Connect with us
korku hikaye ikiz korkunç korku hikaye ikiz korkunç

Korku Hikayeleri

İkiz

Kardeşini uyandırmamaya dikkat ederek, ağır ve emin hareketlerle yataktan doğruldu. Gündüz, meyve soyarken düşürmüş de farkına varmamış gibi yaptığı yaptığı bıçağı, yatağın altından almak üzere eğildi. Eline aldı. Suç ortağı; keskin, ince ama sertti.

Published

on

Korku Hikayesi • İkiz •

Artık buna daha fazla katlanamayacaktı!

İkiz olmalarına rağmen ebeveynleri bile onu, kendisinden daha çok seviyorlardı. O kadar barizdi ki… Sürekli beraber olmalarına rağmen onun yaptığı esprilere daha çok gülüyorlar, onun sözlerini daha akıllıca buluyorlar onunla daha fazla konuşuyorlardı. Çoğu zaman sanki kendisi hiç orada yokmuş gibi… Sanki onu seviyorlar, kendisinden utanıyorlar gibiydi. Senki fazlalıkmış, sanki istenmeyen bir et beniymiş, sanki olmasa da olurmuş hatta daha iyi olurmuş gibi…

Tabi kimse bunun böyle olduğunu söylüyor değildi. Tüm bunları suskunca vuruyorlardı yüzüne! Muhtemelen ikizininkinden daha az güzel buldukları yüzüne… Bakışlarından belliydi. Ebeveynlerini geçtik; Merve bile ona daha çok ilgi duyuyor gibiydi. Merve… Bakıcı kız. Dünyalar güzeli. İyilik perisi…

Merhametin cisimleşmiş hali olduğundan; doğrudan bir ayrım yapıyor değildi tabii ki Merve. Kardeşiyle nasıl ilgileniyorsa kendisiyle de öyle ilgileniyordu. Ona ne hediye alırsa aynısından ya da eşdeğerinden kendisine de veriyordu. İkisine de ayrı ayrı en sevdikleri yemeklerden pişiriyor, en sevdikleri hikayeleri okuyor, en sevdikleri filmleri izlettiriyordu. Hatta ayrılırken bir öpücük onun yanağına kondururken bir öpücük de kendisinin yanağına konduruyordu. Kimseyle paylaşmak istemediği öpücükler… Ve önce hep ona… Sıralama; ikisine de eşit davranmaya ne kadar dikkat ederse etsin atladığı detaydı bu…

Fark etmediğini sanıyordu ama ediyordu. Herkes öyle sanıyordu. Ama o her şeyin ayırdındaydı. Sadece kardeşini kendisinden daha çok sevdiklerinin değil; onu sevdiklerinin, kendisine ise sadece katlandıklarının da farkındaydı. Bunu kendisine sezdirmemek için sarf edilen çabanın da…

Hatta bilhassa ebeveynlerinin, kendi duygu durumlarının farkında olmadıklarının da farkındaydı. Bilerek, planlayarak yapıyor değillerdi ayrımcılıklarını. Ana babaydılar sonuçta. Kendisi de evlat, her şeye rağmen. Evlat olsa sevilmez dedikleri türden ama işte evlat… İçlerindeki bir duygu, bir düşünce, bir içgüdü yahut henüz tam olarak tanımlayamadığı başka bir şeyler yüzünden onu kabullenemiyorlardı bir türlü. Barizdi. Belliydi. Emindi.

Oysa bütün bu olanlar onun suçu değildi. Böyle doğmuş olmak kendisinin tercihi değildi. İkizinin olmasını, ikiz olmayı kendisi seçmemişti. Onun kendisinden daha iyi gelişmiş olması kendi hatası değildi. Asla. Tanrı bile adil davranmamıştı ona.  Ama artık sıkılmıştı. Sıkılmak basit kaçan bir tabir…  Durumu indirgiyor; hayır: Yorulmuştu. Hayır, hayır: Kızgındı! Buna bir son vermesi gerekiyordu artık. Kesin olarak. Geri dönüşsüz…

Geceyi bekledi.

Kardeşini uyandırmamaya dikkat ederek, ağır ve emin hareketlerle yataktan doğruldu. Gündüz, meyve soyarken düşürmüş de farkına varmamış gibi yaptığı yaptığı bıçağı, yatağın altından almak üzere eğildi. Eline aldı. Suç ortağı; keskin, ince ama sertti. Kendisinin aksine iyi tasarlanmıştı. Bunu düşününce acı bir gülümseme kondu dudaklarına.

Ağır adımlarla aynaya doğru ilerlemeye başladı. Yan taraftan gelen hafif horlama sesi kulağına ilişti. Rahatlamıştı. Kardeşinin uykusu iyice ağırlaşmış olmalıydı. Vücudu üzerindeki kontrolü de belirgin şekilde artmıştı. Adımlarını daha rahat, daha bir özgüvenle atmaya başladı.  Aynanın önüne geldiğinde böyle bir an için; uzun sayılabilecek bir süre durakladı. Aynadaki yansımayı inceledi. Bitirmek için acele etmedi. Vakti vardı. Evdeki herkes gibi  kardeşi de derin uykudaydı. Bu sondu. Vedaydı.

Kalbe saplanan vedalar son bir sözle değil, son bir içli bakışla biterdi. Bu o bakıştı. Sonra; artık zamanının geldiğini düşünerek bıçağı havaya kaldırdı. İki eliyle sıkıca kavrayarak, sivri ucu aşağı gelecek şekilde geriye; göğsünün soluna, kendi kalbinin attığı yerin daha soluna doğru tuttu. Her ne kadar öncesinde uzun uzadıya planlanmış da olsa, gelişimi itibariyle ani bir devinimle ve olanca gücüyle, bıçağın sivri ucunu, iki ayrı kafa ve iki ayrı kalp haricinde paylaştıkları ortak bedenlerinin, siyam ikizi kardeşinin kalbinin bulunduğu kısmına sapladı!..    

••• Korku Hikayesi • İkiz

Sinan Özgenç / Tıkırtı

     

Advertisement
3 Comments

3 Comments

  1. Pingback: Ulthar’ın Kedileri Korku Hikayeleri # Korkunç # Hikaye - Paranormal Haber

  2. Pingback: Astral Seyahat - Paranormal Haber

  3. Pingback: Korku Hikayesi "Tıkırtı" - Paranormal Haber

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Korku Hikayeleri

İçimde Ondan Bir Parça İstedim

Büyük bir arzuyla çocuk sahibi olmak istediği halde kocası tarafından sürekli reddedilen kadının şeytani planına dair, sonu sürprizle biten kısa korku hikayesi.

Published

on

By

korku hikayeleri - kocamdan bir parça

Büyük bir arzuyla çocuk sahibi olmak istediği halde kocası tarafından sürekli reddedilen kadının şeytani planına dair, sonu sürprizle biten kısa korku hikayesi.

Kocam ve ben birbirimizi çok severdik. Her çift gibi çatışmalarımız da olurdu. Ben çocuk istiyordum. Kocam istemiyordu. Yıllar boyunca bana çocuk konusunu açacağı günü bekledim. Ama o inatçılığından hiç vazgeçmedi ve fikrini değiştirmedi. Ona, çok uzun zaman beklersek, hiç çocuk sahibi olamayacağımızı hatırlatıp durdum. Ama umursamıyordu. Evlat edinme konusunu açtım. Duymak bile istemedi. Sürekli benim anneliğe uygun olmadığımı söylüyor ve bunu açıkça yüzüme vurmaktan çekinmiyordu. Zalim sözleri zihnimde yankılanırken, bana acı veriyordu. Onu seviyordum. Neden bana böyle şeyler söylüyordu anlamıyordum.

Bebek sahibi olmak istiyordum. İçimde bir hayat büyütmek istiyordum. Aslında ondan yani aşık olduğum sevgili kocamdan bir parçayı içimde büyütmek istiyordum. Bütün mesele buydu. Deli gibi sevdiğim adamdan bir parça içimde olacaktı. Karşı çıkmaya hakkı yoktu. Bu bir şekilde olacaktı. Beni kimse durduramazdı. Doğum kontrol haplarını çöpe attım ve eşimin prezervatiflerinde delikler açtım. Onu baştan çıkarmaya hazırladım kendimi. Ancak eşim planımı fark etti ve beni reddetti.

Aklımı kaybettiğimi söylüyordu. Onu çok seviyordum. Buna karşılık bana, çok korkunç şeyler söylüyordu. Ben onun biricik eşiydim. O gece çok ağladım. Bunu yapmaya hakkı yoktu. Fikrim değişmemişti. Hatta isteğim daha fazla artmıştı. Yeni planım bir hafta sonra hazırdı. Bu defa kolayca kandıracaktım. Yapabileceği bir şey yoktu. Bu defa durduramayacaktı.

İşten eve geldiğinde bira içmeyi teklif ettim. Kabul etti. Biranın içine uyku hapı kattım. Tabi ilacın tadını alamadı. Birasını keyif ile içti. 20 dakika içinde uykuya daldı. Tamamen bilinçsiz uyuyordu. Onu yatak odamıza götürdüm ve yatağa yatırdım. Elbiselerini çıkardım. Öpmeye başladım. Başına geleceklerden habersiz uyuyordu. Kulağına fısıldadım ve buna engel olamayacaksın dedim. Bedeni ile işim bittiğinde, saatler geçmişti…

İlacın etkisinden kurtulamamıştı. Sıcak dudaklarımın soğuk dudaklarına dokunuşunu ilk kez hissedememişti! Yaptığım şeyin her saniyesinden keyif almıştım. İşim tamamen bittiğinde, odanın zeminine oturdum. Sırtımı yatağın ayak kısmına dayadım. Ellerimi karnımda birleştirdim ve gülümseyerek okşadım! İçimdeki parçanın varlığı ile titredim.  Yatak aktiviteden dolayı sırılsıklam olmuştu. Ancak terden değil. Kandan! Kocamın kanından!

İçimdeki şey, hamile bir kadının 9 ay bekleyeceği bir şey değildi! Bunun hazzını duyamayacaktım ama önümüzde ki birkaç gün, hayatımın en güzel günleri olacaktı! Bir insanı bir gecede yiyebilmek zor bir işti! Ama buna değdi! Sonun da içimde kocamdan bir parça vardı!.. 

Daha Fazla: KORKU HİKAYELERİ

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Mesaj

Bir geceyarısı, kız arkadaşından; her zamankinden farklı bir mesaj alan gencin yaşadığı ve sonu korkunç bir sürprizle biten olay.

Published

on

By

korku hikayeleri - mesaj

Korku Hikayeleri – Bir geceyarısı, uzun süredir birlikte olduğu kız arkadaşından; her zamankinden farklı bir mesaj alan gencin yaşadığı ve sonu korkunç bir sürprizle biten olay.

Korku Hikayeleri – Yaklaşık dokuz aydır beraber olduğum bir kız arkadaşım vardı. Hayatımın güneşiydi resmen, harika biriydi. Fakat herkesin olduğu gibi onun da bir takım gariplikleri vardı. Bizi biz yapan şeyler bunlar sonuçta. Garipliklerinden biri gece yarısı mesajlarıydı. Genelde sabahları; gece ondan gelmiş olan 3-4 mesajla uyanıyordum. Çoğu zaman otomatik düzeltmeden çıkmış anlamsız kelimeler veya karışık harfler oluyordu mesajlar. Çoğu zaman…

Bu; geçen geceye kadardı. Sanıyorum ki saat gece 03 gibiydi… Telefonumun titreme sesine uyandım. Döndüm ve telefonuma uzandım. Mesaj kız arkadaşımdan gelmişti. İçimden bir ses bakmama dahi gerek olmadığını söylerken bir diğer ses ya ters giden bi rşeyler varsa diye şüpheci ve paranoyak davranıyordu.

Mesajı açtım sonuç olarak.
“Tom”
Yazan tek şey buydu. Şimdi bunu bir çok sebepten dolayı tuhaf bulmuştum. Birincisi mesaj tamamen düzgün yazılmıştı bu sefer yani bu benim adımdı. Fakat kız arkadaşım bana asla Tom diye seslenmez Thomas derdi. Merakıma yenik düştüm ve cevap verdim. Mesajımdan hemen sonra bir cevap geldi.
“Yardım et”

Tüylerim diken diken olmuştu. Bir ürperti hissettim ve midem sıkıştı. Hemen kalktım, üstümü giyindim ve arabama atladım. Evi yakındı ama sanki saatler geçmiş gibiydi. Yoldayken onu aramaya karar verdim. Hat bağlandı. Hattın öbür ucunda derin bir nefes alma haricinde bir ses duyamıyordum. Defalarca “Alo” dedim, panik ve korku sarmıştı artık. 4. kez “Alo” dediğimde bir şey duydum. Ayak sürme sesi ve derinden güçlü ve coşkulu bir kahkaha sesi duydum. Kız arkadaşımın telefonunu kimin aldığını öğrenmek için bağırdım karşı tarafa fakat çok geç kalmıştım. Telefonu kapatmışlardı.

O sırada kız arkadaşımın evine varmıştım. Arabayı park alanında bıraktım ve evine doğru koştum. Hiç olmadığım kadar hızlı bir şekilde kapıyı açtım ve odasına korkunç bir manzarayla karşılaşmayı bekleyerek koştum. Gördüğüm şey beni tamamen şaşırtmıştı. Kız arkadaşım yatağında uzanmış uyuyordu. Yavaşça ona doğru yaklaştım ve uyandırdım. Beni gördüğüne şaşırdı ki bu beni daha da şaşırtmıştı. İyi olup olmadığını sordum “iyiyim” dedi biraz rahatsız olmuş bir şekilde. Telefonunu kontrol ettim fakat bana gönderilen mesajla veya aramayla alakalı hiçbir kayıt bulamadım.

Yatağının altını ve evin geri kalanını kontrol ettim fakat sıradışı olan hiçbir şey bulamadım. Ben hayal mi görüyordum ki? Mesajlar ve arama hayal miydi? Her şeye rağmen kız arkadaşımın yanında yaklaşık bir saat durdum. O da zaten hemen derin uykusuna geri dönmüştü. Paniğim ve endişelerim yavaşça azaldığında, yatağından usulca kalktım ve eve doğru yola koyuldum.

Evden çıkıp arabaya giderken tüm olanları aklımda tekrar tekrar düşünüyordum. Eve dönüş yine normalden uzun gelmişti. Olmuş olabilecek senaryoları düşünüyordum durmadan. Kendi park alanıma girdiğimde pantolonumun cebimdeki telefonum titredi. Telefonu çıkartıp, gelen mesajın kız arkadaşımdan olduğunu görünce korku tekrar sardı beni. Şöyle yazıyordu:
“Dolabı kontrol etmeyi unuttun.”

DAHA FAZLA: Korku Hikayeleri

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Edgar Allan Poe Hikayeleri – Bon Bon (2)

Edgar Allan Poe’nin “Bon Bon” isimli hikayesi. Poe’nin o alıştığımız korku hikayelerinden biri değil. Daha çok bir fantastik deneme olarak nitelendirebiliriz.

Published

on

By

Edgar Allan Poe - Korku Hikayeleri - Bon Bon

Edgar Allan Poe – Bon Bon – 1. Bölümü Okumak İçin Tıklayın

Kahramanımız bu aydınlanmış bakışla karşısındaki centilmeni oturttu, sonra ateşe çabucak biraz çalı çırpı atıp sehpayı tekrar doğrulttuktan sonra üstüne birkaç şişe Mousseux koydu.

Bu işleri çabucak hallettikten sonra koltuğunu yabancının karşısına çekti ve diğerinin sohbete başlamasını beklemeye koyuldu. Ama en becerikli ve olgun kişilerin planları bile çoğunlukla uygulanmalarının başlangıcında ters gider ve “Restaurateur” de ziyaretçisinin konuşmasının başlangıcının kendisini şaşırttığını gördü. “Beni tanıdığım görüyorum, Bon—Bon,” dedi: “Ha! Ha! Ha! He! He! He! Hı! Hı! Hı! Ho! Ho! Ho! Hu! Hu! Hu!” Ve şeytan, bir anda tavırlarının kutsallığını bir kenara bırakarak ağzını kulaklarına kadar açtı ve sivri, eskin dişlerini gösterdi. Sonra da uzun, yüksek, kötülük dolu bir kahkaha attı. Bu arada arka ayaklan üstünde çömelen siyah köpek de gür sesiyle koroya katıldı ve tekir kedi kaçıp odanın en uzak köşesine giderek sırtını kabarttı ve çığlık attı.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Felsefeci ikisini de yapmadı. Bir köpek gibi gülmeyecek ya da bir kedi gibi çığlık atıp münasebetsiz korkusunu ele vermeyecek kadar görmüş geçirmiş biriydi. Ziyaretçisinin cebindeki kitabın sırtındaki “Rituel Cathotique ” yazısını oluşturan beyaz harflerin renk ve mana değişikliğine uğradığını ve birkaç saniye sonra ilk başlığın yerini parlak kırmızı harflerle yazılmış “Regitre des Condamnefs” yazısının aldığını görünce biraz şaşırdığını itiraf etmeliyim. Bu hayret verici değişim, Bon Bon’un ziyaretçisine yanıt verirken farklı bir durumda muhtemelen hissedilmeyecek olan bir çekingenlik havası sergilemesine yol açtı. “Bayım,” dedi filozof “Bayım, açık konuşmak gerekirse sanırım siz – inanın ki en yani demek istediğim bence – inanıyorum ki bu büyük onura dair çok çok küçük bir fikir sahibiyim” “Oh! Ah! Evet! Çok güzel!” diye sözünü kesti Majesteleri; “Yeter, daha fazla konuşma. Her şeyi görüyorum.” Ve sonra yeşil gözlüğünü çıkarttı ve camlarını ceketinin koluyla özenle sildikten sonra cebine koydu.

Bon Bon kitap olayından hayrete düşmüşse şimdi karşısındaki görüntü iyice şaşırmasına yol açmıştı. Ziyaretçisinin gözlerinin rengini belirlemek için büyük bir merak duygusuyla bakışlarını kaldırınca onların beklediği gibi siyah olmadığını gördü. Sanılabileceği gibi gri de değillerdi. Ela ya da mavi de değillerdi. Sarı ya da kırmızı da değillerdi. Mor da değillerdi. Beyaz da değillerdi. Yeşil de değillerdi. Yukarıdaki gökte, aşağıdaki yeryüzünde ya da denizlerde bulunan herhangi bir renge de sahip değillerdi. Kısacası Pierre Bon Bon yalnızca Majesteleri’nin gözsüz olduğunu apaçık görmekle kalmadı, bir zamanlar gözlere sahip bulunduğuna ilişkin bir belirtiye de rastlayamadı; çünkü normalde gözlerin olması gereken yerde yalnızca cansız bir et tabakası vardı. 

Böylesine tuhaf bir fenomenin kökenlerini araştırmamak metafizikçinin doğasına aykırıydı. Majestelerinin yanıtı hızlı, vakurca ve tatmin ediciydi. “Gözler! Sevgili Bon Bon! Gözler mi dedin? Oh! Ah! Algılıyorum! Ortalıkta gezen gülünç kitaplar, ha? Sana kişisel görünüşüm hakkında yanlış fikir vermişler. Gözler!!! – Doğru. Gözler, Pierre BonBon, kendilerine uygun yerdeler. Burası baş mı diyorsun? Evet; bir solucanın başı. Senin için de bu görseller vazgeçilmez. Yine de benim görüşümün seninkinden keskin olduğuna seni ikna edeceğim. Köşede duran bir kedi görüyorum. Güzel bir kedi. Bak ona! Onu iyice incele! Şimdi Bon Bon, beynindeki düşünceleri – düşünceleri, diyorum sana – fikirleri algılayabiliyor musun? İşte! Algılayamıyorsun. Kuyruğunun uzunluğuna ve zihninin derinliğine hayran kaldığımızı düşünüyor. Şimdi benim rahiplerin en seçkini, senin de metafizikçilerin en gereksizi olduğuna karar verdi. Böylece görüyorsun ki, tamamen kör değilim:

Ama benim mesleğimden biri için, sözünü ettiğin gözler, yalnızca her an bir şiş ya da yaba tarafından oyulabilecek engeller olurdu. Bu görselliğin senin için vazgeçilmez olduğunu kabul ediyorum. Onları iyi kullanmaya çalış Bon Bon; benim görme gücüm ruhtur.”

Ziyaretçi daha sonra masadaki şaraptan bardağına koydu ve Bon Bon’unkini de ağzına kadar doldurduktan sonra onu gönül rahatlığıyla içip kendisini evinde gibi hissetmesini söyledi. “Zekice bir kitap yazmışsın Bon Bon” diye devam etti Majesteleri, dostumuzun omzuna, o verilen emri tam anlamıyla yerine getirdikten sonra bardağını bırakırken hafifçe, bilgiç bir tavırla vurarak. “Kesinlikle zekice bir kitap. Tam benim sevdiğim türden bir eser. Ancak özdeğe ilişkin tasarımın geliştirilebilir ve fikirlerinin pek çoğu bana Aristoteles’i anımsatıyor. O filozof en yakın tanıdıklarımdan biriydi. Onu hem korkunç huysuzluğundan hem de pot kırmak gibi eğlenceli bir yönünden dolayı severdim. Bütün o yazdıklan arasında tek bir somut gerçek var ki onun ipucunu da kendisinin absürtlüğünü sevdiğim için ben verdim. Pierre Bon Bon, hangi yüce ahlaki gerçekten bahsettiğimi biliyorsun sanırım, değil mi?”

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – “Bildiğimi söyleyemem” “Evet! Aristoteles’e insanların hapşırırken gereksiz fikirleri burunlarından dışarı attığım söyleyen bendim.” “Bu -hık!- gerçekten de doğru” dedi metafizikçi, kendisine bir bardak daha Mousseux koyarken ve ziyaretçisinin parmaklarına enfiye kutusunu sunarken. “Platon’a da,” diye devam etti Majesteleri, enfiye kutusunu ve içerdiği iltifatı alçak gönüllükle geri çevirerek “Platon’a da bir zamanlar arkadaşça hisler beslemiştim. Platonla tanıştın mı Bon Bon?Ah! Hayır, binlerce kez özür dilerim. Benimle bir gün Atina’da, Parthenon’da karşılaştı ve bana bir fikirden bunaldığını söyledi. Ona O NOUS EST İN ANGOS’yu” yazmasını önerdim. Bunu yapacağını söyleyip eve gitti, ben de piramitlere çıktım. Ama vicdanım beni bir arkadaşa bile olsa birine gerçeği söylediğim için kınadı ve apar topar Atina’ya geri dönüp Aglos’yu yazarken filozofun sandalyesinin arkasında durdum. Kağıda parmağımla dokunarak ters çevirdim. Böylece cümle şimdi ‘O nus estin aglos” olarak okunuyor ve gördüğün gibi metafiziğinin temel doktrini.

“Hiç Roma’da bulundunuz mu?” diye sordu “Restaurateur” ikinci Mousseux şişesini bitirdikten sonra dolaptan büyük bir şişe Chambertin alırken. “Sadece bir kez sevgili Bon Bon, sadece bir kez. Bir ara” dedi Şeytan, sanki bir kitaptan okurcasına “Bir ara beş yıllık bir anarşi dönemi olmuştu ve o sırada bütün memurlarından yoksun kalan cumhuriyetin halkın seçtiklerinden başka yargıcı yoktu. Bunlar da yasal idari yetkiye sahip değildi. O zaman, Mösyö Bon Bon yalnızca o zaman Roma’daydım ve bu yüzden onun felsefesine ilişkin dünyevi bir tanıdığım yok.”

“Epicurus hakkında ne -hık!- düşünüyorsunuz?” “Kimin hakkında?” dedi şeytan şaşkınlıkla, “Epicurus’ta kusur bulmak istiyor olamazsın! Epicurus hakkında ne düşünüyormuşum! Beni mi kastediyorsunuz bayım? Epicurus benim. Diogenes Laertes tarafından adı anılan üç yüz bilimsel incelemenin her birini yazan filozof benim.” “Bu bir yalan!” dedi metafizikçi çünkü şarap biraz başına vurmuştu. “Çok güzel! Gerçekten çok güzel bayım! Gerçekten çok çok güzel bayım!” dedi, epey koltukları kabarmış görünen Majesteleri. “Bu bir yalan!” diye tekrarladı “Restaurateur” dogmatik bir şekilde, “bu -hık!- bir yalan! “ “Peki, peki! İstediğin gibi olsun” dedi şeytan uzlaşmacı bir şekilde ve Majestelerini bir tartışmada yenmiş olan Bon Bon ikinci bir Chambertin şişesini bitirmenin görevi olduğunu düşündü.

“Dediğim gibi” diye devam etti ziyaretçi “Az önce belirttiğim gibi kitabında bir takım çok autre fikirler var, Mösyö Bon Bon. Mesela ruh hakkında bütün o palavraları sıkarken ne demek istiyorsun? Lütfen söyle bana, ruh nedir?” “Ruh -hık!-“ diye yanıtladı metafizikçi “Hiç şüphesiz” 

“Hayır efendim!” “Hiç kuşkusuz” “Hayır efendim!” “Hiç tartışmasız” “Hiç tereddütsüz” “Hayır efendim!” “Hık” “Hayır efendim!” “Ve şüphe yok ki bir” “Hayır efendim! Ruh böyle bir şey değildir.” Bu noktada filozof bir kaşık suda boğacakmış gibi bakarak üçüncü Chambertin şişesini bitirme fırsatını anında değerlendirdi. “Öyleyse -hık!- lütfen söyleyin bayım nedir nedir ruh?” “Ruh ne buradadır, ne orada, Mösyö BonBon” diye yanıtladı Majesteleri düşünceli düşünceli. “Bazı çok kötü ruhları tattım yani tanıdım. Çok iyilerini de.” Burada dudaklarım şapırdattı ve, elini bilinçsizce cebindeki kitabın üstüne koyduktan sonra, şiddetli bir hapşırık krizine tutuldu.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Devam etti: “Cratinus’un ruhu fena değildi. Aristophanes’inki canlıydı. Platon’unki enfesti. Senin Platon değil, komik şair Platon. Senin Platon Cerberus’un midesini kaldırırdı. Öğğ! Sonra, bir bakalım! Naeivus vardı, Andronicus, Plautus ve Terentius. Sonra Lucilius vardı, Catullus, Naso ve Ouintus Flaccus, sevgili Ouinty! Beni eğlendirmek için şarkı söylerken ona böyle hitap ederdim, bir yandan da sırf keyfim yerinde olduğundan, onu bir çatalın ucunda kızartırdım. Ama bu Romalılar tatsız. Tek bir tombul Yunanlı onların bir düzinesine bedel. Hem besleyiciler de. Bir Ouirite içinse aynı şey söylenemez. Senin Sauteme’ni bir tadalım bakalım.”

Bon Bon artık “İl Admirari”de karar kılmıştı ve söz konusu şişeleri uzatmaya girişti. Ancak odada kuyruk sallamasına benzeyen tuhaf bir ses vardı. Bu Majestelerine hiç yakışmasa da filozof duymazdan geldi. Köpeği tekmeleyip susmasını söylemekle yetindi. Ziyaretçi devam etti: “Horace’nin tadının Aristoteles’inkine çok benzediğini gördüm. Çeşitlilikten hoşlanırım bilirsin. Terentius’un tadını Menandefink’inden ayırt edemiyordum. Naso’nun gizlenmiş Nicander olması şaşırmama yol açtı. Virgilius’ta güçlü bir Theocritus tadı vardı. Martial bana Archilochus’u anımsattı ve Titus Livius kesinlikle Polybius’tu.” “Hık!” diye yanıtladı Bon Bon. Majesteleri devam etti: “Ama bir düşkünlüğüm varsa. Mösyö Bon Bon, bir düşkünlüğüm varsa bu filozoflaradır. Evet bayım, kesinlikle her şeytan yani her centilmen bir filozof seçmeyi bilmez. Uzun boyluları iyi değildir; en iyileriyse, kabukları iyi soyulmazsa, safra yüzünden biraz kokulu olur.”

“Kabukları soyulmazsa!!” “Cesetten çıkarılmayı kastediyorum.” “Doktorlar -hık- hakkında ne düşünüyorsunuz?” “Onlardan bahsetme! Öğğ! Öğğ!” (Burada Majesteleri şiddetle öğürdü.)

“Sadece bir tanesini tattım. O Hippocrates denen keratayı! Şeytantersi kokuyordu. Öğğ! Öğğ! Öğğ! Onu Styx’te yıkarken soğuk aldım bir de bana kolera bulaştırdı.” “Vay -hık- alçak!” diye bağırdı Bon Bon. “Bir hap kutusunun -hık!- düşüğü! ” Ve filozofun gözünden bir damla yaş süzüldü. “Ne de olsa,” diye devam etti ziyaretçi “Ne de olsa eğer bir şeytan, bir centilmen yaşamak istiyorsa bir ikiden fazla kabiliyete sahip olmalıdır ve bizim için şişman bir surat diplomasinin kanıtıdır.”

“Nasıl yani?” “Bazen karnımızı doyurmakta çok zorlanırız. Benimki gibi sıcak bir iklimde bir ruhu iki üç saatten fazla hayatta tutmak genellikle olanaksızdır ve ölümden sonra, hemen turşuları kurulmazsa (ki turşusu kurulmuş ruh güzel değildir) -kokarlar- anlıyorsun ya? Ruhlar bize normal yoldan teslim edildiğinde kokuşmalarından her zaman korkulur.” “Hık! Hık! Ulu Tanrım! Nasıl katlanıyorsunuz!” Bu noktada demir lamba iki misli şiddetle sallanmaya başladı ve şeytan koltuğundan kalkar gibi oldu. Ancak hafif bir iç çekişle sükunetini geri kazandı ve sadece kahramanımıza alçak bir sesle “Bak ne diyeceğim, Pierre Bon Bon, artık bu küfürlere bir son vermeliyiz,” dedi.

Ev sahibi ağzına kadar dolu bir kadehi daha boşaltarak anladığım ve boyun eğdiğini belirtti. Ziyaretçi devam etti: “Aslında katlanmanın pek çok yolu var. Çoğumuz açlık çekiyor: Bazılarımız turşuyla idare ediyor: Bense vivente Corpora satın alıyorum. O zaman tatları çok güzel oluyor.” “Ama beden… Hık! Beden…”  “Beden, beden – Ne olmuş bedene? – Oh! Ah! anlıyorum. Beden bu işlemden hiç etkilenmiyor bayım. Zamanımda sayısız alışveriş yaptım ve bu kişiler kesinlikle bir rahatsızlık hissetmedi. Kabil ve Nemrut, Neron ve Caligula, Dionysius ve Pisistratus ve – ve başka binlercesi vardı ki yaşamlarının son kısımlarında ruh sahibi olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmediler. Yine de, bayım, bu adamlar toplumu süslediler. En az benim kadar iyi tanıdığın A…. yok mu? O zihinsel ve fıziksel yetilerine hakim değil mi? Kim daha keskin nükteli cümleler yazabilir ki? Kim daha zekice mantık yürütebilir? Kim – ama dur! Cep defterimde onun sözleşmesi var.”

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Bunu söyledikten sonra kımızı bir deri cüzdan çıkardı ve içinden birkaç sayfa aldı. Bon Bon bunlardan bazılanın üstünde Machiavelli, Maza, Robespierre, Caligula, George, Elizabeth sözcüklerini anlık olarak gördü. Majesteleri dar, uzunca bir kağıt parçasını seçip okumaya başladı:

“Belirtilmesi gereksiz bir takım zihinsel yetilerin karşılığında, ayrıca bin 1 Ouis d’or karşılığı olarak, yaşı bir yıl ve bir ay olan ben bu sözleşmeyi elinde bulunduran kişiye ruhum adı verilen gölgenin tüm haklarını, tapusunu ve eklentilerini devrediyorum.” (İmza) A (Burada Majesteleri daha açık söyleme hakkını kendimde görmediğim bir adı tekrarladı ) “Akıllı biriydi” diye devam etti; “ama senin gibi, Mösyö Bon Bon, o da ruh konusunda yanılmıştı. Ruh bir gölgeymiş ha! Ruh bir gölgeymiş! Ha! Ha! Ha! He! He! He! Hu! Hu! Hu! Ama yahni yapılmış bir gölgeyi düşün! “

“Yahni yapılmış bir gölgeyi – hık! – bir düşün!” diye haykırdı, yetileri Majestelerinin diskurunun derinliği karşısında epey keskinleşmiş olan kahramanımız. “Yahni yapılmış bir gölgeyi bir – hık! – düşün!! Şimdi, kahretsin! – hık! – hıh! Eğer ben böyle bir – hık! – avanak olsaydım. Benim ruhum, Bay – hık!” “Senin ruhun mu Mösyö Bon Bon?” “Evet, efendim – hık! – benim ruhum” “Ne dedin?” 

“Gölge değil, kahretsin!” “Yani demek istediğin…” “Evet efendim, benim ruhum -hık!- Hıh! Evet, efendim.” “Öyle bir iddiam yoktu” “Benim ruhum -hık!- kesinlikle uygundur -hık!- bir yahniye, sufleye.” “Salçalı yahniye.” “Gerçekten!” “Ragout ve Fricandeauya – bak sevgili dostum! Onu almana izin vereceğim  -hık!- kelepir.” 

Burada filozof Majestelerinin sırtına bir şaplak indirdi. “Böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmem.” dedi diğeri istifini bozmadan, koltuğundan kalkarken. Metafizikçi bakakaldı. “Şu anda yeterince tedarikliyim” dedi Majesteleri. “Hık! Ha?” dedi filozof. “Elimde hazır fon yok hem bana hiç yakışmaz” “ Bayım, şu andaki iğrenç ve centilmenlikten uzak durumundan istifade etmek.”

Burada ziyaretçi eğilip selam vererek çekildi -bunu nasıl yaptığı belli değildi- ama metafizikçi o “hain herifin” kafasına bir şişe fırlatmaya çalışırken tavandan sarkan ince zincir kopup lamba kafasına düşünce yere kapaklandı. 

1835

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Edgar Allan Poe Hikayeleri – Bon Bon

Edgar Allan Poe’nin “Bon Bon” isimli hikayesi. Poe’nin o alıştığımız korku hikayelerinden biri değil. Daha çok bir fantastik deneme olarak nitelendirebiliriz.

Published

on

By

Edgar Allan Poe - Korku Hikayeleri - Bon Bon

Edgar Allan Poe’nin “Bon Bon” isimli hikayesi. Poe’nin o alıştığımız korku hikayelerinden biri değil. Daha çok bir fantastik deneme olarak nitelendirebiliriz.

Pierre Bon Bon’un sıra dışı niteliklere sahip bir “Restaurateur” olduğuna …’nin saltanatı sırasında Rouen’deki Le Febvre çıkmaz sokağında bulunan küçük kafeye sık sık giden kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Pierre Bon Bon’un, dönemin felsefesinde aynı derecede yetenekli olduğuysa bence daha da tartışılmaz bir meseledir. Pâtes a la foie’si kuşkusuz mükemmeldi. Ama hangi kalem, “Sur La Nature” makalelerinin, “Sur l’Ame düşüncelerinin” – “Sur l’Esprt’t” gözlemlerinin hakkını verebilir ki? Omletleri  “fricandeaux”ları paha biçilmez idiyse zamanının hangi litterateur’ü geri kalan bütün o “savant”ların saçma sapan “Idee”lerine karşı bir “Idee de Bon Bon”a iki mislini vermezdi? Bon Bon başka kimsenin altını üstüne getirmediği kütüphanelerin altını üstüne getirmişti. Kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar çok kitap okumuştu. Başka kimsenin anlamanın mümkün olabileceğini bile kavrayamayacağı kadar çok şeyi anlamıştı. 

Bence doktrinleri kesinlikle yaygın bir şekilde anlaşılmış değildi. Ancak bu anlaşılmalarının güç olduğu anlamına da gelmiyordu. Bence pek çok insanın, onları; anlaşılması güç bulmasının sebebi kendi kendilerini kanıtlarcasına açık olmalarıydı. Kant, temelde metafiziğini Bon Bon’a -fakat bu işi daha ileriye götürmeyelim- borçludur. Bon Bon Platoncu değildi, Aristocu da sayılmazdı. Ne de çağdaş Leibnitz gibi,bir “Fricasse’e”nin veya “Facili Gradu”nun icadına, bir duyum analizine ayırılabilecek o değerli saatleri, etik tartışmanın inatçı yağlarıyla sularını uzlaştırmaya yönelik boş çabalarla harcamıştır. Bon Bon İyonik’ti. Bon Bon aynı ölçüde İtalik’ti de. A priori akıl yürütürdü. Aposreriori de akıl yürütürdü. Fikirleri doğuştandı —veya tam tersi. Trabzonlu George’a inanıyordu. Bossarion’a inanıyordu. Bon Bon aynı zamanda kesin olarak bir Bon Boncuydu.

Filozofun bir “Restaurateur” olarak kapasitesinden bahsettim. Ancak hiçbir dostumun, kahramanımızın bu ailevi görevini yerine getirirken onların saygınlığından ya da öneminden habersiz olduğunu düşünmesini istemem. Tam tersine. Mesleğinin hangi dalından daha fazla gurur duyduğunu anlamak olanaksızdı. Zihin güçlerinin midenin yapabildikleriyle yakından ilişkisi olduğuna inanıyordu. Ruhun karında bulunduğuna inanan Çinlilere bu konuda fazla karşı çıktığını sanmıyorum. Her halükarda zihin ve diyafram için aynı sözcüğü kullanan Yunanlıların haklı olduğunu düşünüyordu. Bununla metafızikçiye bir oburluk suçlaması ya da daha ciddi bir başka suçlama atfetmek istemem. Pierre Bon Bon’un kusurları vardıysa -Hangi büyük adamın kusuru yoktur ki?- diyorum ki Pierre Bon Bon’un kusurları vardıysa bile bunlar çok önemsiz kusurlardı. Hatta başka mizaçlarda çoğunlukla erdem olarak görülen hatalardı. Bu zaaflardan birinden, yalnızca genel karakterinde ön plana çıkan “Alto Rilievo”sundan kayda değer dikkat çekiciliği yüzünden bahsetmek isterim. 

Pazarlık yapma fırsatını asla kaçırmazdı. Para canlısı olduğundan değil; hayır. Pazarlığın kendi lehine sonuçlanması, filozofun tatmin olması için kesinlikle şart değildi. Bir ticaret yapılabilmişse -herhangi bir türden, herhangi koşullarda ve herhangi bir durumda- yüzünün daha sonra günlerce zafer dolu bir gülümsemeyle ışıl ışıl aydınlandığı ve zekasının kanıtı olarak bilgiççe göz kırptığı görülürdü. Bahsettiğim türden bir mizaç, hangi çağda dikkat çekse ve yorumlara yol açsa şaşırtıcı olmazdı. Anlatımızın çağında ise bu özelliği dikkat çekmese asıl buna şaşmak gerekirdi. Kısa sürede bu türden tüm olaylarda Bon Bon’un gülümsemesinin kendi şakalarına gülerken ya da bir arkadaşını selamlarkenki sırıtışından çok daha farklı olduğu duyumu yayıldı. Heyecan verici bir kişiliğin ipuçları bırakılmıştı; aceleyle yapılan ve sonra uzun uzun pişmanlığı duyulan çok tehlikeli pazarlıkların öyküleri anlatıldı. Ve şeytanın, o her kötülüğün yazarının kendi akıllıca amaçlan için açıklanamaz yetenekler, belirsiz özlemler ve doğal olmayan eğilimler aşıladığına dair örnekler verildi.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Filozofun başka zayıflıkları da vardı ama bunlar ciddi şekilde incelenmeye değmez. Örneğin içkiye eğilim göstermeyen derin insanların sayısı pek azdır. Bu eğilimin böyle bir derinliğin heyecan verici nedeni mi yoksa açık kanıtı mı olduğu tartışma konusudur. Bon Bon, öğrenebildiğim kadarıyla, bu konuyu hassas bir incelemeye uygun görmemişti. Ben de görmüyorum. Yine de böylesine gerçekten klasik bir eğilime zaafı olan “Restaurateur”ün hem makalelerini hem de omletlerini aynı anda karakterize etmiş olan o sezgisel ayırt etme yetisini yitirdiği düşünülmesin. İnzivalarında Vin de Bourgogne’nin ayrı bir zamanı, Cotes du Rhone’un ayrı uygun anları vardı. Ona göre Catullus Homer için neyse Sauteme de Medoc için oydu. St. Peray yudumlarken bir tasımla eğlenir ama Clos de Vougeot içerken tartışma çıkarır ve Chambertin’i fazla kaçırınca bir teoriyi çürütüverirdi. Bu çabuk uygunluk anlayışı kendisine daha önce bahsettiğim ticaret eğiliminde de eşlik etse çok iyi olacaktı ama durum kesinlikle böyle değildi. Aslında, gerçeği söylemek gerekirse felsefeci Bon Bon’un zihninin bu özelliği sonunda tuhaf bir yoğunluk ve mistisizm kişiliği kazandı ve kendisinin en gözde Alman incelemelerinin “Diablerie”si ona derinden işlemiş göründü.

Öykümüzün geçtiği çağda Le Febvre çıkmazındaki küçük Cafe’ye girmek, bir dahinin özel odasına girmek demekti. Bon Bon bir dahiydi. Rouen’de BonBon’un bir dahi olmadığını söyleyecek tek bir “Sous cuisinier” bile bulamazdınız. Bunu kedisi bile biliyor ve dahinin huzurunda kuyruğunu sallamaktan kendisini alıkoyuyordu. İri köpeği bu gerçeği biliyor ve sahibine yaklaşırken hissettiği aşağılık duygusunu saygılı tavırlar sergileyerek, kulaklarım indirerek ve bir köpek için uygunsuz denemeyecek bir şekilde alt çenesini sarkıtarak ele veriyordu. Ancak şu da bir gerçek ki bu mutat saygının çoğu, metafizikçinin fiziksel görünüşüne yorulabilirdi. Şunu söylemeliyim ki belirgin bir dışsal irade bir hayvan üstünde bile etkisini gösterir ve “Restaurateur”ün dış görünüşündeki pek

çok şeyin dört ayaklıların imgelemini etkileyecek şekilde hesaplanmış olduğunu kabul etmeye hazırım. Ufak tefek olan büyük adamların – böyle iki anlamlı bir ifade kullanmama izin verilirse – tuhaf, görkemli bir havası vardır ki bunu salt cüsse tek başına kesinlikle başaramaz. Ancak Bon-Bon yalnızca bir metre boyunda ve minicik bir başa sahip idiyse de göbeğinin şişkinliğini neredeyse yüceliğe yaklaşan bir ihtişam duygusuyla izlememek olanaksızdı. Boyutlarından hem insanlar hem de köpekler kazanımlarının bir örneğini görüyor olmalıydı. Göbeği, büyüklüğüyle; ölümsüz ruhu için uygun bir yuvaydı.

Burada istesem metafizikçinin giysileri ve dış görünüşüne ilişkin diğer önemsiz ayrıntılar üzerinde durabilirdim. Kahramanımızın saçının kısa olduğuna, taranıp alnının üstüne yapıştırıldığına ve üstünde koni şeklindeki beyaz, püsküllü bir kepin bulunduğuna değinebilirdim. Dar ve kısa, bezelye yeşili ceketinin o zamanki sıradan “Restaurateur”ler arasında moda olmadığını, yenlerin zamanın modasına göre fazla büyük olduğunu, kıvırdığı manşetlerinin o barbar çağda alışıldığı gibi giysiyle aynı kalite ve renkteki kumaştan değil, daha süslü bir şekilde Cenova’nın alaca kadifesinden yapıldığını, terliklerinin parlak mor renkte ve tuhaf biçimde olduğunu ve zarif uçlan ve kenarlarıyla nakışlarının açık parlak renkleri olmasa Japon yapımı sanılabileceğini, pantolonunun “Aimable” adı verilen, satene benzeyen sarı bir kumaştan yapıldığını, bir sabahlığı andıran ve kızıl armalarla bezeli gök mavisi pelerininin omuzlarının üstünde sabah sisi gibi kibirle dalgalandığını ve genel görünüşünün Benevenutay’ı, Floransalı kadın doğaçlamacıyı, “Pierre Bon Bon’un bir cennet kuşu mu, yoksa kusursuz bir cennet mi olduğunu anlamanın güç olduğu”nu söylemeye ittiğini… Dediğim gibi istesem bütün bu noktaları uzun uzadıya açabilirdim ama bunu yapmayacağım. Salt kişisel ayrıntılar tarihsel romancılara bırakılabilir. Onlar gerçeğin ahlaki boyutunun altındalar.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – “Le Febvre sokağındaki Cafe’ye girmek bir dahinin özel odasına girmek demekti” demiştim ama o sıralar bir özel odanın değerini ancak bir dahi bilebilirdi. Girişe levha niyetine büyük bir kitap asılmıştı ve sallanmaktaydı. Cildin bir yüzüne bir şişe resmi çizilmişti; diğerinde bir pâte vardı. Sırtında seçilebilir iri harflerle “Oeuvres de Bon Bon” yazılıydı. Böylece dükkan sahibinin iki uğraşı zarifçe sergilenmiş oluyordu. Eşikten geçince binanın içi tamamen gözler önüne seriliyordu. Aslında Cafe’nin sunabildiği tüm mekan uzun, basık tavanlı, antika tarzda döşenmiş bir odadan ibaretti. Odanın bir köşesinde metafizikçinin yatağı durmaktaydı. Perdeler ve bir Yunan sayvanı ona hem klasik hem de rahat bir hava veriyordu.

Karşı köşede mutfak gereçleri ve “Bibliothâque” durmaktaydı. Rafta bir tabak polemik sakince duruyordu. Son etiklerle dolu bir fırın, on iki yaprak formalı melangelarla dolu bir tencere vardı. Izgara, üstündeki Alman etiğine dair kitaplarla içli dışlıydı. Eusebius’un yanında bir çatal görülebilirdi. Platon rahatça tavanın içine kurulmuştu ve şişlere çağdaş el yazmaları geçirilmişti. Cafe de Bon-Bon’un diğer açılardan çağın sıradan restoranlarından pek farklı olmadığı söylenebilir. Kapının karşısında büyük bir ocak vardı. Ocağın sağındaki açık bir dolap sıra sıra dizilmiş çok sayıda etiketli şişeyi sergilemekteydi.

Pierre Bon Bon işte burada, …’in sert kışında, bir gece yaklaşık on iki civarında, komşularının kendisinin tuhaf eğilimleri üstüne söylediklerini bir süre dinledikten, onları kapı dışarı ettikten, küfrederek kapıyı üzerlerine kilitledikten sonra sükunetten uzak bir ruh haliyle deri kaplı bir koltuğa, harıl harıl yanan bir çalı çırpı ateşinin karşısına oturmuştu. Yüzyılda bir ya da iki kez yaşanan o korkunç gecelerden biriydi. Yoğun bir kar yağışı vardı ve ev, duvarlardaki yarıklardan ve bacadan hızla girip filozofun yatağının perdelerini berbat bir şekilde sallayan ve pare tencereleriyle kağıtların düzenini bozan şiddetli rüzgar akınlarıyla temellerinden sarsılmaktaydı. Dışarıda asılı duran büyük kitap tabelası fırtınanın şiddetine maruz kaldığından korkunç bir şekilde gıcırdıyor, ağır meşe payandaları inildiyordu.

Dediğim gibi metafizikçi koltuğunu ocağın yanındaki alışılmış yerine çekerken sakin değildi. Gün boyunca meydana gelmiş pek çok kafa karıştırıcı olay, düşüncelerinin dinginliğini bozmuştu. Des oeufs la Princesse yapmaya çalışırken ne yazık ki bir Omeletre la Reine yapmıştı; bir etik ilkesinin keşfi bir yahni tenceresinin devrilmesiyle engellenmişti ve son olarak, başarıyla sonuçlandırmaktan öylesine haz duyduğu o takdir edilesi pazarlıklardan birinde kazıklanmıştı. Ama zihni bu açıklamasız, beklenmedik olaylar karşısında sinirlenirken, fırtınalı bir gecenin yol açacağı sinirli kaygı da işin içine girmese olmazdı. Islık çalarak önceden bahsettiğimiz en yakını olan iri siyah köpeği çağırırken ve huzursuzluk içinde koltuğuna otururken elinde olmadan odanın, amansız gölgelerini kızıl ocak ışığının bile ancak kısmen yenebildiği uzak kısımlarına bezgin ve rahatsız gözlerle baktı. Amacını herhalde kendisinin de bilmediği bir incelemeyi tamamladıktan sonra, koltuğunun yanına kitaplar ve kağıtlarla dolu bir sehpayı çekti ve kısa süre sonra ertesi gün basılacak olan kalın bir elyazması taslağın son okumasını yapmaya koyuldu.

Birkaç dakika böyle uğraşırken odada ansızın “Acelem yok, Mösyö Bon Bon,” diye fısıldayan tiz bir ses duyuldu. “Kör şeytan! ” dedi kahramanımız. Ayağa fırlayıp yanındaki sehpayı devirirken ve etrafına şaşkın şaşkın bakarken… ”Çok doğru” diye sakince yanıtladı ses.”Çok doğru!? Çok doğru olan ne? Buraya nasıl girdin?” diye haykırdı metafizikçi, yatağına boylu boyunca uzanmış şeyi fark ederken. “Diyordum ki” dedi davetsiz misafir, sorulara cevap vermeden “Diyordum ki bol bol vaktim var. Acelem yok. Kısacası açımlamanı bitirmeni bekleyebilirim.” “Açımlamam!.. Ama!… Nereden biliyorsun? Bir açımlama yazdığımı nereden anladın? yüce Tanrım! “ “Şştt!” diye yanıtladı karaltı tiz bir fısıltıyla ve yataktan hızla kalkarak kahramanımıza doğru tek bir adım attı. Tavandan sarkan demir bir lamba o yaklaşırken sarsılarak geriye doğru sallandı.

Edgar Allan Poe – Korku Hikayeleri – Bon Bon – Filozofun şaşkınlığı yabancının giysilerini ve görünüşünü dikkatle incelemesini engellemedi. Son derece zayıf ama ortalamadan çok daha uzun bir figürün ana hatları, üstüne sımsıkı oturan, ama bir önceki yüzyılın modasına göre kesilmiş, siyah bir kumaştan yapılma, solmuş bir takım tarafından iyice belirginleştirilmişti. Bu giysilerin şimdiki sahiplerinden çok daha kısa birine göre dikilmiş olduğu açıktı. El ve ayak bileklerinin üç beş santimi açıktaydı. Ancak ayakkabılarının çok parlak tokaları kıyafetinin diğer kısımlarının uyandırdığı aşırı yoksulluk izleniminin bir yalan olduğunu ele veriyordu. Başı açık ve tamamen keldi. Uzunca bir kuyruk çıkan arka tarafı dışında. Yan camları olan yeşil bir gözlük, gözlerini hem ışıktan koruyor hem de kahramanımızı gözlerin renklerini ya da şekillerini seçmekten alıkoyuyordu. Üstünde bir gömlekten eser yoktu ama kirli görünüşlü bir kravat boynuna büyük bir özenle bağlanmıştı ve resmi bir şekilde yan yana sarkan uçları (her ne kadar “mantıksız biçimde” diyebilecek olsam da) insanda karşısında bir rahip olduğu izlenimini uyandırıyordu. 

Gerçekten de hem görünüşündeki hem de tavırlarındaki pek çok diğer nokta bu izlenimi uyandırabilirdi. Sol kulağının üstünde, modern bir katibin havasıyla eskilerin kağıt delme iğnesini andıran bir alet taşıyordu. Ceketinin göğüs ceplerinden birinde, çelik kopçalarla tutturulmuş küçük, siyah bir kitap göze çarpıyordu. Bu kitap, bilinçli ya da bilinçsiz olarak öyle diklemesine konulmuştu ki sırtındaki beyaz “Ritual Catholique ” yazısı okunuyordu. Fizyolojisinin tamamı tuhaf bir şekilde, somurtkan biri olduğu izlenimini veriyordu. Hatta bir kadavra kadar beyaz olduğu söylenebilirdi. Alnı genişti ve derin düşünmekten ileri gelen kırışıklıklarla kaplıydı. Ağzının kenarları son derece teslimiyetçi bir alçakgönüllülük ifadesiyle aşağı inikti. Kahramanımıza doğru yürürken ellerini de birleştirmişti. Derin bir iç geçirme… Ve öyle kutsal bir havaya bürünmüştü ki kesinlikle etkileyiciydi. Metafizikçinin yüzündeki tüm öfke belirtileri kayboldu ve ziyaretçisini incelemeyi tamamlayıp tatmin olduktan sonra, cana yakın bir havayla elini sıktı ve bir koltuğa oturttu.

Ancak filozoftaki bu ani his değişimini doğal olarak etkili olabileceği düşünülen nedenlerde aramak kökten yanlış olur. Aslında Pierre Bon Bon, karakterinden anlayabildiğim kadarıyla, dışsal tavırların yapmacıklığından etkilenecek en son insandı. İnsanları ve nesneleri böylesine iyi gözlemleyen birinin konukseverliğini kötüye kullanmış olan kişinin gerçek karakterini hemen görememiş olması imkansızdı. Hiç yoksa, ziyaretçisinin ayaklarının şekli tuhaftı. Başında hafifçe, çok uzun bir şapka taşıyordu. Pantolonunun arkasında titrek bir kabarıklık vardı ve ceket kuyruğunun da oynayıp durduğu bir gerçekti. O halde kahramanımızın kendisini o ana kadar en az saygı duyduğu şahsın karşısında bulunca hissettiği tatmin duygusunu hayal edin. Ancak neler olup bittiğine ilişkin şüphelerinin bir belirtisini dışa vurmayacak kadar diplomattı. 

Beklenmedik bir şekilde yaşadığı bu büyük onurun bilincinde olduğunu belli etmek onun yapacağı iş değildi. Konuğunu konuşturmak, ondan kitabında yer alırsa hem insanlığı aydınlatabilecek hem de kendisini ölümsüzlüğe kavuşturacak önemli etik bilgiler almak daha uygundu. Ziyaretçisinin ileri yaşının ve etik bilimindeki meşhur yetkinliğinin onun bu fikirlere sahip bulunduğunu açıkça kanıtladığını da eklemeliyim.

Hikayenin 2. Bölümünü Okumak İçin Tıklayın

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Sohbet Odası

Bir arkadaşı ile internette bir sohbet odası üzerinden mesajlaşan gencin feci sonunu anlatan kısa bir korku hikayesi.

Published

on

By

Korku Hikayeleri - Sohbet Odası

Bir arkadaşı ile internette bir sohbet odası üzerinden mesajlaşan gencin feci sonunu anlatan kısa bir korku hikayesi.

Korku Hikayeleri – Sıradan bir cuma gecesiydi ve Bradley’le birlikte bulduğumuz sanal sohbet odasında konuşuyordum. Bana ve odadaki diğerlerine; ailesi hafta sonu evde olmayacağından, istediği kadar geç yatabileceğini söylüyordu. Bir kaç saat boyunca sohbet odasında kalıp rastgele gelen insanlarla eğlendik ve ben Bradley’in bir kızdan hoşlanmaya başladığını fark ettim. Sonra, annemin uyumamı söyleyen sesini duydum. 

Sohbet odasından çıkmak üzereyken Bradley’e yarın neler yapacağını sordum. Bir süre cevap vermedi:

-Bradley yazıyor….-

Hiçbir şey.

-Bradley yazıyor….-

Yine hiçbir şey.

“Her neyse dostum, yatmaya gidiyorum. Yarın konuşuruz.” dedim. Onun yazarken vazgeçmesi garipti.

Ertesi gün sohbet odasına girinceye kadar ondan haber almadım. Dün gece cevap yazamadığı için özür diledi ve meşgul olduğunu söyledi. Kısa bir konuşma yaptık. Biraz sonra bizim eve geleceğini ve acil bir şey olduğunu söyledi. Sorun yoktu ama her dakika eve varabilecek olan ailesini neden beklemediğini sordum. Zamanının olmadığını ve bana göstermesi gereken çok önemli bir şey olduğu konusunda ısrar etti. Daha sonra hemen sohbet odasından çıktı. Bu davranışların Bradley’nin karakterine uymadığını düşündüm. Normalde ailesini her şeyin önüne koyardı. Bana ne göstermek istediğini düşününce iyice meraklandım.

“Garip” bir telefon araması aldığımda biraz sonra buraya varacağını fark ettim. Buradan yaklaşık 20 dakikalık bir mesafede oturuyordu. Arayanlar eve yeni gelmiş ve endişeli olan Bradley’nin anne ve babasıydı. Bradley’nin nerede olduğunu bilip bilmediğimi sordular. Onlara endişelenmelerine gerek olmadığını çünkü şu an bizim eve doğru gelmekte olduğunu söyledim. Telefonun diğer ucundan annenin dehşetengiz çığlığını duyana kadar bir süre sessizlik oldu. Baba derin bir nefes aldı ve bir daha unutamayacağım bir cümle söyledi: “Hemen evden çık! Bradley burda… O… Ölmüş.”

Bradley’nin cesedini dolapta bir ceket gibi asılı bulmuşlar. Telefonu şok içinde kapattım. Arka kapı gıcırdayarak açılırken neden bana evde yalnız olup olmadığımı sorduğunu anladım. İçgüdüsel olarak aklıma gelen ilk şeyi yaptım ve hemen yatağımın altına saklandım. Ayak seslerinin yaklaştığını duydum yavaşça. Gözlerimi açmaya cesaret edemedim. Ama korku içinde yüzümü kapatmakta olduğum elimin parmakları arasından baktığımda beyaz, çıplak ve solgun ayakların odama adım attığını gördüm. 

Bu ayakların sahibi olan insanı görmeyi hiç istemezdim. Ayaklar yavaşça yaklaştıkça keskin bir rutubet kokusu geliyordu. Kalbimin atışını ağzımda hissediyordum. Nefesimi tuttum. Daha fazla korkmamın mümkün olmadığını düşünürken telefonum mesaj aldığımı belirtmek için gürültülü bir şekilde “Bip” sesi çıkardı. Mesaj Bradley’nin telefonundan gelmişti. Ayaklar aniden durduğunda mesaja baktım: “Nerdesin?”

DAHA FAZLA: Korku Hikayeleri

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Kaptan Wright’ın Günlüğü

Tek başına açık deniz yolculuğuna çıkan bir adamın dönüş yolculuğunda başına gelenler ve seyahatinin bitiminde kendisini bekleyen korkunç gerçek.

Published

on

By

Korku Hikayeleri - Kaptan Wrihgt'ın Günlüğü

Tek başına açık deniz yolculuğuna çıkan bir adamın dönüş yolculuğunda başına gelenler ve seyahatinin bitiminde kendisini bekleyen korkunç gerçek.

15 Temmuz 2012 Banaba Adası yakınları, Kribati, Güney Pasifik.

Korku Hikayeleri – Güney Pasifik’teki tek kişilik gezimin 34. günü. Teknem Pony iyi gidiyor. Mesafeyi ve zamanı göz önünde bulundurduğumuzda beni nispeten yol üstünde tuttuğunu söyleyebiliriz. Dün gece zorlu zamanlar geçirdim. Su beni hoş karşılamadı. Dalgaların sallantısı yüzünden iyi uyuduğum söylenemez. Buna rağmen tüm sistemler iyi durumda ve çalışıyor. Kıyıdayken yelkenimi düzelttim. Yerel halktan bir delikanlı tamir etti. İngilizce bilmemesine rağmen paranın dilinden iyi anladığı söylenebilir.

Erzak stoklamayı tamamladım. Biraz taze meyve bularak turnayı gözünden vurdum. Viyana sosisi ve bayat ekmekle öğünlerimi geçirsem de bir dahaki limana kadar idare edebileceğimi düşünüyorum. Nereye gideceğime daha karar vermiş değilim. Kuzeye Tarawa’ya veya doğuya devam edip Christmas adasına ulaşabilirim. Her halükarda yoldayım. Bu; tek kişilik, zahmetli bir iş. Ama sağlığım yerinde ve dürüst olmak gerekirse zor olan fiziksel kısım değil. Yalnızlık gerçekten canımı yakıyor. Televizyon izleyebilmeyi özledim, hamburger yiyebilmeyi özledim ve en çok da karımı özledim.

Korku Hikayeleri – Kaptan Wright’ın Günlüğü

18 Temmuz 2012
Konum: Bilinmiyor

Gecenin 1’i ve bir gıdım bile uyuyamıyorum. Deniz sütliman ama birkaç gündür kalitesiz uyku çekiyorum. Büyük bir fırtına beni hazırlıksız yakalayınca telefon bağlantımı kaybettim. Bu; evle son görüşmemdi ve: puff! Alet denizin derinliklerini boyladı. O zamandan beri Julia’yla konuşmadım. Ama en azından ilerleyişimi GPS cihazından takip edebilir.

Keşke ben de aynısını onun için yapabilseydim. Jimnastik salonuna gidişini izleyebilmek, Tayler’ı parkta gezmeye çıkarmasını görmek isterdim. Evi hatırlatan ufacık bir şey için neler vermezdim… Deniz güzel bir hanımefendi ama sadece bir hanımefendi. Onunla evli değilim. Bana zevk veriyor ama yine de eve dönüp karımı ve çocuğumu görmek istiyorum.

Aman tanrım; ay ışığı altında denizin şu ihtişamına bak! Sanki balo için süslenmiş bir kontes… Bu kadar güzel bir şey gördüğümü hatırlayamıyorum. Yıldızlar onun incileri, Ay onun beyaz elbisesi. Kaç adamın ona aşık olduğunu görebiliyorum. Ama onun düzenini biliyorum; güzelden çirkine ani değişimini biliyorum. Ah; dalgaların tatlı hareketleri… Bir kadını oyuncak gibi gösteriyor, karmakarışıklığı en eksantrik kadının bile üstesinden geliyor. Derinliklerini görebilmek isterdim; nasıl hissettiğini, onu aynı zamanda neyin bu kadar güzel ve ölümcül kılabildiğini. O zevk ve acının kaynağını görebilmek ve ellerimin arasına alabilmek isterdim. Aman aman; seyir defterimi çılgınlıklarla doldurdum. İyi bir uykuya ve karımı görmeye ihtiyacım var.

20 Temmuz 2012
Christmas adası açıkları, Kiribati

Korku Hikayeleri – Ana tekneyi tamir ettim ama motordaki bükülmüş şaftı tamir edebilecek bir adam bulamadım. Bu sorunla karşılaştığımda kıyıya yakın olduğum için şükrediyorum. Biri beni bulana kadar günlerce ve istem dışı yüzmek zorunda kaldım. Nihayet bir başkasıyla İngilizce konuşabilmenin zevkine vardım. Yerel bir motelde Riley adında bir adamla tanıştım. İçki için içeri daldım ve misafirperver bir şekilde beni karşıladı. Bir saat kadar sohbet ettik. Batıdaki küçük bir adaya gidiyormuş. Bana “Kıyametten kaçtığını” söyledi. Biraz çatlak olduğunu söyleyebiliriz. Evi hakkında haberler duymuş: California’daki birkaç orman yangını hakkında. Umarım kuzeye de sıçramazlar.

Mayistra yelkeni iyi durumda, GPS çalışıyor ve sonunda rotamı eve çevirdim. Sistemlerde hiçbir sorun yok. İskele sapasağlam. Deniz sakin.

22 Temmuz 2012
Konum: Bilinmiyor

Dışarıda bir şeyler oluyor. Christmas’tan ayrıldıktan sonra GPS cihazım çalışmayı kesti. Bu nedenle geri döndüm. Oysa hasar almış görünmüyordu. Sadece uyduyla bağlantı kuramıyordu. Bir saat boyunca ekranda sadece “Aranıyor…” yazısı verdi. Sinirlendim ve geri döndüm. Yeni bir tane alma umudu ile Christmas’a doğru yol almaya başladım. Ancak ada yakınlarına varır varmaz askeri bir devriye teknesiyle karşılaştım. Bu bir Amerikan teknesiydi. Ancak içinde Amerikalılar değil yerliler vardı. Silah kuşanmışlardı. Bu silahlar haberlerde teröristlerde gördüklerinizden değil, orduda gördüklerinizdendi. Bir şey olmuştu.

Ve adiler gaz maskeleri takıyorlardı. Koca gözlü maskelerle uzaylılara benziyorlardı. Silahlarını bana doğrulttular. Lazer nişanlar alnımda geziniyordu. Hiçbiri tek kelime etmedi. Ellerimi yukarı kaldırıp silahsızlığımı ispatladım.Tek kişilik bir gezideydim; tanrı aşkına! Tahta bacaklı ve göz bantlı lanet bir korsan değildim. Bir süre sonra bir ses çatırdadı “Yaklaşma! Geri dön!” dedi ağır bir aksanla. Bu kadardı. Silahlar kıpırdamadı. Hala alnımı nişanlamış durumdaydılar. Bir GPS için canımdan olacak değildim. Bu nedenle hızla geri döndüm. Arkama dahi bakmadım ve bir saat sonraya kadar olanlar hakkında düşünmedim. Neden bir Amerikan teknesindeydiler? Neden silahlıydılar ve neden gaz maskeleri takıyorlardı?..

Ardından işler iyiden iyiye tuhaflaştı. Sonraki sabah doğuya yöneldim. İyi zaman kazanmıştım. Gece-gündüz dinlemeden, o adilerle arama mesafe koymak için hareket ediyordum. Güneş hayret vericiydi. “Bu çok güzel; aşırı güzel. Bir şeyler yanlış…” diye düşünmeden edemiyordum. Huzursuzluk üzerime çöktü ve bir pelerin gibi asılı kaldı. Christmas’taki olaylar hakkında düşünmemeye çalıştım. Sakinleştikçe bu karşılaşmanın detaylarının uyuşmadığını fark ettim. Bir şeyler oluyordu ve bu iyi değildi.

Ardından gemiyi gördüm ve aklımı başka hiçbir şeye odaklayamadım. Bir duman bulutunun içindeydi. Başta tüm görebildiğim buydu. Sadece ufuktaki bir leke. Keşke bunu ufak bir ada yangınına veya o tür bir şeye yorsaydım ama bir şeyler beni çekiyordu. Kafamın içnde dönüp duran soru işaretleri yerine odaklanacağım yeni bir şeyler vermişti bu karşılaşma bana. Bu nedenle yönümü değiştirdim ve leke büyüdükçe büyüdü. Dumanlar havaya kalkıyordu ve o uğursuz his azalmıyordu.

Dehşet! Evet bu dehşetti… Denizdeyken ironik bir şekilde en korktuğunuz şey ateş oluyordu. Her taraf suydu ama susuzluktan ölebilirdiniz. Bu da öyleydi işte. Her taraf suydu ama hiçbiri ateşleri söndüremiyordu. Yıkılmakta olan iskeledeki kömürleşmiş bir dizi kemikseniz ateşler daha da artıyordu. Bu dehşet önceki olayları unutmama yetti. Karşılaşacağım ölüme kendimi hazırlamam gerekiyordu. Sudaki bir ateş her zaman ölüm demekti çünkü.

Görüş mesafesine geldiğimde bunun bir balıkçı teknesi olduğunu anladım. Yangın balık ağlarından başlamış tırmandıkça tırmanıyordu. Merkezi direk tamamen yıkılmıştı. Güverte adeta bir fırına dönmüştü. Dürbünümden baktım ve güvertede kıvranan bedenleri görünce dehşete düştüm. Karanlık gölgeler büyümekte olan cehennemin arasında kayboluyordu.

Radyomdan sesler duydum. Tekne pruvası bana dönmüş şekilde duruyordu ve kaptanın odasını görebiliyordum. Statik bir radyo dalgası telsizimden geldi. Yerel bir balıkçı korkuyla bağırıyordu. Kelimeleri anlayamıyordum fakat sesindeki umutsuzluğu hissedebiliyordum. Sözcükler olmasa da bıraktıkları izlenim evrenseldir. Bağıran her kimse onun çok korkmuş olduğunu anlayabiliyordum. Kaptanın kamarasını taradım ve içeride bir adam gördüm. Radyodan bağırırken kollarını bana doğru sallıyordu. Cevap vermek için mikrofona uzanmıştım ki ikinci tuhaf şey yaşandı.

Güverteden iki adam koşarak geldi; ikisi de alevler içindeydi. Sırtlarında ve kollarında alevler parlıyordu. Filmlerdeki dublörlere benziyorlardı. Öfkeyle kamaranın kapısına vurmaya başladılar. Radyodaki ses yeni bir tonda çığlık atmaya başladı. Vücudumu titreten anlaşılmaz bir dizi söz… Yalvarıyordu! Evet yalvarıyordu. Onu kurtarmam için yalvarıyordu. Ama ben sadece izledim. Ağzım açık bir şekilde; yanan adamların kapıyı kırıp içeri dalmasını izledim. Radyo sustu ve artık tek duyabildiğim motorumun sesiydi. Korkuyla; yanan adamların, kaptanın üzerine çullanmasını ardından üçünün de görünüşten kaybolmasını izledim. Camlarımdan sadece büyüyen alevlerin dalgaları görülebiliyordu.

Dürbünü bıraktım ve şiddetle başımı salladım. Şimdi bir hayal gibi geliyor tüm bu şeyler. Sanırım yüksek sesle küfür etmiştim. Belki hiçbir şey söylememiştim. Belki de bunların hepsi kafamda olup bitiyordu. Tek hatırladığım şey; dümeni çevirmem ve sıkıca tutunmam oldu. Sonunda arkaya bakma cesaretini gösterdim ve tekrardan bir duman sütunuyla karşılaştım.B ir saat sonra bu leke uçsuz bucaksız denizde kaybolmuştu.

Dışarıda bir şeyler oluyordu. Kötü bir şeyler. Önce silahlar ve şimdi de şu lanet tekne. Adamlar yanıyordu! Şerefsizlerin ateşler içinde olduğunu kafamdan çıkaramıyordum. Sadece eve dönmek istiyordum. Sadece karıma seslenip mutfaktan gelişini görmek ve kendimi onun kollarına bırakmak istiyorum. Onu görmek istiyorum. Karımı istiyorum.

12 Temmuz 2012
Konum: Bilinmiyor

Korku Hikayeleri – Tekneyi gördüğümden beri bildirebileceğim pek bir şey yok. Sadece açık deniz. Ama çok düşündüm. Geçen haftalardaki silahlar ve tekneler aklımdan neredeyse tamamen silinmişti. Sanki birer hatıra gibiydiler. Onları tekrar hatırlamak istediğimde sisin içinde kayboluyordular. Bunun için tıbbi bir terim olmalı değil mi? Belki şok belki başka bir şey. Belki de yeteri kadar akıllı olduğumdan zihnim bu hatıraları yapmam gereken göreve odaklanmam için itekliyordur. Görevim ise bu lanet okyanustan bir an önce kurtulmak.

Başta bu yolculuğa çıkma nedenimi bilmiyordum. Aileme ve dostlarıma aklımı toparlamak için olduğunu söylemiştim. Fakat toparlanmak yerine kafam daha çok karıştı. Evin düşünceleri ile karıştı, karımın geceden geceye yatağımızda yalnız uyuması düşüncesi ile karıştı, kanat çıkarıp ona uçma hayallerim ile karıştı. Neden onu cezalandırmıştım? Neden kendimi cezalandırmıştım?

Hala tam olarak nerede olduğumu öğrenemiyorum. GPS ekranı; onu her açtığımda “Aranıyor…” diye yanmaya devam ediyor. Sekstanttan hiç anlamamıştım; buna rağmen teknede bir tane vardı. Bu lanet şeyi kullanacağım hiç aklıma gelmemişti. Teknolojiye bu yüzden sahiptik. Bu nedenle orada duruyor ve bana nerede olduğumu bildiğini fısıldıyor… Tek yapmam gereken; ona doğru soruyu sormak. Ancak yapamıyorum. Denedim. Haritadaki kaba bir yolu takip etti. Yani nereye gittiğime dair son derece genel bir düşüncem var. Hawaii’yi geçtiğime eminim. Ayın sonuna kadar Amerikan sahillerine varacağımı biliyorum.

Deniz doğaüstü bir şekilde sakin ve gün doğumları da aynı şekilde enteresan. Bazı günler kan kırmızısı suya yansıyor, gökyüzünü ve denizi boyuyor. Bu zamanlarda teknem sanki bir kan denizini arşınlıyormuş gibi duruyor. Başta rahatsız edici olsa da güzelliğini sonradan anladım.

Bu günceyi bir süreliğine ihmal ettim ama bunu her kaydedişimde üzerimdeki yük hafifliyor. Denizi seyretmek veya rüzgarı okumaktan başka yapabilecek bir şeylerimin olması güzel. Erzak stoğum şimdilik iyi durumda. Meyveler bozuldu fakat konserveler bir ay daha yetebilir. Gövde iyi durumda. Ana sancak ve donanımlarım dayanıyor. Eve doğru ilerliyorum.

29 Temmuz 2012
Oregon açıkları

Korku Hikayeleri – Kara! Lanet olası kara! Aman tanrı! Oregon’un çam ağaçlarını göreceğime hiç bu kadar sevineceğimi düşünmemiştim! Nihayet be! Nihayet yuvam! Tanrım, sana şükürler olsun… Dün gördüm; ufukta belli belirsizdi. Kıyıya varmak için çok uzaktım. Bu nedenle geceyi çapalayarak geçirdim. GPS’siz gecede ilerlemek demek kaza demekti. Bu noktada sağlıklı düşünebildiğim için çok mutluyum.

Yaklaştıkça tanıdığım birkaç yeri hemen fark ettim. Eve yarım günden az bir sürede varacağım. Bu gece son konserve bezelyemi yiyeceğim. Yiyecek; sandığımdan az dayandı ve içtiğim su ise damıtılmış deniz suyu. Lakin bu karımı göreceğim anlamına geliyorsa varsın aç kalayım. Eve gireceğim ve adını haykıracağım, mutfaktan gelişini izleyeceğim. Onu kollarımın arasına alacağım ve ayrılmasına izin vermeyeceğim; ta ki o güzel kokusunu alana kadar. Ellerim heyecandan titriyor. Sonunda karımı görebileceğim. Onu tekrar göreceğim…

30 Temmuz 2012
Oregon

Burada bir şey olmuş! Kötü bir şey… Burnt Hill’deki yat iskelesine çapaladım. Üç ay önce ayrıldığım yere… Ama burası hatırladığım gibi değil. İskelenin çoğu aynı; hala tahtalar ve dubalar yerli yerinde. Elimde değil fakat silahlı adamları ve yanan tekneyi düşünüyorum. Çoktan unuttuğum dehşet hissi geri döndü. Ben okyanustayken bir şey olmuştu. Çok kötü bir şey…

Sona gelişimde o kadar heyecanlıydım, o kadar umutluydum ki… Ona şimdi bakmak bir rüyada olduğumu düşündürüyor. Dünkü duygularım gitti; yerini karnımdaki bir hisse bıraktı. Gerginlik?Evet. Korku? Evet. Bulantı? Belki. Sanki yumruk büyüklüğünde bir taş battıkça batıyor. Aklım karışık. Gördüklerimi hala silemiyorum. O bedenleri…

Limana girdiğimde buruk bir duman ve başka bir şeyin kokusu ile karşılaştım. Her tarafımı korku sardı. İlk aklıma gelen yangındı. Karımın yüzü bir anda kafamda belirdi. Paranoya; evim hala yanıyor muydu? Tüm şehir mi bu haldeydi? O iyi miydi? Limana çıktığımda bir balıkçı teknesinin sağlamasına gittiğini gördüm. Yanan güvertelerden duman yükseliyordu. Daha önce karşılaştığım tekne gözlerimin önünde belirdi. Ana liman ve şehir çam ağaçları nedeniyle hala görülemiyordu. Yat limanına yanaştığımda kimsenin orada olmadığını gördüm. Çoğunlukla dolu ve kalabalık olan liman şimdi bomboştu.

Sadece üç tekne vardı. İkisi yanmış, sönüyordu. Aklım çalışmaya devam ediyordu; soru üzerine soru soruyordu ve hiçbirine cevap bulamıyordu. Yanık kokusu hala yerindeydi ama tanımlayamadığım ikinci koku bunun yerini alıyordu. Tekneme bir şeyin çarptığını duydum. Batık teknelerin parçalarını görmeyi bekleyerek suya baktım ancak çok daha kötüsüyle karşılaştım: Cansız bir bedenin gözleriyle. Kalbim küt küt çarpmaya başladı ve ikinci kokunun ne olduğunu anladım! Ölümdü… Çürümüş bedenlerin kokusuydu. Sağıma bakınca daha çoğunu gördüm. Bazıları ters, bazıları düz, bazıları da parçalanmıştı. Her yerdeydiler!

Kustum. Tam dümene. Bacaklarım titrerken safra, göstergeleri örtüyordu. İşte o zaman aklımı hepten yitirdim. Limana yanaştığımı hatırlayamıyorum. Çapayı attığımı az biraz anımsıyorum. Hislerim benim tek izahım. Aklımı tekrar kontrole aldığımda oturuyordum. Terliydim ve midemdeki taş beni aşağı çekiyordu. Sorular sürü halindeydi. Neden herkes ölmüştü? Bunu kim, ne yapmıştı? Burada ne olmuştu?

Sonra karımı hatırladım. Çılgınca üste çıktım. Hislerim geri dönünce durdum. Ağır solumalarım ve suyun rıhtıma vuran sesi dışında bir ses duymadığımı fark ettim. Bir şey… Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum ama bir şey silahımı almama neden oldu. Ve onu aldığımda başka bir şey de durup bunları yazmamı söyledi. Eğer ayrılırsam buraya asla dönemeyeceğim hissi azap belki de. Bir şeyler yazma isteği; sadece aklımda kararlık hale getirmek için değil de bir elveda için… Ne olursa olsun karımı bulacağım…

31 Temmuz 2012
Oregon açıkları

Korku Hikayeleri – Neden yeri ve tarihi yazdığımı bilmiyorum. Artık ne yapacağımı bilmiyorum.. Her şey birbirine girdi. Bazı cevaplar buldum. Hepsi ölmemişti. İnsanlar. Bir şekilde ölü değildiler. Ölü görünüyorlardı, ölü kokuyorlardı ama hareket ediyorlardı, beni kovalıyorlardı. Bazılarının organları yoktu, bazılarının derileri ayrılmıştı. Konuşmuyorlardı; sadece kovalıyorlardı.

Karımı buldum. Sanırım şimdi gerçekten de ölü. Yürüyenlerden değil. Onu vurdum. Beş kere. Kafasından vurana kadar da durmadım. Sonunda ağlamayı bıraktım. Dün gece sanırım. Gerçekten kafam karışık. Beni kovaladılar. Beni yemeye çalıştılar. Eve geldiğimde suratımı ısırmaya çalıştı. Eve geldim ve adını haykırdım. Mutfaktan gelişin gördüm. Onu gördüm; suratının bir kısmı yoktu. Haykırdı ve bana doğru koşmaya başladı. Yüzümü ısırmaya çalıştı. Sonra onu vurdum. Ama o, o değildi. Ölüydü. Güzelim yüzünün parçaları eksikti. Onu vurdum; beş kere. Kafasından vurana kadar da durmadım. Sonra kaçtım. Dahası da geldi. Gerçekten ölü olmayan ölüler beni kovaladılar, çığlıklar attılar. Bazılarının organları yoktu, bazılarının derileri ayrılmıştı.

Sonunda tekneme ulaştım. Tekrar açık denize yöneldim. Okyanusa açıldım. Mermi kutusunu kaybettim. Ama silahta hala bir tane var. Bir saatimi şarjörü açıp çevirmekle geçirdim, sonra kapadım. Mermi hiç tepede durmuyordu. Onu oraya koyacak gücü kendimde de bulamıyordum. Bu yüzden şarjörü çevirip durdum.Sonunda tepede durdu. Ben bunları yazarken silah masada bana bakıyor. Güneş yükseliyor; yine kızıl. Önceki o gün doğumları gibi. İzlemek için güverteye çıkacağım. Okyanusu izleyeceğim; maviden kızıla dönüşünü izleyeceğim, sudan kana dönüşünü izleyeceğim. Benimkini de eklemenin çok da bir şey değiştirmeyeceğini düşünüyorum…

DAHA FAZLA: Korku Hikayeleri

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Korku Hikayesi – İlk Kurban

Ergenliğe yeni girmiş bir bireyin babasıyla ilk kez kurban kesimine gitmesini anlatan ancak sonu büyük bir sürprizle biten bir korku bilim kurgu hikayesi

Published

on

By

Ergenliğe yeni girmiş bir bireyin babasıyla ilk defa kurban kesimine gitmesini anlatan ancak sonu büyük bir sürprizle biten bir korku bilim kurgu hikayesi…

Korku Hikayeleri – Heyecanla yatağından kalktı. Bugün bayramdı. Kıyafetleri akşamdan hazırlanmış, özenle yatağının başucuna yerleştirilmişti. Sevinçle bayrama özel hazırlanmış yepyeni kıyafetlerine baktı. Neşe içinde koşarak banyoya gitti. Şanslı günündeydi! Banyo boştu. Sıradan günlerde ne zaman sabah banyosu için kapının önüne gelse kilitli bulurdu.

Ablası, okula gitmesi gerektiği için hep erkenden kalkıp, banyoyu işgal ederdi. Bitişiğindeki odada kalan ablasıyla aynı banyoyu paylaşmak işkenceydi. Ablası, ergenliğe yeni girmiş bir genç kız olarak, okuldaki oğlanlara güzel görünmek için olacak ya da rakibelerinden daha havalı görünmek için; oldukça uzun zamanlar geçirirdi banyoda. Eskiden böyle değildi ama. Ergenliğin; büyümekle, yetişkin olmakla ilgili bir safha olduğunu biliyordu da ergenlikte ablasını bu kadar çekilmez yapanın ne olduğundan emin olamamıştı bi’ türlü. Kendisi ergenliğe girdiğinde böyle olmayacaktı. Buna emindi.

Hem ilk defa babasının kendisini kurban kesmeye götüreceği bir bayram sabahına uyanmanın hem de banyoyu boş bulmanın sevinciyle; çabucak çişini yapıp, dişlerini fırçaladı. Başka zaman olsa bunun keyfini çıkarmak, biraz da ablasının, dolu mesaneyle kendisine yaşattıklarını ona yaşatmak için işini uzattıkça uzatmak isteyebilirdi. Ama bugün değil… Bugün babası onu, ilk defa olarak kurban kesmeye götürecekti. Bu; artık büyüyüp, gerçek bir erkek sayıldığına dair ilk işaretti. Babası bu sene, sadece kesimi izleyebilmesi için yanında götürecekti onu. Ama seneye… Seneye; derslerine iyi çalışıp, ödevlerine gereken özeni gösterir ve evdeki bütün sorumluluklarını yerine getirirse belki bir tane de kendisinin kesmesine izin verebileceğini söylemişti. İşte o zaman tam bir erkek sayılacaktı. Gerçek erkek! Bunun için sabırsızlanıyordu.

Banyonun kapısı sabırsızca tekmelenmeye başladığında, ablasının da uyanmış olduğunu anladı. Kapıyı hızla açarak çıktı ve yatağının başucunda kendisini bekleyen bayram kıyafetlerini, alelacele ama yine de büyük bir özenle giymek için koşar adım odasının yolunu tuttu. Giyinmeyi bitirir bitirmezse geniş evlerinin giriş katındaki büyük salona doğru koşturdu. Ebeveynleri de uyanmış, hazırlıklarını çoktan bitirmişlerdi hatta. Normal günlerden birinde olsalardı eğer güne, neşeli ama daha çok da telaşlı bir kahvaltıyla başlayacakları geniş mutfak masasının etrafında buluşurlardı. Ama bugün bayramdı ve bu bayramda; kurban sahiplerinin, kurban etiyle açacakları bir oruç tutmaları adettendi. 

Babası “Seni bu kadar erken hem de kendiliğinden uyanmış olarak görmek gerçekten de ender rastlanan bir durum. Bugün gerçekten de olağanüstü bir gün olmalı” diyerek, şakacıktan takıldı biricik oğluna. Ama o kadar heyecanlıydı ki babasının bu sözlerini ya gerçekten duymadı ya da duymazlıktan gelmeyi yeğleyerek doğruca sadede geldi. Zira babasının sözleri, bir espri olarak dahi pek parlak sayılmazdı. Doğrudan bir cevabı hak etmiyordu. “Ne zaman gidiyoruz baba? Beni de götüreceksin değil mi? Bak söz vermiştin! Unutmadın değil mi?” Oğlunun bu çocukluk heyecanını oldukça sevimli bulan babası “Ağzımızdan çıktıysa söz vermişiz demektir. Hazır mısın bakalım?” diyerek çocuğu yanıtladı. Babası da en az oğlu kadar heyecanlı görünüyordu. Yine ablasını her zaman olduğu gibi beklemeleri gereken zamandan daha uzun bir süre bekledikten sonra; ailece evden çıktılar.

Kesim mahalli, evden çok uzak olmadığı için herhangi bir araca binmek yerine yürüyerek gitmeyi tercih ettiler. Kurban bayramlarında; halkın, bu kutsal etkinliği kolayca gerçekleştirebilmesi için hemen her yerleşim biriminin yakınlarına geçici kesimhaneler kurulurdu. Üç gün boyunca aralıksız hizmet verecekleri festival sona erdiğinde kaldırılır, ilgili alanlar, öncesinde hangi işlev için kullanılıyorduysalar, o işleve geri dönerlerdi. Kurbanları bu modern kesimhanelerde boğazlamak, yasal olarak mecburi değildi ama seçkin aileler tarafından çoğunlukla tercih edilen yöntemdi. Daha az medeni ya da sonradan görme olanlar, evlerinin bahçesinde yahut yol kenarlarında kesmeyi tercih edebiliyorlardı. 

Şükür; kendi ailesi, birden çok kurban kesebilecek olduğu kadar kestikleri kurbanları komşular görsün diye yol kenarlarında boğazlamayacak kadar da zengin ve medeni idi. Kurban kesim alanına doğru acelesiz yürüyüşleri devam ederken tam yeri ve zamanının geldiğini düşünerek, bir süredir kafasını kurcalayan bir meseleyi sormak üzere babasına seslendi: “Baba! Yeni komşularımız dinsiz mi?” “Önce bu fikre ner’den kapıldığını sorabilir miyim?” “Çocukları benimle aynı sınıfta, yan sıramda oturuyor. Aynı zamanda komşumuz da olduğu için ders sonrasında tanışmak, arkadaş olmak için yanına gittim.” “Eee? Anlaşabildiniz mi bari? İyi bi’ çocuk mu?”

“Sanırım öyle. Genelde sessiz. Pek arkadaş edinemiyor ya da daha doğrusu arkadaş edinmeyi pek sevmiyor gibi. Ders aralarında diğerlerine katılmak yerine; tek başına kitap okumayı tercih ediyor…” “Bence bu iyi bir şey… Peki komşularımızın dinsiz olduğunu sana düşündüren nedir?” “Kitap okuması değil tabii ki. Onunla sohbet ederken konuşacak konu bulmak zor. Soru sorduğunda; kısa cümlelerle cevap veriyor çoğunlukla. Ben de konu açmak için bu sene kaç tane kurban keseceklerini sordum. Kesmeyeceklerini çünkü bunun barbarca olduğuna inandıklarını söyledi. Gerçekten de öyle mi baba?” 

Korku Hikayeleri – Babası cevap vermeden önce düşüncelerini toparlamak maksadıyla kısa bir süre duraksadı. Hassas bir konuydu. Kendileri dindar bir aile sayılırlardı ama yobaz, koyu softa da değillerdi. Ayrıca konu salt dini bir mesele değildi. Kurbanın, bulundukları toplumda dini olduğu kadar, toplumsal statü göstergesi olarak da büyük önemi vardı. Bir bayramda Tanrı‘ya ne kadar çok kurban adayabilirsen o kadar zenginsin demekti. Ayrıca o kadar da dindar sayılırdın ki toplumda dindarlık, neredeyse zengin olmak kadar itibar getiren bir sıfattı. Bazı marjinal gruplar, her ne kadar bu kurban olayına karşı çıkıyor olsalar da onların bir önemi yoktu.  Bi’ kere onların hepsi dinsizdi. Dinsiz olmaları, her ne kadar yasalar veya toplum nezdinde suç sayılmasa da itibarlarını artırmadığı da bir gerçekti. 

Ayrıca bu konudaki tezlerinin hepsi de saçmaydı. Çünkü “Kendisine olan sevgilerini kanıtlamaları için kullarından fedakarlık bekleyen ve bunun için de başka canlıların boğazlanmasını emreden bir tanrı, asıl fedakarlığı yapanın kurban kesenler değil de kurbanlıklar olduğunu fark edecek kadar zeki olmalıydı” şeklinde düşünmeleri mantıksızdı. Hem şu da gayet açıktı ki tanrı onları kendi suretinde ve kendisi gibi güçlü yaratmış ve evrendeki her şeyi onlara hizmet etmek için var etmişti. Tanrıyı bizzat gören kimse olmadığı için başkalarını da kendi suretinde yaratıp yaratmadığı konusu binyıllardır ilahiyatçılar arasında tartışma konusu olagelse de bütün ilahiyatçılar, evrenin ve içindeki her şeyin onlara hizmet etmek için var edildiği konusunda hemfikirdiler. 

Zaten bütün canlılarda onlara hizmet etmekle ilgili var olan içgüdünün mevcudiyeti de bu tezi “kepkesin” bir kesinlikle kanıtlıyordu. Ama çocuklarının açık fikirli ve başkalarının inançlarına saygılı, modern bireyler olarak yetişmesini istediği için bütün bunları; oğluna, düşündüğü açıklıkla anlatmamaya karar verdi. Bunun yerine: “Böyle düşündükleri için onları suçlayamazsın. Dinsiz olduklarını iddia etmekse fazla ileri gitmek olur. Ama şurası kesin ki bizler,  nihayetinde etçil yaratıklarız. Yaşamak için bunu yapmaya mecburuz. Dinimiz, bizden zaten yapmamız gerekmeyen bir şeyi istemiyor” dedi. Bu; oğlunun sorusunun tam karşılığı değildi ancak şimdilik idare eder görünüyordu. Sonuçta oğlu daha fazla üstelememiş ve dikkati çoktan başka şeylere kaymıştı bile. Zaten zamane gençlerinin en büyük problemi de buydu. Hiçbir şeye uzun süre odaklanamıyorlardı. Hep şu bilgisayar oyunları yüzünden…

Ailecek çıktıkları evin kapısından itibaren taptaze bir kan ve dışkı kokusu onlara eşlik etmeye başlamıştı. Ve dört bir yandan gelen; kurbanlıkların sevinç dolu çığlıkları. Görgüsüz diğer yan komşuları, kurbanlarını bu yıl da garajda kesmeye karar vermişti belli ki. Garaj kapısının altından oluk oluk kanın yola akışından belliydi. Neyse ki bu sene, en azından; geçen sene olduğu gibi; küçük yaştaki çocukların bu manzarayı görmeleriyle sonuçlanabilecek şekilde, bahçede kesmeye yeltenmemişlerdi. Doğrusu çok uygunsuz bir davranıştı bu. Ama yine de kurban karşıtı diğer kapı komşularının “yapmadığı” şey kadar kötü değildi. Sanki kendileri ot yiyorlardı. Bu ne ikiyüzlü bir kibirlilikti…

On dakika sonra, oturdukları semt için tahsis edilmiş kesim alanına vardılar. Oğlanın gözleri hayretle büyüdü. Demek böyle bir yerdi! Bu kadar geniş bir alana yayılmış olmasını beklemiyordu doğrusu. Aynı anda bu kadar çok insanı da daha önce hiç bir arada görmemişti. Kesilmek için sırasını bekleyen binlerce insan… Aslında onlardan birini yemek masası dışında, canlı ya da tek parça olarak gördüğünü de hatırlamıyordu.

Nasıl olduklarını elbette biliyordu. Okulda; tarih dersinde onlarla ilgili çok şey öğrenmişlerdi. Kafesler arkasında; her cinsten, her boydan, her renkten; kesilmeyi bekleyen binlerce kurbanlık insan vardı. İnsan satıcıları, her sene Dünya’nın dört bir yanından topladıkları yahut bu iş için yetiştirdikleri insanları, kurban pazarlarına naklederek, sene boyunca verdikleri emeğin karşılığını iki üç günde alıyorlardı. 

Çokları, bütün insanların birbirine benzediğini düşünse de o öyle olmadığını görüyordu. Bir kere hepsi aynı renkte değillerdi. Siyah olanları, beyaz olanları, rengi sarı veya kızıla çalanları… Ayrıca cinslerine göre lezzetlerinin de gayet farklı olabileceğini biliyordu. Mesela siyah olanları, diğerlerine nazaran daha az yağlı oluyordu genellikle.

Çoğunlukla gezegenin Kuzey bölgelerinde yetişen beyaz olanları ise daha yağlıydı. Yumuşak olmalarına karşın, siyah olanlar kadar besleyici sayılmıyorlardı diyet uzmanlarınca. Besi insanları da aynı şekilde daha yağlı ve ağır olmalarına karşın, doğal ortamlarından yakalanıp getirilenler kadar lezzetli olamıyorlardı. Artık çok az sayıda kalan, doğal ortamlarından yakalanıp getirilen insanlar, diğerlerine göre daha hareketli ve vahşi oluyorlardı. Onlar daha pahalıydı ayrıca. Ama çoğu kere lezzetleri buna değiyordu.

Korku Hikayeleri – Kafesler arkasında kesim sırasını bekleyen insanların, aslında hangisinin besi, hangisinin doğal olduğunu anlamak da pek zor değildi. Daha uysal olan besiler, çevrelerinde olan bitenlere neredeyse tamamen kayıtsızdılar. İçinde bulundukları kafeslerde; bir yükleme boşaltma kapısı, bir de doğrudan kesim yerine açılan ve yine metal parmaklıklarla kaplı dar birer koridor bulunuyordu genelde.

Sırası gelen insan, kesim alanına alınıyor, tasma ve bilekliklerinin ucunda bulunan zincirler, yerdeki aksama bağlandıktan sonra; makineler marifetiyle; zincirleri yere doğru çekilerek, yatar pozisyonda sabitleniyorlardı. Sadece bir ayakları serbest bırakılan insanlar, yüzleri yana veya yukarı gelecek biçimde yatırılıp, boğazları yarılıyordu. Ancak kafaları hemen koparılıp bedenleriyle ilişkisi kesilmiyordu. Omurilik bağının ölene kadar kopmaması ve beyinlerinin, bütün sinir sinyallerini ölene kadar vücuda gönderebilmesinin sağlanması önemliydi. Çünkü bu esnada salgılanan adrenalinin, eti daha lezzetli yaptığı bilinen bir gerçekti. 

Her ne kadar protest gruplar, bunun barbarca olduğunu savunsalar da rahipler, bu esnada Tanrı‘ya kurban edildiğinin bilincinde olan maktullerin; acı hissetmediği, Tanrı‘nın onlara bu şekilde bir lütufta bulunduğu ve ancak bu şekilde; sadece tanrıya adanan kurbanlıkların alındığı, hayvanlar cennetine gidebilme şansına sahip olabildikleri gerekçesiyle, asıl; onları başka türlü kurban etmenin insafsızlık olduğu konusunda oldukça ısrarcıydılar. Sonuçta merhametli müminler olarak kimsenin cennete girme şansını elinden almak istemezlerdi.

Bu şekilde kesilen insanların tamamen ölmeleri uzun sürebildiğinden dolayı, kesim işlemini hızlandırmak amacıyla; boğazı kesilen insanlar, hemen; baldırlarından geçirilen kancalarla baş aşağı olarak askıya alınır, böylece kanlarının vücutlarından boşalması ve ölmeleri hızlandırılırdı. Çoğu insan, acıdan dolayı tamamen kasıldığı için bu esnada pek çırpınmazdı. Bu yüzden öldü kabul edilip, hemen deri soyulması işlemine geçildiği de olurdu. Derinin canlıyken soyulmasını din adamları pek tasvip etmeseler de söz konusu işlem lezzet açısından elzemdi.

Bütün bu süreçleri metal parmaklıklar arkasından izleyen besi insanlarının çoğu, sanki biraz sonra ölmeyeceklermiş gibi yemek yemeye veya çevrelerindeki dişilere kur yapmaya hatta çiftleşmeye devam ederlerdi. Hepsi çırılçıplak oldukları için bunu anlamak zor değildi. “Bunu niye yapıyorlar?” diye babasına sorma gereği hissetti. Babası, yüzünde hafiften gururlu bir ifadeyle: “Çünkü ilkeller. Eğer bazı marjinal bilim adamlarının iddia ettiği gibi yeterince zeki yaratıklar olsalardı; bizim gibi makineler yoluyla çoğalabilirlerdi. Bilindiği kadarıyla; bizler Ana Gezegen’den ayrılmadan önce bile bu şekilde çoğalıyorduk ki bunun neredeyse beş yüz bin yıl önce olduğunu göz önüne alırsak onların bize kıyasla ne kadar geride olduklarını anlarsın.”

İleride ani bir gürültü ve hareketlenme olunca, konuşmaları yarım kaldı. Kurbanlıklardan biri, biraz sorun çıkarıyor gibi görünüyordu. Ama birkaç dakikalık ekstra bir uğraşın ardından, onu da zincirler yardımıyla sabitleyip, boğazını yardılar. Zaten vahşi olanların çoğu, son ana kadar mücadele ederlerdi. Her ne kadar Tanrı’ya kurban edileceklerinin içgüdüsel olarak bilincinde olan ve bu yüzden aslında çok mutlu olan bu yaratıkların bazılarının, kurban edilmeye giderken bu kadar huysuz olabilmeleri, kafalarda bazı soru işaretleri doğursa da yüksek ilahiyatçılar bunun da açıklamasını gayet sarih şekilde hem de binlerce yıl öncesindan yapmışlardı:

Kurbanın uysallığı kabulüne işaretti. Kurbanlıklar, sahiplerinin niyetine göre; kurban edilişlerinin Tanrı tarafından kabul edilip edilmeyeceğine dair sezgisel bir ön bilgiye sahiptiler. Kendileri kurban edilerek ölecekleri için kurbanlıklar cennetine, sahiplerinin niyetleri sahih olsun veya olmasın kesin olarak gideceklerdi. Buna duydukları minnet nedeniyle; bazıları, sahiplerini samimiyetlerini gözden geçirebilmeleri ve niyetlerini düzeltebilmeleri gayesiyle bu şekilde uyarmaya çalışırlardı ki düşününce gayet mantıklıydı…

Kurbanlıkların büyük çoğunluğuysa, kesim alanına getirilmelerinden itibaren ya da çoğunlukla kesim sırasına sokulmalarıyla birlikte; kusmaya veya dışkılamaya başlarlardı. Bu; alana kan ve çiğ et kokusuyla yarışan başka bir kokunun yayılmasına sebep oluyordu. Kan ve et kokusu neredeyse standartken, dışkı ve kusmukların kokularının birbirlerinden bu kadar farklı olabilmesi ilginçti doğrusu. 

“Bizimkiler nerede?” diye sordu babasına. “Yetmiş doksandokuz numaralı kafes. Şu an dört numaranın önünde olduğumuza göre; karşı sıraya doğru doksanbeş kafes daha ilerleyeceğiz” diye cevapladı babası da. Neredeyse her yirmi metrede bir kesimin yapılmakta olduğu kafeslerin önünden ağır ağır yürümeye başladılar. Manzara heyecan verici derecede güzeldi. Her yerden oluk oluk kan boşalıyordu. Etçil yaratıklar olarak, onlar için kan kokusundan daha güzel olan tek koku vardı; o da etin kendisi. Ama kanın heyecanı başkaydı. Maksuda ulaşmadan önceki haberci… Tahrik unsuru…. Yaşanacak ziyafetin ön lezzeti…  

Uzayın dört bir yanına yayılmış, dolayısıyla da kültürleri kısmen farklılaşmış ırklarının diğer bazı kolonilerinde kan, başlı başına ayrı bir lezzet unsuru kabul ediliyor, kurbanlar kesilirken şah damarlarından fışkıran taze kanın tek damlasının bile zayi olmaması için özel önlemler alınıyordu. Kendileri kanı pek yiyecek olarak değerlendiren bir koloni değildiler. Sosyologlara göre buna ihtiyaç duyacakları kadar yoğun bir kıtlığı hiç yaşamamış olmalarıydı bunun sebebi. Ana Gezegen’den ayrılan on üç koloni, uzayın altı yönüne dağılmış, her biri başka bölgelerde kaderini aramıştı. 

Korku Hikayeleri – Kendilerinin payına düşen kısım oldukça bereketliydi. Uzayın bu kısmında bolca organik yaşam vardı. Diğer bazılarının kendileri kadar şanslı olmadığı biliniyordu. Daha az besinle yaşamak zorunda olanları, yiyeceklerinin en ufak kırıntılarını bile değerlendirecek çeşitli yöntemler geliştirmişlerdi. Kan beslenmesi de bunun sonucuydu. Bir keresinde otantik bir restoranda ailece katıldıkları bir kutlama yemeğinde pıhtılaştırılmış insan kanının kurutulduktan sonra aromatize edilerek sunulduğu bir tatlı yemişti. Yemek davetini babası vermiş olsaydı tercihleri kesinlikle o tarz bir restoran olmazdı.

O tarz bir tatlıysa menüde asla kendine yer bulamazdı. Ama doğruyu söylemek gerekirse ki hiç de gerekmiyordu hatta babası sorduğunda tam aksini söylemesi olağan bir beklenti dahi olsa; o sevmişti. Babasının kökleşmiş sınıf bilinci; ırklarının avam sayılan belirli kesimlerinin sakil kültürel öğelerini takdir etmesini engelliyordu. Ama o sevmişti. Fırsat bulsa yine yerdi. Daha önce ağızda bu kadar kolay dağılan başka bir tatlı daha yemiş değildi… 

Bütün bunları düşünürken “Büyük Dağılma”nın ne zaman olduğu sorusu geldi aklına. Bunu hazır aklına gelmişken mutlaka babasına sormalıydı çünkü okulda bu konuda kendilerine çok da kesin bilgiler verilmemişti hiç. Sebebiyse; Büyük Dağılma meselesinin, bilimadamlarınca üzerinde kesin uzlaşı sağlanabilen konulardan biri olmayışıydı. Bir sürü farklı tez dolaşıyordu ortalıkta.

İmparatorluğun resmi eğitim politikası, gençleri önyargılardan uzak tutarak yetiştirme hedefinde olduğu için bu tip tartışmalı konularda ya tüm tezlere dengeli biçimde yer verilirdi müfredatta ya da tez sayısı aşırı fazlaysa neredeyse müfredattan tamamen kaldırılarak denge sağlanmaya çalışılırdı. Bu durumda konu ders kitaplarında bir iki üstünkörü genel ifadeyle zikredilerek geçiştirildi. Önemli olan öğrenmek değil öğrenmeyi öğrenmekti. Bu en ideal istemdi. Herkes önemli olan öğrenmek değil, öğrenmeyi öğrenmektir diye düşündüğü sürece; hiçkimse doğru dürüst hiçbir şey öğrenemiyor, böylelikle de politikacı ve din adamlarının imparatorluğu yönetmesi önemli ölçüde kolaylaşıyordu… 

Onun babası farklıydı ama… Babası, hükümetçe Büyük Dağılma konusunu derinlemesine araştırmakla görevlendirilmiş binlerce akademisyenden müteşekkil özel komisyonun kıdemli üyelerindendi. Bu konuda gerçek yahut gerçeğe yakın bir bilgiye sahip biri varsa o da babasıydı. Keza “Büyük dağılma ne zaman oldu baba?” diye öylece soruverdi. Bunun akademisyenler arasında binlerce yıldır önemli bir tartışma konusu olduğunu bilmesine rağmen… Babası da aynı kayıtsızlıkla yanıtladı: “Son verilere göre yaklaşık beş yüz bin yıl kadar önce” “Dünya takvimine göre mi Ana Gezegen takvimine göre mi?” “Bu cevaplaması zor bir soru” diye yanıt verdi babası “Sen, bu gezegende doğan ilk jenerasyondan olduğun için zaman algın ağırlıklı olarak buranın şartlarına göre çalışıyor. Lakin bildiğin gibi Ana Gezegen takvimi, bu gezegenin, kendi güneşi çevresinde yaklaşık olarak beş kere dönmesine yakın bir süreyi bir yıl olarak kabul ediyor. Beş yüz bin yıl derken kast ettiğim tabii ki Ana Gezegen takvimi.  

Biliyorsun ki neredeyse diğer on iki koloninin hemen hepsinin bu takvimin başlangıcı ve yıl ölçütüyle ilgili olarak farklı inanç ve teorileri var.” “Bir yıl bir yıldır ve kesindir. Bu kadar ihtilaf olması sence de saçma değil mi baba?” “Zannettiğin kadar basit değil. On üç koloninin kayıp olan on üçüncüsü hariç hepsi, birbiriyle fiziksel olarak olmasa da iletişim cihazları aracılığıyla her zaman irtibatlı oldu. Ama buna rağmen her koloni, içinde bulunduğu şartların sonucu olarak, çeşitli kültürel değişimler yaşadılar. Bunun olması sosyolojinin değişmez bir kuralı. Düzenli olarak iletişim kurulmasına rağmen dillerimiz bile önemli ölçüde farklılaştı. Takvim konusu da böyle. Kimileri, Ana Gezegen takviminin, gezegen daha yok olmadan evvel kullanılmakta olduğunu, bunun başlangıcının da büyük habercinin doğumu olduğunu savunurken bir kısım diğeri, gezegen çapında yaşanan bir tufanın o devirlerde başlangıç kabul edildiğini ama çoğunluksa, bu takvimin başlangıcının; Ana Gezegen’in yok oluşu olduğu konusunda ısrarcılar.”

“Peki oradan niye ayrıldık?” “Bunu sana okulda öğretmiş olmaları gerekmiyor muydu?” “Baba! Sen de biliyorsun ki bize orada gerçekten olanları değil, olduğunu düşünmemizi istediklerini öğretiyorlar. Resmi Arkeoloji Kurumu Kıdemli Arkeoloğu olarak bu konuda zaten senden yetkin çok az kişi var. Bense senin babam olman ayrıcalığından faydalanarak, gerçeği öğrenmek istiyorum. Gerçek gerçeği!” 

Korku Hikayeleri –  Henüz ergenliğe girmiş bile sayılmayan oğlunun (Ana Gezegen takvimine göre elli yaşını doldurmamış olanlar ergen sayılmıyordu) bu derece entelektüel merakları olmasıyla içten içe gurur duyan babası, bu soruyu samimiyetle yanıtladı: “Sorun aslında tam olarak gezegenin doğal kaynaklarının tükenmesi değildi. Asıl sorun bu kaynak azlığının” (sesini gayrı ihtiyari olarak azaltarak ve oğluna doğru eğilerek) “Anılması yasak günaha yol açmasıydı…”

Duyduğu, çocuğu gerçekten de şaşırtmış aynı oranda da merakını kamçılamıştı. Anılması Yasak Günah, kimsenin aklına onu işlemek gelmesin diye hiçbir zaman dillendirilmezdi. Bu yüzden çoğu kimse onun ne olabileceğine dair en ufak bir sahibi bile değildi. Ama kendisininki gibi yüksek bürokrasi ve akademisyenlerden oluşan ailelerde bazı şeyler daha rahat ifade edilebilirdi. O, Anılması Yasak Günah’ın; kendi ırklarından birinin, herhangi bir şekilde öldürülmesi olduğunu biliyordu. Oğlunun yüzündeki dehşetten, Anılması Yasak Günah’ın ne olduğunu bildiğini anlayan baba, kendine açıklayamadığı bir biçimde bu durumdan da hoşnut olarak açıklamasını sürdürdü:

“Ana Gezegen’de, şimdi ne olduğu unutulmuş bir hastalık yüzünden yiyebileceğimiz canlılar o kadar azalmıştı ki gezegen üzerindeki uluslar, bunları paylaşmak için savaşma noktasına gelmişlerdi. Hatta bazı iddialara göre bu olmuştu. Ama hakim görüşe göre; böyle olmasının önüne geçebilmek gayesiyle, yiyecek kaynağı olacak canlılık sahibi yeni gezegenler bulunması için kolonilerin uzaya dağılmasında gezegen çapında uzlaşma sağlandı. Filolar havalandıktan sonra gezegenin neden infilak ettiğiyse hala muamma.”

Oğlu söylediklerini hazmedebilsin diye bir süre sessiz kaldı. Az önlerindeki bir kafeste, dişi olduğu anlaşılan bir insan, almasınlar diye; muhtemelen yavrusu olan bir diğer insanı dokunaçlarıyla kapsamaya çalışıyordu. Bunu yaparken de çok fazla gürültü çıkarıyorlardı. Kasaplar, en sonunda çareyi ikisinin de kafalarına sert bir cisimle vurarak bayıltmakta buldular. Kesilirken tamamen diri ve uyanık olmaları gerektiği için ayılana kadar beklemeleri gerekecekti şimdi.

Her ne kadar kesim alanının üzeri kapatılmış olsa da dışarıda başlayan yağmur, önce tane tane, kendini pek hissettirmeden, birkaç dakika içinde ise tenteleri dövercesine, kesim alanının üzerine inmeye başladı. Bu; iyiye işaretti. Bir halk inanışına göre; kurbanların kabulüne delalet ediyordu.

Doksandokuz numaralı ahıra vardıklarında, manzara gerçekten de etkileyiciydi. Bu ahırda sadece erkek insanlar vardı. Ve hepsi de kesim alanında bulunanların en cüsselileriydiler. Belli ki hiçbiri çiftlik insanı değildi çünkü hiçbirinin vücudunda yarım gram bile yağ gözükmüyordu. Adeta bedenleri salt kastan oluşuyordu. Lök et. Satıcıları, daha etkileyici görünsünler diye bütün vücutlarını tıraşlayıp, daha da leziz görünmelerini sağlayacak şekilde yağlamıştı. Böylelikle; en ufak hareketlerinde bile vücutlarındaki kaslar kendilerini kımıl kımıl belli ediyor, görenlerin daha şimdiden ağızlarının suyu akıyordu. 

Pazarda satılan en kaliteli, tabii olarak da en pahalı kurbanlıklar buradaydı. İlginç bir şekilde; bu ahırdaki kurbanlıklardan hiçbiri, diğer kafeslerdeki besi insanları gibi uyuşuk, duyarsız olmamasına rağmen gözleri önünde gerçekleşen kesim işlemine de agresif tepkiler vermiyorlardı. Sırası gelen, uysalca kesim alanına ilerliyor ama yere sabitleyen kancalara zincirlendikten sonra ise buraya kadar olan uysallıklarına mugayir şekilde vahşileşiyorlardı.

Çıldırmış gibi zincirlerine asılıp, sanki onları koparıp, kaçmak istercesine güçlerinin sonuna kadar zorluyor, kurbanlıklarının bu sıra dışı saldırganlıklarının kendilerine hiçbir şekilde yönelmediğini bilen kasaplarsa; durup, sadece güçlenin tükenmesini bekliyorlardı. Zincirlenen insan tamamen tükendiğindeyse sadece iki tanesi üzerine yürüyüp, kolaylıkla deviriyor boğazına keskiyi çalıyorlardı. Muhtemelen kesim alanındaki en az yorulan kasaplar bunlardı. İnsanların bazen böyle tuhaf mantıksız tepkileri olabiliyordu ki bu normaldi. Sonuçta zihinsel olarak pek de gelişmiş varlıklar oldukları söylenemezdi. İlkellerdi sonuçta.

Kendi kurbanlıklarını da buradan alabilmiş olmaları, büyük şanstı doğrusu. Bulundukları yer, şehrin sosyetesinin toplanma mekanıydı şu anda adeta. Bunda tabii ki bu ahırda satılan insanların fiyatlarının diğerlerininkilere kıyasla, en az; dört katı pahalı olması birincil etkendi. Doğruyu söylemek gerekirse başkaca da bir etken yoktu. Kendilerinden iki sıra önde bekleyen; şehrin emniyet birimlerinin Başkomiseri, onun arkasındaki ise yerel Mahkeme Başkanı idi.

Kendilerinden hemen sonra alana gelip, arkalarında beklemeye başlayan aile ise sadece şehrin değil tüm koloninin en saygın din adamlarından birinindi. Yaygın nezaket kuralının gereği olarak; hemen arkalarında bekleyen dini lider ve ailesine kendi sıralarını teklif ettiler. Din adamı ve eşi ise tam da kendilerine yakışan bir tevazuyla bu teklifi hemen kabul ettiler. Böyle yaparak onları da şereflendirmiş oldular. 

Korku Hikayeleri – Babası halinden gayet memnun görünüyordu. Babasının kim olduğunu ve neyle ilgilendiğini bilen din adamı, bir kısmını buraya gelirken konuşmuş oldukları; Ana Gezegen’le ilgili son bulgular hakkında babasına bazı sualler sordu. Din adamları nedense bu gibi konularda hep fazla ilgili oluyorlardı. Bekleme süreleri tahmin etiğinden kısa oldu. Seçkin kurbanlık sahiplerini fazla bekletmek istemeyen kasaplar, insanların boğazlarını kestikten hemen sonra, canlarının çıkmasını beklemeden hızlıca çengele asıp, derilerini canlı canlı soyuyorlardı.

Bu manzarayı izlerken, ilk izleniminin hiç de hatalı olmadığını gördü. Kesik boğazlarından, bir yandan hırıltıyla nefes almaya çalışıp, bir yandan da tamamen koparılmayan kafaları nedeniyle; derilerinin soyulmasının müthiş acısını sinir sistemlerinde hisseden kurbanlıklar, rahatsız pozisyonlarının elverdiği kadarıyla çırpınmaya çalışıyorlardı. Büyük bir ustalıkla; neredeyse hiç berelenmeden, tek parça olarak soyulan derilerinin altında gerçekten de gram yağ yoktu. Soyulmuş derilerin altında artık çılgınca seğiren kana bulanmış kaslar, muhteşem birer ziyafet vaat ediyorlardı.

Sıra onlara, dolayısıyla da kendi kurbanlıklarına geldiğinde, aynı sıranın önünde beklemiş veya arkasında beklemekte olan herkesin gözlerindeki haset, nereyse açıkça okunabilecek düzeydeydi. Çünkü aileden zengin olduğu bilinen Belediye Başkanı bile sadece üç kurban kestirirken, bir tek onlar dört tane kestireceklerdi. Ve tüm ahırın en yağız, en diri, en iri kurbanlıkları bunlar olmalıydı. Kurbanlıklarının dördü de birbirinin peşi sıra, bekleme ahırı ile kesim alanı arasındaki dar koridora sokuldular.

İnsanların gayet itaatkar bir şekilde ilerlemeye başlamadan önce, adeta zeki yaratıklarmış gibi çok kısa bir an; birbirinin gözlerinin içine bakmaları, yine o insan türüne özgü anlamsız davranışlardan biri olmalıydı. Zaten bir önemi veya ondan başka kimsenin dikkat ettiği de yoktu. Sadece; nedenini anlayamadığı bir şekilde rahatsız edici bulmuştu bu tuhaf, iletişimsi bakışmaları.

Kurbanlıkların kesim sırası koridorundaki kısa yürüyüşleri sona erdiğinde, en öndekinin zincirleri vuruldu ve zincirler yer kancalarına sabitlendi. Bu işlemden sonra kasaplar, bekledikleri üzere; kurbanlığın sonuçsuz mücadelesine müsaade etmek için hızlıca geri çekildiler. Babasıyla birlikte, adet olduğu üzre; kesim sırasında, kurbanlığın kan sıçrama mesafesinde yerlerini almak için öne doğru ilerlediler.

Kesilen insanların kanından, kurban sahiplerinin vücutlarının çeşitli yerlerine sürülmesi önemli bir adetti. Bunun yaklaşık beş dünya yılına denk gelen bir Ana Gezegen yılı boyunca, kötülüklerden koruduğuna inanılırdı. Yerdeki sabitleme halkalarına bağlanan ilk insan, kendisinden öncekilerin yaptığı gibi zincirleri yukarı doğru gererek olanca gücüyle koparmaya çalışmaya başlamıştı bile. “Aptal insanlar! Eğer yeterince zeki olsalardı, bu zincirlerin kendi dünyalarında bolca bulunan demir gibi dayanıksız metallerden değil, Ana Gezegen’in eğilmez bükülmez üstün çeliğinden yapılmış olduğunu anlar ve kendi anlamsız kuvvetleriyle koparılamayacağını bilirlerdi.”

Zincire vurulan ilk insan bağlarını zorlamaya devam ederken, daha önce olmayan bir şey oldu… Bir sonraki ve belki de tüm kurban pazarının en cüsseli kurbanlığı, ani bir hamleyle yerinden kurtularak, zincirleri zorlayan arkadaşına yardım için onun zincirlerine asılmaya başladı. Bu yardım da bir işe yaramayacaktı ancak… Ancak koparılmaya çalışılanın zincirler değil de kurbanlıkların zincirlerini toprağa sabitlemeye yarayan, beton zemine saplanmış, yaklaşık bir metre uzunluğundaki çivi, yerinden büyük bir hızla fırlayana kadar. 

Bu uzun ve kenarları keskin çivi, iki dev adamın acı gücüyle öyle bir hızla fırlamıştı ki zeminden; o esnada bu çivinin az ötesinde bacaklarını iki yana açmış beklemekte olan kasaplardan biri, jiletle kesilmiş gibi tam ortasından ve aşağıdan yukarıya doğru ikiye bölünmüştü! Sonrasında olanlar o kadar hızlı gelişmişti ki kimsenin aklına durdurmak için bir şeyler yapmak gelebilememişti bile.

Kasabın yarılmasıyla neredeyse eş zamanlı olarak; üçüncü sırada bekleyen kurbanlık, üzerine atıldı ve kasabın kollarından birine sabitlenmiş kilit açıcıyı, tek bir hamlede; kolunu koparmak suretiyle ele geçirdi. İnsanların, ırklarına olan belki de tek üstünlüğü, boylarının, kendilerininkinin iki katı kadar olmasıydı. Bu gezegendeki hakimiyeti bilek güreşiyle değil, üstün teknolojiyle sağlamışlardı sonuçta ve bağlanmamış bir insanla silahsız karşı karşıya gelmek, insanların dünyasında bir insanla bir boğanın çırılçıplak karşı karşıya gelmesine denk sayılabilirdi. 

Korku Hikayeleri – Yere sabitlenmiş çiviyle ilk kasabı yaran insan, vakit geçirmeksizin, elindeki zincir vasıtasıyla bu çiviyi başının üzerinde hızla döndürüp, gerekli ivmeyi kazandıktan sonra, ikinci kasabın da başını uçurdu. Bütün bunlar olurken; kilit açıcıyı elinde tutan insan, kafesteki diğer arkadaşlarını serbest bırakmıştı bile. Yere düşen kasaplardan, kendisine daha yakın olan ikincisinin keskisini ele geçiren o en iri ve olayları başlatmış olanı, bu bıçakla ilk iş; kurbanlara kan sıçrama mesafesinde durması gereken babasını, göğsünden yarmıştı bile. 

Kafesten kurtulan diğer insanlar, yakın çevrede hızlı ve önünde durulamaz bir katliama başladıklarında, babasının cesedinden hıncını almayı bitirmiş olan o devasa yaratık, ayağa kalktı ve onunla göz göze geldi. Daha önce hiç, bir insanla göz göze gelmemişti. Göz teması, kendi kültürlerinde asla ve asla kendinden aşağıda olanlarla kurmaman gereken bir bağ, bir iletişim biçimiydi sonuçta.

Kurban seromonisi başladığında, kurbanlıklar arasındaki göz temasını kendisinden başka kimsenin fark etmemesinin nedeni, meydanda bulunan diğerlerinin, bu kurala büyük bir titizlikle uyuyor olmalarıydı. Öyle ki kimse, bırakın insanlar gibi sadece toplumun beslenme ihtiyacını karşılamaktan başka önemi olmayan ilkel yaratıkları, toplumsal sınıf itibariyle kendisinin altında olanların bile gözlerine bakmazdı. Ama o bakmıştı ve buna şahit olmuştu. Rahatsız olmasının sebebini şimdi anlıyordu. 

O bakışma tamamen zeki yaratıklara özgü bir davranıştı. Bundan da öte; işlemekte olan bir planın sessiz talimatlarını içeriyordu… Bu gerçekten olabilir miydi?!! Gezegene geldiklerinden beri yerkürenin diğer canlıları gibi ilkel ve sadece temel barınma, beslenme, ulaşma teknolojilerini kullanabilecek kadar basit bir zekaya sahip olduklarına inanılan insanlar, düşündüklerinden daha zeki olabilirler miydi? Bakışları, o devasa insanın bakışlarına kilitlenmiş bir şekilde, tüm vücudu dona kaldığında, aklından ilk geçenler bunlar oldu.

Ancak bir önemi yoktu; uyguladığı şiddetin kuvvetinden dolayı nefes nefese kalmış bu ilkel yaratığın gözlerindeki vahşet o denli kuvvetliydi ki daha önce böyle bir şey görmemişti. Bütün vücudu korkuyla hareketsiz kalıp, neredeyse katılaşmasına rağmen, mesane ve bağırsaklarının kendilerini salması doğrusu utanç vericiydi. Tıpkı kurban edilmeden önce bütün dışkı ve idrarlarını dışa salan insan hayvanların durumuna düşmüştü. Duyduğu korku ve utanç o denli büyüktü ki nerdeyse babasının, gözünün önünde katledilişi bile atlamakta mahzur görmediği bir detay haline gelivermişti.

Birazdan aynı akıbeti kendisinin de paylaşacağını hissetmesi, babasının başına gerçekten neler geldiğini fark edebilmesini sağladı. Olaylar birden, şokun etkisiyle zihninin algılamakta olduğu ağır çekim modundan çıkıp, aslında gerçekleşmekte oldukları hıza yaklaşır gibi oldu. Midesinin atağa geçip, sabah yediği ya da belki ömrü boyunca yediği her şeyi bir anda dışarı çıkarmak üzere onu dizlerinin üzerine çökertmesi de bu yüzden olmalıydı. Saçma ve gereksiz de olsa; birden bu halde kendini dışarıdan izler gibi hissetti.

Son anlarında kurbanlıklar bile bu kadar sefil görüyor olamazdı. Öte yandan; kendisi, sadece elli yaşında basit bir yeni ergendi. Bu kadar korkmuş olması mazur görülebilirdi. İlginç olansa; insanın bakışlarının, çok hızlı bir şekilde yumuşamış olmasıydı sanki… Sanki vahşetten; bir an için bile olsa acıma ve tiksinme arasında bir yerlere gidip gelen merhametimsi bir ışık görür gibi oldu o gözlerde. 

Bu gerçekten olabilir miydi? Vahşi bir insan, sırf yetişkin olmadığı ve çok korkmuş göründüğü için kendisini öldürmekten vazgeçmiş olabilir miydi? Yoksa bütün o okullarda, din adamlarının kendilerine öğrettikleri şeyler yanlış olabilir miydi? Bütün bu isyan… Gerçekten oluyor muydu? Yoksa insanlar, evrenlerin onun ırkı uğruna yaratıldığını içgüdüsel olarak bilmiyorlar mıydı? Evrendeki her şeyle birlikte onun ırkına hizmet etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış olduklarını… Bu, ucunda devasa bir çivi olan zincir, kafasını parçalamadan önce aklından geçen son düşünce oldu…

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Diablo Oyun Evreni ve Kısa Korku Filmi Tadındaki Sinematikleri

Diablo Oyun İncelemesi – Oyun evreni ve hikayesi. Oyun senaryosunun bir bütün olarak anlaşılması için gereken tüm bilgiler…

Published

on

By

Diablo Oyun İncelemesi Oyun Evreni

Diablo Oyun İncelemesi – Oyun evreni ve hikayesi. Oyun senaryosunun bir bütün olarak anlaşılması için gereken tüm bilgiler…

Korku ve fantastik temalı oyun severler için tam bir efsane olan Diablo serisinin dördüncü oyununun 2021 yılında piyasaya çıkacağı duyuruldu. Oyunun kısa bir korku hikayesi niteliğindeki sinematik’i kısa süre önce yayınlandı. 

Ancak oyun severlerin çok iyi bildiği gibi oyunun yaratıcısı olan Blizzard, zamanlama konusunda verdiği sözleri tutmakta pek iyi değil. Her ne kadar bizce Diablo IV’ün, her zamanki gibi açıklanan tarihten çok sonra piyasa gireceği kesin gibi olsa da kısa korku hikayesi kıvamındaki yaklaşık 10. uzunluğundaki sinematiği kesinlikle izleme değer.  

Oyunun Hikayesi – Diablo Oyun Evreni

Oyun severlerin gayet aşina olduğu bir hikaye olmasına rağmen yeni başlayanlar için çok keyifli bir fantastik korku senaryosu keyfi vereceğini düşündüğümüz için oyunun hikayesini sizlerle paylaşmak istiyoruz… 

Cennet ve Cehennem Arasındaki Kadim Savaş

Kadim Cennet ve Cehennem arasında Düzen ve Kaos uğruna verilen savaşın ne zaman başladığı bilinmez. Tıpkı uğruna savaştıkları kavramlar gibi asla birbirine üstün gelemeyen bu iki taraftan çatlak sesler çıkması hiç gecikmez. Cennet‘i yöneten Melekler Konseyi’nin bir üyesi olan Inarius, savaşın bir yere varmayacağını düşünür ve kendisi gibi düşünenleri aramaya başlar. Şaşırtıcı olan, Inarius en büyük desteği Cehennem çukurlarından görür. Mephisto adlı iblisin kızı olan Lilith, Inarius‘un saflarına katılır.

Sanctuary’nin Keşfi

Inarius ve Lilith kendileri gibi düşünen melek ve iblisleri yanlarına alarak Cennet ve Cehennem arasındaki savaştan kaçarlar. Inarius, Büyük Karanlık adını verdikleri sonsuzlukta kendilerine barış içinde yaşayacak bir yer aramaya başlar ve Sanctuary‘yi keşfeder. Sanctuary, melek ve iblislerin daha önce görmediği zenginliklere sahip bir dünyadır. Inarius, Worldstone isimli dev kristali yaratır ve böylece Cennet ve Cehennem‘le Sanctuary arasında görünmez bir kalkan oluşturur. 

Nephalem Irkının Doğuşu

Burada uzun süre Melek ve İblisler barış içinde yaşar ve bir süre sonra çiftleşerek ilk nesil insanları yani Nephalem soyunu yaratırlar. Ancak Nephalemlerin büyük güç potansiyeli olan bir ırk olduğu çok geçmeden ortaya çıkar. Sanctuary‘deki dengeler bu keşifle birlikte altüst olur. Birbirine delicesine aşık Inarus ve Lilith birbirlerine ters düşer. 

Inarius onların yok edilmesi gerektiğini savunur; Lilith ise dengeleri değiştiren bu varlıkların Cennet ve Cehennem‘i işgal ederek bütün savaşlara son verebilecek bir silah olabileceğini söyler. Inarus inatla Nephalem soyunu küçük görür ve onların yok edilmesini ister. Lilith, Inarus‘u terk edip kendi Nephalem ordusunu kurmaya başlar. Inarus bunu bir ihanet olarak algılar. Lilith‘i Büyük Karanlık’a sürgüne yollar. Bu olaydan hemen sonra birçok nephalem öldürülür. Inarius‘un oğlu Rathma ve Bul-Kalos gibi nephalemler Inarus‘un gazabından kurtulur.

Rathma ve Bul-Kalos daha sonra Trag’Oul adlı bir ejderha ile karşılaşırlar. Sanctuary‘nin koruyucusu olduğunu söyleyen Trag’Oul; Sanctuary‘nin çocukları olarak gördüğü ikiliye kendi güçlerinin evreni değiştireceğini söyler ve ortadan kaybolur. Inarius, geride kalan Nephalemleri kontrol altında tutmak için Worldstone aracılığıyla bütün Nephalem soyunun gücünü kendisi için kullanmaya başlar ve onların mutlak tanrısı olur.

Günah Savaşı

Zaman geçer ve Cehennem çukurlarını mutlak bir güçle yöneten üç kardeş Mephisto, Baal ve Diablo Sanctuary’yi keşfeder. Bu Cehennem‘in aradığı fırsattır: Cennet‘le olan savaşta dengeleri bozacak bir güç, yeni bir savaş alanı. Sanctuary‘ye gitmek istediklerinde bunu başaramazlar. Worldstone‘dan habersiz olsalar da Mephisto bir şekilde oğlu Lucion‘u Sanctuary‘ye göndermeyi başarır. Nephalemlerin kılığına giren Lucion, Triune adı verdiği dini kurar ve Nephalemleri kendi tarafına çekmeye başlar.

Inarius bunu fark ettiğinde tanrısal güçlerini kullanarak ortaya bazı mucizeler çıkartır ve Cathedral of Light adlı dini kurar. Kendini de peygamber ilan eder. Ardından Triune’yle Cathedral of Light gizli bir savaşa tutuşur. Ancak savaş beklendiği gibi gitmez ve Nephalem‘lerin kararsız ve ilgisiz tutumlarından dolayı savaşta kimse birbirine üstün çıkamaz. Ancak bu durum Lilith‘in sürgünden geri dönmesiyle değişir.

Lilith, kendine dünya üzerinde bir maşa ararken, direkt olarak kendi ve Inarius‘ın saf kan soyundan gelen birisini bulur: Uldyssian. Uldyssian bir çiftçi olarak sürdürdüğü yaşamında ailesini bir salgına kurban etmiştir ve inancını sorgulayan birisi olarak ne Triune ne de Cathedral of Light’ın misyonerlerine güvenmektedir. Lilith, bir komplo kurarak önce Uldyssian’a kendi güçlerinin bir parçasını verir. Bu yüzden Uldyssian bir kavgada kontrolü dışında birçok Triune ve Cathedral of Light misyonerini öldürür. Gücünden ve farklı olduğundan dolayı Seram sakinleri tarafından avlanmaya başlayan Uldyssian daha sonra kardeşi Mendeln ve arkadaşlarıyla birlikte buradan kaçar.

Bu arada Lilith, Uldyssian’a yaklaşan herkese büyü güçleri vermeye başlar. Önce arkadaşları ve sonra da Mendeln’e verilen güçleri gören Sanctuary sakinleri; Uldyssian’ı bir peygamber olarak görüp ona tapınmaya başlar. Edyrem dini bu şekilde kurulmuş olur.

Bu olayla Lilith hem Inarus’un, hem de Triune’nin başındaki Mephisto‘nun oğlu Lucion’un dikkatini çeker. Lucion, Uldyssian’ı öldürmeye karar verir. Bu arada Lilith ve Inarius’un oğlu Rathma ortaya çıkarak Uldyssian’ın saflarına katılır. Mendeln’e mentor olan Rathma daha sonra Trag’Oul’lun yaşam ve ölüm arasındaki dengeyi koruyan öğütlerini Mendeln’e öğretir. Böylece ilk Necromancer doğmuş olur.

Lilith Worldstone aracılığıyla her geçen gün Inarus’un artan gücünün durdurulması için Uldyssian’ı Worldstone’un bulunduğu Arreat dağına yönlendirir. Uldyssian burada Worldstone’u koruyan Bul-Kalos’la karşılaşır. Buradaki savaş sonucunda Bul-Kalos yenilir ancak Uldyssian onu öldürmez. Bul-Kalos, Rathma’yla birlikte Worldstone tapınağına girmesi için Uldyssian’a izin verir. Trag’Oul bu arada Rathma’ya Worldstone’un güçlerinden ve Lilith‘in planını ortaya çıkartır.

Rathma, Uldyssian’a Worldstone’u anlatır ve onu yok etmek yerine değiştirmeyi önerir. Uldyssian Worldstone’u onarılamaz şekilde değiştirdiğinde Nephalemler tekrar gerçek güçlerine kavuşmaya başlar. Ancak bilmediği şey Worldstone’un Sanctuary üzerine kurduğu koruyucu kalkanının Nephalem gücünden de beslendiğidir. Bu güç olmadığından koruyucu kalkan da ortadan kalkar.

Inarus bu olaydan habersiz, en güçlü savaşçısı Gamuel’i onu öldürmesi için gönderir. Bu plan başarısız olur ve Uldyssian Cathedral of Light’ı hedefine alır. Diablo Sanctuary’ye girmeyi başarır ve Inarius’a birlikte çalışırlarsa Uldyssian’ı yok edebileceklerini söyler. Inarius kabul eder.

Bu arada Cennet ve Cehennem savaşında Diablo‘nun ortadan kaybolduğunu fark eden Inarius’un kardeşi olan Tyrael, Büyük Karanlıkta Sanctuary’yi bulur. Tyrael hemen Cennet‘e geri döner ve Melekler Konseyini Sanctuary hakkında uyarır. Kadim Cennet, Meleklerin saf kanının iblis kanıyla kirlenmesinin sonucu olan Nephalemleri ve dolayısıyla Sanctuary’yi yok etmek için ordularını gönderir. Trag’Oul buna karşılık Sanctuary’yi meleklere karşı savunmaya başlar.

Bu arada Inarus ve Diablo Uldyssian’ı avlamaya başlarlar. Diablo Mendeln’le kapışır. Inarius ise Uldyssian’a ulaştığında tanrısal güçlere ulaşmış bu iki varlık birbirleriyle savaşmaya başlar. Onlar savaştıkça Sanctuary’de korkunç depremler ve doğa olayları yaşanmaya başlar. Yeryüzü şekilleri değişir. Bu öylesine şiddetli bir savaştır ki, Mendeln’le savaşan Diablo bile yardım için Cenennem‘e kaçar. Trag’Oul Cennet ordusunu daha fazla oyalayamaz ve aradan çekilir. Cennet ordusu Sanctuary’yi işgal eder.

Uldyssian Worldstone’un değiştirdiğinden beri güçlenmeye devam etmektedir. Trag’Oul Uldyssian’ın Sanctuary’nin son şansı olduğuna inandığından ötürü ona Worldstone’un Inarius’la olan bağlantısını ortaya çıkartır. Uldyssian Worldstone ile Inarus’un bağını koparır ve kolaylıkla Inarus’u yener. Melekler Konseyi Inarus’u teslim alır. Bunun hemen ardından zayıf düşmüş olan Uldyssian kaçarken Tyrael tarafından fark edilir. Tyrael Uldyssian’ın kendi gücünden beslenen kelepçeler yapar ve onu hapseder.

Bu olaylardan sonra Cehennem Orduları da Sanctuary’ye gelir ve Kadim Cennet ordularıyla savaşmaya başlar. Bu savaşa Günah Savaşı adı verilir. Üç taraflı olarak Cennet, Cehennem ve Nephalemler savaşır ve Nephalem’ler tarihindeki ikinci soykırımı yaşar. Bu olayları izleyen Uldyssian kelepçelerinden kurtulmanın bir yolunu bulur ve savaşın durmasını ister. Ancak Uldyssian o kadar çok güçlenmiştir ki, sadece istemesiyle zamanı durdurur. Uldyssian önce Cennet ve Cehennem güçleri Sanctuary’den kovar. Ardından da Sanctuary’yi eski haline getirmeye başlar. Ancak Sanctuary oldukça hasar görmüştür ve Uldyssian kurtarmaya çalıştıkça daha büyük hasarlar verir.

Trag’Oul, Uldyssian’a kendisini gösterir ve ona doğa üstü güçlerinin aslında onun kontrolü dışında Sanctuary’yi bir hastalık gibi kapladığını anlatır. Uldyssian buradan gitmelidir, ama nereye? Uldyssian Cennet veya Cehennem‘in bir seçenek olmadığını ve tereddütsüz bir şekilde büyük karanlığa hapsedilmek istediğini söyler. Tyrael ise Sanctuary’ye geri dönmüş olayları izlemektedir. Uldyssian ve Trag’Oul Sanctuary’den Büyük Karanlık’a gider ve Uldyssian sonsuz hapsine başlar. Tyrael kendisini kurban eden bu Uldyssian’ın türünün aslında kötülük kadar iyilik de yapabileceğinin farkına varır.

Günah Savaşı Sonrasında Yaşananlar

Savaşın sonrasında Cennet ve Cehennem ortak karar vermek amacıyla toplanır. Melekler Konseyi ve Cehennem‘in temsilcisi Mephisto arasında bir görüşme yapılır. Cennet Sanctuary’nin yok edilmesini isteyen tavrını sürdürürken, Tyrael Sanctuary’nin kurtarılması gerektiğini söyleyerek Melekler Konseyi’ni oylamaya çağırır. Oylamanın sonucunda Imperius adlı melek dışında bütün melekler Sanctuary’nin yaşamasını ister. Mephisto ise bu kararın Cehennemin çıkarına olduğundan olaya karışmaz.

Cennet ve Cehennem arasındaki bir anlaşmayla Sanctuary’nin Nephalem ya da İnsan soyuna ait olduğu karara bağlanır. İnsanlar artık kendi kaderini kendisi çizecektir. Mephisto, bu anlaşma karşılığında Inarus’u kölesi yapmak ister ve Melekler Konseyi bunu kabul eder. Mephisto‘nun neden Inarus’u istediği halen bilinmemektedir. Lilith ise ortadan kaybolur.

Cennet ve Cehennem bundan sonra Sanctuary’yi Günah Savaşı’ndan önceki zamanlara geri götürür ve bütün Nephalemlerin hafızalarını siler. Triune ve Cathedral Light ortadan kaldırılır. Uldyssian hiç doğmaz. Worldstone ise Inarius’un ilk yaptığı şekliyle Arreat Dağında tekrar yaratılmış olur ama tek bir farkla: İnsanlar asla gerçek güçlerine kavuşamasın diye Worldstone gücü kendisinde toplayacaktır. Böylece Günah Savaşı son bulur.

Diablo Serisinin Olay Akışı 

Yukarıdaki oyun evreninde geçen olayların, oyun akışı içinde daha iyi anlaşılabilmesi için oyunun seri olarak bütün bölümlerinin akışına ise ayrı ayrı bakmakta fayda var. Diablo I-II-III serisinin konusunu anlamanız ve oyundan daha fazla zevk almanız için 

Diablo 1

“Sanctuary” teknolojik olarak orta çağ zamanlarına denk gelen ancak mistik özellikleri de barındıran bir dünya. Oyunu oynamak için seçtiğimiz bir kahramanı yönlendiriyoruz. Diablo Cennet ve Cehennem arasındaki ütopik bir savaş olan “Günah Savaşı” ve bu savaşın bir tarafı olan Cehennem’deki olayların dünyaya sıçraması ile ilgili olayları anlatıyor. Cennet’in tüm varlıklara düzen ve disiplinin, Cehenem’in ise onlar yerine kaosun hüküm sürmesi gerektiği anlayışı yüzünden başlayan savaş gökyüzündeki en eski yıldızdan bile daha öncesine dayanmaktadır. 

Cehennem’in Efendileri

Diablo oyun evreninde Cehennem 7 Büyük İblis tarafından yönetiliyor. Bunların üçü , üç temel kötülük ve Cehennem’in yöneticileri olarak öne çıkıyorlar. En küçükleri olmasına rağmen liderleri ve en güçlüsü Diablo (Dehşetin Efendisi), Baal (Yıkımın Efendisi) ve en büyükleri Mephisto (Nefretin Efendisi). 

Onlardan sonra yine büyük güçlere sahip 4 iblis Azmodan (Günahların Efendisi) Belial (Yalanların Efendisi) Andariel (Izdırap Bakiresi) ve Duriel (Acının Efendisi) sıralanıyor. Normalde ölümlü dünya ile ilgili olmayan bu savaş Cehennem’de dönen bir entrika ve ardından gelen bir devrim ile ölümlü topraklara sıçrıyor. Büyük Sürgün olarak adlandırılan bu olayda 3 kardeş onlara karşı diğer 4 yönetici iblisin önderliğinde birleşen tüm Cehennem güçleri tarafından Cehennem’den sürülüyorlar. Kötülüklerine ve savaşlarına dünyaya sürülmeleri engel olmayan 3 Kardeş, Günah Savaşı‘na yeni bir boyut katıyor; İnsanlar. Taraf seçme özgürlüğünü elinde tutan tek varlık olan insanlar, her iki tarafta da kendilerine müttefikler buluyorlar.

Baş melek Tyrael’in önderliğinde, politik ve ideolojik farklılıklarını bir yana koyarak birleşen büyücü klanları, Horadrim adında bir birlik oluşturuyorlar. Bu insanların Günah Savaşı‘nda yarattığı en büyük değişimlerden biri oluyor. Tyrael’in Horadrim’e verdiği, iblisleri hapsetme gücüne sahip olan “ruhtaşları” ile Horadrim avına başlıyor. Gayet iyi bir iş çıkaran ve iblis avlamakta uzman olan Horadrim, hemen 3 iblis kardeşin peşine düşüyor.

Önce Mephisto yakalanıyor ve ruhu taşa hapsedilip, Zakarum Kilisesinin korumasına bırakılıyor. Baal, Horadrim’in önde gelenlerinden Tal-Rasha’nın önderliğindeki bir grup ile Lut Gholein civarında karşılaşıyor. Baal “Ruhtaşını”nı parçalama başarısını gösterse de parçalardan biri kalbine saplanan Tal-Rasha kendini feda ederek, kendisiyle beraber Baal‘i de Lut Gholein’in sıcak kumları altına hapsediyor. Bir şekilde Horadrim’den sürekli kaçmayı başaran küçük kardeş Diablo, batıya; Khanduras’a doğru çekiliyor. Onu Jered Cain ve bir grup Horadrim , uzun süre izini sürdükten sonra yakalıyor, ruhunu taşa hapsedip, unutulmuş bir kilisenin derinliklerine gömüyorlar. 

Horadrim iblis yakalamaktaki başarısını, “Ruhtaşları”nın saklandığı yeri korumakta gösteremiyor. İblislerin yakalanması ile zamanla birbirlerine düşen büyücü klanları dağılıyor. Önce başlarında onları koruyan kalmıyor, sonra böyle bir tehlikenin bile varlığı unutuluyor. Böylece Horadrim dağılmışken, Cennet’in yolundan sapan melek Izual’ın da yardımıyla ilk serbest kalan Mephisto oluyor. Mephisto, Zakarum’un gardiyanlığından kurtulduğu gibi Zakarum düzenini etkileyerek ele geçiriyor. İblisin oyunlarına gelmeyen tek Zakarum rahibi Khalim de yolundan çekilince Mephisto hemen kardeşlerini kurtarmak için harekete geçiyor. Rahiplerinden biri olan Lazarus’u Khanduras’a götürüyor.

Lazarus Khanduras’ta her şeyden habersiz bir şekilde, kendi krallığını ilan etmiş ve eski bir katedrali kendine saray bellemiş olan Leoric’in yanına sızıyor. Katedralin derinliklerinde taşın içinde uyuyan Diablo ile bağlantıya geçen Lazarus, şeytanın dünyada vücut bulabilmesi için çalışmalara başlıyor. Horadrim ile yaptığı ve hapis olduğu durumdan dolayı zayıf olan Diablo, ele geçirmek için ilk denediği kişi olan Leoric’te, başarısız oluyor. İblise direnebilen Leoric bu zorlu savaştan ağır yaralarla çıkıyor ama akıl sağlığını yitiriyor. 

Bunun üzerine Lazarus Diablo’nun yerleşmesi için kralın oğlu Albrecht’i kaçırıyor. Oğlunun yokluğundan kendi adamlarını suçlu tutan Leoric, deli haliyle gerçekleri göremiyor ve bundan sorumlu tuttuğu Lachdanan’a adamlarını saldırtıyor. Lachdanan kralın askerlerini ve en sonunda aslında sonuna kadar sadık oluğu delirmiş kralını öldürüyor. Albrecht’i ele geçiren ve kendi şekline dönüşen Diablo, son kardeşi Baal‘i kurtarmak için çalışmalara başlıyor. Tam da bu sırada uzun zaman önce Tristram’dan ayrılmış bir gezgin, eski şehrine geri dönüyor…

Diablo II

Diablo kahraman bir savaşçı tarafından öldürülmüş ve Ruhtaşı (Soulstone) sökülüp alınmıştır. Savaşçı güçlü iradesiyle Diablo‘yu kendi bedeninde hapsedebileceğini düşünür. Böylece Ruhtaşını kendi vücuduna yerleştirir. Fakat gün geçtikçe savaşçının da aklı karışmaktadır, iradesi günden güne zayıflar.

Bir gece kontrolünü kaybeder ve Tristram’a yaratıklar saldırarak herkesi katleder. Aynı gece savaşçı ortadan kaybolur. Bu katliam ve yıkımdan sadece iki kişi kurtulur. Biri korkuyla kendini savaşçının hizmetine adayan Marius’dur. Sağ kalan diğer kişi ise eski Horadrim üyesi olan yaşlı Deckard Cain’dir. Bu karanlık zamanda bir kahraman belirir ve Deckard Cain’i tutsak tutulduğu Tristram’dan kurtarır. Cain ona savaşçıdan bahseder ve birlikte onu öldürmek için savaşçının peşine düşerler. Böylece doğuya yolcukları başlar.

Oyun sinematik – baal’in Ruhtaşı’nı Marius’tan Alışı

Çölü geçerek Lut-Gholein’e varırlar. Fakat savaşçı onlardan daha önce buraya gelmiştir. Amacı küçük kardeş Baal‘ı kurtarmaktır. Tal-Rasha’nın mezarında artık değişim geçirmeye de başlamış olan savaşçı giderek Diablo‘ya dönüşür. Marius’la birlikte mezarın içlerine kadar ilerlerler. Baal‘ı bulduklarında onları orada bekleyen bir kişi daha olduğunu fark ederler. Bu kişi Başmelek Tyrael’den başkası değildir. Tyrael Diablo‘ya saldırarak onu engellemeye çalışır fakat dünya işlerine müdahale etmesi yasak olduğundan onu öldüremez. 

Bu arada Marius yavaşça artık dönüşüm geçirmiş olan Baal‘e yaklaşır. Baal Marius’tan yardım istemektedir ve Marius uzanarak Ruhtaşı’nı Tal-Rasha’nın bedeninden çıkarır. Baal‘ı tutsak eden büyü artık kalkmıştır. Tyrael Marius’un düşüncelerine girerek ona yaptığı aptallığın dünyaya yıkım getireceğini söyler.

Marius’un Ruhtaşı’nı Tal Rasha’nın bedeninden çıkarışı

Bunu telafi etmenin tek yolu Hellforge giderek Ruhtaşı’nı yok etmesidir. Marius oradan kaçarak uzaklaşır fakat Tyrael kaçamaz. İki kardeş Tyrael’i yakalayarak Tal-Rasha’nın mezarına kapatır ve Kurast limanına doğru yola çıkarlar. 

Marius ise gizlice onların peşinden gider. Kahramanımız mezara girerek Tyrael’i kurtarır ve ondan Diablo‘nun nereye gittiğini öğrenir. Böylece Cain’le birlikte Kurast limanına varırlar. Zakarum’da büyük kardeşleri Mephisto‘yu kurtaran Diablo ve Baal, onunla güçlerini birleştirerek Cehennem’e bir kapı açarlar. Artık savaşçı tamamen Diablo olmuştur. Kapıdan geçerek Cehennem’e gider. 

Mephisto, diablo ve baal’in cehennemin kapılarını açışı

Marius tüm bu olanları gördükten sonra kapıdan geçmeye korkar ve Ruhtaşı’nı alarak oradan kaçar. Kahramanımız ise Zakarum kilisesinin derinlerine kadar Diablo’yu kovalar. Fakat Mephisto Zakarum kilisesinde saklanmaktadır ve öldürülüp Ruhtaşı alınacaktır. Daha sonra geçitten geçen kahramanımız Diablo‘yu bulup öldürür. Böylece Diablo’nun ve Mephisto‘un ruhtaşları Hellforge’da yok edilir. Geriye sadece Baal kalmıştır.

Baal kardeşlerinin yanından ayrıldığından beri gizlenerek kendi Ruhtaşı’nı arar. Bunun için öncelikle Marius’u bulması gerekmektedir. Baal‘ın ruhtaşıyla kaçtığından beri Marius’un hayatı altüst olmuştur. Her şeyini kaybetmiş giderek paranoyak ve saplantılı bir hale gelmiştir. Sonunda bir akıl hastanesine düşer. Baal Marius’u burada bularak onu kandırır. Tyrael kılığında gelerek Marius’tan tüm hikayeyi dinler. Sonunda yok etme bahanesiyle kendi Ruhtaşı’nı ister. Marius ona güvenerek “Halime bak Tyrael, bu taş benim felaketim oldu” der ve yanında taşıdığı Ruhtaşı’nı ona verir. 

Ruhtaşı’nı alan Baal gerçek yüzünü gösterir ama artık çok geçtir. Bu defa Marius yaptığı hatayı canıyla öder. Bir yangınla her şey küle dönüşür, arkasında kanıt bırakmayan Baal ortadan kaybolur.

Baal Ruhtaşı’nı güvenceye aldıktan sonra saklanır ve kendine bir ordu kurmaya başlar. Bu orduyla barbarların şehri Harrogath’a saldırır. İki ordu Arreat platolarında karşı karşıya gelir. Baal‘ın amacı Arreat dağındaki Dünyataşı’nı (Worldstone) ele geçirmektir. Savaş sırasında Baal Dünyataşı’na ulaşır ve etkisi altına almaya çalışırken öldürülür fakat Dünyataşı’nı da etkilemeyi başarmıştır. Tyrael’in onu yok etmekten başka çaresi kalmaz. Kılıcını çekip çekip Dünyataşı’na doğru fırlatır. Dünyataşı binlerce parçaya ayrılırken tüm Harrogath sarsılır ve Arreat dağı ikiye bölünür.

Diablo III

Dünyataşı’nı yok eden Tyrael ortadan kaybolur. Diablo, Mephisto ve Baal olarak adlandırılan 3 büyük iblisin Ruhtaşları yok edileli 20 yıl olmuştur. Artık her şey unutulmaya yüz tutmuş ve insanlar gündelik yaşamlarına gömülmüşken Cennet ve Cehennem arasında bir savaş başlar. İki taraf da birbirine son sürat saldırır. Bu arada Dünya’da da garip şeyler olmaya başlamıştır. Sebepsiz ölümler ve açıklanamaz olaylar eskileri yaşamış ve görmüş olan birini şüpheye düşürür. 

Deckard Cain tüm bunları araştırmak için yeniden Tristram’a gelir. Başka bir iblisin dünyaya geldiğini düşünen Cain Tristram Katedralinin yıkıntıları arasında ipuçları arar. Bu sırada Cennet ve Cehennem arasındaki savaş iyice kızışır ve Diablo’nun savaşı ölümlüler dünyasına sıçrar. Gökyüzünden ateş ve dumanlar içinde bir meteor düşer ve insanları dehşete düşürür. Sanctuary’nin bir çok yerinden insanlar ve kahramanlar bu garip olayları araştırmak için Tristrama gelirler. İşaretler açıktır. Diablo bir kez daha dünyaya gelmiştir.

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Deliliğin Dağlarında – H.P. Lovecraft

H.P. Lovecraft’ın “Deliliğin Dağlarında” isimli uzun hikayesi…

Published

on

By

H.P. Lovecraft - Deliliğin Dağlarında - 1 Korku Hikayeleri

H.P. Lovecraft’ın “Deliliğin Dağlarında” isimli uzun hikayesi… Uzun bir hikaye olduğu için pek çok okurumuzun da sevdiği şekilde “arkası yarın” şeklinde parça parça yayınlayacağız. Kısa süre içinde de tamamlamış olacağız…

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 1

Bilim adamlarının önerilerini dinlemeyi, niyeyse, reddetmiş olmaları yüzünden konuşmak zorunda kaldım. Büyük çapta fosil araştırması yapmak ve eski buz örtüsünü tabanına kadar delip eritmek amacıyla Antarktika’ya yapılması tasarlanan sefere karşı çıkış nedenlerimi istemeye istemeye anlatıyorum. Uyarılarım boşa gidebileceği için de oldukça gönülsüz yapıyorum bunu.

Açıklamak zorunda olduğum gerçeklerden kaçınılmaz olarak kuşku duyulacaktır ama abartılı ve inanılmaz görünen şeyleri çıkaracak olsaydım, geriye pek bir şey kalmazdı. Şimdiye kadar herkesten gizlenen hava ve yer fotoğrafları bana arka çıkar nitelikteler çünkü bunlar lanet okutacak kadar canlı ve açıklayıcı resimler. Yine de sahtekârlık sanatında ulaşılan düzeyin yüksekliği yüzünden bunlardan da kuşkulanılacaktır. Mürekkeple yapılmış çizimler bir sahtekârlık olarak alaya alınacak olsa da tuhaf teknikleri sanat uzmanlarının dikkatini çekecek ve onları şaşırtacaktır.

Bir yandan, sunduğum verileri, verilerin kendi iğrenç inandırıcılıklarıyla ya da ta başlangıç dönemlerine ait son derece şaşırtıcı bazı efsanelerin ışığında tartabilecek kadar bağımsız düşünebilen, öte yandan keşif dünyasını genel olarak bu delilik dağları bölgesine yapılması düşünülen aceleci ve aşırı ihtiraslı bir geziden caydıracak kadar etkili birkaç önde gelen bilim adamının yargı ve değerlendirmelerine güvenmek zorundayım sonunda.

Benim ve arkadaşlarım gibi küçük bir üniversiteye bağlı, pek fazla tanınmayan insanların böylesine son derece acayip ve tartışmaya oldukça açık konularda etkili olma şanslarının pek bulunmayışı, ne yazık ki gerçek. Ayrıca asıl önem taşıyan konularda kelimenin tam anlamıyla bir uzman olmayışımız da aleyhimize bir durum yaratıyor.

Bir jeolog olarak Miskatonic Üniversitesi Keşif Heyetine başkanlık etmedeki tek amacım, mühendislik bölümümüzden Profesör Frank H. Pabodie tarafından tasarımlanan olağanüstü sondaj makinesi yardımıyla Antarktika Kıtası‘nın çeşitli bölgelerinin derinliklerinden kaya ve toprak numuneleri toplamaktı.

Bundan başka herhangi bir alanda öncü olma isteğim yoktu; ama bu yeni mekanik aygıtın daha önceden araştırılmış hatlar boyunca çeşitli noktalarda kullanılmasının alışılageldik numune alma yöntemleriyle bugüne kadar elde edilememiş yeni malzemeleri günışığına çıkaracağını umuyordum. Kamuoyunun raporlarımızdan bildiği gibi, Pabodie’nin sondaj cihazı; halifliği, kolay taşınabilirliği ve çok farklı sertliklerdeki katmanlarla çabucak başa çıkmak üzere alışılmış artezyen delik açma ilkesini küçük dairesel kaya matkabı ilkesiyle birleştirme yeteneği bakımlarından eşsizdi ve bu alanda devrim sayılırdı. Çelik uç, eklemlenebilen çubuklar, benzin motoru, açılır kapanır ahşap iskele, dinamitleme donanımı, kablolar, döküntü temizleme burgusu, üç yüz metre derinliğe kadar ulaşan yüz yirmi yedi milimetre çapında bir deliğe yetecek kadar boru parçaları ve gerekli aksesuarın tamamı, yedişer köpekli üç kızağın taşıyabileceğinden fazla bir yük oluşturmuyordu. Bu, metal nesnelerin çoğunun yapımında kullanılan özel bir alüminyum alaşımı sayesinde mümkün olmuştu.

Antarktika düzlüklerinde çok yükseklerde uçmak üzere özel olarak tasarımlanmış ve Pabodie tarafından geliştirilen yakıt ısıtma ve hızlı ateşleme cihazlarıyla donatılmış dört büyük Dornier uçağı bütün keşif ekibimizi büyük buz bariyerinin kıyısındaki bir üsten, kıtanın iç bölgelerinde uygun noktalara taşıyacak ve bundan sonrası için yeterli sayıda köpekten yararlanacaktık.

Bir Antarktika mevsiminin – kesinlikle gerekli olursa daha uzun bir süre de olabilirdi – izin verdiği ölçüde büyük bir alanı incelemeyi planlamıştık. Daha çok Ross Denizi’nin güneyindeki sıradağlarda ve düzlüklerde, daha önce Shackleton, Amundsen, Scott ve Byrd tarafından değişik ölçülerde keşfedilmiş bölgelerde çalışacaktık. Kampımızı uçaklarla, jeolojik bakımdan anlamlı sayılabilecek uzaklıklara sık sık taşıyarak, özellikle daha önce çok sınırlı sayıda numunenin elde edilebildiği Prekambriyen katmanlardan benzeri görülmemiş miktarda malzeme kazıp çıkarmayı umuyorduk.

Fosil içeren üst kaya tabakalarından da mümkün olduğu kadar çok çeşitli numune toplamak istiyorduk çünkü, bu çıplak buz ve ölüm krallığının başlangıç dönemi yaşam tarihinin, dünyanın geçmişi konusundaki bilgilerimiiz açısından önemi çok büyüktü.

Antarktika kıtasının bir zamanlar ılımlı, hatta tropikal olduğu, zengin bitki örtüsünden ve hayvanlarından geriye yalnızca likenlerin, bazı deniz dibi bitkilerinin, eklembacaklılardan bazı örümcek ve akrepler ile kuzey kıyılarının penguenlerinin kaldığı herkesin bildiği bir şey. Biz bu bilgiyi çeşitlilik, doğruluk ve ayrıntılar bakımından genişletmeyi umuyorduk. Açtığımız bir sondaj deliğinde fosil izine rastladığımızda, uygun boyut ve durumda numuneler elde edebilmek için patlatarak deliği genişletecektik.

Derinlikleri, üstteki toprak ya da kaya tabakasının vereceği ümide göre değişecek olan sondajlarımızı sadece toprağın buzla örtülü olmadığı ya da tamamen örtülü olmadığı yerlerde yapacaktık; alçak kesimlerin üzeri üç dört kilometre kalınlığında sert bir buz tabakasıyla kaplı olduğundan, burası, ister istemez yamaçlar ve sırtlar olacaktı. Her ne kadar, Pabodie, sık aralıklarla delinmiş deliklere bakır elektrotlar daldırıp, benzinle çalışan bir dinamodan sağlanan elektrik akımıyla belli bir buz alanını eritecek bir plan geliştirmişse de hatırı sayılır kalınlıklarda buz tabakalarını delmekle zamanımızı harcayamazdık.

Antarktika’dan dönüşümüzden beri yaptığım uyarılara rağmen, önümüzdeki günlerde yapılacak olan Starkweather – Moore Keşif ekibinin uygulama niyetinde olduğu plan, bizim keşif gezimizde denenmenin dışında hayata geçirilmeyen işte bu plandı.

Kamuoyu Miskatonic Keşif gezisinden, Arkham Aduertiser ve Associated Press’e sık sık gönderdiğimiz telsiz mesajları ve Pabodie ile benim daha sonra yazdığımız makaleler yoluyla haberdar oldu. Ekibimiz, yedisi yüksek lisans öğrencisi, dokuzu usta teknisyen on altı yardımcıyla, Üniversite’den dört kişiden oluşuyordu: Mühendislik bölümünden Pabodie, biyoloji bölümünden Lake, fizik bölümünden —aynı zamanda meteorolog da olan- Atwood ve jeoloji bölümünü temsilen, ekibin sözde başkanı olan ben. Bu on altı kişiden on ikisi birinci sınıf pilot, ikisi dışında hepsi uzman telsiz operatörüydü. Sekizi, tıpkı Pabodie, Atwood ve benim gibi pusula ve sekstant kullanarak gemi yönetmeyi biliyordu. Bunlara ilâveten, elbette iki gemimiz -buz koşullarına karşı takviye edilmiş ve yardımcı buhara sahip, ahşap, eski balina avı gemileri- tam mürettebat hazırdı.

Birkaç özel katılımcının yardımıyla Nathaniel Derby Pickman Vakfı seferin giderlerini karşılıyordu; bu yüzden, büyük ölçüde reklamı yapılmamış olsa da hazırlıklarımız neredeyse eksiksiz tamamlanmıştı. Köpekler, kızaklar,, kamp malzemeleri ve beş uçağımızın monte edilmemiş parçalarının Boston’da teslimatı yapılarak gemilere yüklenmişti. Özel amacımız için mükemmel bir şekilde donatılmıştık ve erzak, beslenme rejimi, nakliye, kamp kurma konularına ilişkin bütün meselelerde bizden çok kısa bir süre önce benzer bir sefere çıkan olağanüstü başarılı öncellerimizin mükemmel deneylerinden yararlandık.Bizim seferimizin kapsamlı olmasına karşın dünya çatında genel olarak bu kadar az dikkat çekmesine neden olan ise öncellerimizin alışılmadık sayısı ve ünleriydi.

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 2

Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylasının daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Gazetelerin yazdığı gibi 2 Eylül 1930’da Boston limanından yelken açtık. Sahil boyunca bir rota tutturup yavaş yavaş güneye indik. Panama Kanalı’ndan geçerek Samoa Adalarında ve Tasmanya’nın Hobart limanında durduk. Son ihtiyaçlarımızı karşıladık. Keşif ekibimizden hiç kimse daha önce kutup bölgesinde bulunmamıştı. Bu sebeple hepimiz büyük ölçüde gemi kaptanlarımıza güveniyorduk.

Medeni dünyayı ardımızda bıraktığımız ölçüde, güneş her geçen gün kuzeyde daha alçaktan battı ve ufkun üzerinde git gide daha çok kaldı. Yaklaşık 62 Güney Enlemi’nde ilk buzdağlarımızı gördük. 20 Ekim’de şanına yaraşır tuhaflıkta törenlerle Güney Kutup Dairesi’ne girmeden önce buz sahasıyla başımız oldukça belaya girmişti.

Tropiklerdeki uzun yolculuğumuzdan sonra sıcaklığın düşmesi beni oldukça rahatsız ettiyse de kendimi çok daha büyük güçlüklerle karşılaşmaya hazırladım. Birçok defalar ilginç atmosfer olaylarıyla adeta büyülendim. Bu olaylar arasında; uzaklardaki buzdağlarının hayal edilemez kozmik şatoların mazgallı siperlerine dönüştüğü çok çarpıcı ve çok canlı bir serap da vardı.

Allahtan ki çok fazla yoğun ve kalın olmayan buz sahasında zorla kendimize yol açarak 67 Güney enlemi, 175 Doğu boylamında yeniden açık sulara kavuştuk. 26 Ekim sabahı güneyde kara bir görünüp bir kaybolmaya başladı ve öğleye kalmadan hepimiz, önümüzdeki bütün manzarayı kaplayan, dorukları karla kaplı yüce bir dağ silsilesini seyrediyor olmanın heyecanıyla titriyorduk. 

Sonunda, bilinmeyen kıtanın ve onun gizemli donmuş ölüm dünyasının bir ileri karakoluyla karşılaşmıştık. Bu dorukların, Ross tarafından keşfedilen Admiralty Sıradağları olduğu belliydi ve artık bize düşen görev Adare Burnu’nu dönüp, Victoria Toprakları’nın doğu kıyıları boyunca aşağıya inerek 77“ 9’ Güney enleminde McMurdo Koyu kıyılarında, Erebus Volkanı eteklerinde kurmayı düşündüğümüz üssümüze ulaşmaktı.

Yolculuğun son ayağı oldukça renkli ve hayal gücünü kışkırtır nitelikteydi. Öğlenin alçak kuzey güneşi ya da geceyarısının ufku sıyıran daha da alçak güney güneşi; puslu, kızılımsı ışınlarını beyaz karların, mavimsi buzun, yol yol olmuş suların ve açığa çıkmış kapkara granit yamaçların üzerine dökerken, batı yönünde uzakta beliren gizemli çıplak doruklar aslında olduklarından daha kocaman ve korkunç görünüyordu. Issız dorukların arasından, bazı bilinçaltı anılar yüzünden rahatsız edici, hatta düpedüz korkunç bulduğum, geniş bir yelpazeye yayılan notalarıyla ritmi çılgın ve yarı bilinçli bir müziği akla getiren soğuk Antarktika rüzgârı öfkeyle kesik kesik esiyordu. 

Manzaradaki bir şey bana, Nicholas Roerich’in tuhaf ve rahatsız edici Asya tablolarını ve deli Arap Abdul Alhazred’in korkunç Necronomicon’undaki efsanevi Leng Yaylası‘nın daha tuhaf ve daha korkunç tasvirlerini çağrıştırdı. Üniversite kütüphanesindeki bu iğrenç kitaba göz attığıma sonradan bin pişman olmuştum.

Kasım’ın 7’sinde batıya doğru uzanan sıradağlar geçici olarak gözden kaybolurken Franklin Adası’nı geçtik ve ertesi gün, gerisinde uzanan Pany Dağları ile Ross Adası’ndaki Erebus ve Terror Dağları’nın sivri tepelerini uzaktan seçtik. Şimdi, Cluebec’in kayalık uçurumları gibi altmış metreye kadar dimdik yükselen buz bariyerinin alçak, beyaz hattı doğuya doğru uzanıyor ve güneye doğru olan yolculuğumuzun sona erdiğine işaret ediyordu.

Öğleden sonra Mc Murdo Koyu’na girerek başı dumanlı Erebus Dağı’nın rüzgâr almayan tarafında, açıkta demirledik. Maden cürufu kaplı zirvesi, üç bin sekiz yüz yetmiş metreyi aşan yüksekliğiyle, kutsal Fujiyama, Japonya’da basılmış bir resmi gibi doğu göğünde yükselirken, öte yanında sönmüş bir yanardağ olan Terror Dağı üç bin üç yüz yirmi metrelik yüksekliğiyle beyaz bir hayalet gibi dikiliyordu.

Erebus’tan zaman zaman dumanlar püskürüyordu. Araştırma görevlilerinden biri (Danforth adında çok zeki bir genç) karlı yamacındaki lava benzeyen şeyi göstererek, 1840’ta keşfedilen bu dağın, yedi yıl sonra aşağıdaki satırları yazmış olan Poe’nun esin kaynağı olmasından kuşkulanılamayacağı yorumunu yaptı:

O uzak Kutup diyarında
Yaanek’ten aşağı dur durak bilmeden akan
Kuzey kutbu krallığında
Yaanek’ten aşağı dökülürken inleyen kükürtlü lavlar.

Danforth, acayip öyküler okumayı tutkuyla seven biriydi ve durmadan Poe’dan söz ederdi. Poe’nun tek uzun öyküsü olan tedirgin edici ve şaşırtıcı Arthur Gordon Pym’indeki Antarktika manzaraları nedeniyle söyledikleri benim de ilgimi çekmişti. Çıplak kıyıda ve daha gerideki yüksek buz bariyerinin üzerinde sayısız tuhaf görünüşlü penguen ciyak ciyak bağırarak yüzgeçlerini çırparken, çok sayıda şişman ayıbalığının suda yüzdüğü ya da yavaş yavaş sürüklenen kocaman buz kekleri üzerine sere serpe uzanmış olduğu görülüyordu.

Ayın 9’u sabahı, geceyarısını biraz geçe, küçük kayıklarla güç bela Ross Adası’na çıktık. Varagele düzeneğiyle yüklerimizi boşaltmak üzere her gemiden kıyıya halatlar çektik. Bizden önceki Scott ve Shackleton keşif ekipleri de tam olarak bu noktada karaya ayak basmış olmakla birlikte, Antarktika toprağındaki ilk adımlarımızdan edindiğimiz izlenimler çok kuvvetli ve karmaşıktı. 

Volkanın eteklerindeki donmuş sahilde kurduğumuz kamp geçiciydi. Karargâhımız Arkham adlı gemimizdi. Bütün delme cihazlarımızı, köpekleri, kızakları, çadırları, erzakı, benzin depolarını, buz eritme deney cihazını, yer ve hava fotoğraf makinelerini, uçak parçalarını ve kıta içerisinde gidebileceğimiz her yerden -uçaktakiler dışında— Arkham’daki büyük cihazla iletişim kurabilecek kapasitedeki taşınabilir üç küçük telsiz cihazı da dahil diğer bütün aksesuarı karaya çıkardık.

Geminin dış dünyayla iletişim kuran cihazı, basın raporlarını Arkham Aduertiser’ın Kingsport Head, Massachusetts’deki güçlü telsiz istasyonuna yollayacaktı. Çalışmamızı bir kutup yazı içinde tamamlamayı umuyorduk ama bunun mümkün olmayacağı görülürse, gelecek yazın erzağını getirmek üzere Miskatonic’i sular donmadan kuzeye gönderecek, kışı Arkham’da geçirecektik.

Gazetelerin zaten yazmış bulunduğu ilk işlerimizden; Erebus Dağı’na tırmanışımızdan; Ross Adası’nın birçok yerinde yaptığımız başarılı sondajlardan, Pabodie’nin cihazının en sert kaya katmanlarını bile olağanüstü bir hızla delmiş olduğundan; küçük buz eritme cihazını denemek amacıyla kullanışımızdan; kızaklar ve erzakımızla büyük bariyere yaptığımız tehlikeli tırmanıştan ve bariyerin üstündeki kampta beş uçağımızı monte edişimizden söz etmemin gereği yok. 

Kara ekibimizin (20 insan ve 55 Alaska kızak köpeği) sağlığı mükemmel durumdaydı ama elbette ki o ana kadar gerçekten öldürücü soğuklarla ya da kasırgalarla da karşılaşmamıştık. Hava sıcaklığı çoğu zaman eksi 4 ilâ 7 derece arasındaydı. New England’da yaşadığımız kışlar nedeniyle bu soğuğa alışkındık. Buz bariyeri üzerindeki kampımız tam anlamıyla sürekli bir kamp değildi. Benzin, erzak, dinamit ve diğer malzemeleri depolamak amacıyla kurmuştuk. Gerçek keşif malzemelerini taşımak için uçaklardan sadece dördünü kullanmamız yeterliydi. Beşinci uçağı, keşif uçaklarını yitirmemiz halinde Arkham’dan bize ulaşılabilsin diye bir pilot ve gemi mürettebatından iki kişiyle beraber malzeme deposunda bırakmıştık. 

H.P. Lovecraft – Deliliğin Dağlarında – 3

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı.

Daha sonra uçakları araç gereç taşımada kullanmadığımızda, bir ikisini bu depoyla Beardmore Buzulu’nun 600 – 700 mil güneyindeki yüksek bir yaylada kurulacak olan ikinci sürekli kamp arasında gidip gelmede kullanacaktık. Hemen hemen herkesin ağız birliğiyle anlattığı, yayladan aşağı doğru esen korkunç rüzgârlara rağmen tasarruf yapmak ve daha verimli çalışabilmek amacıyla ara üsler kurmaktan vazgeçtik.

Telsiz raporları, 21 Kasım günü, batısında çok büyük yükseltilerin yer aldığı uçsuz bucaksız şelfbuzu üzerinde uçuş filomuzun hiç durmadan yaptığı dört saatlik nefes kesici uçuştan ve motorlarımızın sesiyle yankılanan akıl sır ermez sessizliklerden söz ediyordu. Rüzgâr önemli bir sorun yaratmadı. Karşılaştığımız yoğun siste yön belirten radyo alıcılarımızın büyük yararını gördük.

83. ve 84. enlemler arasında bir yerlerde çok yüksek dağlar bir hayal gibi belirdiğinde, dünyanın en büyük vadi buzulu olan Beardmore buzuluna ulaşmış olduğumuz ve donmuş denizin yerini artık çatık kaşlı ve dağlık bir kıyı şeridine bıraktığını biliyorduk. Nihayet, en güneyin milyarlarca yıldır ölü dünyasına giriyorduk ve daha bunun bilincine yeni varmıştık ki doğu yönünde 4500 metreyi aşan yüksekliğiyle dimdik göğe yükselen Nansen Dağı’nın doruklarını uzaktan gördük.

86“ 7′ Enlemi ve 174“ 23’ Doğu Boylamı’nda buzul üzerinde güney üssümüzü başarıyla kurmamız, kızaklarla ve kısa uçuşlarla ulaştığımız çeşitli yerlerde olağanüstü bir hız ve verimle sondajlar yapıp kayaları patlatmamız, tıpkı 13-15 Aralık tarihlerinde Pabodie’nin iki araştırma görevlisiyle -Gedney ve Carroll- beraber Nansen Dağı’na yaptıkları çetin ve başarılı tırmanış gibi tarihi ilgilendiren konulardır.

Deniz seviyesinden yaklaşık olarak iki bin altı yüz metre yüksekteydik ve deney niteliğindeki sondajlar kaya ve toprağın bazı noktalarda sadece üç dört metre kalınlığında bir kar ve buz tabakası altında olduğunu gösterdiğinde, küçük eritme cihazından büyük ölçüde yararlandık ve daha önce hiçbir kâşifin cevher numunesi almayı aklından bile geçirmemiş olduğu birçok yerde delikler açıp, patlatmalar yaptık. 

Bu şekilde elde ettiğimiz Prekambriyen devre ait granit ve kumtaşı numuneleri, bu yaylanın kıtanın batıya doğru uzanan büyük bölümüyle aynı yapıda ama Güney Amerika’nın aşağılarına düşen ve doğuya doğru uzanan kısmından oldukça farklı yapıda olduğu yönündeki inancımızı doğruladı. O zamanlar, Byrd’ün, varsayımı çürütmüş olmasına karşın, kıtanın iki ayrı kara parçasından oluştuğunu ve küçük olanın diğerinden donmuş Ross ve Weddell Denizleriyle ayrılmış olduğunu düşünüyorduk. 

Niteliği sondajla anlaşıldıktan sonra dinamitle patlatılıp, keskiyle kırılan bazı kum taşlarında bazı çok ilginç fosil izlerine ve fosillere; en başta da eğrelti otları, deniz yosunları, trilobitler, deniz laleleri ile linguellan ve karındanbacaklılar sınıfından bazı yumuşakçalara rastladık. Bunların tümü de bölgenin çok çok eski dönemlerinin tarihi açısından son derece önemli görünüyordu.

Ayrıca, patlatılış derin bir delikten çıkarılan ve Lake’in birleştirmeyi başardığı üç arduvaz parçası üzerinde, yol yol çizgili, eni en geniş yerinde otuz santimetreyi bulan üçgen biçimi tuhaf bir iz vardı. Bu parçaları Kraliçe Alexandra Sıradağları’nın batısında ve yakınlarında bir yerde yaptığımız  sondajlardan elde etmiştik ve Lake, bir biyolog olarak taşlar üzerindeki garip işaretleri alışılmadık ölçüde şaşırtıcı ve kışkırtıcı buluyordu. 

Oysa bir jeolog olarak benim gözümde bunlar, rüzgâr veya suyun tortul kayaçlarda bıraktığı sıradan izlerden başka bir şey değildi. Arduvaz, tortul bir tabakanın basınç altında kalarak başkalaşmasından başka bir şey olmadığına ve basınç da zaten mevcut olan izleri çarpıtabileceğine göre, bu çizgili yapıda şaşılacak bir şey görmüyordum.

6 Ocak 1931’de, Lake, Pabodie Danforth ve daha başka altı yüksek lisans öğrencisiyle dört teknisyen ve ben, büyük uçaklardan ikisiyle tam Güney Kutbu’nun üzerinden uçarken ansızın çıkan ama Allahtan tam bir fırtınaya dönüşmeyen kuvvetli bir rüzgâr bizi alçalmaya zorladı. Gazetelerin yazdığı gibi bu uçuş, daha önceki kâşiflerin ulaşamadıkları bölgelerde yeni topoğrafik özellikler görmek amacıyla yaptığımız birkaç gözlem uçuşundan biriydi. İlk uçuşlarımız, deniz yolculuğumuz sırasında tanık olduğumuz son derece inanılmaz ve aldatıcı kutup manzaralarına benzer manzaralar görmemize olanak sağladıysa da, bu bakımdan bir düş kırıklığı olmuştu. 

Uzak dağlar gökyüzünde büyülü kentler gibi yüzüyor ve geceyarısının iyice alçalmış güneşinin sihriyle bazen bütün beyaz dünya, Dunsanyvari düşlerin ve cüretli beklentilerin altın, gümüş ve kızıl renkli ülkelerine dönüşüyordu. Bulutlu günlerde, karla kaplı toprakların, ufku ayırt edilemeyen, gizemli yanardöner bir boşluk halinde gökyüzüyle birleşmesi yüzünden uçmakta zorlanıyorduk. Sonunda, dört keşif uçağımızla beş yüz mil doğuya uçarak, yanlış bir inanışla kıtanın küçük kara kütlesi sandığımız bölgesine yeni bir üs kurma yönündeki ilk planımızı uygulamaya karar verdik. Oradan elde edilecek jeolojik numuneler, karşılaştırma bakımından cazip olabilirdi. 

Sağlıktan yana şu ana kadar bir sorun yaşamamıştık. Limon suyu, genellikle konserve ve tuzlanmış yiyeceklerden olan beslenme rejimimizi gayet iyi dengeliyordu ve genellikle sıfırın üzerinde seyreden sıcaklıklar, bizi, en kalın kürklerimizi giymek zorunda bırakmıyordu. Şimdi yaz ortasındaydık. Elimizi çabuk tutar ve iyi çalışırsak, işi marta kadar tamamlayabilir, uzun Antarktika gecesinde çetin bir kış geçirmekten kurtulabilirdik.

Batıdan doğru birkaç şiddetli kasırga üzerimize çullandıysa da, Atwood’un uçaklar için ilkel korunaklar, büyük kar bloklarından rüzgâra karşı engeller kurmadaki ve esas kamp binalarını karla berkitmedeki becerisi sayesinde önemli bir zarara uğramadan bunları atlatabildik. Şansımızın hep yaver gitmesinde neredeyse tekinsiz bir şeyler vardı.

Dış dünya elbetteki programımızdan haberdardı ve yeni üssümüze taşınmadan önce Lake’in tuhaf ve dediğim dedik bir inatla batıya -daha doğrusu kuzey batıya- doğru bir keşif gezisine çıkmakta ısrar ettiğini biliyordu. Besbelli, arduvaz üzerindeki üçgen çizgili işaretler konusunda epeyce kafa patlatmış, doğa ve jeolojik devirlere ilişkin bu arduvazlarda okuduğu çelişkiler merakını bilediğinden, bu parçaların ortaya çıkarıldığı, batıya doğru uzanan topraklarda daha fazla sondaj ve patlatma yapma arzusuna kapılmıştı.

Lake, tuhaf bir şekilde, bu izlerin ileri derecede evrimleşmiş, bilinen hiçbir sınıfa girmeyen iri bir organizmaya ait olduğu kanısına ulaşmıştı. Oysa ki bu izleri taşıyan – gerçekte Prekambriyen değilse, Kambriyen – kayaların yaşı, bırakınız evrimleşmiş bir organik yaşamı, tek hücreli ya da en fazla trilobit aşamasından yukarı bir yaşamın varlığını olanaksızlaştırıyordu. Üzerlerindeki tuhaf işaretlerle bu kayaların yaşı 500 milyonla bir milyar yıl arasında olmalıydı.

Devamı yakında…

Continue Reading

Korku Hikayeleri

Sahipli Define

İki arkadaşın, beraberlerine aldıkları bir hoca ile cinler tarafından sahiplenilmiş bir defineyi ele geçirmek için yaptıkları ve bu süreçte başlarına gelen korkunç olaylar.

Published

on

By

Korku Hikayesi - Sahipli Define - Yaşanmış Cin Hikayesi - Harita

İki arkadaşın, beraberlerine aldıkları bir hoca ile cinler tarafından sahiplenilmiş bir defineyi ele geçirmek için yaptıkları ve bu süreçte başlarına gelen korkunç olaylar.

Bir gün arkadaşlarla kahvede otururken muhabbet defineden açıldı. Arkadaş başladı söylenmeye “Beyler bir define yeri var. Altın olduğunu söyledi tanıdık ama sahipliymiş. Giden kişi geri dönemiyormuş.” dedi. Ben de içimden “Ulan!” dedim “Git; sen bulursun bu defineyi. Köşeyi dönersin.” dedim. Korkmazdım öyle şeylerden pek.

Orası Sahipli

“Ben gitmem oraya. Orası sahipli ama istersen sana yer, adres verebilirim.”

Sohbet muhabbet bitti. Bu define işini söyleyen kişi, kahveden çıktı. Ben de peşinden çıktım. Hemen tuttum kolundan “Şu define işinde ciddi misin? Benim paraya ihtiyacım var. Beraber gidelim; yarı yarıya bölüşürüz parayı.” dedim. Adam gözlerimin içine baktı “Ben gitmem oraya. Orası sahipli ama istersen sana yer, adres verebilirim. Yarın gidip bi’ bakarsın. Bakmadan hemen karar verme.” dedi.

Adamın tip de biraz ürkütücü. Yüzünde, yanağında çizik var, gözlerinin altı morarmış. Biraz da kaçık gibi… Her neyse; ben bundan adresi aldım. Sabah olunca çıktım yola. Verdiği adrese gittim. Mağara gibi bir yer. İçeriden baykuş sesleri filan geliyor. Tenha yer; insan yaşamıyor. Tam içeriye girerken omzumdan birisi beni tuttu. Arkama döndüm. Sakallı bir dede “Evladım nereye böyle sabahın bi’ vakti?” dedi. 

“Sanki akşam girilir buraya” dedim içimden. Sonra “Dede burda bi’ define varmış; geleyim bakayım dedim.” dedim. Dede “Girme oraya evladım sakın. Orası sahipli. Giren çıkamıyor. Çıkan da deli oluyor. Aklın varsa girme.” dedi. Ben de dedeye “Kaybedecek bir şeyim olmadığını” söyledim ve girdim.

Siyah Bir Şey Gördüm

Yüzü gözükmüyordu. Gölgesi de yoktu. Birden korkunç bir çığlık attı. Çığlığı duyar duymaz arkamı dönüp koşmaya başladım. 

Her yer kapkaranlık… Yanımda fener vardı; çıkardım. Etrafa bakıyorum. İleride lambalar gözüktü. İçimden “İyi bari, demek ki harbiden önceden giren olmuş buraya.” dedim. Yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Ben ilerledikçe lambalar yanıp sönmeye başladı. İleride tek bir ışık yanıp sönmüyordu. Orada siyah bir şey gördüm. Yüzü gözükmüyordu. Gölgesi de yoktu. Birden korkunç bir çığlık attı. Çığlığı duyar duymaz arkamı dönüp koşmaya başladım. 

Çığlık sesi ben koşarken yankılanıyordu. Bu ses bir insana ait olabilir miydi bilmiyordum. Kendimi zar zor dışarı attım. Dede yine karşımdaydı. Bu sefer biraz öfkeliydi. Bana “Ben sana oraya girmemeni söylemiştim. Eğer gireceksen de yanında bir hoca bulunsun!” dedi. Bu fikir aklıma yatmıştı. Dedeye bir şey demeden arabaya bindim; kahveye geçtim. Adam yine oradaydı. Kahveye girdiğim gibi yanıma geldi. 

Gülerek “N’oldu? Kararlı mısın bu işte?” dedi. Ben de “Yarın hocayla gidicem. Oraya tek başıma gidemem.” dedim. Adam da “Eğer benim işim olmazsa ben de gelebilirim.” dedi. Ben de “Memnun olurum.” dedim. Eve gittim, tanıdık bir hocayı aradım, durumu anlattım ve gelmesi konusunda ikna ettim. 

Cinler Defineleri Neden Sahiplenir

… Kafir olanları dünyanın kendilerine kalacağına inanırlar. Bu yüzden defineleri sahiplenirler.

Hoca sabah olunca eve geldi. Kahvaltı yaptık. Çay içerken hocaya dönerek “Hocam, bunlar burayı neden sahipleniyorlar? Duyduğuma göre özellikle define olan yerleri sahipleniyorlamış?” dedim. Hoca “Evet oğlum; onlar için de altın bizim için olduğu kadar önemli. Kafir olanları dünyanın kendilerine kalacağına inanırlar. Bu yüzden defineleri sahiplenirler. Eğer beni çağırmış olmasaydın defineye ulaşma şansın çok azalırdı. Ayrıca belirli bazı dualar okunmadan define alınırsa, içini dolu bulamazsın.” dedi.

Evin kapısı çok sert bir şekilde tıklanmaya başladı. Dışarıdan birisi, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Koştum ve kapıyı açtım hemen. Benim kahvedeki arkadaştı. Gömleğinde kan vardı. Hemen içeriye aldık, ne olduğunu sorduk. Kerem bize dönerek “Bir arkadaşım daha bu define için oraya gitmişti.

Deli olduğu için bazı işlerinde buna yardım ediyordum. Bi’ bakmaya gideyim dedim. Kapısını çaldım; beni içeri aldı. Bir bardak su istedim. Çok yorulmuştum. Elinde bıçakla döndü. Tam saplayacakken son anda yırttım. Buraya kadar da beni takip etti. Şu an nerede bilmiyorum.” dedi.

“Daha defineyi bulmadan başımıza bunlar geliyorsa ileride ne gelir düşünemiyorum!” dedi. Gece oldu; herkes odasına gitti uyumaya. Ben bir türlü uyuyamıyordum. Hararet basmıştı. Mutfağa gittim. Bir bardak su içtim. Odama geri dönerken çatal kaşık sesleri gelmeye başladı mutfaktan. Gittim; ışığı açtım ortada çatal kaşık filan yok ama bardağın, koyduğum yerde olmadığını gördüm. Korktum ve odama geri döndüm.

Yatağım ve yorganım ortadan ikiye ayrılmıştı. Bağırmaya başladım. Hoca geldi; ne olduğunu sordu. Ben de nefes nefese olan biteni anlattım. Hoca, Besmele çekip, dua okumaya başladı. Duayı bitirdi ve bana dönerek “Evladım, yarın yola koyulacağız. Uyumaya çalışım. Allah’ın izniyle bir şey olmaz artık.” dedi. Sonra gittiler. Ben biraz daha yatakta kıvrandım korkudan. Sonra uyuyakalmışım.

Definenin Olduğu Yere Geldik

Kerem’e define haritasını vermesini söyledim; arabada unuttuğunu söyledi. Geri döndük.

Sabah oldu. Kahvaltıyı yaptık ve arabamızla doğruca yola koyulduk. Definenin olduğu yere geldik. Oraya ilk gidişimde karşıma çıkan dede bu sefer ortada yoktu. Mağara gibi olan yere girdik ama bir tuhaflık vardı; ne baykuş sesi ne de lambalar yerindeydi. Gözlerime inanamadım. Hocayla, Kerem’e dönerek “Dün buralarda baykuşlar ve lambalar vardı. Şimdiyse yok?” dedim. Hoca dua okumaya başladı. İlerledik ve mağarada iki – üç yol ayrımı çıktı. 

Kerem’e define haritasını vermesini söyledim; arabada unuttuğunu söyledi. Geri döndük. Arabanın bir lastiği inmişti. Bu nasıl olabilirdi anlayamamıştım. Kimse yaşamıyordu burada. Neyse ki bagajda yedek lastik vardı. Cebimi yokladım ama arabanın anahtarı cebimde değildi. Bana “Düşürmüşsündür” dediler ama anahtar cebimdeydi; emindim. Mağaraya geri dönecek ve anahtara bakacaktık artık. 

Geriye döndük. Hoca direkt dua okumaya başladı çünkü mağara lambalarla kuşatılmış ve baykuş sesleri duyuluyordu. El feneriyle araba anahtarını bulmaya çalışıyordum. Sonra bir şeyin parladığını gördüm. Evet; bu arabanın anahtarıydı. Arabanın anahtarını aldık. Mağara bir anda sarsılmaya başladı ve bir çığlık sesi duyduk. Baykuşlar üzerimize doğru gelmeye başladı. Apar topar kendimizi dışarı attık. 

Hocama Danışıp Muska Yazmam Gerek

Hoca “Bizi burada istemiyorlar evladım. Gel; vazgeçelim şu define işinden.” dedi.

Hoca, Kerem’le bize “Bu böyle olmayacak. Eve gidelim. Ben bir hocama danışıp muska yazayım; öyle gelelim.” dedi bizde kabul ettik. Anahtarla bagajı açtım ve bir anda küfür ederek bağırdım. Bagajdaki yedek lastik kanlıydı ve üzerinde Arapça bir şeyler yazıyordu. Hocaya bunun ne olduğunu sordum. Hoca “Bizi burada istemiyorlar evladım. Gel; vazgeçelim şu define işinden.” dedi. Ben de “Hocam, bu benim için de sizin için de önemli. Bırakamayız bu işi.” dedim. 

Yedek lastiği taktim. Tam arabaya binecekken mağaranın girişinde yine aynı dedeyi gördüm. Hocaya dönerek “Bu; dün gördüğüm dede!” dedim. Hoca “Hani, nerde?” dedi. Ben de kafamı mağaranın girişine çevirdim ama dede orada yoktu. Hocaya “Demin oradaydı ama şimdi yok!” dedim ve eve gitmek için yola koyulduk. 

Arabayla giderken önümüze siyah bir kedi çıktı. Frene asıldım ve kafayı direksiyona çarptım. Hoca ve Kerem, “Bir şey oldu mu?” diye sordular. Allah’tan önemli bir şey yoktu. Arabayla giderken ibre abuk subuk oynuyor, motordan değişik sesler geliyordu. Eve yaklaşık 500 metre kala araba bozuldu. Hemen motora baktım ve korkudan bağırmaya başladım. Hoca dua okumaya başladı. Kerem de çok korkuyordu. 

Mezarlıktaki Topraklar Sanki Yerinden Oynuyordu

İleride bizi mezarlık bekliyordu. ileride mezarlık olduğunu sadece ben biliyordum…

Motorun bozulması doğaldı çünkü ölü bir kedi, parçalanarak motora koyulmuştu. Eve kadar yürümek zorundaydık. Hava kararmıştı. Otobüs bu saatlerde buralardan geçmezdi. İleride bizi mezarlık bekliyordu. ileride mezarlık olduğunu sadece ben biliyordum ve bunu Kerem’le hocaya söyledim. Kerem biraz tırsıyordu. Hoca “Evladım, mezarlık bu. Orada ölüler yatıyor; n’olacak?” dedi. 

Yürürken defineden bahsediyor, muhabbet ediyorduk ki mezarlığa geldik. Gözüme iki – üç tane mezar taşı çarptı. Bunun ne olduğunu sordum hocaya. Hoca yeniden “Oğlum, gel vazgeç şu işten.” dedi. Ben de bu işin peşini bırakmayacağımı söyledim. Arkadan bir çığlık sesi geldi. Arkamızı döndük ve karşımızda; ayakları ters, gözleri kırmızı olan birisi gözüktü!!!

Ben, Nas duasını okuyarak koşmaya başladım. Hoca da sürekli dualar okuyordu. Kerem korkudan neredeyse ağlayacaktı. Enteresan olan şuydu; o çığlık sesi kulağımdan hiç çıkmıyor ve geçtiğimiz mezarlıktaki topraklar sanki sürekli yerinden oynuyordu. Koşar adımlarla eve gittik. Hemen bizimkileri eve aldım. Nefes nefese kalmışlardı. Mezarlık tarafına baktım ve dede yine oradaydı ama bu sefer gözleri kırmızıya dönmüştü.

Bizim ev köydeydi. Hoca “Ben bir abdest alayım evladım. Bana lavaboyu göster.” dedi. Ben de gösterdim. Bana “suların akmadığını” söyledi. Mecburen çeşmeye gidecektim. Çeşme de bir hayli uzaktı. Arabayla gitmek zorundaydım. Hoca’nın arabasını da benim evimin önünde park etmiştik. Kerem’e döndüm “Benle gelir misin Kerem?” dedim. Kerem ağlamaklı halde “Ölürüm daha iyi!” dedi. Hoca “Ben gelirim evladım.” dedi. Kerem de o zaman “Ben de geliyorum.” dedi.

Ayakları Ters Olan O Şey

Duvarda kırmızı renkte Arapça bir şey yazılıydı. Boyadır diye dokundum ama kanmış ve bir iki dakika önce yazılmış olmalıydı. 

Arabaya bindik. Dikiz aynasını ayarlıyordum; arkada; mezarlıkta gördüğümüz, ayakları ters olan o şeyi gördüm. Gördüğüm gibi arabayı çalıştırdım, gaza asıldım. Araba sürekli tökezliyordu. İbre de bozulmuştu. Çeşmeye geldik. Duvarda kırmızı renkte Arapça bir şey yazılıydı. Boyadır diye dokundum ama kanmış ve bir iki dakika önce yazılmış olmalıydı. 

Hoca “Evladım, üçtür aynı yazıyla karşılaşıyoruz. Hepsinde de ‘gelmeyin’ yazıyordu. Bırakalım bu işi yoksa başımıza çok büyük şeyler gelebilir.” dedi. Ben kararlıydım ve hocaya “İsterseniz siz bırakabilirsiniz ama ben bırakmayacağım” dedim. Hoca da “Bugün bi’ uyuyalım da yarın dinç kafayla tekrar düşünürüz.” dedi. Çeşmeyi açtık; çeşmeden su akmıyordu. Beş altı saniye sonra çeşmeden kan akmaya başladı. 

Çeşmeden kan geliyordu. Hoca, dualar okumaya başladı. Ben de içimden Nas suresini okuyordum. Bizimkilere ilerde başka çeşme olduğunu söyledim. Arabaya bindik, diğer çeşmeye gittik. Yine aynı Arapça yazı vardı. Çeşmeyi açtık; bu sefer kan akmıyordu. Suyu bidona doldururken gözüm arabaya çarptı. Dede arabaya binmiş, korkunç bir şekilde gülüyordu. Gözleri kırmızı oldu ve ağzını yırtarcasına sonuna kadar açtı. Ben bayılmışım… 

Hoca ve Kerem beni uyandırdı. Neler olduğunu anlattım. Bir şey olmadığını, beş dakikadır baygın yattığımı söylediler. Bidonları da doldurmuşlar. Suları bagaja attık. Evin yolunu tuttuk. Eve geldiğimizde, evin kapısı sonuna kadar açıktı. Eve girdik; etraf dağılmıştı. Hoca tuvalete girdi ve korkudan bağırarak dua okumaya başladı. Hemen yanına gittik. Aynada yine aynı şey yazılıydı. Bana eliyle klozeti gösterdi. Klozetin kapağını açtım ve kustum. Klozette kedi ölüsü vardı…

Leşi de gerçekten iğrenç kokuyordu. Kerem’den mutfaktan eldiven getirmesini istedim. Kerem mutfağa gitti ve o da bağırmaya başladı “Koşun! Camda bir şeyler gördüm.” dedi. Koşarak gittik perdeyi açtım ama birşey yoktu. Eldiveni aldım ve tuvalete gittim. Klozette ne kedi ne de kan vardı. Aynadaki yazı da kaybolmuştu. Hoca dua okumaya başladı. Televizyonun açılma sesi geldi.

Televizyon odasına gittik; televizyonun ekranı karıncalanmıştı. Kanalların hiçbiri çalışmıyordu. Telefonlarımız da çekmiyordu. Hoca yola çıkacağını ve başka bir hocaya danışarak muska yazacağını söyledi. Hoca evden gitti. Evde esrarengiz ve sıra dışı olaylar yaşanmıyordu. Gece olmuştu ama hoca dönmedi. Ben uyumaya gittim. Tam uykuya dalmıştım ki bir bağırma sesiyle yatağımdan fırladım. 

Hoca Muskaları Getirdi

Konuştuğum hoca çok dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Yavaş yavaş ilerleyecekmişiz yoksa bizi tuzağa çekebilirlermiş…

Korkudan kafamı ranzaya vurdum. Kafamın acısıyla uykulu halimden eser kalmadı. Koşarak bağırma sesini duyduğum yere koştum. Kerem’in kolunda Arapça bir şeyler yazıyordu. Kerem’e bunu neden yaptığımı sordum. Bana “Ben yapmadım; deli miyim ben!” diye bağırmaya başladı. Bu sırada kapı çalındı. Gelen hocaydı. Hoca muskaları getirmişti. Kerem’in kolunu gördü “Yine aynı yazı.” dedi bize dönerek.

Kerem’in kolunu sardık. Hoca muskaları takmamızı söyledi. Geceydi hala; yattık. O gece yatarken başka herhangi bir olay yaşamadık. Sabah kahvaltımızı yapıp yola çıktık. Hoca bize “Konuştuğum hoca çok dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Yavaş yavaş ilerleyecekmişiz yoksa bizi tuzağa çekebilirlermiş. Bu yüzden çok dikkatli olun.” dedi. Hocanın dediklerini pek önemsememiştim ama uymak zorundaydım.

Her Gördüğünüzü Define Sanmayın

“Demek yeni arkadaşlar getirdin. Onlar da biliyor mu buranın sahipli olduğunu?” dedi.

Mağaraya geldik. Gördüğüm yaşlı adam yine oradaydı. Arabadan indiğimiz gibi yanımıza geldi ve “Demek yeni arkadaşlar getirdin. Onlar da biliyor mu buranın sahipli olduğunu?” dedi. Bende kafamı sallayarak “Evet” dedim. Giderken bize dönerek “Çok dikkat etmelisiniz çocuklar. Size tuzak kurabilirler. Her gördüğünüz şeyi define sanmayın.” dedi. Yanımızda harita vardı. Haritaya göre mağaranın sonlarına doğru define gömülmüştü. Mağaraya girdik. 

Işıklandırmalar duruyordu. Hoca sürekli dua okuyordu. Mağaranın içinde birden bebek sesi yankılanmaya başladı. Bebek sesine doğru yavaş adımlarla yürümeye başladık. Yürüdükçe ses daha fazla gelmeye başlıyordu. Birden; küçük, gelinlik giymiş bir kadın, bebeğiyle karşımızda belirdi. Bize işaret parmağıyla arkamızı gösterdi. Hepimiz arkamızı döndük ama bir şey yoktu. Tekrar kadına doğru bakmak için döndüğümüzde kadın yoktu.

Haritaya Göre Define Mağaranın Sonunda

Hoca bana “Durma, koş!” dedi ben arkama bakmadan mağarada ileriye doğru koşmaya başladım. Arkama baktığımda hoca yoktu.

Ama mağaranın bir köşesinde kadının üzerinde olan gelinlik aynı şekilde duruyordu. Gelinliğin üzerinde altından ziynet eşyaları vardı. Ben gelinliğe doğru yönelirken hoca beni tuttu “Bu tuzak olabilir, uzak durmalısın. Unutma; haritaya göre define mağaranın sonuna doğru. Bizse daha başındayız. Arkadaşım bana her gördüğünüz şeye aldanmamalısınız demişti.” dedi. Ben de hocanın talimatlarına uydum ve yürümeye devam ettik. Ama yanımızda Kerem yoktu. 

Arkamıza baktığımızda Kerem gelinliğin yakınındaydı. Hoca bana “Durma, koş!” dedi ben arkama bakmadan mağarada ileriye doğru koşmaya başladım. Arkama baktığımda hoca yoktu. Muskam da boynumda değildi. Ya düşmüştü ya da onu almışlardı. Yine ağlayan bir bebek sesi duydum. Sese doğru ilerledim. Her zaman gördüğüm yaşlı adam yine karşımda belirdi. Boynunda benimkinin aynı muskası vardı. Çıkardı ve bana verdi “Evladım bunu bir daha sakın kaybetme, dikkatli ol.” dedi.

Buradalar! Hemen Çıkmalıyız!

Arkama baktığımda; elinde bebek olan kadın, ayakları ters bir şekilde bize yaklaşıyordu.

Ben de yanımda hoca olmadığı için mağaranın çıkışına doğru ilerledim. Çıkışa yaklaştığımda hoca yerde baygın şekilde yatıyordu. Hocayı ayıltmaya çalıştım. İki üç dakika sonra kendine geldi. Hemen bağırarak “Burdalar! Burdalar! Hemen çıkmalıyız!” dedi ve koşmaya başladık. Arkama baktığımda; elinde bebek olan kadın, ayakları ters bir şekilde bize yaklaşıyordu. Ayakları tersti, bunu görebiliyorduk ama sanki ayakları yere değmiyordu. Koşarak kendimizi dışarı attık. 

Arkamızı tekrar döndüğümüzde kadından eser yoktu. Arabanın oraya baktığımızda Kerem yerde yatıyordu ve arabanın üzerinde bir gelinlik vardı. Kerem’in elleri kan içindeydi. Arabadan suyu aldım, Kerem’in kafasına ve ellerine döktüm. Kendine gelmesini bekledik. Beş, altı dakika sonra kendi kendine bağırmaya başladı “Yapmayın! Alın altınlarınızı!” diye. Biz de Kerem’i dürtüyorduk. Bir – iki dakika sonra kendine geldi. Neler olduğunu sorduk. Ayakları ters bir şeyin ellerini taşla ezdiğini söyledi. 

Hoca “Hemen burdan gitmeliyiz!” dedi. Kerem’i arabaya bindirdik. Arabanın üstündeki gelinliği yere attım ve yola koyulduk. Eve geldiğimizde arabanın üstünde hala gelinlik duruyordu. Oysa ki gelinliği ben yere atmıştım. Bu sefer gelinliği aldım ve çöpe doğru ilerledim. Gelinliği tam çöpe atacakken kara bir kedi üzerime atladı ve yüzümü tırmaladı. Kediye tekme atacaktım sinirden ama çok hızlı bir şekilde gözden kayboldu. Gelinliği çöpe attım ve eve döndüm. Evin oraya geldiğimde araba yoktu. Kerem evin içinde yatıyordu…

Hoca Definenin Peşine Gitti

Hocayla beraber mağaraya geldik. Harita bendeydi. Mağara girişinde yine yaşlı adamı gördüm.

Kerem’e “N’oldu? diye sordum. Hocanın, arabayı alıp definenin peşine gittiğini söyledi. Ummadık taş baş yarmıştı. Babamın arkadaşı olan bir hocayı aradım ve arabayı alıp gelmesini söyledim.  Hoca sağolsun geldi. “Arabayı kullanabilir miyim?” diye sordum. Hoca da “Kullan evladım, senden önemli mi” dedi. Ne olduğunu sordu. Ben de yolda anlatacağımı söyledim.

Hem arabayı sürüyor hem de hocaya olan biteni anlatıyordum. Hocayla beraber mağaraya geldik. Harita bendeydi. Mağara girişinde yine yaşlı adamı gördüm. Bana “Bu sefer de başkasıyla geldin demek. Diğer hocanın seni aldattığını biliyorum. Bu hoca aldatmaz.” dedi. Ben yaşlı adama bir şey diyecekken arkasını dönüp gitti. 

Mağaraya girdik; yine bebek sesi geliyordu. Haritaya göre mağaranın sonuna geldik. Mağaranın sonunda bizi kandıran hoca yatıyordu. Kafasına balta geçirilmişti. Ayakları ise tersti. Hoca dua okudu. Diğer hoca ölmüştü. Haritaya göre definenin olduğu yeri kazdık. Kazdığımız yerden bir sandık çıktı. Sandığı dua ederek açtı hoca. 

İçinden sadece bir altın çıktı. Hocaya bunun nedenini sordum. “Diğer hoca altınları kaptırmış olmalı evladım.” dedi. “Peki neden bir tane bırakmışlar?” dedim. “Varlığından haberdar olman için olabilir belki” dedi. Sonra hocanın cenazesini yakınlarına götürüp olan biteni anlattık. 

Bunlar da İlginizi Çekebilir:

DEFİNE BULMAK İÇİN

CİNLERDEN KORUNMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

CİN MEKTUBU ARAPÇA YAZILIŞI VE TÜRKÇE ANLAMI

Continue Reading
Advertisement

Facebook Sayfamızı Takip Edin

Advertisement
Advertisement

Popüler