Dagon

Howard Phillips Lovecraft‘ın (H. P. Lovecraft) Dagon isimli korku hikayesinin tamamını buradan okuyabilirsiniz:

Dagon, Amerikalı yazar H. P. Lovecraft‘ın kısa bir öyküsüdür. Temmuz 1917’de yazılmıştır ve Lovecraft’ın bir yetişkin olarak yazdığı ilk öykülerden biridir. İlk olarak The Vagrant dergisinin Kasım 1919 sayısında (11. sayı) yayımlanmıştır. Dagon daha sonra Ekim 1923’te Weird Tales‘te yayımlandı. Birçok kişi tarafından Lovecraft’ın en ileriye dönük öykülerinden biri olarak kabul edilir.

H. P. Lovecraft, Dagon, 1

Bu satırları oldukça büyük bir zihinsel gerilim altında yazıyorum çünkü bu geceden sonra artık var olmayacağım. Beş parasız durumda ve hayatı çekilir kılan ilaçlarımı tüketmiş olarak, bu işkencelere artık daha fazla dayanamayacağım. Kendimi tavanarası penceresinden aşağıya, sefil sokağa atacağım. Morfin bağımlılığıma bakarak benim zayıf ya da yoz biri olduğumu sanmayın. Bu alelacele karalanmış satırları okuduğunuzda, niçin unutuşu ya da ölümü seçmek zorunda olduğumu tam olarak kavrayamasanız da belki kestirebilirsiniz.

Satış memuru olarak görev yaptığım posta gemisi, engin Pasifik okyanusunun gemilerin en az uğradığı bir bölgesinde açık denizde, bir Alman savaş gemisi tarafından avlandı. I. Dünya Savaşı daha yeni başlamış ve barbarların okyanus kuvvetleri rezilliği henüz tam olarak ele almamışlardı. Bu yüzden gemimize yasal bir ganimet olarak el konulurken biz mürettebata yasalara uygun savaş tutsağı muamelesi yapıldı. 

Bizi tutsak edenlerin üzerimizdeki disiplini o kadar gevşekti ki tutsak düşmemizden beş gün sonra, yanıma uzun bir süre yetecek kadar su ve erzak alarak küçük bir sandalla tek başıma kaçmayı başardım. Sonunda kendimi özgürlüğe kavuşmuş, akıntıyla sürüklenir durumda bulduğumda, nerede bulunduğum konusunda hiçbir fikrim yoktu. Usta bir denizci olmadığımdan, sadece güneşe ve yıldızlara bakarak ekvatorun güneyinde bir yerlerde olduğumu kestirebiliyordum. 

Bulunduğum boylamı bilmiyordum ve görünürlerde hiçbir ada ya da kıyı şeridi yoktu. Hava hiç kapatmadı. Sayısız günler boyunca yakınlardan bir gemi geçmesini ya da dalgaların beni yaşanabilir bir kıyıya atmasını umarak, kavurucu güneşin altında nereye gittiğimi bilmeden sürüklenip durdum. Ama ne bir gemi geçti ne bir toprak parçası göründü. Göz alabildiğine uzanan masmavi dev dalgalar arasında yapayalnız olmaktan umutsuzluğa düşmeye başladım.

Her şey ben uyurken oldu. Ayrıntılarını bilmiyorum. Rahatsız edici düşlerle dolu bir uyku çekmiş olsam da hiç uyanmamıştım. Sonunda uyandığımda, tekdüze dalgalanmalarla göz alabildiğine uzanan kapkara pis bir çamura yarı belime kadar saplanmış olduğumu gördüm. Sandal biraz ötede karaya oturmuştu. Manzarada böylesine büyük ve beklenmedik bir değişiklikle karşılaşmanın üzerimde yarattığı ilk etkinin şaşkınlık olacağı düşünülebilir ama ben şaşmaktan çok dehşete kapıldım.

Çünkü havada ve çürüyen toprakta beni iliklerime kadar ürperten, uğursuz bir şeyler vardı. Her taraf çürümekte olan balık leşleri ve sonsuz iğrenç çamur ovasının şurasından burasından dışarı fırladığını gördüğüm, diğer tarifsiz şeylerle pis pis kokuyordu. Belki de bu mutlak sessizliğin ve çorak sonsuzluğun iğrençliğini dile getirebileceğimi ummak boşuna. Göz alabildiğine uzanan kara balçık dışında ne bir şey görülüyor ne de duyuluyordu. Yine de mutlak sessizlik ve manzaranın tekdüzeliği tiksinç bir korkuyla beni eziyordu.

Güneş, ayağımın altındaki simsiyah bataklığı yansıtırcasına, gözüme zifiri karanlık görünen bulutsuz gökyüzünden aşağıları yakıp kavuruyordu. Karaya oturmuş sandalıma doğru sürünürken, içinde bulunduğum durumu sadece bir kuramın açıklayabileceğini düşündüm. Benzeri görülmemiş bir volkanik kabarmayla okyanus tabanının bir kısmı yüzeye yükselmiş ve milyonlarca yıldır suların derinliklerinde yatan katmanlar açığa çıkmış olmalıydı. 

Altımda yükselen bu yeni kara parçası o kadar genişti ki ne kadar kulak kabartırsam kabartayım okyanus dalgalarının sesini duyamıyordum. Ölü şeyleri avlayan deniz kuşları da görülmüyordu ortalıkta. Yan yatmış duran ve güneşin gökyüzündeki hareketi sonucu azıcık bir gölge sağlayan sandalın içinde saatler boyunca oturup kukumav kuşu gibi düşündüm. Gün ilerledikçe, zemin yapış yapış olmaktan çıktı. Kısa bir süre içerisinde üzerinde yürünebilecek kadar katılaşacağa benziyordu. 

O gece çok az uyudum ve ertesi gün, gözden yiten denizi ve kurtuluş olasılığını aramak için çıkacağım yolculuğa hazırlık olmak üzere kendime içinde yiyecek ve su bulunan bir paket hazırladım. Üçüncü günün sabahı, zeminin, üzerinde rahatlıkla yürünebilecek kadar kuru olduğunu gördüm. Balık kokusu çıldırtıcıydı. Ancak zihnim, böylesi önemsiz şeylere aldırış edemeyecek kadar, daha ciddi şeylerle meşguldü ve bilmediğim bir hedefe doğru cesaretle yola koyuldum. 

Dalgalı çöldeki her yükseltiden daha yüksek olan uzaktaki bir tepeciği gözüme kestirerek bütün gün batıya doğru ağır ağır yol aldım. O gece konakladım ve ertesi gün, ilk fark ettiğim andakinden daha yakın gözükmese de yine tepeye doğru ilerlememi sürdürdüm. Dördüncü günün akşamında, uzaktan göründüğünden çok daha yüksek olduğu ortaya çıkan tepenin eteklerine ulaştım. Aradaki vadi nedeniyle genel yükseltiden çok daha yüksek görünüyordu. Tırmanamayacak kadar yorgun olduğumdan, tepenin gölgesinde uyudum.

Keşfet

Leave a Reply