek sonuçlar görkemli bir şekilde doğrulanmaktadır. 

Daha önce söylediğim gibi, Taylor, Wegener ve Joly’nin bütün kıtaların Güney Kutbu kara kütlesinden merkezkaç kuvvetin etkisiyle kopup kıvamlı bir katman üzerinde yüzerek uzaklara sürüklenen parçalar olduğu yolundaki varsayımlarını bu tekin olmayan kaynak şaşırtıcı bir şekilde desteklemekteydi.

Yüz milyon veya daha fazla yıl öncenin Karbonifer dünyasını betimleyen haritalar, Afrika’yı bir zamanların tek parça halindeki Avrupa (o zamanlar en eski efsanelerin Valucia’sı), Asya, Kuzey ve Güney Amerika ile Antarktika’dan ayıracak olan anlamlı yarıkları ve kanyonları gösteriyordu. Daha başka haritalar ve esas olarak da içinde bulunduğumuz bu dev kentin elli milyon yıl önce kuruluşuyla ilgili olan bir tanesi; bugünkü tüm kıtaları birbirlerinden iyice ayrılmış olarak gösteriyordu. 

Haritaların keşfedilebilecek en yeni tarihlisinde belki de Pliosen Dönemde yapılmış olan bir tanesinde; Alaska’yı Sibirya’ya, Kuzey Amerika’yı Grönland yoluyla Avrupa’ya ve Güney Amerika’yı Graham Toprakları yoluyla Antarktika kıtasına bağlayan bağlara karşın bugünün dünyası yaklaşık olarak açık seçik görülüyordu.

Karbonifer Dönemi haritalarda, bütün yerküre okyanus zemini ve yarılmış kara kütleleri, Eskiler’ in büyük taş kentlerinin sembollerini taşıyordu, ama daha sonraki haritalarda, yavaş yavaş Antarktika’ya doğru geri çekilme açıkça görülüyordu. 

Pliosen dönemine ilişkin son haritada Antarktika kıtası ve Güney Amerika’nın ucundakiler dışında hiç bir kara kenti ya da 50” Güney Enleminin kuzeyinde hiçbir deniz kenti görülmüyordu. Eskiler’in kuzey dünyası konusundaki bilgi ve ilgileri, sahil hattını incelemek üzere, muhtemelen yelpazeyi andıran zarımsı kanatlarıyla yaptıkları uzun bir araştırma gezisi dışında tamamen sona ermişti.

Dağların yükselmesi sonucu kentlerin yıkılması, merkezkaç kuvvetin etkisiyle karaların kopup ayrılması, karaların ve deniz diplerinin sismik sarsıntıları ve daha birçok doğal neden bütün kayıtların ortak konusuydu ve geçip giden çağlarla birlikte git gide daha az yenilenmenin yapılmış olduğunu görmek oldukça ilginçti.

İçinde bulunduğumuz bu ölü büyük kent, bu ırkın çok uzak olmayan bir yerde daha önce kurulmuş daha büyük merkezlerinin çok büyük bir depremde yerle bir olmasından sonra Kratase Çağı’nda kurulmuş son genel merkezleriydi. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Rivayete göre Eskiler’in deniz dibinde ilk defa yerleştikleri yer olması nedeniyle, genel olarak bu bölgenin en kutsal bölge olduğu anlaşılıyordu. Birçok özelliğini oymalardan tanıdığımız, uçuşumuz sırasında dağ silsilesinin her iki yönüne doğru yüzlerce mil uzandığını gördüğümüz bu yeni kentte, deniz dibinde kurulan ilk kentten kalma, yer katmanlarının uzun çağlar boyunca gösterdiği hareketlilikler sonucu günışığına çıktıkları varsayılan birçok kutsal taş bulunuyordu.

Doğal olarak, Danforth’la ben içinde bulunduğumuz çevreyle ilgili her şeyi özel bir ilgi ve alışılmadık bir huşu duygusuyla inceledik. Yörede elbette ki incelenecek bol miktarda materyal vardı ve kentin karmakarışık zemin seviyesinde, duvarları komşu bir çatlak yüzünden oldukça zarar görmüş olsa da dekadan oymaları, Pliosen haritadaki dönemden çok önceki bir dönemin öyküsünü anlatan bir eve rastlayacak kadar şanslıydık.

İnsan öncesi dünyayı son defa bu oymalarda seyrettik. Burası ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz son yer oldu. Çünkü, orada bulduklarımız yüzünden hemen yeni bir hedefe yöneldik.

Kuşkusuz, yerkürenin en acayip, en tekinsiz ve en korkunç köşelerinden birindeydik. Burası, mevcut karaların en eskisiydi. Bu iğrenç yaylanın, Necronomicon‘un deli yazarının bile sözünü etmekte gönülsüz davrandığı efsanevi Leng Yaylası olduğuna inanmaya başlamıştık. Büyük dağ silsilesi son derece uzundu. Weddell Denizi kıyısındaki alçak Luitpold Toprakları’ndan başlayarak neredeyse kıtayı bir baştan ötekine kat ediyordu. 

Asıl yüksek bölümü, içbükey tarafı bizim kampımıza bakan, denize uzanan ucuysa, tepelerini Wilkes ile Mavvson’ın Güney Kutup Dairesi’nde uzaktan gördükleri, buzların kapattığı uzun kıyı şeridinde bulunan bir yay halinde 82“ enlem, 60” Doğu boylamı ile 70“ enlem, 115” Doğu boylamı arasında uzanıyordu.

Doğanın daha da anormal aşırılıkları, tedirginlik yaratacak kadar yakınlarda gibiydi. Bu dorukların Himalayalar’dan daha yüksek olduğunu söylemiştim ama bunların dünyanın en yüksek dağları olduğunu söylememe oymalar izin vermiyor. Bu çirkin onurun, yazıtların yarısının sözünü etmekte duraksadığı, diğer yarısının ise açıkça iğrenme ve ürküntüyle yaklaştığı başka bir şeye bırakıldığı kesindi.

Öyle görünüyordu ki, eski karanın bilinmeyen, adsız kötülükleri yüzünden sakınılması gereken bir bölümü Ay’ın Dünya’dan kopmasından ve Eskiler’in yıldızlardan süzülerek inmesinden sonra suların içinden yükselen ilk kara parçası bulunmaktaydı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Orada kurulan kentler zamanından önce harabeye dönmüş ve ansızın terk edilmiş olarak bulunmuştu. Sonra, Komançiyen Çağ’da ilk büyük deprem bu bölgeyi sarstığında büyük bir karışıklık ve şamata arasında bir dizi korkunç zirve ansızın göğe doğru yükselmiş ve böylece Dünya en yüksek ve en korkunç dağlarına kavuşmuştu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 9 Oku

Continue Reading

Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında (9)

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Published

on

By

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında

H.P. Lovecraft’ın; bir grup bilimadamının kutuplarda yaptıkları araştırma gezisinde keşfettikleri dehşeti anlattığı korku hikayesi: Deliliğin Dağlarında.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 8 Oku

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Oymaların ölçeği doğruysa bu iğrenç şeyler on iki bin metreden yüksek hatta üzerinden aştığımız, yüksekliğiyle insanı şaşırtan delilik dağlarından bile yüksek olmalıydılar. 77“ enlem, 70“ Doğu boylamı ile 70” enlem, 100“ Doğu boylamı arasında uzandıkları anlaşılmaktaydı. Ölü kentten üç yüz milden daha az bir uzaklıktaydılar. Demek ki o belli belirsiz, yanardöner pus olmasaydı korkunç zirvelerini kasvetli batı göğünde görebilecektik. Aynı şekilde, kuzey ucu da Kraliçe Mary Topraklarındaki Güney Kutbu Dairesi’nin uzun kıyı şeridi boyunca görülebilir olmalıydı.

Çöküş günlerinde Eskiler’den bazıları bu dağlara tuhaf bir şekilde tapınmış ama hiçbiri ne yakınına gitmiş ne de ötesindeki şeyi tahmine cüret edebilmişti. Onları bugüne dek hiçbir insan gözü görmemişti. Oymaların içerdiği duyguları inceledikçe hiçbir zaman görmemesi için dua ettim. Onların ötesinde kıyı boyunca koruyucu tepeler vardı. Kraliçe Mary ve Keiser Wilhelm Toprakları… Hiç kimse bu topraklara ayak basmamış ve bu tepeleri tırmanmamış olduğu için Tanrıya şükrediyorum. 

Şimdi artık eski masallar ve eski korkular konusunda eskisi kadar kuşkucu değilim ve insanlı köncesi dönem sanatçısının her zirveye anlamlı bir şimşek, en korkunç zirvelerden birine uzun kutup gecelerini aydınlatan bir parıltı kondurmuş olmasına gülemiyorum. Soğuk Çöl’deki Kadath ile ilgili eski Pnakotic imaların çok gerçek, çok korkunç bir anlamı olabilir.

Ama yanı başımızdaki topraklar daha az uğursuz olsa da, acayiplikte aşağı kalır yanı yoktu. Kentin kurulmasından hemen sonra, büyük dağ silsilesi belli başlı tapınakların yeri olmuştu ve oymalar, bugün bizim dağ yüzeyine tutunmuş küpler ve surlar gördüğümüz yerlerde bir zamanlar grostesk, fantastik kulelerin gökyüzüne doğru yükseldiğini göstermekteydi. Akıp giden zamanla mağaralar ortaya çıkmış ve bunlar tapınakların eklentilerine dönüştürülmüştü.

Daha sonraki çağlarda, bölgedeki bütün kireçtaşı damarları yeraltı sularıyla oyulmuş ve böylelikle dağlar, bayırlar ve aşağılardaki ovalar mağara ve dehlizlerle birbirlerine bağlanarak gerçek bir ağ oluşmuştu. Birçok resimli oyma, yerin derinliklerinde yapılan keşiflerden ve en sonunda dünyanın iç kısmında pusuya yatmış bekleyen güneşsiz, zifiri karanlık denizin bulunuşundan söz ediyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu zifiri karanlık büyük uçurumu hiç kuşkusuz batıdaki adsız ve korkunç dağlardan aşağı doğru akan, bir zamanlar Eskiler’in yerleşim alanının tabanında bir dönüş yapıp, dağ silsilesinin yanından geçerek Wilkes Kıyı şeridindeki Budd ve Totten Toprakları arasından Hint Okyanusuna dökülen büyük nehir oymuş olmalıydı. Nehir, dönüş noktasında yavaş yavaş yamacın kireç taşı tabanını kemirerek sonunda yeraltı mağaralarının akıntılarına ulaşmış ve onlarla birlikte daha derin bir uçurum kazmaya başlamıştı. 

Sonunda tamamen tepelerin altındaki boşluklara çekilerek, okyanusa doğru giden eski yatağı boş bırakmıştı. Anladığımız kadarıyla, kent bundan sonra esas olarak bu eski nehir yatağı üzerinde kurulmuştu. Ne olup bittiğini anlayan Eskiler her zaman güçlü olan sanat yeteneklerini kullanarak, büyük nehrin sonsuz karanlığa döküldüğü yerdeki burunları gösterişli sütunlarla süslemişlerdi.

Üzerinde bir zamanlar çok sayıda görkemli taş köprü bulunan bu nehir, kuru yatağını havadan gördüğümüz nehir olmalıydı. Nehir yatağının kentin çeşitli haritalarındaki konumu, milyarlarca yıldır ölü olan bölgenin çeşitli aşamalarını gösteren oymalarda yön tayin etmemize yardımcı oldu ve bu sayede daha sonraki keşiflerimizde bize yol göstermesi için kentin göze çarpan noktalarının; meydanlar, önemli binalar, vb. alelacele ama özenle haritasını çıkarabildik.

Binaların, dağların, meydanların, varoşların, manzaranın ve Tersiyer dönemin gür bitki örtüsünün neye benzediğini oymalar bize tam olarak anlattığı için tüm bu harikulade şeyleri bir milyon, on milyon ya da elli milyon yıl önceki halleriyle çok geçmeden gözümüzde canlandırabiliyorduk. Kentin inanılmaz ve gizemli bir güzelliği olmalıydı. Bunu düşünürken, kentin insanlık öncesi zamanlara kadar uzanan geçmişinin, büyüklüğünün, duygusuzluğunun, yabancılığının ve ruhumu boğan buzul alacakaranlığının doğurduğu o yapış yapış, netameli duyguyu neredeyse unuttum. 

Ama bazı oymalara göre, kent sakinlerinin kendileri de müthiş bir korkunun pençesinde kıvranıyordu; çünkü kasvetli ve sık yinelenen bir resimde Eskiler’in batının korkunç dağlarındaki, dalga dalga asmaların perdelediği cycad ormanlarından nehrin sürükleyip getirdiği  resimde yer almasına asla izin verilmeyen bir şeyden korkuyla kaçtıkları görülüyordu.Kentin terk edilmesine yol açan en son felaketi ima eden resimlere ancak daha ileri dönemlerde inşa edilmiş binalardan birindeki dekadan oymalarda rastladık. Kuşkusuz, başka yerlerde aynı çağa ait birçok oyma bulunuyor olmalıydı. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Hatta gerilimli, belirsizliklerle dolu bir dönemin azalan şevk ve arzularını yansıtan daha başarılı resimler olabilirdi bunlar. Gerçekten de çok geçmeden böylesi resimlerin varlığının kesin kanıtlarına rastladık. Ama bu doğrudan yüz yüze geldiğimiz ilk ve tek resim serisiydi. Bunları enine boyuna incelemeyi sonraya bıraktık. Söylediğim gibi, şartlar daha acil bir hedefe yönelmemizi zorunlu kılıyordu. Bir sınır olmalıydı. Eskiler’in kentte uzun süre yaşama umudu tükenince, duvar süslemelerinin bir yana bırakılmış olması çok doğaldı.

Son darbeyi, elbette ki bir ara bütün dünyayı egemenliği altına alan ve bir daha da kara bahtlı kutupları hiç terk etmeyen, dünyanın öte ucundaki efsanevi Lornar ve Hyperboria ülkelerinin sonunu hazırlayan, büyük soğukların gelmesi vurmuştu. Güney Kutbu’nda bu gidişatın tam olarak ne zaman başlamış olduğunu söylemek zor. 

Genel buzul çağının başlangıç tarihini, şimdilerde, beş yüz bin yıl öncesi olarak kabul ediyoruz, ama kavurucu soğuklar kutuplarda çok daha erken başlamış olmalıydı. Büyük ölçüde tahmine dayanmakla birlikte, dekadan oymalar neredeyse bir milyon yıl önce yapılmış, kentin terk edilmesi ise Pleistosen dönemin başlamasından çok önce -beş yüz bin yıl önce- tamamlanmış olmalıydı.

Dekadan oymalarda bitki örtüsünün her yerde seyreldiği, kırda yaşayan Eskiler’in sayısının azaldığı görülüyordu. Evlerde ısıtma cihazları çizilmiş, kışın yolculuk yapanlar kalın kürkler içinde resmedilmişti. Sonra, daha sıcak bölgelere doğru sürekli artan göçü betimleyen, bir seri halinde çizilmiş resimlerin arasına sokulmuş bazı kabartma resim tabletleri gördük. Kimileri uzaklara, deniz altındaki kentlere doğru kaçıyor, kimileri yeraltı sularının oyduğu karanlık uçuruma komşu tepelerin altındaki kireçtaşı mağaralarına doğru gidiyorlardı.

Sonunda, öyle gözüküyor ki en büyük toplanma komşu uçurumda olmuştu. Bunun nedeni, kısmen yörenin geleneksel kutsallığı olabileceği gibi, pekâlâ göz göz oyulmuş dağdaki büyük tapınakların kullanılmasına, kentin bir yazlık ve çeşitli madenlerle iletişim kurmak için bir üs olarak korunmasına olanak tanıyor olması da olabilirdi. Yeni meskenlerle eskileri arasındaki bağlantı, çeşitli eğimli yollarla ve eski metropolden karanlık uçuruma dimdik inen, ağızlarını kılı kırk yararak yaptığımız hesaplara göre, hazırlamakta olduğumuz haritaya dikkatle işaretlediğimiz çok sayıda tünel kazmak gibi iyileştirme çalışmalarıyla daha etkin bir hale getirilmişti. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Bu tünellerden en az ikisinin bulunduğumuz yerden makul bir uzaklıkta olduğu açıktı. Birisi eski nehir yatağı yönünde çeyrek mil kadar uzaklıkta, diğeri aksi yönde ve bunun iki katı uzaklıkta olmak üzere her ikisi de kentin dağa bakan kıyısındaydı. Uçurumun bazı yerlerde kuru toprak raflı kıyıları olduğu anlaşılıyordu ama Eskiler yeni kentlerini -herhalde dengeli sıcaklık dağılımının daha güvenli olması nedeniyle su altında kurmuşlardı. 

Gizli deniz, öyle anlaşılıyor ki çok derindi. Böylece dünyanın iç ısısı burayı sonsuza kadar yaşanabilir kılıyordu. Bu yaratıklar günün bir kısmını, sonunda da günün tamamını su altında geçirmeye alışmakta zorlanmamışlardı. Çünkü, solungaç sistemlerinin dumura uğramasına asla izin vermemişlerdi. Başka yerlerdeki su altında yaşayan akrabalarını nasıl sık sık ziyaret ettiklerini ve derin nehir diplerinde yıkanmaya nasıl alışkın olduklarını gösteren çok sayıda oyma vardı. İç dünyanın karanlığı da aynı şekilde, uzun kutup gecelerine alışkın bir soy için caydırıcı olmamıştı.

Üslubunun dekadanlığı su götürmez olsa da bu son oymalar yeraltı denizindeki yeni kentin kuruluşundan söz ettiği yerlerde gerçekten destansı bir nitelikteydi. Eskiler işi çok bilimsel bir şekilde ele almışlar, delik deşik ettikleri dağların derinliklerindeki taş ocaklarından suda çözünmeyen kayalar çıkarmış ve kenti en iyi yöntemlerle kurmak için en yakın sualtı kentinden uzman işçiler getirtmişlerdi. 

Bu işçiler yeni bir kent kurmak için gerekli tüm şeyleri, daha sonra yük hayvanı olarak kullanılacak olan taş kaldırıcıları yetiştirmek için shoggoth dokusu ve aydınlatma amaçları için ışıyan organizmalara dönüştürülecek protoplazmik maddeleri beraberlerinde getirmişlerdi. Sonunda yeraltı denizinin dibinde görkemli bir kent yükseldi. Mimarisi yukarıdaki kentin mimarisine benziyordu ve işçiliği yararlanılan matematik ilkeleri nedeniyle daha az dekadandı. 

Yeni yetiştirilen shoggothlar çok büyük boyutlara, benzersiz bir zekâya sahiptiler ve inanılmaz bir çabuklukla emirleri kavrayıp yerine getiriyorlardı. Eskiler’in sesini taklit ederek, zavallı Lake’in yaptığı otopsinin ortaya koyduğu sonuçlar doğruysa, geniş yelpazeli bir tür müzikal ıslık sesiyle konuşuyor ve eskiden olduğu gibi hipnotik telkinle değil sözlü emirlerle iş yapıyor gibi görünüyorlardı. Bununla birlikte hayranlık duyulacak kadar kontrol altında tutuluyorlardı. Işıyan organizmalar, dış dünyanın kutup gecelerinin o alışık oldukları aydınlığını aratmayacak kadar ışık sağlıyordu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Belli bir gerileme söz konusu olmakla birlikte, sanat ve süslemecilik sürdürüldü. Eskiler kendilerindeki bu gerilemenin farkına varmış görünüyorlardı. benzer bir çöküş döneminde Bizans’a kendi halkının yaratabileceğinden daha büyük bir ihtişam vermek için, Büyük Constantinus’un Yunanistan ve Asya’daki en zarif sanat eserlerini yağmalama politikasını çağlar önce uygulayarak, karadaki kentlerinden zarif oyma bloklarını taşımışlardı. Çok daha fazla oymalı blok taşınmamış olması hiç kuşkusuz kentin başlangıçta bütünüyle terk edilmemiş olması yüzündendi. 

Kent tümden terk edilinceye kadar; bunun, kutuplarda Pleistosen’in çok fazla ilerlemesinde önce olduğu kesindi, Eskiler ya kendi dekadan sanatlarını beğenir ya da eski oymaların üstün niteliklerini takdir edemez hale gelmiş olmalıydılar. Durum her ne olursa olsun, en iyi heykellerle birlikte tüm taşınabilir eşyaların alınıp götürülmesine karşın, milyarlarca yıldır sessiz duran çevremizdeki harabeler bütün oymalarından yoksun bırakılmamıştı.

Bu öyküyü anlatan dekadan resim tabletleriyle duvarların alt kısımlarındaki süsler, söylediğim gibi sınırlı araştırmamız sırasında bulabildiğimiz en yakın tarihli süslemelerdi. Bu resimlerde Eskiler, yazları karadaki kentle kışları yeraltı denizindeki kent arasında mekik dokurken, bazen de Antarktika kıyılarındaki diğer deniz altı kentleriyle ticaret yaparken görülüyordu. O zamana kadar, kentin kesin bir mahvoluşa doğru yol almakta olduğu anlaşılmış olmalıydı; çünkü birçok oyma soğuğun ölümcül tecavüzünün işaretlerini gösteriyordu. 

Bitki örtüsü iyice seyrelmişti ve kışın korkunç karları yaz ortasında bile tamamen erimiyordu. Kertenkele ve timsah türünden hayvanların soyu neredeyse tümden kurumuştu. Memeliler de daha iyi dayanmıyorlardı. Yukarı dünyanın işlerinin üstesinden gelebilmek için şekilsiz ve soğuğa olağanüstü dayanıklı shoggothların bir kısmının kara hayatına alıştırılması gerekiyordu ki bu Eskiler’in daha önce yapmaya hiç yanaşmadıkları bir şeydi. Büyük nehir artık kurumuştu. Yukarı denizde ayıbalıkları ve balinalardan başka yaşayan kalmamıştı. Kocaman, tuhaf görünüşlü penguenler dışında bütün kuşlar uzaklara uçmuşlardı.

Bundan sonra neler olduğunu sadece tahmin edebilirdik. Yeraltı denizinin dibindeki kent ne kadar yaşayabilmişti? Sonsuz karanlıkta taştan bir ceset halinde hâlâ orada yatıyor muydu? Yeraltı denizinin suları sonunda donmuş muydu? Dış dünyada, okyanusların dibindeki kentler nasıl bir yazgıyla karşılaşmışlardı? Eskiler’den hiç ilerleyen buzların önünden kuzeye kaçabilenler olmuş muydu? Şu anki yer bilimi varlıkları konusunda hiçbir belirtiye yer vermemektedir. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Korkunç Mi-Go kuzeydeki karalarda hâlâ bir tehdit oluşturmaya devam ediyor muydu? Dünyanın en derin sularındaki ışıksız, uçsuz bucaksız uçurumlarında bugün bile nelerin yaşamaya devam edip nelerin devam etmediğinden emin olunabilir miydi? Bu şeyler çok büyük basınçlara dayanıklı gözüküyorlardı ve denizciler bazen çok tuhaf şeyler avlıyordu. Sonra, Güney Kutbu ayıbalıkları üzerinde bir kuşak önce Borchgrevingk tarafından fark edilen vahşi ve gizemli yaraları, katil balina kuramı yeterince açıklıyor muydu?

Zavallı Lake’in bulduğu numuneler bu tahminlere dahil değildi, çünkü, jeolojik bulgular bunların kentin tarihindeki çok eski bir zamanda yaşamış olduklarını gösteriyordu. Bulundukları yere bakılırsa, bunların en az otuz milyon yaşında oldukları kesindi; o sıralarda mağara denizindeki kentin de, mağaranın kendisinin de mevcut olmadığını düşündük. Bunlar, her yeri kaplayan gür bir Tersiyer bitki örtüsünün, sanatların gelişme halinde olduğu genç bir kentin ve ulu dağların etekleri dibinden çok uzaklardaki tropik bir okyanusa doğru akan büyük nehrin yer aldığı daha eski bir manzarayı akla getiriyordu.

Ama yine de bu numuneleri, özellikle de, Lake’in tarumar edilmiş kampından kayıplara karışan sekiz sağlam numuneyi düşünmeden edemiyorduk. Bu işte anormal bir şeyler vardı. Birinin deliliğine yıkmaya çalıştığımız tuhaf şeyler; şu korkunç mezarlar, kayıp malzemenin miktarı ve cinsi, bu eski zaman canavarlarının dünyasal olmayan sağlamlığı ve oymaların gösterdiği, ırkın sahip olduğu hilkat garibesi yaşam özellikleri… 

Danforth’la ben şu son birkaç saat içinde çok şey görmüştük. Birçok ve inanılmaz sırra inanıp bunlar hakkında sessiz kalmaya hazırdık. Dekadan oymaları incelememizin, önümüze acil bir hedef koymuş olduğunu söylemiştim. Bu hedef, daha önce varlığından haberdar olmadığımız ama şimdi bulmaya ve incelemeye can attığımız karanlık iç dünyaya kazılmış yollardı. 

Oymaların ölçeğinden, komşu tünellerin herhangi birinden aşağı doğru bir mil kadar yürümenin, bizi, yan taraflarında gecenin karanlığına bürünmüş gizli denizin kayalık kıyılarına inen, Eskiler tarafından inşa edilmiş patikalar bulunan, büyük çukurun üzerindeki baş döndürücü, güneşsiz uçurumun kıyısına götüreceği sonucunu çıkardık. Varlığını bir kez öğrendikten sonra, bu efsanevi uçuruma gerçekten bakmanın karşı konulamayacak bir çekiciliği vardı. Öte yandan, bunun bu uçuş görevinde gerçekleşmesini istiyorsak araştırmaya hemen başlamamız gerektiğini de çok iyi biliyorduk.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Şimdi akşamın sekiziydi ve fenerlerimizin sonsuzaca yanmasını sağlayacak kadar yedek pilimiz yoktu. Araştırmalarımızın ve kopya çıkarma çalışmalarımızın o kadar çoğunu buz seviyesinin altında yapmıştık ki en az beş saat süreyle fenerlerimizi neredeyse sürekli olarak kullanmıştık. Özel kuru pil formülü fenerlerin en fazla dört saat daha yanmasına yetebilirdi ancak özellikle ilginç ve güçlük arzeden yerler dışında fenerlerin birini kullanmayarak bu süreyi emniyetle biraz daha uzatabilirdik. 

Bu dev yeraltı mezarlığında ışıksız yapmak olacak şey değildi. Bu yüzden uçurum gezisini gerçekleştirebilmek için duvar resimlerini çözmeyi bir yana bırakmamız gerekiyordu. Elbette ilerde yeniden burayı ziyaret ederek günlerce hatta haftalarca yoğun incelemelerde bulunmak ve fotoğraflar çekmek niyetindeydik. Merakımız, çoktan duyduğumuz dehşete baskın çıkmıştı ama şu an için acele etmek zorundaydık. 

Geçtiğimiz yolları bulabilmek amacıyla ardımız sıra bıraktığımız kâğıt stokumuz sınırsız olmaktan çok uzaktı ve bu stoku artırmak amacıyla yedek defterleri ya da çizim yaptığımız kâğıtları feda etmek içimizden gelmiyordu. Yine de koca bir defteri gözden çıkarmak zorunda kaldık. Başka çare kalmazsa, kayaları çenterek işaret bırakma yoluna gidebilirdik ve gerçekten yönümüzü kaybedecek olursak, zamanımızın elverdiği ölçüde şu ya da bu kanalı deneyerek günışığına ulaşmaya çalışabilirdik. Böylece sonunda, en yakın tünelin gösterdiği yönde şevkle yola koyulduk.

Haritamızı yapmak için yararlandığımız oymalara göre ulaşmak istediğimiz tünel ağzı bulunduğumuz yerden en fazla çeyrek mil kadar uzaklıktaydı ve arada, büyük bir olasılıkla buz seviyesinin altında bir yerlerden içine girilebilen sağlam görünüşlü binalar bulunuyordu. Tünelin girişi, havadan görüp görmediğimizi anlamaya çalıştığımız resmi nitelikte beş köşeli büyük bir yapının, tepe nin eteklerine en yakın köşesinde, zemin katında olmalıydı.

Havadan gördüğümüz şeyleri gözümüzün önüne getirmeye çalıştığımızda böyle bir yapıyı anımsayamadık. Bu yüzden binanın üst kısımlarının büyük ölçüde yıkılmış olduğuna ya da gördüğümüz bir buz blokunun ilerlemesiyle darmadağın olmuş olduğuna hükmettik. Bu ikinci durumda, tünel muhtemelen tıkanmış olurdu, o zaman en yakın ikinci girişi bir milden az uzaklıkta,

kuzeyde olanını denemek zorunda kalacaktık. Aradaki kuru nehir yatağı daha güneydeki diğer tünel girişlerini denememizi engelliyordu ve eğer bu iki giriş de tıkalı ise pillerimizin daha kuzeyde, bu ikinci girişten bir mil kadar ötedeki bir başka girişi denememize yetebileceği kuşkuluydu. 

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında: Labirentin karanlık yollarında pusula ve harita yardımıyla çeşitli derecelerde tahrip olmuş ve sağlam birçok oda ve koridoru geçerek, rampaları tırmanarak, üst katlara çıkıp köprülerden geçip yeniden alt katlara inerek, tıkanmış geçitleri ve moloz yığınlarını aşarak, son derece iyi korunmuş, tekinsiz bir şekilde tertemiz geçitlere atılarak, yanlış yollara sapıp, gerisingeri dönerek arada bir, günışığının sızdığı bir hava bacasının dibiyle karşılaşarak yol almaya çalışırken karşılaştığımız duvar oymalarının birçok defa cazibesine kapılacak gibi olduk. 

Çoğu, çok önemli tarihsel öyküler dile getiriyor olmalıydı; ilerde yeniden buraya dönebilmek umuduyla yanlarından geçip gitmeye razı olduk. Yine de zaman zaman yavaşlayarak ikinci el fenerimizi yaktığımız oldu. Daha fazla filmimiz olsaydı, bazı yarım kabartmaların fotoğrafını çekmek için mutlaka dururduk, ama elle kopya etmek gibi vakit alıcı bir şeyin sözü bile edilemezdi. Şimdi bir kez daha anlatmaya çekindiğim ya da açıkça ifade etmekten çok ima etme isteğinin ağır bastığı bir noktaya geliyorum. Ama, yeni bir keşif gezisini engellemek amacıyla tuttuğum yolu haklı göstermek için geri kalanları da açıklamak zorundayım. 

Saat 8.30 civarında, sivri tepeli bir duvarın ucu olan bir ikinci kat köprüsünden geçip, törenleri betimleyen son zamanlarda yapılmış ayrıntılı, dekadan resimlerle süslü yıkık bir koridora inerek tünel ağzının hesapladığımız yerine iyice sokulduğumuzda Danforth’un genç, keskin burnu ilk defa alışılmadık bir şeylerin kokusunu aldı. Yanımızda bir köpek olsaydı, sanıyorum ki bizi daha erken uyarırdı. 

Başlangıçta, daha önce tertemiz olan havayı dolduran kokunun ne olduğunu anlayamadık, ama birkaç saniye sonra anılarımız birden ayaklandı. Bu şeyi, izninizle, hiç çekincesiz anlatmaya çalışacağım. Havada bir koku vardı ve bu koku belli belirsiz, inceden inceye ve hiçbir yanılgıya yer vermeyecek şekilde Lake’in kesip biçtiği iğrenç şeylerin çılgınca mezarlarını açtığımızda midelerimiz altüst eden kokuya benziyordu.

Korku Hikayeleri, H.P. Lovecraft, Deliliğin Dağlarında, Bölüm 10 Oku


Continue Reading
Advertisement

Facebook Sayfamızı Takip Edin

Advertisement
Advertisement

Popüler